Müt’a Birlikteliği (Geçici Evlilik)

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

“On dört yaşındaydım ve tıpkı diğer gençler gibi benim de anne-babamla olan ilişkilerim bıçak sırtında gidiyordu. Hiç kimsenin, hattâ arkadaşlarımın dahi beni anlamadığı duygusuna kapılmıştım. Özellikle de, dişlerimin düzgün ve sağlam olması için taktırdığım diş telleri sebebiyle kendimi oldukça çirkin hissediyordum. O dönemde, erkek arkadaşlarıma karşı da ilgi duymaya başlamıştım.

“Onunla tanışmamdan sonra her şey değişti. Bir üniversite öğrencisinin bana kıymet verdiğini ve benimle ilgilendiğini bilmek büyüleyici bir şeydi. Artık o, benim nazarımda en mükemmel insandı. Bana, kraliçeymişim gibi davranıyordu. Çok geçmeden birbirimizin en iyi arkadaşı oluvermiştik. Ona her şeyi söyleyebileceğimi, onunla her mevzuu konuşabileceğimi düşünüyordum. Arkadaşlığımız ilerledikçe dinî mevzular da dahil değişik konulardan bahisler açtık. Onun, benimkinden farklı görüşleri vardı. Aramızdaki fikir ayrılıkları üzerinde sürekli tartışıyorduk. Ne var ki o, her şeyi olduğundan daha iyi gösterecek bir yol mutlaka buluyordu. Bir süre sonra, kafam karışmıştı ve ben şaşkına dönmüştüm.

“Bir gün, Mut’a’dan bahsetti; onun, Sünnî hadis kitaplarında da caiz kabul edilen bir çeşit geçici evlilik olduğunu söyledi. Önce ona inanmadım; fakat, bazı sahih hadis kitaplarını kaynak gösterince Mut’a ile alâkalı sözlerini ve teklifini kabul ettim. Nasıl bir felâketin içine düştüğümü fark edinceye ve işin aslını kavrayıncaya kadar da sıkıntılarla dolu dört senemi Mut’a yoluyla evlenmiş birisi olarak geçirdim. Zamanla, onurumu, namus ve iffetimi, birkaç genç kızı daha aynı tuzağa düşüren birine kaptırdığımı anladım. Allah, gözlerimi açmama ve kendimi nasıl bir âfetin içine sürüklediğimi görmeme yardım etti. O zamana kadar, inanç ve fikirlerimi bile onunkine göre değiştirme eşiğinde bulunuyordum. İşte bu noktada, hakikati ciddî bir şekilde araştırmaya karar verdim.

“Bu yazıda, bütün incelemelerimi arz edemesem de, Mut’a hakkında çok özet bir bilgiyi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Mut’a bahanesini kullanarak, dinî bilgisi ve hayat tecrübesi eksik masum genç kızlarla evlilik hayatı sürdürmek bazılarının hedefidir. Onlar, saf muhataplarını kendi görüş ve tercihlerinin doğruluğuna ikna etmekte ve onların zihinlerini karıştırmaktadırlar. Bütün kız ve erkek kardeşlere, anne, baba ve arkadaşlara yalvarıyorum; sevdikleri insanlarla daha yakından ilgilensinler, onları görüp gözetsinler ve Mut’a telâkkisine kurban olmaktan korusunlar.”

Yukarıdaki sözler, merkezi Kuzey İrlanda’da bulunan Belfast İslâm Merkezi’nin hazırladığı İnternet sayfasında ilk olarak 24 Kasım 1997 tarihinde yayımlanan bir mektuba aittir. Mut’a ile alâkalı acı bir tecrübe yaşayan bir hanımefendi, başkalarına ibret olması için hem kısaca başından geçenleri arzetmiş, hem de bir makale şeklinde kaleme aldığı mektubunun devamında özellikle Şiî kaynaklarına da müracaat ederek, Mut’a ile alâkalı güzel bir özet araştırma aktarmıştır. Biz bu makalemizde, bahsi geçen çalışmadan istifade ederek Mut’a (geçici evlilik) konusunu bütün açıklığıyla ortaya koymaya gayret edeceğiz.

Mut’a, Mânâsı ve İlgili Hadisler

Mut’a, yararlanılan şey, umre ile haccı birleştirme, boşanan kadına verilen eşya, bir kadınla geçici olarak evlenme gibi mânâlara gelmektedir. Fıkıh terimi olarak Mut’a, bir erkeğin bir kadını aralarında kararlaştırdıkları bir zamana kadar ve belli bir para karşılığında eş olarak aldığı muvakkat (geçici) bir evlilik şeklidir.

Mut’a uygulamasında, erkek malî bakımdan kadından sorumlu değildir; fakat, eğer kadın bir çocuk doğurursa, o zaman erkek o çocuğun masraflarını karşılamak zorundadır. Ayrıca, süre dolduğu anda Mut’a nikâhı sona erer. Bu evlenme şeklinde miras da söz konusu olmadığı gibi, süre için de, bu tür evliliğin sayısı için de bir sınır yoktur. Gerek bu nikâh, gerekse devamlı bir nikâhla evli bir kişi, ücretini vererek istediği sayıda ve gerekirse yarım saatliğine, bir saatliğine mut’a nikâhı yapabilir. Bu nikâh şeklini kabûl eden Şiî ulemanın genel kabûlüne göre, böyle bir nikâh için şahit de, velînin izni de (kızın babası Mut’a’ya inanmayan bir Sünnî olsa da) şart değildir. Bütün bu özellikleriyle Mut’a, üzerine dinî kılıf geçirilmiş para karşılığı fuhşa benzemektedir.

