Mucize, keramet, istidraç kelimelerini açıklar mısınız?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Harikulade haller olarak bilinen mucize, keramet, istidraç ve bir anlamda sihir arasında zahiri açıdan herhangi bir fark yoktur. Bir kere halk (yaratma) açısından hepsinin kaynağı ve mercü Allah’tır. Bunların değişik ad ve ünvan almaları, bu harikulade hallere mazhar olan insanlar zaviyesindendir. Gerçi sihir ve istidraca ve insanı yoldan çıkaran keramete mazhariyet demek doğru değildir. Böyle bir şeye ma’rûziyet demek herhalde daha yerinde olur.

Mucize, bir peygamberin peygamberliğini ispat için, onun eliyle Allah’ın yaratmış olduğu harikulade haldir. Keramet, bir Allah dostunun, velayetinin remzi ve işareti olmak üzere, o şahsın iradesinin taalluku olmaksızın, yine Allah’ın yarattığı bir harikulade haldir. İstidraç ise takva, zühd, ihlas vb. esaslarla hiç alâkası olmayan, belki de metafizik alemle bile hiç mi hiç münasebeti bulunmayan birinin eliyle gerçekleşen meş’um (uğursuz) bir fevkaladeliktir.

Bu üç kavramın tariflerinde de görüldüğü gibi, gerçekleşen olay itibarıyla aralarında herhangi bir fark gözükmemesine rağmen, onunla alâkalı yaratıldığı zat itibarıyla sera-süreyyâ farkıyla birbirlerinden uzak olduğu da bir gerçek.

Keramet ve istidraç için mazhariyet veya ma’rûziyet ayrımı yapmaya çalıştım. Şöyleki, İslâm tarihi içinde bazı şahıslar var ki, kendilerine lutfedilen kerametvâri şeyler sebebiyle, zamanla doğru yoldan ayrılmış ve dalâlet fırkalarına iltihak etmişlerdir. Her zaman emsalini gördüğümüz bazı metafiziğe açık şahıslar, çevrelerinin kendilerine: “Sen mücedditsin, mehdisin” ve daha sonraları “Hz. Mesih’sin ve Allah sana hulul etti” demelerine inanmış ve geriye dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Dolayısıyla da bu tür şeylere mazhariyet demek doğru değildir.

İnsanın sağlam bir akîdesi yoksa ve dinî düşüncesi de Kur’anî değilse, vâridât gibi gözüken bu tip şeyler, onun helâkine sebep olabilir. Onun için insan böylesine kerametler isteyeceğine, her zaman Rabbinden ihlas, samimiyet, zühd, takva, daha doğrusu rızasının bulunduğu şeyleri istemeli.. Yunus’un dediği gibi “Bana Seni gerek Seni” deyip sadece Allah’ı arzu etmeli.

Bir veli kerametinin izharına çalışsa, yanlış mı yapmış olur? Mesela küfre girer mi?

İslâm’da, insanı küfre sokacak olan düşünceler, sözler ve fiiller bellidir. Yani ıstılahî ifadeyle “ef’al-i küfür” ve “akvâl-i küfür”, temel kriterleri açısından bellidir. Bu sebeple, veli olsun, olmasın bir Müslüman, mübah çizgide cereyan eden yanlış yorumlamalardan dolayı küfre girmez. Ancak, başta veliler olmak üzere hemen her Müslümanın, dinin usulü diyebileceğimiz meseleleri çok iyi bilmesi lazımdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, mucize nedir, keramet nedir ve onların izharının hükmü nedir, bunların bilinmesi çok önemlidir. Mesela, mucize: Nebinin eliyle Allah’ın gerçekleştirdiği dava-yı nübüweti isbata râci harikulade bir haldir ve Nebi bunu; Hakk’ın izniyle izharla mükelleftir. Keramete gelince, onun izharı ne vaciptir, ne sünnettir ne de müstahaptır. Hatta tam tersine, ihfası, yani gizlenmesi esastır. O bir ikram-ı İlâhidir. Öyleyse bu türlü şeylere mazhariyete takılmadan ve aldırış etmeden, Üstad’ın yaklaşımıyla “nefis cümleden edna, vazife cümleden âla demeli ve bunu bir ibtilâ bilmelidir. Aksi, halde birtakım yanlışlıkların içine düşülmesi her zaman mukadderdir.

