Mevlâna ve Yunus Emre’de Dinler ve Mezhepler Arası Barış: Sebepler ve Çözümler

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın mahzun bir gönül!.. Abdestümüz namâzumuz dogrılukdur tâatumuz, Işkıla bağladuk kamet safumuzı kim ayıra! Yunus Emre

İnsanlar arasında dünyevî sebeplerle ortaya çıkan düşmanlık ve savaşları ortadan kaldırmak ve çeşitli çatışmaları barışa dönüştürmek, dinlerin önemli gayelerinden biridir. Dinler bunu çoğu zaman başarmıştır da. Meselâ İslâm dini, nesiller boyu birbirine düşman olan Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki düşmanlığı kısa sürede ortadan kaldırıp kalıcı bir barışa dönüştürmüştür. Bununla birlikte, dinlerin ve hattâ mezheplerin, kendi aralarında bile her zaman barış içinde olamadıkları gerçeği, tarihî ve güncel bir realitedir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Ortaçağ’daki din savaşları ve modern dönemdeki mezhep kavgaları günümüzde de bazen açıktan bazen gizliden, bazen birinci sebep olarak bazen de ikinci, üçüncü dereceden bir sebep olarak varlığını sürdürmektedir. Yine üzülerek, şaşırarak ve kınayarak belirtilmesi gereken bir husus da, din ve mezhep eksenli olan veya olmayan savaşlarda din insanlarından bazılarının da savaş kışkırtıcılığı ve savunusu yapabilmesidir.

Açık konuşmak ve dürüst olmak gerekirse, öyle görünüyor ki, her dinin kutsal saydığı metinde barışa çağıran pek çok ifade olduğu gibi, az veya çok savaşa izin veren ifadeler de vardır. Yine öyle görünüyor ki, her dine mensup din adamları arasında, metaforik tabirle söylemek gerekirse, şahinler olduğu gibi güvercinler de vardır. Bugünün barışsever din insanlarına düşen görevlerden biri, dinin özündeki barışçıl ifadeleri evrenselleştirmek ve âlimler arasında da barışsever şahsiyetleri modelleştirmek olsa gerektir. İslâm dininin yetiştirdiği bu tür örnek şahsiyetlerden ikisi, Mevlâna ve Yunus Emre’dir.

Mevlâna ve Yunus Emre, dinler ve mezhepler arası düşmanlıkları önlemek ve farklı inançlardan insanların barış içinde yaşamalarını sağlamak için kendi dönemleri için olduğu gibi bugün de geçerli olan analizlerde, önerilerde ve öğütlerde bulunmuşlardır. Bu makalede biz, Mevlâna ve Yunus Emre’ye göre, önce, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıkların sebeplerini –ve tabiî ki ekonomik, siyasal vb. değil, din ve ahlâk eksenli sebeplerini- belirlemeye çalışacak, sonra da, bu sebeplerin ortadan kaldırılması ve kalıcı barışın sağlanması için her ikisinin getirdiği dinî ve ahlâkî öneri ve öğütleri irdeleyeceğiz.

1. Yolların Farklılığını Abartmamak, Kaynağın ve Gayenin Birliğine veya Benzerliğine Bakmak Öyle anlaşılıyor ki, Mevlâna’ya göre, birçok tarihî kurum gibi, dinlerin de kaynağı, yöntemleri ve gayeleri ayrı ayrı dikkate alınmalıdır. Ona göre, bu üç açıdan bakıldığında, dinlerin yolları ve yöntemleri farklı farklıdır, ama kaynağı ve gayeler aynıdır. O, bu durumu günümüz Batı dünyasında da sıkça alıntılanan ve epigraf yapılan bir kandil ve ışık teşbihiyle dile getirir: … değişen kandildir ancak.

Bu kandille fitil başkadır; ama ışığı başka ışık değildir, hep o yandandır.1

Bu ifade yolların farklı ama kaynağın aynı olduğunu belirtmektedir. (Mevlâna burada, dinlerin nihai kaynağının Tanrı olduğunu, peygamberler farklı ise de, saçtıkları İlâhî ışığın bir olduğunu, farklı zamanlarda farklı peygamberler gelmişse ve değişen tarihî, içtimaî ve kültürel şartların gereği olarak ayrıntılarda bazı farklılıkları hayata geçirmişlerse de, İlâhî ışığın parıltısının kıyamete dek hep bir ve aynı kalacağını, çünkü Allah’tan kaynak aldığını söylemektedir.)