Mut’a, cahiliye devrinde uygulanıyordu. Peygamber Efendimiz döneminde ise bir-kaç kere ruhsat verildiği ile ilgili rivâyetler vardır. Bu izinler, İslâm’da teşri nihaî şeklini almadan öncedir. Dikkat edilirse, Mut’a’ya izin veren rivâyetler, bazı sefer ve gazvelere hastır. Mut’a, bilâhare kesin olarak yasaklanmış ve ebediyen haram kılınmıştır.

Rivâyetlere göre Resûlullah (s.a.s.), Mut’a’ya ilk defa Hayber Savaşı’ından önce üç gün izin vermiş; daha sonra da onu yasaklamıştır. Bir defasında, Mut’a’nın helâl olduğuna inanan birisi Hz. Ali (r.a.) ile bu konuda tartışınca, Hz. Ali ona, Allah Resûlü’nün Mut’a’yı ve evcil eşeğin etinin yenmesini Hayber günü yasakladığını söylemiştir. (Buhârî, “Nikâh”, 31; Müslim, “Nikâh”, 29-32; İbn Mâce, “Nikâh”, 44) Bu hadis-i şerif, daha sonra bahsedeceğimiz Şiî hadis kitaplarında da mevcuttur. Allah Resûlü’nün Mut’a’ya ikinci kez izin verişi de Mekke’nin Fethi’nde vuku bulmuştur. Üç günlük izinden sonra Resûlullah Mut’a’yı tekrar ama bu defa Kıyamet Günü’ne kadar yasaklamıştır. (Müslim, “Nikâh”, 22)

Sebre b. Ma’bed el-Cühenî’den çeşitli yollarla nakledilen bir hadîs-i şerif de, Mut’a’nın sonsuza kadar yasaklandığını belirtmektedir. Resûlüllah (s.a.s) ile birlikte Mekke fethine katılan Sebre, Resûlüllah’ın (s.a.s) Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında durarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ey insanlar, ben size kadınlarla mut’a yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah, onu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında (Mut’a ile tuttuğu) kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiklerinizden hiçbir şey geri almayınız.” (Müslim, “Nikâh”, 19, 22, 24) Bazı rivâyetlerde bu yasaklamanın Vedâ haccı sırasında gerçekleştiği de belirtilmektedir. (Ebû Davud, “Nikâh”, 13; İbn Mâce, “Nikâh”, 44) Bu durumda anlaşılan, Allah Resûlü (s.a.s.), Mekke’nin fethedildiği gün ilan buyurduğu yasağı Veda Haccı sırasında tekrar etmiştir. Çünkü Veda Haccı’na çok sayıda Müslüman katılmıştı. Peygamber Efendimiz orada daha önceden bildirilen pek çok meseleyi tekrar ettiği gibi “Mut’a”nın haram olduğunu da tekrarlayarak duymayanlara yeniden duyurmuştur. Böylelikle Mut’a’nın Kıyamete kadar kesinlikle haram olduğu te’kiden ifade edilmiştir. (Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 11/74; Nevevî, Şerhu Müslim, 9/180)

Mut’a, Kıyamet Günü’ne kadar haram kılınmıştır. Bu hüküm, şu kitaplardaki mevzuyla alâkalı hadislerle de tasdik edilmektedir: Müslim, “Nikâh”, 19, 22, 24; İbn Mâce, “Nikâh”, 44; Dârimî, “Nikâh”, 16; Müsned, 3, 406. Mut’a’nın helâl olduğu, daha doğrusu, aşağıda temas edileceği üzere, henüz yasaklanmamış olduğu bir dönem geçtiği için, kaynaklarda onun helâl olduğunu ifade eden hadisler de bulmak elbette mümkündür. Fakat, önemli olan, nihaî hükümdür.

İslâm’ın benimsediği Sünnî nikâha bir çok yönden ters düşen Mut’a’yı Peygamberimiz, bir çırpıda yasaklamamıştır. Bu itibarla, Mut’a’nın kesin haramlığını bildiren nihai hükümden önce geçici ruhsatları bildiren hadisleri esas kabul ederek nihai hükmü bildiren nassları görmezlikten gelmek ve “Mut’a’ya izin verildiğini” söylemek, İslâm’a iftirada bulunmak demektir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta daha vardır. Esasen, ne Kur’ân, ne de Resûlüllah Efendimiz, Mut’a’yı helâl kılmış değildir. Mut’a, Cahiliyye döneminde yaygın uygulamalardan biriydi. Nasıl İslâm, tebliğinde, tatbikinde ve pek çok hükümleri uygulamaya koyarken tedricî bir yol izlemiştir, Mut’a’nın haram kılınmasında da böyle bir tedricîliğin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı içkinin tedricen haram kılınması gibi. (Bkz. İbrahim Canan, Namus Fitnesi Mut’a, s.25-29)

İşte, Mut’a da bu şekilde tedricî olarak yasaklanmıştır. Bu tedricen yasaklanma sürecinde nesh cereyan etmiştir ki bu, dinin yerleşmesi süresince bir hükmün başka bir hükümle geçersiz hale gelmesi demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Mut’a’nın haram kılınma süreci ile ilgili çok önemli olan bu noktayı şu şekilde ifade etmiştir; “Mut’a’yı, nikâh, talâk (boşama), iddet ve miras (ile ilgili ahkâmın teşrii) haram kılmıştır.” (Ebû Ya’lâ, Müsned, 11/503; Darakutni, Sünen, 3/259; Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid, 4/267)

