Meselâ Rusya’da doğan, büyüyen kimseler ile İslâm memleketlerinde doğup büyüyen kimseler mahşerde aynı şartlar altında mı imtihana tâbi tutulacak?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Bu soruya bir tek cümleyle cevap verilecek olursa şöyle diyebiliriz: İnsan, Cenâb-ı Hak tarafından sahip bulunduğu imkânlar ve bu imkânları değerlendirmesi nispetinde mükâfat görür veya muahezeye maruz kalır. Allah, kime ne kadar nimet bahşetmişse, bahşettiği şeylerin şükrünü eda edip etmemesine göre insanları hesaba çeker.

Küre-i arzın bazı yerlerinde öyle insanlar vardır ki, ne nebinin adını duymuş ne de ulûhiyete ait bir ses ve soluğa şahit olmuştur. Keza öyle yerler de vardır ki, –bugün Avrupa’da olduğu gibi– Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) adını duymuşlardır ama bunu seviyesiz ve cahil insanlardan duymuşlardır.

Günümüzde İslâm memleketleri Avrupa ülkelerine endeksli bir hayat yaşamaktadır. Öyle ki onların bir ambargosuyla pek çok Müslüman ülke çok zor durumda kalabilmektedir. Avrupa, âlem-i İslâm’ın bu durumu karşısında Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) adını duysa ve bilse dahi bu tür insanların mensup olduğu dini kabul etmede tereddüt yaşar. Çünkü böyle zelil kimselerden gelecek bir mesaj onlar üzerinde ciddî bir alâka uyarmaz.

Bu da şu demektir: Bu konuda Avrupalı bizden daha az imkâna sahiptir. Dolayısıyla da Efendimiz’i tanımamakta ve kendilerince bir kısım disiplinleri takip etmektedirler. Bu itibarla da onlar, sizin çizginizde kabiliyetlerini çok da inkişaf ettirme imkânına sahip değillerdir. Bu arada, öyle kimseler de vardır ki bunlar komünizm, ateizm ve inkârcılık baskıları altında yetişmekte ve serbest düşünme fırsatını bulamamaktadırlar. Şimdi, böylelerinin Allah’ı bilmeleri veya bizim istediğimiz mânâda Cenâb-ı Hakk’ı tanımaları mümkün değildir. Onlar da sahip bulundukları imkânlara göre ya muaheze veya mükâfat göreceklerdir.

Ehl-i Sünnet, Allah’ı bilme ve bulma imkânına sahip olmayan bir yerde yaşayan insan için, eğer putlara tapmıyorsa kurtulur demektedir. Ancak böyle bir hüküm, puta tapan insanlar için geçerli değildir. Çünkü onun vicdanında bir mâbud akidesi belirmiştir. O kimse kafasını kullansa, vicdanına müracaat etseydi kendi eliyle yaptığının mâbud olmayacağını anlayacaktır.

Yine Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat içinde başka bir görüş de şöyledir: “Bir insan, evsafını tam bilemese de yaratıcı bir varlığa inanması şarttır.” İşte bir insanın içinde, bu mânâda bir yaratıcı mefhumunun belirmesi, onun kurtulmasına vesile olabilir. Bu açıdan bizim İslâm’ı götüremediğimiz bir dünya, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmıyorlarsa –Allahu a’lem– kurtulabilir. Çünkü o dünyaya İslâmî inanç ve düşünce anlatılmamış ve duyurulmamıştır. Keza bir kısım şerikler arkasından koşmayan, şahıslara ulûhiyet isnat etmeyen ve küfür ve küfran içinde bulunmayan Hz. İsa’nın yolundakiler de ehl-i necat olabilir. Keza materyalizme saplanmamış, Hz. Mesih’i görememiş, duyamamış, Hz. Muhammed’den (aleyhissâlâtü vesselâm) haberdar olamamış başka biri de Allah’a inanıyorsa, mâbedinde Cenâb-ı Hakk’a imanın vecdi ve neşvesi içinde yaşıyorsa –Allahu a’lem– bir görüşe göre o da kurtulabilir. Ormanda yaşayan, Yaratıcı’ya ait bir şey hissetmeyen, dahası bu mevzuda hiçbir şey müşâhede etmeyen bir kimsenin içinde, kâinatı müşâhedesinde bir yaratıcı olabileceği kanaati varsa bu kimse de kurtulabilir…

İhtimal bütün bunlar derecelerine göre Cennet’e giderek Allah’ın nimetlerinden istifade ederler. Yalnız şöyle bir derece farkı vardır: Bir kişi Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu akıl, idrak, imkân ve bunları değerlendirmesi adına mazhar olduğu sebepler ölçüsünde kabiliyetlerini inkişaf ettirdiği nispette Cennet’te Allah’ın nimetlerinden istifade edecektir. Kendisine bahşedilen istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettiremediği nispette de onun istifadesi az olacaktır.