Mevlâna’daki kandil ve ışık teşbihinin bir benzeri de Yunus Emre’de vardır; o da “yetmiş iki millet”le ilgili çeşme ve su benzetmesinde bulunur ve çeşmeler farklı olsa da suyun aynı su olduğunu öne sürer:

Bir çeşmeden sızan su acı datlı olmaya Edebdür bize yirmek bir lüleden sızaram.2

Mevlâna’nın, dinlerin gayelerinin birliği konusundaki görüşleri daha da açıktır. Ona göre, dinlerin yolları, yöntemleri ayrı ise de, gayeleri birdir. Kendi ifadesiyle, “Her peygamberin, her erenin bir yolu-yordamı vardır; fakat değil mi ki Tanrı’ya götürmede, hepsi de birdir.”3 Kendisinin konuştuğu bir toplulukta gayrimüslimlerden ağlayan, sevinen, türlü hâller gösterenlerin olduğu gerçeği karşısında, bunun nasıl mümkün olduğunun sorulması üzerine o bu konudaki görüşünü açıkça dile getirir ve örneklendirir:

“Yollar her ne kadar çeşitli ise de gaye birdir. Görmüyor musun ki Kâbe’ye giden ne çok yol vardır. Bazısının yolu Rum’dan, bazısının Şam’dan, bazısının Acem’den, bazısının Çin’den, bazısının da deniz yolundan Hint ve Yemen’dendir.”4

Dinlerin yollarının farklı, kaynakları ve gayelerinin aynı olduğunu söylemek, din fenomeni ve tarihiyle ilgili bir görüştür. Bu görüş doğru kabul edildiğinde, dinler ve mezhepler arasında barış hedeflenirse, neyin yapılmaması ve neyin yapılması gerekir. Mevlâna’ya göre yolların farklılığını hepten görmezden gelmesek bile abartmamalı, yollardan ziyade kaynağın ve gayenin birliğine bakmalıyız. Zîrâ onun ifadesiyle,

“… yollara bakarsan, ayrılık büyük ve sınırsızdır.”5

Mutlak, Sonsuz ve Sınırsız olan Tanrı’nın sonlu insanlarca kavranmasının –fil hikayesinde anlatıldığı üzere6- doğurduğu güçlükler, Allah’ın farklı yollar sayesinde her bir dine veya mezhebe mensup insanın “mayasını meydana çıkarmak” ve “cins olanını olmayanından ayırt etmek” gibi bir yöntem takdiri,7 ve bu gibi tabii ve İlâhî sebepler yanında, insanların da yollara iyice şaşı bakmaları dinler ve mezhepler arasındaki aynılık veya benzerliklerin görülmez olmasına, aksine farklılıkların artmasına ve abartılmasına yol açmıştır. Yolların farklılığına takılıp kalmak, aynı gayedeki insanların birbirinden ayrılmalarına, birbirini ötekileştirmeleri, dışlamaları ve hattâ düşman görmelerine kadar gidebilmektedir. Oysa farklılıkların öne çıkarılması ikiliği, ikilik de zayıf düşmeyi ve hatta yok olup gitmeyi doğurabilmektedir. Onun ifadesiyle,

“Sırçaya bakarsan yiter gidersin; çünkü sırça yüzündendir ikilikle sayıya sığış.”8

Peki sırçaya, kandile, fitile, yani yolun biçimindeki farklılıklara takılmak; ikilik, ayrılık, düşmanlık, kavga ve savaş doğuruyorsa, ne yapmak gerekir? Cevap bellidir! Sırçaya değil ışığa bakmak, kaplar ve yollardaki farklılıklara değil, kaynaklar ve hedeflerdeki benzerlik ve aynılığa bakmak gerekir. Böyle baktığımızda önceden ötekileştirdiğimiz insanları ayrı değil bir görür, düşman değil dost görürüz. Mevlâna’nın deyimiyle, yollara değil de,

“… gayeye, maksada bakacak olursan hepsi birleşmiş, hepsinin kalbi Kâbe hakkında anlaşmış ve orada bir olmuştur.”9

Doğru yere bakmanın getirdiği bu birleşme ve anlaşma hâli de, ikiliği, zayıflığı ve yok olma tehlikesini ortadan kaldırıp, sonu gelmez kavgalar ve savaşlardan kurtulmayı sağlar:

Fakat ışığa bakarsan ikilikten, sonu, önü olan sayıdan kurtulursun.