Mut’a’nın (geçici evliliğin) Peygamberimiz tarafından haram kılındığı bir çok sahabi tarafından rivâyet edilmiştir. Bu sahabiler şunlardır; Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Seleme ibn Ekva, Hz. Sebre ibn Ma’bed, Hz. Ebû Hüreyre, Hz. Cabir, Hz. Sa’lebe ibn Hakem, Hz. Abdullah ibn Ömer, Hz. Ebû Zer, Hz. İbn-i Abbas, Hz. Haris ibn Gaziyye, Hz. Sehl ibn Sa’d, Hz. Ka’b ibn Malik, Hz. Abdullah ibn Mes’ud, Hz. Enes ibn Malik, Hz. Huzeyfe ve Hz. Âişe (r.anhüm) (Bkz. Kâsanî, Bedaiü’s-Sanai, thk. Ali Muhammed Muavvez, Adil Ahmed Abdülmevcut, dipnotlar, 3/473-477)

Mut’a’nın haramlığında icma vardır. (Tehanevi, İ’lâus-Sünen, 11/58-59; Kasani, Bedaiü’s-Sanai, 3/476-478) Bununla birlikte, birkaç sahabîden farklı görüş nakledilmektedir. Bunlar, Mut’a’nın kesin olarak yasaklandığından haberi olmayan, Mut’a ile ilgili ruhsatın devam ettiğini zanneden kimselerdir. Nitekim, Hz. Ömer, Mut’a’nın Allah Resûlü tarafından kesinlikle yasaklandığını sahabenin huzurunda dile getirmiş ve sahabe tarafından itirazsız kabul görmüştür. Bazı sahabilerin, bir kısım meselelerin haram ve helâlliğini sonradan öğrenmeleri, sadece Mut’a’ya has değildir. Meselâ, Hz. Ebû Bekir gibi Resûlüllah’a en yakın bir sahabî, kendisine cedde, yani büyükanneye torundan düşecek mirasın miktarı hakkında sorulduğunda bu konuda Allah Resûlü’nden bir şey işitmediğini söylemiş ve bir öğle namazından sonra cemaate “İçinizde ceddeye verilecek miras hakkında Allah Resûlü’nden bir şey işiten var mı?” diye sormuştur. Muğire İbn Şu’be gibi çok sonraları Müslüman olmuş bir sahabî ise ayağa kalkıp, Allah Resûlü’nün ceddeye südüs (altıda bir) takdir buyurduğunu söylemiş, Muhammed ibn Mesleme de bunu teyid etmiştir. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, meseleyi ona göre hükme bağlamıştır. (Tirmizi, “Feraiz”, 10; İbn Mace, “Feraiz”, 4; Ebû Davud, “Feraiz”, 5)

İbn-i Abbas’ın zaruret ve ihtiyaç hâlinde (açlıktan ölmek üzere olan bir insanın lâşe yemesi gibi) Mut’a’ya ruhsat verdiği, fakat sonradan bu görüşünden rücû ettiği kaynaklarda yer almaktadır. Meselâ İbn-i Abbas, “Mut’a, İslâm’ın ilk döneminde vardı. Bir kimse tanımadığı bir beldeye geldiği zaman, orada kalacağı süre içinde, eşyasını koruyacak ve kendisine hizmet edecek bir kadınla evlenirdi.” İbn Abbas, “Ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları câriyeler bunun dışındadır. Bunlarla olan cinsel ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.” (Mü’minûn, 23/5, 6) âyeti karşısında şöyle demiştir: “Bu iki münasebet dışında bütün yollar haram kılınmıştır.” (Tirmizî, “Nikâh”, 29.) İbn Abbas’ın, vefat etmeden önce de Mut’a ile ilgili önceki görüşlerinden dolayı Allah’a tevbe ettiği rivâyetleri de vardır. (Bkz. Kâsani, a.g.e, 3/469 dipnot)

Mut’a, Hz. Ömer ve Hz. Ali

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir kadın kendisine gelerek, aslında başkasıyla nikahlı olan ama kendisiyle de Mut’a yoluyla evlenen kocasından şikayet edince ve ondan olan çocuğun sorumluluğunu üzerine almadığından yakınınca, Hz. Ömer Mut’a’nın haram olduğunu açıkça ifade ve ilan etmiştir: “Resûlüllah (s.a.s) bize üç defa Mut’a yapmaya izin verdi, sonra bunu haram kıldı. Allah’a yemin olsun ki, evli bir kimsenin Mut’a yaptığını bilirsem, Resûlüllah’ın, Mut’a’yı haram kıldıktan sonra, yeniden helâl kıldığına dair bana dört şahit getirmezse onu taşla recmederim.” (İbn Mâce, “Nikâh”, 44/196), Hz. Ömer’in sözü dikkatle mütalâa edilirse görülecektir ki, Mut’a’yı yasaklayan kendisi değildir; o, Allah Resûlü’nden öğrendiği hükmü dile getirmektedir.