Aynca bahsini ettiğimiz türden dine ait usullerin çok iyi bilinmesi, bizlere üstadlık yapmış İmam Gazali’den İmam Rabbani’ye varıncaya kadar, birçok rehber şahsiyeti daha iyi anlamamıza sebep olur. Onun için bırakın velileri, üç-beş insana birşeyler anlatan ve onlara müessir olan kişilerin bile, İslâm’ın temel prensip ve kaidelerini bilmeleri şarttır. Bunları bilmeyen insanlar, daha sonraları kendilerine gösterilen teveccühler karşısında bocalayabilir ve dengeyi koruyamayabilirler. Üstad da böyle bir endişeyi izhar etmiştir. Evet, bazen hüsn-ü teveccüh, usul-ü İslâmiyeyi bilmeyen insanların yoldan çıkmasına sebep olabilir.

Kalbi istikameti korumak çok zor o halde?

Evet, güzel bir noktaya temas ettiniz. İstikamette kalmak ile kalmamak arasında çok ince bir perde vardır. Onun için insan, Allah Rasulünün defaatle dediği gibi, “Ey kalbleri evirençeuiren AJlahım. Benim kafbimi din üzerinde sâbit kıl!” demeli ve Rabbisine dua dua yalvarmalıdır. Hatta bana göre bu dua, değil günde 3 defa, 50 defa okunsa yine de azdır. Çünkü hassaten günümüzde dalâlete giden yollar, mahlukatın soluklarının kat katı adedince. Evet bugün, kayma noktaları o kadar çok ki, bu ve benzeri dualarla Rabbine sığınmayan insanın istikamette kalabilmesi oldukça zordur.

Öte yandan hiç kimse kalkıp “ben aklım ve mantığımla doğru yolu bulmuş yürüyorum. Kaymam mümkün değildir” diyemez ve dememelidir de; zira Allah Rasulü o fetanet-i âzâmıyla doğru yolu bulabilmeye musait olmasına rağmen, yine sabah-akşam hep bu duayı okuyordu. İnsanlığın İftihar Tablosunun böyle davranmasını yadırgayıp, “acaba buna gerek var mı?” gibi düşünen insan, -bana göre- farkına varmadan kendini merede-i şeytanın zimmetine salmış demektir.

Hasılı, istikamet çok önemlidir. Bunun için de önce usul-ü İslâmiyeyi bilme ve onun ardından da sürekli Rabbimize yalvarma, yakarma şarttır.

İnsan, bahsini ettiğiniz duaya gerek yok, nasıl olsa kurtulurum düşüncesine neden girmiş olabilir?

Öncelikle şunu ifade edeyim ki; bir insanın kafasında ahirette kurtulma veya kurtulamama mülâhazası yer etmemişse, o insan boşlukta yaşıyor demektir. Dolayısıyla insanın bomboş olmaması, boşlukta yaşamaması güzel ama kendini garantiye almış görmesi de en azından bir küstahlıktır. Bakın Esved b. Yezid -ki Ebu Hanife gibi dâhilerin hocasıdır- bir gecede yüz rekat namaz kılar ve devamlı ağlar. Kendisine sorarlar; günahlarına mı ağlıyorsun? “Hayır” der Esved b. Yezid. “Dünyanın ötesinden korkuyorum.” Halbuki bu zatı öldükten sonra birisi rüyasında görür ve ona sorar: Ne muamele gördün? ” O, “peygamberlikle aramda, bir mesafe kaldı” der. Bir de Bediüzzaman Hazretlerinden bir misal arzedeyim: Üstad’a Zübeyr b. Avvam misali havarîlik yapmış olan, abid, sâcid, müttaki Zübeyr Abi, bir gün “Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum” der. Üstad birden sert bir sesle ona “korkma, titre” cevabını verir. Evet âhiret çok pahalıdır ve onun için sadece bir korkma yetmez; titremeli ve gereğine göre hareket edilmelidir.

Bana göre, bırakın akıbetimizden emin olmayı, biz bu eracif içinde nasıl küfre girmiyoruz ve bunca kirlilikler karşısında kalbimizi, iman noktasında nasıl canlı tutabiliyoruz, esas ona şaşırmalı ve Allah’ın ihsan ettiği bu engin lutuflar karşısında iki büklüm olup, şükran secdesine kapanmalıyız…

Gaflet arıyorum diyen velilere ne diyeceğiz?

O, ehlullah arasında geçerli olan bir olgudur. Hayatını daimi mehafet, mehabet altında ve sürekli ciddiyet içinde geçiren insanlar, bazen nefes almak isterler. Yani bunlar, başlarını yastığa koydukları zaman, vicdanî muhasebesinin hasıl ettiği sarsıntı ile kalbi duracak, çatlayacak hale gelir; işte bunlar azıcık teneffüs etmek için faniyat u zâilata yönelirler. Yoksa bizler gibi her gün binbir türlü inhiraf ile yüz yüze ve zaten gaflet içinde hayatını sürdürenlerin, gaflet-i muvakkate-i sun’iyeye ihtiyaçları yoktur.