Ey varlığın özü, inananla ateşe tapanın, Yahudi’nin ayrılığı, aykırılığı, hep bakış, görüş yüzündendir.10

Dolayısıyla, kalıcı barışın yakalanabilmesi için yapılması gereken şeylerden ilki, bakış açımızın odağını değiştirmektir. Sonradan ortaya çıkan farklılıklardan ziyade kaynak ve hedef birliğine veya benzerliğine odaklanmalıyız. (Nitekim Mevlâna, bu düşüncelerine pratik hayatında da uymuş ve aslında Şafii mezhebinden olan Çelebi Hüsameddin’in Mevlâna’nın mezhebi olduğu için Hanefiliğe geçmek isteyişini gerekli ve uygun görmeyip, sevgi ve aşk yolunu takip edip insanları da bu yola sevk ettiği sürece, kendi mezhebine uyup onu takip etmesinin daha uygun olacağını belirtmiştir.11

Mevlâna için bunları söylemek, yolu ve yoldaki farklılıkları hiç önemsememek anlamına gelmemektedir; daha ziyade, odak noktamız, farklılıklar değil benzerlikler olursa daha iyi olur demektir. Nitekim ötekini tanımak ve ötekinin inançları ve hayat tarzıyla ilgili daha doğru ve daha fazla bilgi sahibi olmak da onlarla barış içinde bir arada yaşamanın yollarından bir diğeri olarak gösterilmektedir.

2. Anadil ile Yetinmeyip, Ötekilerin Dillerini ve Hâllerini de Öğrenmeye Çalışmak Mevlâna’ya göre, dinler, mezhepler, kültürler arası ayrılığın, iletişimsizliğin, iyiliği emir ve kötülükten nehiy konusunda işbirliği yapamayışın ve hattâ bazen kavga edişin bir başka sebebi de, ötekinin dilini anlayamamak, onun düşünce ve duygu dünyası hakkında bilgisiz olmaktır. Mesnevî’de bununla ilgili enfes bir hikâye vardır:

Bir adam, dört kişiye bir para verdi. Bunların biri, ben dedi bu parayı engûra vereceğim.

Öbürü Araptı, hayır dedi; a azgın, ben engûr istemem, ineb isterim.

Öbürüyse Türktü, bu para dedi, benim; ineb istemem ben, üzüm isterim.

Öbürü de Rumdu, bırakın şu lafları dedi; istafil istiyoruz biz.

Kavgaya giriştiler; savaşa kalktılar; çünkü adların mânâsından haberleri yoktu.

Ahmaklıktan birbirlerine yumruk vuruyorlardı; bilgisizlikle dopdoluydular, bilgidense bomboş.12

Bu güzel öyküye göre, birbirinin lisanını bilmemek ve sadece lisanını bilmemek de değil –ki herkesin lisanını bilmek imkânsızdır– birbirinin hiç olmazsa beden dilinden ve hâl dilinden de anlamamak ve anlamaya gayret etmemek, kavgaların ve savaşların sebeplerinden biridir. Bu durumda yapılması gereken şeylerden biri, ötekini iyice dinlemeden ve anlamadan kavgaya tutuşmamak, aksine, kavga etmeden barış içinde yaşayabilmek için, çok yakın yaşamak durumunda olduğun insanların mümkünse dillerini, lisanlarını az çok bilmek, değilse, hiç olmazsa kültürlerini iyice tanıyarak ve empati kurarak beden dillerinden ve/veya hâl dillerinden anlayabilecek üstün bir düzeyde olmaktır. Nitekim Mevlâna der ki, Orada yüz dilli, sır sâhibi üstün bir er olsaydı, onları barıştırıverirdi.13

