Müzik ve Çalgı Aletleri Üzerine

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

“Eşyada asıl olan ibâhadır (yani helalliktir)” (1) kaidesine binaen, herhangi bir şey hakkında Kur’an, Hadis veya icma tarafından bir yasaklama yoksa o şey helal kabul edilir. Helallik esas olduğuna göre, hakkında hem lehte hem de aleyhte beyanlar bulunan konularda, hangi şartlarda haram olacağı üzerinde durulması gerekir.

Müzik ve çalgı aletleri hakkında rivayet olunan pek çok hadisi şerifi şerh eden âlimlerimiz, haram ya da helal diye hüküm vermekten ziyade bunların kullanıldıklara yere göre hüküm alacaklarını bildirmişlerdir. Bilhassa İmam Gazali Hazretleri, meşhur eseri İhya’da, bu konuya geniş yer ayırmış ve detaylıca anlatmıştır. (2. cilt, s. 677) Üstad Bediüzzaman Hazretleri de, bütün yazılanları özetler mahiyette kısa bir taksimat yapmıştır. Biz öncelikle müzik meselesini üç unsur halinde ele alacak sonra da bu kısa taksimatı vereceğiz. Ardından da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin değerlendirmelerinden iktibaslarda bulunacağız:

Müziği üç unsur halinde ele alabiliriz:

Çalgı aleti Ses Söz

Çalgı Aletleri

Çalgı aletlerinden bahsedildiğinde, dinimizin bunlara karşı ilk bakışta olumsuz bir tavrının olduğu sezilir. Bazı hadisi şeriflerde çalgı aletlerinin adları sayılarak haramlıkları bildirilir. Âlimlerimizin değerlendirmelerine göre ilgili ayet ve hadislere bakıldığında, bu olumsuz tavrın, aslında bizzat çalgı aletlerine karşı değil de, onların kullanılış tarz ve gayesine yönelik olduğu ortaya çıkar.

Burada çalgı aletlerinin mahiyetini göz ardı etmek istemiyoruz. Zira, bazı çalgı aletlerinin mahiyeti, dinen ve örfen bizim yapımıza uygun olmayabilir ve o, bu haliyle tasvip edilmez. Bu meseleyi göz önünde bulundurmak şartıyla, genel manada çalgı aletlerine doğrudan haram ya da helal demek yerine bunların nerelere ait olduğuna, neleri çağrıştırdığına, hangi gayeyle ve ne şekilde kullanıldığına bakmak gerekir.  Bu noktay-ı nazardan, mesela bir ney ile bir darbukaya aynı şekilde bakamayız ki bu da gayet normaldir. Zira birisinin kullanılış şekli ve yaptığı çağrışımlarla diğerinin bizi alıp götürdüğü yerler farklı farklıdır. Öyleyse, “eşyada esas olan ibahadır” diye önümüze gelen her şeyi dinlemek ve dinletmek gibi bir lüksümüz olmasa gerek.

Rivayetlerden bazılarına baktığımızda, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, bazı çalgı aletlerine sınırlamalar ve yasaklar getirmiş olduğunu görürüz.

Bir hadis-i şerifte “kûbe” kelimesi geçer ki Hattabî bu kelimeyi davul diye anlasa da tavla, satranç gibi manalara da gelmektedir. (Avnu’l Ma’bud, Eşribe, 3200) Ne manaya geldiği konusunda ittifak olmadığına göre burada müsamaha var demektir. Bu müsamaha da, dinin belirlediği alanları ihlal etmemek kayd u şartıyla kullanılabilir.

Diğer bir hadisi şerifte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem beş şey saymış ve bunların Allah’ın gazabına vesile olacağını söylemiş, bunlar arasında gayri meşru tarzda çalgı çalmayı da zikretmiştir. (Deylemî’nin Müsnedü’l Firdevs 2966) Bu hadisi şeriflerinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çalgı aletlerinin gayri meşru bir şekilde kullanılmasını yasaklamıştır. Bu gibi mübarek beyanlardan hareketle olsa gerek İmam Malik ve İmam Şafi, müziği (dolayısıyla müzik aletlerini) harama alet edilmemek şartıyla mübah görmüşlerdir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, diğer bir hadislerinde Allah’ın azabını çekmeye sebep olan şeyleri sayarken “Şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinilmesi”ni de zikretmiş, (Tirmizi, Fiten 39) bir başka hadislerinde ise, “çalgı âletleri, şarkıcı kadınlar ortaya çıkıp içkinin helal görüldü­ğü âhirzamanda yere batmalar, taş yağmaları, suret değişmeleri ola­caktır” buyurmuştur. (Taberânî, C. Kebir, 5810)