Kalbin Allah ile olan irtibatı irâdî midir, gayri irâdî midir? İkisi de söz konusu ise hangisi makbuldür?

Kalbin Allah ile hem iradî hem de gayr-i iradî irtibatı vardır ve tabiî ki iradî olanı daha makbuldür. Yalnız gayr-i iradî olarak yapılan irtibatlarda da yine Allah (c.c) mutlaka irtibatın gereğini yerine getirir ve onun sevabını verir. Mesela, siz “AIlah” deseniz, orda size “kulum” der. Siz Allah’ı sevseniz, O da sizi sever. “Razıvım Sen’den” deseniz, rızasına ulaştırır.

Fakat bütün bunların iradî olarak yapılması esastır. Mesela; bir yerde Allah’ı anlatacaksınız. Konuştuğunuz şeylerin onda dokuzu O’nu anlatıyor ama, onda biri kendinizi anlatıyor olabilir. Veya halk içinde Hakk’ın temsilciliğini kendi davranışlarınızla göstereceksiniz; davranışlarınızın onda dokuzu O’nu gösteriyor, onda biri ile kendinizi ön plâna çıkarıyor olabilirsiniz. İşte bunu hissettiğiniz anda, hemen kendinizi sorgulayarak, o onda birlik şeylerden dahi vazgeçmelisiniz. Bu insanın, O’na ait olmayan şeyleri söylememesi, bakmaması, düşünmemesi, yaşamaması vb. demektir. Fakat takdir edersiniz ki, bu o kadar kolay da değildir. Bunun hayata geçirilebilmesi sürekli irade ve cehd, sürekli azim ve gayret ister. Bir defa yapınca bitecek birşey de değildir bu. Değişen ve sürekli bir sel gibi akan hayatın bütün saniyelerinde ya da bütün bir ömür boyu yapılması gerekli olan bir mücadeledir. Hatta bu konuda zirvelere çıksanız, peygamberlerin hemen altındaki mertebelere erişseniz dahi, şayet o zirvenin gerektirdiği mücadeleleri vermezseniz, başaşağı, deı-in bir çukura düşmek ihtimali vardır.. evet, yukarılara doğru tırmandıkça mücadelenin daha da ağırlaşacağı muhakkaktır.

Öyleyse çok sık sözünü ettiğimiz “Halk içinde Hakk’ın temsilcisi olmak”, çok zor.

Çok zor tabiri bunu karşılamaz. Daha ağır bir tabir bulmak zorundayız. Zira halk içinde Hakk’ın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip olma ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberâne aşk, şevk, gayret, azim cehd ve irade gerekir. İnsanın bunu yapabilmesi ise, öncelikle “iç irtibatı” diyebileceğimiz niyete, kararlılığa bağlıdır. Ardından bu iç irtibat, niyet ve kararlılığın fıtratla bütünleşmesi, insanın tabiatının bir yanı haline getiı-ilmesi gelir ki, siz buna tabiatın ibadetle bütünleşmesi de diyebilirsiniz. Üstad’ın sâika ve şâika dediği latifeler de bu görevleri yerine getiriyor olabilir. Evet, düşünme dediğimizde hep O’nun hissedilmesi altında düşünmeli, beyan O’nu mülâhaza ile preslenmiş olarak ağızdan çıkmalı, bakma dendiğinde gözler O’nun rızasına ayarlı şeylere bakmalı.. hasılı her şeyimizi O yönlendirmeli ve dahası, insan bütün bunları peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde bir tabiî hadise gibi yerine getirmelidir. Dini duyguların, fıtratla bütünleşmesi ve insan tabiatının bir yanı haline gelmesi de bu olsa gerek.