Bir insanın çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplumdaki bütün komşularının konuşma dilini öğrenmesi imkânsızdır. Ancak bunun olamadığı yerde hiç olmazsa onların hâllerini anlamaya çalışması mümkündür ve yararlıdır. İnsanların farklı diller ve kültürler içinde olmasının Tanrı’nın takdiri ile de alâkası vardır ve insanlar farklı diller ve ifadeler içinde de olsa aynı hâlleri, aynı tecrübeler ve deneyimleri yaşamakta ve hedeflemektedir. Bu durumda ötekilerin dilleri ve dualarının dış görünüşündeki farklılıklardan ziyade, içerikteki ifadeleri ve içlerindeki hâllerine dikkat etmeliyiz. İçteki iyi niyetler ve iyi hâllere baktığımızda, barış içinde yaşamamız biraz daha kolaylaşacaktır. Nitekim Mevlâna’nın ifadesiyle, İlâhî bir perspektiften şöyle bir açıklama, uyarı ve öğütle karşılaşmaktayız:

Herkese bir huy verdim; herkese bir çeşit tâbir düzdüm. Onun için övüş olan, senin için yeriştir; ona baldır da sana zehir.

Bizse tamamiyle, temizlikden de münezzehiz, pislikten de; ağırcanlılıktan da temiziz, çeviklikten de.

Ben, buyruklarımı, bir fayda elde edeyim diye buyurmadım; kullarıma cömertlikte bulunayım diye buyurdum.

Hintlilere Hintlilerin tâbirleri övüştür; Sintlilere Sintlilerin tâbirleri.

Ben, onların beni tesbihleri yüzünden arınmam; bu tesbih yüzünden gene onlar arınır, onlar inciler saçarlar.

Biz dile, söze bakmayız, cana, hâle bakarız.14

Yunus Emre de, farklı diller ve farklı tebdiller içinde de olsa her din ve mezhepten insanın aslında aynı Bir’e ve aynı hedefe yöneldiğini ve bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini söyler:

Onsekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde Kimse yok birden artuk söylenür dil içinde Cümle bir anı birler cümle ana giderler Cümle dil anı söyler her bir tebdil içinde15

3. Kulaktan Dolma Bilgi ile Yetinmeyip, Ötekinin Dinini veya Mezhebini Öğrenmeye Çalışmak Farklı din ve mezhep mensupları arasındaki ayrılığın, anlaşmazlığın ve bundan doğan olumsuz sonuçların bir başka sebebi de, ona göre, yetmiş iki milletin birbirinin dinini, mezhebini tanımaması, birbirinin dini yaşantısından haberdar olmaması, aralarında diyalog olmaması ve birinin ötekinden şüphe etmesi ve onu sapıklıkla suçlamasıdır. Bununla irtibatlı olarak o şöyle der:

Her şey, ayrı bir çeşitte tesbih eder seni; hem de bunun haberi bile yoktur öbürünün hâlinden. İnsan, cansızların tesbihini inkâr ededursun; o cansız, kullukta ustadır. Hattâ yetmiş iki milletin her birinin, öbüründen haberi yoktur da onun tesbihinden şüphe eder. … … …

Sünnînin özel bir tesbih edişi vardır ama Cebrînin de, bunun tersine, bir başka tesbihi vardır da ona sığınır.

Sünnînin, Cebrînin tesbih edişinden haberi yoktur; Cebrîye de, Sünnînin tesbih edişi tesir etmez.

Bu, boyuna o sapıktır, yol yitirmiştir der durur; ama onun hâlinden de haberi yoktur, kalk buyruğundan da.16

Bu durumda, barışa giden yollardan biri de bilhassa yakın yaşamak durumunda olduğumuz öteki dinler ve özellikle mezheplere mensup insanların inançları, ibadetleri ve ahlâkları ile ilgili doğru bilgi sahibi olmamızdır.

Öteki dinler ve mezheplerle ilgili doğru bilginin ve yakından tanımanın, bizi, ‘onların hepsi de hakmış’ gibi bir noktaya götüreceğinden korkmamalıyız ve böyle bir noktaya da zaten gitmemize gerek yoktur ve gitmemeliyiz. Bunun yerine, bu doğru bilgi ve tanımanın bizi, onların hepsi tamamen bâtılmış noktasından çıkarmasına izin vermeliyiz ki, olması arzu edilen sonuç budur. Nitekim Mevlânâ, Mesnevi’de, “Birbirine aykırı mezhepler arasında şüphede kalış, bunlardan sıyrılıp çıkış, kurtuluş” başlığı altında bu konudaki görüşünü kalp (sahte) para ve altın para teşbihinin de yardımıyla oldukça açık bir biçimde ortaya koymaktadır:

Her biri, duyanlar, kendisini o köyün adamı sansın diye bu yolun izlerini söyler-durur.