Hz. Ömer’in Mut’a’yı yasakladığı iddiasıyla ilgili olarak, ona atfedilen, “Resûlüllah zamanında iki mut’a vardı; umrenin Hacca katılması (Hacc-ı Temettu’) ve nikâh-ı mut’a: ben, ikisini de yasaklıyorum.” rivâyeti de vardır ve Şiîler, yukarıdaki rivâyete değil, bu rivâyete sarılırlar. Oysa, Hz. Ömer’in Resûlüllah (s.a.s.) zamanında caiz olan bir şeyi kendine göre haram etmesi düşünülemeyeceği gibi, böyle bir tavra da, İslâm’daki en küçük farklı bir uygulama karşısında bile tepkisini hemen ortaya koyan Sahabe’nin sessiz kalmayacağı açıktır. Gerçi Şiîler, buna da güya bir açıklık getirmekte ve Hz. Ömer’e hiçbir sahabinin güya ses çıkarmamasını ve ona itiraz etmemesini de “korku” sâikine vermekte, Hz. Ömer’in insanları taşlamayla tehdit ettiğini, “onun sert mizacını (!) ve efsanevî şiddetini (!) bilen diğer sahabilerin ona karşı söz söylemeye cesaret edemediklerini” iddia etmektedirler. Ne yazık ki, İslâm adına defalarca canını ortaya koymuş bulunan Hz. Ali gibi bir İslâm kahramanını da böyle bir korku ve takıyye ile suçlamakta, onun, şartların uygun olacağı ana kadar sabrederek, kendi devrini bekleme gayesiyle sessiz kaldığı ithamında bulunmaktadırlar. (Mecd-Ali Abbas, Şii Ansiklopedisi, 3. cilt, 6. bölüm) Ne yazık ki onlar, Resûlüllah’tan sonra birkaç sahabi dışında bütün Sahâbe’nin irtidat ettiği, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de mürted ve münafık, en fazla âmî mü’min olduğu suçlamasını yaparken, Hz. Ali’yi, yine takıyye yaparak -haşa- mürted ve münafıkların arkasında namaz kılma, onların Müslümanlara hükmetmelerine ses çıkarmama, hattâ Hz. Ömer’e kızını verme gibi çok ağır ithamlar altında bırakabilmektedirler. Öte yandan, Hz. Ömer konusundaki iddiaları da, gerçeklerle taban tabana zıttır. Hz. Ömer (r.a.), sert değildi; hak konusunda tavizsizdi. Onun hak karşısındaki tereddütsüz teslimiyetinden dolayı, kendisine “el-vakkaf ınde’l-hakk” (hak ortaya çıktığında, hemen duran) denmişti. Kendisine, hem de hutbede camide herkesin hazır olduğu bir zamanda yaşlı bir kadın bile itiraz edebiliyor ve Hz. Ömer, kadının haklılığı karşısında, çok rahat bir şekilde, “Ömer hata etti, kadın isabet etti; ey Ömer, dinini bir yaşlı kadın kadar bile bilmiyorsun.” itirafında bulunabiliyordu. Ayrıca, bir yandan Hz. Ömer’in “efsanevî sertliği”ni ileri süren ve onun karşısında Hz. Ali’ye takıyye yaptıran aynı insanlar, mesele Hz. Ali ile Hz. Ömer’i ilim noktasında karşılaştırmaya gelince, Hz. Ömer’in kendi görüşünden vazgeçip Hz. Ali’nin görüşünü kabul ettiği, bazen meseleyi doğrudan Hz. Ali’ye havale ettiği, hattâ “Ebû’l-Hasan olmasaydı, Ömer helâk olmuştu.” itirafında ve “Ya Rabbi, beni Ebû’l-Hasan’ın bulunmadığı bir meclise çıkarma.” duasında bulunduğu azımsanmayacak sayıda rivâyete yer vermektedirler. Kaldı ki, Hz. Ali Efendimiz, kendi hilâfeti döneminde, meselâ Hz. Ömer efendimizin ganimet mallarının taksiminde benimseyip uyguladığı içtihadıyla değil, kendi içtihadıyla hareket ederken, onun ne Mut’a, ne de Hz. Ömer’in Şiilerce serrişte edilen diğer içtihad ve uygulamaları konusunda farklı bir hüküm ve uygulama ortaya koyduğu vaki değildir ve Şiî kaynaklarda bile nakledilmemektedir. (Bkz: Abdülhüseyin Ahmed el-Eminî, el-Ğadir fi’l-Kitab ve’s-Sünne ve’l-Edeb, Beyrut 1967, 6: 93, 95, 103 vs.)

Mut’a ve Şiî Kaynaklar

Tarihte Şiî âlimler, Sünnilerle uyuşmadıkları konularda güya kendi görüşlerini ispat için Sünnî kaynakları, çoğunlukla kendilerine göre, yani çarpıtarak kullanırlarken, Sünnîler, polemikten mümkün olduğunca kaçındığı, enerjilerini daha çok müsbet alanlara ve Müslüman olmayanları İslâm’a davet noktasında yoğunlaştırdığı ve Müslümanlar arasındaki ihtilâflı konularla uğraşıp, ihtilâfları derinleştirmekten sarfınazar ettikleri için, Şiîlerin kaynaklarına başvurup, polemiğe girmemişlerdir. Fakat bir gerçek var ki, Şiîlerin kendi kaynakları da, pek çok meselede olduğu gibi, Mut’a konusunda da asla müttefik değildir.

Resûlüllah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber gününde Mut’a’yı haram kıldığını ifade eden ve Hz. Ali (r.a.) tarafından rivâyet edilen hadis, bizzat Şiî kaynaklarda da yer almaktadır. (Kitabu’t-Tehzib, cilt 7, sayfa 251, 10. rivâyet) Fakat müellif, bu hadisle alâkalı Hz. Ali’nin takiyye yaptığını ileri sürer. Ayrıca, Mut’a’nın haram olduğuna dair Hz. Ali’nin bizzat kendi ifadesi de mevcuttur. (Kitabu’l-İstibsar, cilt 3, sayfa 142, 5. rivâyet) Fakat, Şiîler burada da Hz. Ali’ye takiyye isnadında bulunmaktadırlar. Oysa, takıyye için bir hadis nakletmeye aslâ gerek yoktur. Kaldı ki, takıyye gereği değil Hz. Ali’nin, en âmî bir mü’minin bile Resûlüllah hakkında hadis uyduracağını düşünmek mümkün değildir. Bu konudaki nebevî tehdit, herkesin de, herkesten çok Hz. Ali’nin de elbette malûmudur.