Bu iki rivayette çalgı aletlerinin şarkıcı kadınlarla beraber ele alınması ve bunların beraberce kerih görülmesi, bize bu iki unsurla beraber zevk ve sefa içerisinde keyif sürmenin ve bugünkü ifadesiyle “âlem yapma”nın nahoşluğunu hatırlatmaktadır. Oysaki böyle bir ortamda keyif yapmak haram kılınmakla beraber aynı zamanda bir Müslüman vakarına yakışmayan şeylerdir. Müslüman’a yakışan şey, vakarlı, ağırbaşlı ve mukaddes hüzünlü olmasıdır. Dolayısıyla diyebiliriz ki, burada hoş karşılanmayan ve yasaklanan şey, şarkıcı kadınların bulunduğu içkilerin içildiği çalgılı ortamların oluşturulmaması gerektiğidir. Bu üç unsur ayrı ayrı değerlendirildiğinde kadının uygun şartlarda şarkı söylemesi de, meşru çalgıların yine meşru şartlarda çalınması da başka hadisler tarafından caiz görülmüş ve hatta bazen teşvik edilmiştir. Şu hadisi şerifler bu tür bir câiziyete delildir: “Nikâh’ta haramla helali ayıran fark, def ve sestir.”(Tirmizî, Nikâh 6; Nesâî, Nikâh 72)

Hz. Aişe validemiz (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir kadını, ensardan bir erkekle evlendirmiştik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ey Aişe! Eğlenceniz yok mu? Zira Ensar eğlenceyi sever!” buyurdular.” (Buharî, Nikâh 63)

“Nikâhı ilan edin, onu mescidlerde yapın. Üzerine de def vurun.” (Tirmizî, Nikâh 6)

Hazreti Aişe validemiz rivayet ediyor: benim yanımda iki cariye, Buas savaşı ile ilgili hamasi türküler söylerken Resulullah (s.a.s) çıkageldi. Gidip yatağın üzerine yan üstü uzandı ve yüzünü de aksi istikamete çevirdi. Derken babam Hz. Ebu Bekir (r.a) girdi. Derhal beni azarladı ve “Resulullah’ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha!” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), ona yönelip: “Bırak onları (söylesinler!)” buyurdu. Onlar sohbete dalıp, bizden dikkatlerini çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım, kalkıp gittiler.” (Buhari, İydeyn, 2750)

Amr İbnu Sa’d anlatıyor: Bir düğün sırasında Karaza İbn Ka’b ve Ebu Mes’ud el-Ensarî’nin yanına girdim, bir kısım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Dayanamayıp: “Sizler Resulullah’ın (s.a.s) Bedir ashabından olun da yanınızda şu iş yapılsın, olacak şey değil” dedim. Bunun üzerine onlar “dilersen bizimle dinle, dilersen git. Bize düğünde eğlenme ruhsatı verildi!” dediler. (Nesai, Nikâh 80)

Abdullâh bin Ömer’in rivayetine göre, babası Hz. Ömer, bir çalgı sesi duyunca endişelenir, ancak bunun düğün veya sünnet eğlentisi olduğu söylenince sükut ederdi. Buhârî el-Edebü’l-Müfred’de, Abdullah İbni Ömer’in iki oğlunu beraberce sünnet ettirip koç kestiğini, Ümmü Atiyye’nin kız kardeşi Aişe’nin de sünnet edilen kızları eğlendirmek için çalgıcı Adiyy’i çağırttığını kaydeder. (Hadis no:1246-47)

Bu ve benzeri rivayetlerden anlaşılıyor ki, uygun şartlarda ve uygun zamanlarda, haram işlememek ve harama sevk etmemek şartıyla çalgı aletleri kullanılabilir, şarkıcılar şarkı söyleyebilirler.

Fukaha bir de savaşa giderken, askeri coşturucu çalgılar çalmayı uygun görmüşlerdir.