Gerçek olarak şunu bil ki bunların hepsi de doğru değildir; fakat bu sürünün hepsi yollarını kaybetmiş de değildir.

Çünkü hak olmadıkça bâtıl meydana çıkmaz; ahmak, kalp parayı altındır ümidiyle alır.

Dünyada yürüyüp duran geçer akça olmasaydı, kalp paralar nasıl harcanabilirdi?17

Peki bu durumda ne yapmamak ve ne yapmak gerekir? Öteki dinler ve özellikle mezheplerin tamamına bütünüyle bâtıl dememeli; bunun yerine, ondaki hak olan yönleri, iyi ve güzel tarafları açık yüreklilikle teslim ve takdir etmelidir. Mevlâna’nın öğüt verici ifadeleriyle, Öyleyse, bütün bu sözler bâtıldır deme; bâtıllar, hak ümidiyle gönüle tuzak kesilmişlerdir.

Öyleyse hepsi de hayâl, hepsi de sapıklık deme; dünyada hayâlsiz gerçek yoktur. … … …

Dünyada ayıplı şeyler olmasaydı alış-veriş edenlerin hepsi de ahmaklaşır-giderdi.

Kumaş tanımak pek kolay olurdu; mademki ayıplı yok; ehil olmayan kim oluyor, ehil kim?

Fakat her şey ayıp olsaydı, o vakit de bilginin faydası olmazdı; hepsi odunsa burada öd ağacı yok demek.

Her şey hak diyen kişi, ahmağın biridir; her şey bâtıl diyen de kötü kişidir.18

Dolayısıyla, her din ve her mezhep aynı derecede ve eşit ölçüde haktır demek durumunda –Mevlâna’nın tabiriyle “ahmaklığında”– olmamakla birlikte –ki bu başka bir tartışma konusudur– kendimizinkinin dışındaki her mezhep bâtıldır demek kötülüğüne de düşmemeliyiz. Hem doğru bilgi sahibi olmanın ve yakından tanımanın getirdiği teolojik gerçeklikler hem de bir arada barış içinde yaşamanın gerektirdiği içtimaî gerçekler bunu gerektirmektedir.

4. Hep Kınamak ve Hor Görmek Yerine, Empatili Olmak, Az Kınamak ve Hoş Görmek Mevlâna’ya göre, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıklar ve kavgaların sebeplerinden biri de, ötekileri hep kınamak, eleştirmek ve hor görmektir. Bir de bu arada Allah’ın takdirini hiç dikkate almamak, bu bağlamda ailenin, eğitimin ve çevrenin din ve mezhep seçiminde aslında önemli bir rol oynadığını görmezden gelmek ve kendi doğrumuzu salt kendi gayretimizle bulmuşuz gibi bir gururla ötekileri sertlikle ve şiddetle eleştirmek ve kınamak. Oysa ona göre, Allah takdiri de dikkate alınarak biraz empati ile bakılmalı ve öteki dinler ve mezheplerin dini görüşlerinin yanlış gözükenlerini hiç eleştirmemek gibi tümüyle pasif veya ilgisiz kalınmamakla birlikte, bu tür eleştiriler daha az ve daha dikkatli yapılmalıdır. Nitekim o, ötekileri ve hatta ötekilerin kötülerini fazla kınamamamız konusunda bizi uyarır:

“Yürü, kork da kötüleri az kına, az yer; Allah takdîri tuzağına karşı güçsüz-kuvvetsiz olduğunu bil.”19

Sadece kötüler de değildir az kınamamızı istediği; kâfirleri bile hor görmememizi, merhamet ve hoşgörü ile karşılamamızı öğütler: “Hiçbir kâfire hor gözle bakmayın”20 der, “Hepsinin de canı, Allah nimetine karşı kâfirdir ama biz, bütün kâfirlere bile acırız.”21 Zira “Bize göre kâfirlik âfettir ama Tanrı’ya göre onda da bir hikmet var.”22

Yunus Emre’nin az kınamayı da yersiz bulduğu; çünkü aynı kaynaktan beslendiğimiz için bunu edebe aykırı gördüğü anlaşılmaktadır.