Takıyye meselesi, Şiî fıkıh usulüne oldukça mânâsız ve komik bir kaidenin girmesine de sebep olmuştur. Onlara göre, bir meselede Şiî âlim ve hadisçilerden iki farklı görüş naklediliyorsa, bu görüşlerden Sünnî görüşe uygun olanı takıyyeye hamledilip, diğeri tercih edilmektedir. Herhalde, böyle bir metodoloji kaidesini bir başka hukuk sisteminde bulmak mümkün olmasa gerektir. Tabiî, böyle bir sistem geliştiren kişilerin, İslâmî hüküm ve kaidelerle ne kadar rahat oynayabileceklerini söylemeye de gerek yoktur.

Şiî fıkhında, kiminle Mut’a yapılabileceğiyle alâkalı olarak da pek çok çelişkiler vardır. Bir rivâyette, Mut’a’nın ancak inanan biriyle yapılabileceği ifade edilirken (Küleynî, Kâfî, 5. cilt, 454. sayfa, 3-4. rivâyet); diğer bir rivâyette, Müslüman bir kadınla Mut’a yapılamayacağı, sadece Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla böyle bir evlilik için ruhsat olduğu belirtilmektedir. Şiîlerin en güvenilir hadis kitaplarından birisi olan “Kâfi”nin 5. cildinin 462. sayfasının 1. rivâyeti olan bu rivâyet, bâkire bir kız için Mut’a’nın tavsiye edilemeyeceğini, zira böyle bir evliliğin o kızın anne-babası için utanç vesilesi olacağını belirtmektedir. Ayrıca, İmam Ebû Abdullah (Hz. Cafer es-Sadık) şöyle demektedir: “Mü’min bir kadınla Mut’a yapma; çünkü, böyle yapmakla onu küçük düşürmüş ve aşağılamış olursun.” (Kitabu’t-Tehzib, cilt 7, sayfa 253, 14:21. rivâyet; Kitabu’l-İstibsar, cilt 3, sayfa 143, 4:93. rivâyet) Şiilerin bir diğer güvenilir hadis kitabı Biharu’l-Envar’ın 3. cildinin 340. sayfasının 10:3. rivâyetinde de, evli ya da evlenmeye muktedir bir kimseyle Mut’a yapmanın haram olduğu kaydedilmiştir.

Mut’a ile alâkalı Şiî kaynaklarındaki çelişkiler ve onun Sünnîler arasında haram oluşu, Mut’a yoluyla evlenmeye niyetlenen bir kimseyi iyice düşündürmeli değil mi? Helâl bir yolla ve Allah’ın adıyla evlendiğine inanmadan önce gerçekten kafa yormaya sevketmeli değil mi?!.

Eğer, Mut’a şehevî arzuları tatmin etmek için bir bahane değilse, ya nedir! Eğer, Mut’a kesinlikle zaruret haline has kılınmışsa, evli birisinin Mut’a yapmasına neden izin verilmektedir? Keza, bir kimse malî yetersizlikten dolayı evlenemiyorsa, nasıl olur da Mut’a yoluyla sahip olduğu çocuğunun ihtiyaçlarını gidermekle sorumlu tutulur; ama aynı zamanda, evlendiği takdirde eşine bakamayacağı kabul edilir?

Kur’ân ve Mut’a

Şiîler, Mut’a inançlarını desteklemek için Nisa Sûresi’nin 24. âyetini güya delil olarak kullanırlar. Onlar bu âyeti, siyak ve sibakını, hattâ âyetin bizzat anlamını gözetmeden, önceki ve sonraki âyetleri dikkate almadan yorumlarlar. Bu şekilde yorumlamakla kalmayıp, onların yorumladığı şekli zikreden Sünnî müfessirlerinden pek çoğunu da, sanki onlar da âyeti aynı şekilde değerlendiriyorlarmış gibi naklederler.

Önce, kendileriyle evlenilmeleri yasaklanan kadınları zikreden 23’üncü âyetten sonraki 24’üncü âyetin ve devamı mahiyetindeki 25’inci âyetin meallerini verelim:

Evli kadınlarla da evlenmeniz haramdır, ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan (ve kocalarıyla ilişkileri fiilen kesilmiş) cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün bunlar, Allah’ın kesin hükümleridir. Bu sayılanlardan başkalarını, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp talep etmeniz helâldır. Helâl olan kadınlardan bu şartlarla istimtâ etmeniz durumunda ücretlerini, üzerinizde bir borcun edası olarak verin. Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur. Allah, alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).

Sizden iffetli hür mümin kadınlarla evlenecek servet ve gücü bulunmayanlar, ellerinizin altında olan mümin cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadr u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz müminler, hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Ücretlerini de güzellikle kendilerine verin. Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).

