Müslümanların İktisadi-İctimai Alanda Kalkınmaları İçin Neler Yapılması Gerekir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Müslümanların iktisadî, içtimaî siyasî vb. alanlarda mahkûm konumdan kurtulabilmesi mümkün müdür? Bu hususta ne gibi esaslara riayet edilmesi gerekir?

İslâm, kendisine tâbi olanların hem dünya hem de âhiret saâdetlerini garanti eden bir dindir. Niyet esas olmak üzere, İslâm için hizmete gönül vermiş her fert; ferdî, ailevî, içtimaî hayatının her ânını ibadet haline getirebileceği gibi, iş hayatını hizmet yörüngesine göre tanzim ettiği takdirde, ömrünü de bütünüyle ibadet haline getirebilir.

 Müslümanlar, dünyanın her yerinde ve her zaman hem zengin hem de hakim güç olmalıdırlar. Çünkü günümüzde Müslümanların iktisadî ve ilmî açıdan bir üstünlük sağlamadan cihanla hesaplaşmaları mümkün değildir.

Allah (c.c), Kur’ân-ı Kerim’de: “Mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyeceğini” (Nisa, 4/141) ifade buyurur. Yani kâfirlerin mü’minler üzerinde hakimiyet kurmalarına razı olmadığını, hem de kudsî bir üslupla hatırlatır. Buradan hareketle mü’minin; ister fert ister cemaat olarak, kâfirlerin muvazenelerine tâbi olmalarının bir vebal olduğu söylenebilir.

Meselâ, dünyadaki iktisadî hayatı hep başkaları belirliyor ve biz yerimizde sayıyorsak.. ve bu fakirlik ve mezelletten kurtulma cehdi, gayreti yoksa, sürekli günah işliyoruz demektir. Çünkü tefsircilere göre, Allah (c.c), burada, zahiren tarihî bir gerçeği haber vermektedir. Ne var ki tarihte pek çok defa mü’minlerin, kâfirlerin sultası altına girerek esaret hayatı yaşadıkları da bir gerçek. Öyle ise, onların bu hali Kur’ân’ın haber verdiği gerçekle çelişki içinde demektir. Halbuki Kur’ân, her zaman doğru söyler ve doğruyu haber verir. Bu itibarla da âyetteki ifade, bir vakıayı haber verme cümlesi değil, bir hedef gösterme, bir gaye belirleme yani bir inşa cümlesidir. Bu açıdan mü’minin; her alanda kendisini üstünlüğe taşıyabilecek dinamikleri kullanması ve üstünlüğe sıçraması şarttır. Üstad Bediüzzaman’ın tesbitleriyle, dünyada her şey ilme bağlıdır. Geçenlerde bunu futurist Toffler de söylemişti. Bu açıdan, cehalete karşı ilim dinamiğini elde edemeyen bir toplum, içinde yaşadığı çağa ve teknik gelişmelere nakavt olacağı gibi, vifak ve ittifakı yanına alıp tefrikaya karşı savaşmayan bir toplum da muasırlarına yenik düşecektir. Evet bu dünya, Batı Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği gibi birlikleri te’sis ederken; kendi içindeki çekişme ve sürtüşmeleri yenemez ise, kendine karşı gerçekleştirilen birlikler karşısında fazla dayanamayacak ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır.

Bir diğer taraftan, fakirlik ve zarurete karşı zenginlik yollarını araştırmayan bir millet, er-geç başkalarının sultası altına düşmeye mahkûmdur. Böyle bir mahkûmiyete düşmüş Müslüman bir millet, kâfirlerin sultası altına girdiğinden dolayı Allah indinde de mes’ul ve günahkâr sayılır. Onun için her zaman Müslümanlara düşen vazife, dîn-i mübin-i İslâm’ın prensiplerine inkıyad ile beraber şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına da riayet etmektir. Zira şeriat-ı fıtriyeye riayet etmek, sedd-i zerai açısından -ki fıkha ait bir disiplindir- vacip hükmündedir.