Bir çeşmeden sızan su acı datlı olmaya Edebdür bize yirmek bir lüleden sızaram.23

Bu şiirde onun, dinlerin kaynağını bir gördüğü, dinleri tek bir çeşmeden sızan suya benzettiği anlaşılıyor. Tek bir çeşmeden sızan suları acı tatlı diye ayırmak, yargılamak, yermek, kötülemek de edebe aykırı görülüyor. Dolayısıyla bu şiir bağlamında düşünüldüğünde onun yetmiş iki milleti hak görme suçunun, biraz teolojik, mistik ve tarihsel sebeplerle, dinlerin kaynağının bir olduğuna inandığından, biraz da, etik ve empatik sebeplerle, ötekini yermeyi edebe, terbiyeye, olgunluğa aykırı bulmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Ötekileri yerli yersiz eleştirerek dışlamayıp, onlara bir gözle bakmanın yararı, insanlar arasında muhabbetin, sevginin, dostluğun artmasıdır. Yunus’a göre, tarihin tâ eski zamanlarından beri hatta bugüne dek insanların yaptıkları savaşlara baktığımız zaman onlardan bir kısmı gerçekten din ve mezhep anlayışlarının farklılıkları yüzünden çıkmıştır. Bir kısmı da din ve mezhep âlet edilerek çıkartılmıştır. Yunus, kimsenin dinine yalan, yanlış veya hakikate aykırı dememekle, mücadelelerin azalması ve hatta barışın ve muhabbetin doğması arasında yakın münasebet görmektedir:

Biz kimse dinine hilâf dimezüz Din tamâm olıcak toğar muhabbet24

5. Ayrılıkçı Değil Birleştirici Olmak, Kavgadan Değil Tanışma, Barış ve Sevgiden Yana Olmak Mevlâna’ya göre, dinler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıkların sebeplerinden biri de ayrılıkçı ve bölücü bir tavır içinde olmamız ya da bu tür tavırlar içinde olan insanların görüşlerine kanmamızdır. Oysa ayrılıktan zayıflık, birlikten kuvvet doğar. Daha dinî açıdan bakıldığında da, doğru olan, ufak tefek farkları ve hatta hataları da görmezden gelerek buluşturmaya, birleştirmeye çalışmaktır. Mevlâna bu hususu meşhur Musa ve Çoban hikâyesi eşliğinde çok etkileyici bir biçimde ifade etmektedir:

Musa, yolda bir çoban gördü; A Tanrı, A Allah diyordu; Nerdesin ki kulun olayım senin; çarığını dikeyim, saçlarını tarayayım senin.

Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım senin; A ulular ulusu, süt getireyim, sunayım sana.

Elceğizini öpeyim, oyacıklarını ovayım; uyuma çağın gelince yerceğizini silip süpüreyim.

Bütün keçilerim feda olsun sana ey andığım zaman hey-heyler, hay-haylar ettiğim.

Çoban bu çeşit boş sözler söyleyip durmadaydı.. Musa, a kişi dedi, bu sözleri kime söylüyorsun?

Çoban, bizi yaratan kişiye; hani şu yeryüzüyle gökyüzü, ondan meydana geldi ya dedi.

Musa dedi ki: Eyvahlar olsun; pek kötü bir hâle düşmüşsün; Müslüman olmadan kâfir oldun-gitti.

Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne ağıza alınmayacak laf; ağzına pamuk tıka. … … …

Çoban, ey Musa dedi; ağzımı diktin, bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın-yandırdın.

Elbisesini yırttı, yana-yakıla bir âh etti; başını aldı, çöllerin yolunu tuttu.

Musa’ya Tanrı’dan vahiy geldi; Tanrı dedi ki: Kulumuzu bizden ayırdın.

Sen, buluşturmak, birleştirmek için mi geldin, ayırmak için mi?