Sonra halk içinde Hakkın temsilcisi olma, “kavs-ı uruc” dan sonra bir “kavs-ı nüzul”dür. Uıucu olmayan birisi için ise böyle birşey söz konusu değildir. Kavs-ı nüzul, urucun ötesinde ayrı bir derinliktir ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hastır. Yani seyr-i sülûkünde belli mertebeleri katetmiş, cennet kapılarının kendisine aralandığına şahid olmuş, ölümün güler yüzünü görmüş, ondan “gel, gel” şeklinde davetiyeler almış ve gördüğü bunca iltifat karşısında iştiyakla oraya gitmek isterken, birden “lâ havle” deyip geriye dönmüş; geriye dönmüş zira burada Hak namına halkın arasında yapılacak daha çok iş var.. evet, gerçek temsilcilik işte böylesi insanlar için bahis mevzuudur. Bana göre, en azından bu kadarcığı olsun yaşamamış insanların halk içinde Haklc’ın temsilciliğini yapması, Hakla beraber olması düşünülemez. Ve yine bana göre Kur’ân’ın “kalilün min ibâdiveş şekür; şükreden kullarım ne kadar da azdır” (Sebe, 34/13). Yine “Sülletün mine’! euuelin ue kalilün mine’l ahirin; ilklerden bir grup arkadan gelenlerden ise daha az” (Vâkıa, 56/13-14) âyetleri bu hakikate işaret eder.

Son birşey daha ilave etmek istiyorum; bunlar ferdin kendi kendine düşüneceği şeyler. İnsanları böyle düşündürmek elimizden gelmez. Allah’dan hidayet ola! Dolayısıyla hiç kimseye “sen böyle değilsin”, “sen gâfil ü nâdânsın” demek doğru değildir. Aksi halde zorlama olur kl, onunla bir yere varılamayacağı ve varılmadığı da meydandadır.

Halkın temsilciliğini cidden yapmayı isteyenler nelere dikkat etmeli, nasıl bir yöntem izlemelidirler?

Bana göre önce, insanın kendini keşf etmesi lazım. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” beyanından hareketle, insan, nerede, hangi seviyede olduğunu bilmeli ki, bu çok önemlidir. Kimseyi aldatmanın bir mânâsı yok. Yorumlara, te’villere girmek kimseye birşey kazandırmaz. Her insan davranışları ile kendi tabiatının rengini aksettirir. Öyleyse, öncelikle onun keşfedilmesi gerekir. Mesela, Kur’ân “Hayır! Siz âcile’vi (peşin olanı) sever, âhire’yi bırakırsınız” (Kıyame, 75/20-21) buyurur. Evet, peşin olanı daha sonra verilecek olana tercih etme bizim insânî tabiatımızın icabıdır.

Bunu bilmeli sonra da bu tabiatı terbiye etme cihetine gitmeliyiz. Bu da, insanın nazarını fenadan bekaya çeviren mürşitlerin yaptıklarını yapmak demektir. Hakikat-i hale gelince, çoklarımız günde en az 2-3 saat konuşuruz. Acaba bu 2-3 saatlik gevezelik içinde dinin “ümmühat” dediği ana meselelere ait ne kadar zaman ayırırız? Şayet, futboldan, siyasetten konuştuğumuz kadar, ümmühât hakkında konuşmuyorsak, Hakk’ın temsilciliği makamını yakalamamız çok zordur. Bütün bunlar başta herkese zor gelebilir. Ne var ki her şey başta biraz da tekellüfle başlar. Öyleyse insan kendini biraz zorlamalı; gayretleri ciddi bir aşk ve şevke iktiran etmese bile, sözü evirip çevirip Allah’ı ve ümmühat dediğimiz meseleleri anlatmaya getirmelidir. Aksi halde insanın yollarda takılıp kalması kaçınılmazdır.

Bir üçüncü merhale olarak, nazarî bilgilerin ötesinde bütün bu anlatılanların bir “ilm-i sâni” olarak vicdanda duyulması, hissedilmesi gerekir ki, esas hedef de işte budur. Aslında velinin, zevken ve keşfen elde etmek istediği şey de budur. Ancak bu mertebeye yükselebilmenin yolu, önce de ifade ettiğimiz gibi, her yerde ve her fırsatta Allah’ı anlatmaktan, konuşmaktan, müzakere etmekten geçer. Öyleyse gelin, mukaddes bildiğimiz değerler üzerine yemin edelim; bizim her mecliste birinci meselemiz bu olduğuna.. şayet, dünyaya ait on dakika konuşursak Hakka ait yarım saat konuşacağımıza.. aksi halde………..” diyelim, birbirimize söz verelim.. ve İbrahim Hakkı’nın tavsiyeleri çizgisinde, gece-gündüz hep O’nunla olalım:

“Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil

Koy gafleti dildârdan utan gecelerde

Dil beyt-i hüdadır, ânı pâk eyle sivâdan

Kasrına nüzul eyler Rahman gecelerde.”

Etiketler:, ,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

39|9|Böyle birisi; gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, âhiretten korkan, Rabbinin rahmetini uman biri gibi midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu? Ancak gönül ve akıl sahipleri düşünüp ibret alır."
Sura 39