Şiîler, 24’üncü âyette geçen istimtâ ve ücret kelimelerini, mut’a ve bunun karşılığındaki ücret, devamındaki, Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur. cümlesini ise, mut’a süresinin bitiminde ücret üzerinde yeni bir anlaşma ile onu uzatmanızda vebal yoktur şeklinde yorumlamaktadırlar. (Meselâ: Ebû Ali Tabarsî, Mecmaul-Beyan, 3:32)

Bir defa, “istimtâ” kelimesi mut’a ile aynı kökten gelen bir kelime olup, “faydalanma” anlamına geliyor ise de, bunu kavram olarak Mut’a’ya hamletmek katiyen doğru değildir. Çünkü, aynı kelime Kurân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, aynı ve farklı kiplerde fiil ve isim şekilleriyle faydalanma, faydalandırma, dünya geçimliği gibi mânâlarda geçmektedir (Tevbe Sûresi, 9/69: Dünyadaki nasiplerinden istimtâ ettiler, siz de ettiniz, sizden öncekiler de etmişlerdi; ayrıca En’am Sûresi, 6/128; Hıcr Sûresi, 15/3 vs.). Bir başkasına, meselâ erkeğin nikâhladığı kadını gerdekten önce boşaması durumunda, kendisine belli bir mal verme de Kurân’da, kadını metalandırma olarak anılır (Bakara Sûresi, 2/236). Ücret kelimesi ise, verilen bir hizmetin karşılığı demektir ve nikâhla ilgili olarak geçtiği her âyette, kadınlara ödenmesi gereken mal, yani mehir mânâsınadır. Nitekim, yukarıdaki âyetlerde de bu mânâ yeterince açıktır. 25’inci âyet, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlerin, Mut’a yapmalarını değil, sabretmelerini teklif etmekte, ancak sabredememeleri durumunda mü’min cariyelerle evlenmelerini tavsiye buyurmakta ve evlenme durumunda ücretlerinin (mehir) güzellikle verilmesini emretmektedir. 24’üncü âyetteki “Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur.” ifadesini, Mut’a süresini uzatmanızda vebal yoktur şeklinde yorumlamak, tamamen keyfî bir yoruma gitmektir. Çünkü cümle açıkça, “borç olan ücret (mehir) belirlendikten sonra, üzerinde farklı bir anlaşmaya varmanızda” demektedir ki, yeni bir ücret ve mut’adan değil, kararlaştırılmış mehirden bahsettiği açıktır.

Yukarıdaki âyetler bir arada okunduğunda, onların bilinen ve devamlı nikâhtan, yani evlilikten bahsettiği apaçıktır. Âyetler, iffetli olmak ve zina etmemek şartıyla kadınları talep etmeye değinmektedir. Zina olarak tercüme edilen kelime “sifah’tır. Bu konuda, Elmalılı Hamdi Yazır’ın açıklamaları yeterince aydınlatıcıdır:

Sifah, (kadın ve erkeğin) üreme maksadında bulunmayıp, yalnız su akıtarak cinsel arzularını gidermek mânâsını ifade eder. Ve bunun için zinaya sifah denilir. Demek olur ki, kadınların helâl kılınmasından esas maksat, yani nikâhın ve odalık almanın meşru olmasının hikmeti, nefsi tahsin (kale gibi sağlamlaştırmak) ve üremedir. Nefsanî arzuları gidermek de buna bağlıdır (ve bu, peşin bir ücret niteliğindedir – Bediüzzaman). Yoksa, yalnız şehveti gidermek maksadı ile nikâh veya cariye edinmek caiz değildir. Bundan dolayı, Mut’a, başka bir ifade ile metres tutmak helâl değildir, bir zinadır. Erkekle kadın arasındaki doğuştan var olan ilişkinin yaratılış hikmeti, hayatın akıcı suyunun, yalnız kısır bir zevk için yok edilmesi değil, “Ondan eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan.” (Nisâ Sûresi, 4/1) hükmünün tecellisidir. Bakara Sûresi’nde “Kadınlarınız sizin tarlanızdır.” (Bakara Sûresi, 2/223) buyurulmuştur. Burada, “Kadınlarınız sizin eğlencenizdir.” denilmemiştir. İnsanların nefislerinde ve ırzlarında aslolan mübah olmak değil, haram olmaktır. Ve bunun için âyetlerde önce haram kılınmış kadınlar sayılmış, daha sonra zina yapmaktan sakınmak ve evlenme gayesi üzerine ve mallar karşılığında evlenmek istemeye müsaade olunarak evlenmenin helâl olduğu açıklanmıştır. Kısaca nikâh, zinanın zıddıdır. Zina batıl olup, meşru ve yaratılış gayesini değiştirmeye çalışmaktan başka bir şey de değildir. Nikâhın, iyi niyetle ve geçici olmamak üzere akdedilmesi lâzımdır. Mehir de nikâhın gereklerindendir. “Bundan dolayı bu şartlar altında o helâl kadınlardan herhangi birisinden faydalanmak isterseniz, onların ücretlerini, yani namuslarının karşılığı olan mehirlerini bir farz olarak veriniz.” buyurulmuştur. Zifaf ile mihrin tamamı kocanın boynunun borcu olur. (Hak Dini Kurân Dili, 2:539-540, Zaman.)

24’üncü âyetten sonra gelen ve onun devamı mahiyetindeki 25’inci âyet de, 24’üncü âyette sözü edilen evlenme şeklinin katiyen Mut’a olamayacağını ayrıca ortaya koymaktadır. Çünkü bu âyet, mehri yüksek hür mü’min kadınlarla nikâhlanmaya güç yetmeme durumunda sabretmeyi, sabredememe hâlinde ise mü’min cariyelerle nikâhlanmayı tavsiye buyurmakta ve bu nikâhlanmada da velilerinin, sahiplerinin iznini şart koşmaktadır. Ayrıca, iman kardeşliğini vurgulayarak, herhangi bir haksızlıkta bulunulmaması konusunda uyarmaktadır. Daha önce arz edildiği gibi, Şiî fıkıhçılar, hangi kadınlara mut’a yapılabileceği konusunda bile müttefik değildirler ve Kurân, bu âyette mü’min kadınları ısrarla tavsiye ederken, onlar, mü’min kadınlara mut’a yapmanın onların şerefini düşüreceği rivâyetlerini nakletmektedirler.