Gücün yettikçe ayrılık yoluna ayak basma; benim için en hoşlanılmayan şey, boşamaktır.25

Yunus Emre de, Mevlâna gibi, haklı olarak, ayrılıkçılığı, bölücülüğü ve kavgayı yermiş, aksine hep birliği ve birlikteliği övmüş, sevgiyi ve Yüce Sevgili’yi söylemiştir.26 Özellikle mezhepler arası barış ve kardeşlik bağlamında Yunus Emre, Müslümanlar arasında ayrılıkçılık ve fitne peşinde olanlara şöyle meydan okur:

Abdestümüz namâzumuz dogrılukdur tâatumuz Işkıla bağladuk kamet safumuzı kim ayıra27

Yunus, hayata ayrılıkçılık ve kavga için değil, hem Yaradana hem de birbirimize karşı dostluk, kardeşlik ve sevgi için geldiğimizi ve asıl görevimizin gönüller yapmak, dostluklar kurmak ve sevgi bağları oluşturmak olduğunu söyler:

Ben gelmedüm da’viyüçün benüm işüm seviyüçün Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmaga geldüm28

Yunus’un, kendi dindaşlarına da, onlar da “elin yüzin yumaz değül”29 dediği öteki dinlerin mensuplarına da çağrısı, öncelikle barışmaktır ve o bunu, “Beri gel barışalum yadısan bilişelüm”30 diyerek dile getirir; sonra da, “Hakk’a âşık olan kişi” olmak, “bir kez gönül yıkmamak” için gayret etmek ve bunların neticesinde “sevmek ve sevilmek”tir. Dinler ve mezhepler arası barışla ilgili sözlerin özü, sonucu ve hatta evrensel formülü Yunus’un şu mısralarında dile gelmiş olsa gerektir:

Gelün tanışık idelüm işin kolayun tutalum Sevelüm sevilelüm dünye kimseye kalmaz.31

*Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi cyaran@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Mevlâna, Mesnevî ve Şerhi, Şerh. Abdülbâki Gölpınarlı, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), c. III, s. 158, (1253-56). (Bu esere bundan sonra kısaca Mesnevî diye atıfta bulunulacaktır.) 2. Yunus Emre, Yunus Emre Divanı, Hazırlayan, Faruk Timurtaş, (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986), s. 93. (Bu esere bundan sonra kısaca Divan olarak atıfta bulunulacaktır.) 3. Mevlânâ, Mesnevî, I, s. 523, (3098). 4. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 5. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 6. Bkz. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 168, (1260-70). 7. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 188, (1505-06). 8. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 158, (1252-59). 9. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 10. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 158, (1252-59). 11. A. Selahaddin Hidayetoğlu, Mevlana Mohammed Jelaleddin Rumi (Konya: Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, 2006), s. 42. 12. Mevlânâ, Mesnevî, II, s. 499, (3689-95). 13. Mevlânâ, Mesnevî, II, s. 499, (3689-95). 14. Mevlânâ, Mesnevî, ss. 273-76, (1718-57). 15. Yunus Emre, Divan, s. 167. 16. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 188, (1497-1506). 17. Mevlânâ, Mesnevî, II, ss. 417-18, (2927-46); vurgu C.S.Y. 18. Mevlânâ, Mesnevî, II, ss. 417-18, (2927-46); vurgu C.S.Y. 19. Mevlânâ, Mesnevî, I, s. 646, (3906). 20. Mevlânâ, Mesnevî, VI, s. 377, (2456). 21. Aynı eser, III, s. 214, (1801). 22. Aynı eser, I, s. 384, (2006). Yunus Emre de bu manada şöyle der: Kimin kâfir idüp kimin müselmân Anı kimse itmez illâ ol eyler Bkz. Yunus Emre, Yunus Emre Divanı II, Mustafa Tatcı, (İstanbul: M.E.B. Yayınları, 1997), s. 151, (95/7). 23. Yunus Emre, Divan, s. 93. 24 Yunus Emre, Divan, s. 12. 25 Mevlânâ, Mesnevî, ss. 273-76, (1718-57). 26. Semih Sergen, Yunus Emre: Kuruyuduk Yaş Olduk, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000), s. 93. 27. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 123 (170b, CLIV). 28. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 90 (125b, XCVI). 29. Yunus Emre, Divan, s. 91. 30. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 116 (161a, CXLI). 31. Aynı eser, s. 56.

Prof. Dr. Sadık Yaran, Yeni Ümit

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

7|32|De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı süsü, güzel, temiz ve tatlı rızıkları kim haram etmiş?" De ki: "Dünya hayatında onlar, inananlar için de var. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindir onlar." Bilgiden nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyoruz.
Sura 7