Bu temel düşünceden hareketle her mü’min, -meşru dairede olmak şartıyla- mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır. Gerektiğinde sermayeler birleştirilmeli, yurtdışında, yurtiçinde, yatırımın geçerli ve rekabete açık olan türlerinde mutlaka yatırıma gidilmelidir. Müsbet ve dinî ilimlerle yetişmiş insanlar vasıtasıyla gelecek asırları kucaklamak ve zamanı her yönüyle bizim lehimize çevirmek için ekonominin bu mevzudaki müessiriyeti unutulmamalı ve şimdilerde iktisadî güç ona sahip olan ellerden mutlaka alınmalıdır. Allah (c.c), Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün salih insanlara miras kılındığını haber vermektedir (Enbiya, 21/105). O halde mü’minler, kendi bilgisizlikleri ve koordineli çalışmamaları sebebiyle başkalarına kaptırdıkları muvazenedeki yerlerini geri almak mecburiyetindedirler. Bu açıdan mü’minlerin yurtiçinde ve yurtdışındaki servet yollarını keşfedip, zengin olmaları şarttır. Zira her şeyleriyle hizmete kilitlenmiş bu insanların ticarette çalışmaları, parayı koruma korkuları -niyetlerine binaen- düşman karşısında nöbet tutmadaki korku gibi birer sevap vesilesi olabilir. Çünkü hayır yolunda, bazen kötü gibi görülen işler bile hayır olabilir.

Meselâ mü’minin içindeki şeyleri ıtrah edip namazını huzurla kılmak için def’-i haceti.. dışarıya çıkınca da “Sübhânek” veya “/ufrânek” demesi.. abdestini sıhhatli almak için istibra yapması ve ezanı dikkatle dinleyip namaza konsantre olması.. evet bunların hepsi birer ibadettir. Çünkü fukahaya göre, hayır yolunda ve o hayra vesile olacak hemen her meşru sebep bir ibadettir. Öyleyse bu ülkenin ekonomi ve eğitim açısından kalkındırılması, birlik ve beraberliğimizin temin edilmesi, Müslümanların devletler muvazenesinde o önemli yerlerini ihraz etmeleri mülâhazasıyla yapılan sınaî, iktisadî her teşebbüs bir ibadet hükmündedir.

Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de meslekî kuruluşların ciddi organizasyon ile birbirleri arasında dayanışmalarıdır. Evet her bir meslek erbabı, kendi aralarında birleşmeli, organizeli çalışmaya gitmeli ve -Allah’ın izniyle- aşılamayacak bir güç haline gelmelidirler. Gerçi bizim hiç kimseyle rekabet etme gibi bir niyetimiz yoktur. Fakat birbirini seven ve kendi kazandığı kadar kardeşinin de kazanmasını arzu eden, aynı düşünceye sahip insanların bir araya gelmesi çok önemlidir.. ve tabiî böyle bir beraberlik başka türlü ve başka niyetlerle bir araya gelmelerden de çok farklıdır. Böyle bir farklılığın ortaya konulabilmesi için de bu türlü teşebbüslere ihtiyaç vardır. Mesela Japonya’da olduğu gibi ülkemizde de genç, olgun ve ihtiyar işadamları bir araya gelebilir, kamplar ve seminerler tertip edip işleriyle alâkalı meseleleri derinlemesine müzakere edebilirler. Yapılacak bu müzakereler neticesinde, içte ve dışta gerçekleştirecekleri bütün ekonomik hamlelerde birbirlerine destek olabilir ve ferdî teşebbüslerin yerine kolektif şuuru hakim kılarak onun rehberliğinde zirvelere yürüyebilirler.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

4|176|Fetva istiyorlar senden. De ki: "Allah size, ana-babasız ve çocuksuz kişi hakkında şöyle fetva veriyor: 'Çocuğu olmayan, bir kız kardeşi bulunan kişi öldüğünde, onun terekesinin yarısı kız kardeşindir. Böyle bir kişi, çocuğu olmayan kız kardeşi öldüğünde, onun terekesinin tamamına mirasçı olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa terekenin üçte ikisi onlarındır. Eğer mirasçılar, kadın-erkek, birçok kardeşlerse bu durumda erkek kardeşe, iki kız kardeşin payı kadar verilir.' Allah size açık-seçik bildiriyor ki sapmayasınız. Allah, her şeyi gereğince bilmektedir.
Sura 4