Şiîler, erkek ve kadın arasındaki münasebetle ilgili Kurân’da geçen, “Siz onlar için, onlar da sizin için birer elbisedir (Bakara Sûresi, 2/187); “O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler yaratması ve birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.” (Rûm Sûresi, 30/21) gibi âyetlere güya dayanarak, evlilikten maksadın sadece üreme olmadığını iddia etmektedirler. Oysa, hükümde illetle hikmet farklıdır; illet, hükmün varlığına, vaz’ına sebep, hikmet ise, ondaki faydadır. Evlilikte üreme ve nefsi tahsin, yani kale gibi sağlam hale getirme, günahlardan uzak tutma illettir; ama bu illet, onda başka hikmet ve faydaların olmasına mani değildir. Kaldı ki, söz konusu âyetler, kadın-erkek arasındaki münasebetlerde asla cinselliği değil, karşılıklı sevgi, şefkat, birbirleri için koruyucu olma ve sükûnet gibi hususları öne çıkarmaktadır. Sadece bunlar bile, Mut’a’ya manidir.

Yukarıda anlatılanlar dışında Mut’a’yi kabul etmenin daha pek çok açmazı ve çelişkisi vardır. Mu’minûn Sûresi’nin 5-7. âyetlerine de bu zaviyeden bakılabilir: “Onlar, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar!” Cenab-ı Hak, burada bize iki türlü meşru münasebet olduğunu beyan etmektedir: normal nikâh ve cariye sahibi olma. Bu âyetle, kadınlarla münasebetin meşrû yolu iki olarak belirlenmiş, bunun dışındaki yollar kapatılmıştır. Mut’a nikâhı ise, bu iki şeklin dışında kalan bir yoldur (Cassâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, Kahire, t.y., 3, 99). Allah Tealâ, izin verilen bu iki çeşit münasebetin sınırını aşanlar hakkında “âdûn-haddi aşan günahkârlar” tabirini kullanmaktadır. Bazıları, bu âyetin Mekkî olduğunu, Mut’a’nın ise Medine’de uygulandığını ileri sürebilirse de, hemen belirtelim ki, Mut’a İslâm’ın icat ettiği bir uygulama olmayıp, cahiliyye döneminde yaygın olan bir usûldü.

Bir Başka Açıdan Mut’a

Eğer bir erkek bir kadınla nikâhlanır ve sonra onu boşarsa, “mehir”le alakalı olarak dört değişik senaryonun gerçekleşmesi mümkündür. Bunlar:

1. Bir erkek eşine dokunmaz ve herhangi bir mehir de belirlemez. 2. Bir erkek eşine dokunmaz; ama bir mehir belirler. 3. Bir erkek eşiyle bir araya gelir, ondan yararlanır; fakat, herhangi bir mehir belirlememiştir. 4. Bir erkek eşiyle bir araya gelir, ondan yararlanır; ama, belirlediği mehri ödemez.

Birinci maddeyle alâkalı hüküm, “Henüz kendilerine dokunmadan veya mehir belirlemeden kadınları boşamanızda size günah yoktur. Zengin kudretince, eli dar olan da, kendi hâlince olmak üzere onlara münasip tarzda mut’a versin (onları malla faydalandırsın). İyiliği şiar edinenlere, bunu yapmak bir borçtur.” şeklinde Bakara Sûresi’nin 236. âyetinde zikredilmiştir. Bir hadis-i şerifte, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir kadını ona dokunmadan ve bir mehir tayin etmeden önce boşadığı ve iki çift elbise gibi bazı hediyeler verdikten sonra onu serbest bıraktığı anlatılmaktadır.

Mehirle ilgili ikinci hüküm, Bakara Sûresi’nin 237. âyetiyle bildirilmiştir: “Bir mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mihrin yarısını vermeniz gerekir.”

Konuyla alâkalı üçüncü hüküm, “Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mihrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin.” mealindeki Nisa Sûresi’nin 4. âyet-i kerimesiyle vazedilmiştir. Ayetin asıl metninde yer alan ve gönül hoşluğuyla şeklinde meal verdiğimiz nıhleten kelimesini örf ve çevrenin kabullerine uygun olarak ve bir sorumluluk duygusuyla şekşinde anlayanlar da vardır. Demk ki, evlenen her erkeğin, nikahladığı kadına içinde yaşadığı cemiyetin hayat standardına uygun düşecek miktarda bir mehir vermesi, en azından tavsiye buyrulmaktadır.