Menkıbe kitaplarında Hz. Musa ile alâkalı şöyle bir kıssa anlatılır: Hz. Musa yolda bir çoban görür. Çoban ona şunları söyler:

Ey kerem sahibi Allahım! Neredesin ki Sana kul, kurban olayım. –Hâşâ!– Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiselerini yıkayıp süt ikram edeyim Sana. Elini öpüp, ayağını ovayım. Bütün keçilerim Sana kurban olsun. Bütün nağmelerim Sana’dır Allahım!

Çobanın bu tür şeyler söylediğini duyan Hz. Musa:

– Kiminle konuşuyorsun, diye sorar. Çoban da:

– Bizleri ve bu yeri-göğü yaratanla, diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Musa:

– Sen sersemlemişsin. Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorsan bu hezeyanlar da ne? Amcana, dayına mı söylüyorsun bunları? Ayağa muhtaç olan çarık giyer, büyüyecek olan süt içer. Allah’ın sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı ki! El, ayak bizler için övgü vesilesidir, Allah’a nispet edildiği zaman kusur olur. Bunun üzerine çoban:

– Yâ Musa, ağzımı bağladın, pişman oldum, der. Bu sırada çoban öyle bir ah çeker ki, Hz. Musa’ya gayptan şöyle bir nida gelir:

– Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmak için mi geldin, yoksa ayırmak için mi? Gücün yettiğince ayrılığa basma. Herkese farklı huy verdim. Ona medih olan söz sana zem olabilir…[1]

Evet, işte bu çoban da böyle bir ulûhiyet anlayışı ile Cennet’e girecektir. Çünkü o, o kadar bilmektedir. Ancak Cennet’te de herkes istifazasının derecesine göre istifade edecektir.

Bunu şöyle bir örnekle izah edebiliriz: Muhteşem bir mimar âbidesi karşısında, mimarinin en ince teferruatına kadar her şeyi müdrik olan, her nokta ve hatta ayrı bir zevk ve neşveye dalan, güzel sanatların inceliklerinden haberdar bir insan düşünelim. Bir de böylesine muhteşem bir mimar âbidesini bir kısım taş yığınından ibaret gören bir çobanın olduğunu farz edelim. Mermerler üzerindeki nadide işçiliği ve desenleri gören çoban mermere parmağını sürer ve “Hakikaten bu mermeri ne güzel oymuşlar!” der. Ancak her şeyi müdrik mimar sanatkârın, sanatkârlık ruhunun, bediiyata vukufunun –yenilerin ifadesiyle– yaratıcılık gücünün ve kabiliyetinin sanata aksettiğini müşâhede eder ve engin bir hayranlık duyar.

Şimdi bir çoban Cennet’e götürülse, orada önüne çeşit çeşit nimetler konsa, fikir yoluyla anahtarı bükmemiş, o nimetlerin kapısını açmamış böyle bir insan, ağzına koyduğu kabakla karpuzu fark edemez. Çünkü o, kabiliyetlerini tam inkişaf ettirememiştir. Ancak her nimetin ayrı ayrı lezzetini idrak eden, ağzına aldığı baklavanın içindeki cevizi, fıstığı, tereyağını tefrik eden hassas bir ağız ve gönül bu nimetlerin hepsini çok iyi idrak eder.

İşte çeşitli yerlerde değişik imkânlara sahip bulunan ve ona göre mârifet ve iz’anını artıran kimseler inkişaf ettirdikleri kabiliyetlerine göre Cennet’te niam-ı ilâhiyeden böyle istifade edeceklerdir. Bununla birlikte bir çoban da kendi idrakinin üstünde bir zevkin olduğunu bilemeyecek, onun için de rahatsız olmayacaktır. Herkes kendi inkişafına göre Cennet’te bir yerde olacak ve bulunacaktır.

[1] Mevlâna, Mesnevî 2/396-399.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Etiketler:, , , , ,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

6|63|Şunu sor: "Bizi bu durumdan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye boyun büküp ürpererek O'na yakardığınızda, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarıyor?"
Sura 6