Mehir konusundaki son hüküm ise, “Eğer bir mehir belirlemiş ve evlenerek eşinizin beraberliğinden yararlanmışsanız, artık istimta’ hasıl olduğu için, onu boşasanız da boşamasanız da hakkını mutlaka vermelisiniz” kaidesidir. Bu hüküm, “Dikkat edin! Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır, üzerinize borçtur. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak onda bir şekilde tasarrufta bulunmanızda (miktarını artırıp eksiltmenizde) size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakimdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).” mealindeki yukarıda zikri geçen Nisa Sûresi’nin 24. âyetine dayanmaktadır. Şiilere göre, bu hüküm istimta’dan önce kadına hakkı olan metayı vermek gerektiğini ifade eden bir kuraldır; aksi hâlde, kadına hakkı verilmeden ondan yararlanılması Mut’a kapsamına dahil olamaz. Onlara göre, yukarıda temas edildiği gibi, bu âyette, mut’a akdinde belirlenen süre bittikten sonra, erkeğin ücreti, kadının da süreyi artırarak akdi uzatabilecekleri vurgulanmaktadır. Halbuki, bu âyet, daha önce de ifade edildiği gibi, mihrin belirlenmesinden sonra, karşılıklı anlaşmak suretiyle, belirlenenden az veya daha çok vermekte bir sakınca bulunmadığını bildirmektedir (Alûsî, Rûhu’l-Meânî, Kahire sy., 5, 5; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, istanbul 1936, 2; 1327-1329). Sözkonusu beyan-l ilâhi, mehir konusunda anlaşmaya varmanın lüzumundan, her şey tamamlandıktan sonra bile olsa mihrin miktarı ve nasıl ödeneceğinin yeniden görüşülebileceğinden ve mihrin istimta’dan sonra da ödenebileceğinden bahsetmektedir. Bu yüzden, onların Mut’a anlayışı, bu yönüyle de âyete uygun düşmemektedir.

Muta ve Boşanma

Ayrıca, Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de evliliği zikrettiği yerlerde bize boşanmayı da talim buyurmuştur. Bir erkek, iffetli bir kadınla evlenir ve daha sonra ondan ayrılmak isterse, önce onu boşamak zorundadır. Bu esas, Bakara Sûresi 2/231, 232, 236, 237; Ahzab Sûresi 33/49; Talâk Sûresi 65/5 ve Tahrim Sûresi 66/5 gibi âyetlerde ele alınmaktadır. Mut’a uygulamasında ise, boşanma yoktur; belirlenen ücret ödenmiş ve beraber yaşamak için tayin edilen süre dol-muşsa, artık ne hak, ne sorumluluk, ne miras hukuku ve ne de boşanma sürecinden bahsedilebilir. Tek kural vardır; o da, kadının bir başkasıyla Mut’a yapmadan önce 45 gün (bazılarına göre 60 gün) beklemeye mecbur olmasıdır. Erkeğe gelince o, evli olsa ya da bir başka kadınla da Mut’a yapmış bulunsa bile kadınlardan birinden ayrılınca beklemek zorunda değildir ve hemen bir başkasıyla Mut’a yapabilir.

Mut’a uygulamasındaki bu husus da, Allah Tealâ’nın Kur’ân’da evlilikle alâkalı tayin buyurduğu hükümlere aykırı düşmektedir. Bakara Sûresi’nin 228. âyetinde mealen “Boşanmış kadınlar yeni bir nikâh yapmadan önce kendilerini tutup üç âdet beklesinler. Allah’a ve âhirete iman ediyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah’ın önceki evlilikten yaratmış olduğu çocuğu veya hayızı gizlemeleri onlara helâl olmaz.” denilmektedir. Oysa, Mut’a anlayışına göre, bir kadın Mut’a yoluyla evlendiği ilk kocasından hamile olsa bile ikinci bir erkekle yine Mut’a yapabilir, ya da sürekli olarak evlenebilir. Bunun için bekleme süresi de, en fazla 60 gündür. Oysa Kur’ân, boşanma durumunda üç hayız ve temizlik müddeti beklemeyi teşrî buyurmuş olup, zikrettiğimiz bu hükmün dışında başka bir hüküm getirmiş değildir. Böyle bir hükmü, Sünnette de görmüyoruz. Demek oluyor ki, Mut’a nikahına kapılar bu noktada da kapalıdır.

Diğer taraftan, Şiîler arasında en güvenilir hadis kitaplarından biri kabul edilen Müstedreku’l Vesâil’in 7. cildinin 3. sayfasının 506:8762 numaralı rivayetine göre, Allah Resulü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Evlenmeye gücü yetmeyenler oruç tutsunlar; ümmetimin sığınağı (günahlara karşı kalkanı) oruçtur.” buyurmaktadır. Yine, Şia kaynaklarından Biharu’l-Envar’ın 14. cildinin 327. sayfasının 50:21. numaralı hadisinde de Hz. Ali şöyle demektedir: “Şehevî arzularınıza karşı oruca sığının.” Eğer, Mut’a caiz ise, kolay yoldan arzuları tatmin mümkünken oruca ne gerek var? Bunun bir çelişki olduğu apaçık değil midir?

Makalemizi, başlangıçta ibret dolu satırlarını aynıyla naklettiğimiz ibretâmiz mektubu kaleme alan hanımefendinin son sözleriyle noktalayalım:

“Her gün, sayıları gitgide artan pek çok kızımız bazı Şiîler tarafından meşruiyeti iddia edilen fikirlerin kurbanı olmakta ve Mut’a tuzağına düşmektedir. Bu tür yanlış anlayışların mağduru olanların büyük bir çoğunluğunu da lise ve üniversite öğrencileri teşkil etmektedir. Maalesef, dinî bilgisi ve hayat tecrübesi eksik genç kızlar, başkalarından, özellikle de kendi anne-babalarından yardım isteme hususunda da âciz ve çaresizdirler. Öyleyse, lütfen, biz elimizden geldiği kadar Mut’a gibi düşünce kaymalarına ve amelî inhiraflara karşı birbirimizi bilgilendirelim; Ehl-i Sünnetin bu konudaki mütalâalarını öğrenip başkalarına da öğretelim. Bunu hiç olmazsa dinimizin şeref ve izzeti, Cenab-ı Hakk’ın da sevgisi ve rızası için yapalım.

Osman Şimşek

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

23|106|Derler ki: "Rabbimiz, bahtsızlığımız bize baskın çıktı. Sapıp gitmiş bir topluluk olduk biz."
Sura 23