Ses

Sesten maksadımız, insan sesidir. Esasında kâinatta bulunan tabiî sesler insanın müzik ihtiyacını karşılayacak niteliktedir. Su, rüzgâr, yaprak, kuş sesleri vs. hep insanı dinlendirici seslerdir. Bunların yanında bir ezan sesi, bir Kur’an sesi ve bu seslere yakın musikîler, yine insan tabiatına en uygun tarzda seslerdir ve ihtiyaca cevap verir. Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem’in, Kur’an okurken biraz teganni (makam) yapılmasını tavsiye etmesinin bir hikmeti de insandaki bu ihtiyacın karşılanması olsa gerek!. İnsan sesinin müzikte kullanılması konusunda ise dinimiz doğrudan bir yasaklama getirmemiş ve belli şartlar dâhilinde meseleyi biraz da örfün şekillendirmesine bırakmıştır. Cariyelerin şarkı söylemesine Efendimiz’in ses çıkarmaması, Ensar kadınlarının eğlencesine bizzat izin vermesi, Hazreti Ömer’in, düğün ve sünnet şölenlerinde yapılan eğlenceye itiraz etmemesi bu konuda bize ışık tutmaktadır. Ses deyince daha ziyade kadın sesi söz konusu olur. Temel kaynaklarımızda ve Fıkıh kitaplarımızda, kadın sesi, “haramdır” ya da “helaldir” şeklinde kestirip atılmamış ve daha ziyade “fitne” kavramıyla beraber ele alınmış, bu da bazı büyük zatlar tarafından insanın kalben ve vicdanen etkilenme meselesine bağlanmıştır. (İhya aynı yer, V. Zuhayli, 2/699–700) Meseleye fitne yönüyle baktığımızda –ki kanaatimizce bu mesele, konumuzun nirengi noktasını oluşturuyor gibidir – bazen bir erkek sesi de kadın için fitne olabilir. Bu durumda bir kadının kendisi için fitne sebebi olabilecek yani onu şehevi duygulara ve günaha sevk edecek bir erkek sesini dinlemesi de caiz olmayacaktır.

Bugün kadın ve erkek seslerinin fitne olup olmaması meselesi, geçmişe nazaran daha önemlidir. Zira anlayışlar ve değerlendirme ölçüleri, batının da tesiriyle özünden çok uzaklaşmıştır. Dolayısıyla bu konuda hassasiyet gösteren basın yayın organlarının yaklaşımlarını normal görmek, en azından anlayışla karşılamak gerekir.

Söz

Şarkı ve türkü sözlerinin meşru olması zaruridir. Kitaplarımızda bunlar hemen hemen kesin hatlarıyla açıklanmıştır ve ilk iki unsura göre daha belirgindir. Şehevi duyguları gıcıklayan, insanı şımarıklığa veya ümitsizliğe sürükleyen, günaha ve isyana sevk eden, kaderi tenkide cesaretlendiren, dini ve dinî değerleri tenkit eden, küçümseyen sözler haram kılınmıştır. Esasında, şehvetin kurbanı olmak, kadere isyan etmek, günah işlemek, ümitsizlik içinde yaşamak, dini alaya almak haram kılındığından, bu haramlara yol açan söz ve vasıtalar da haramdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi İmam Gazali Hazretleri İhya’sında müzik konusunda uzun açıklamalarında bulunur. Bediüzzaman Hazretlerinin müzik hakkındaki değerlendirmeleri ise İmam Gazali’yi de özetler mahiyettedir. Bu yüzden, makalenin sınırlarını aşmamak için biz İmam Gazali’nin uzun açıklamaları yerine Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin özet ifadelerini kısaca almakla yetinecek, daha sonra da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin değerlendirmelerini vereceğiz.
Bediüzzaman hazretleri radyoların yaptığı yayınlar arasında müziğe beşte birlik bir yer verir ve şöyle der:  “Evet, beşer hakîkate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat, bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur.” (Emirdağ Lâhikası, s. 307) Dikkat edilirse, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, müziğin insan için bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor ve bu ihtiyacın sınırını belirliyor. Üstadın “beşte bir” ifadesini Fethullah Gülen Hocaefendi şu şekilde açıyor: “Bunu başka mânâlarının yanı sıra toplumun en az beşte biri dinler şeklinde de anlayabiliriz. Halbuki şimdilerde toplumun onda dokuzu müzikle içli-dışlı. Öyleyse ihtiyaç diye nitelendirdiğimiz ve zaten toplumun içinde sürüklenip gittiği bu saha kendi düşünce çizgimiz içinde ele alınmalı ve kat’iyen ihmal edilmemelidir.” (Fasıldan Fasıla-3/Bir Demet Sosyal Mesele) Üstad hazretleri, başka bir yerde kâinatı bir musikî dairesine benzeterek, iman nuruyla nurlanmış bir kulağın, kuş sesleri, rüzgar uğultuları, su şırıltıları gibi kainattaki bütün sesleri birer tesbih gibi dinleyebileceğini belirtir. İman nurundan mahrum kulakların ise bu baş döndüren musikiden mahrum kalacağını, mahrumiyetten de öte, her sesin onlar için birer matem havası oluşturacağını ifade eder. Bu açıklamalarından sonra da şu hükmü belirtir:  “Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar (sesler) helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 71, 72) Müzik dinlemek ve müzikle meşgul olmak, – dinimizin belirlediği ölçüler dışında – insanın ruhunda, vicdanında yaptığı tesire göre hüküm alıyorsa, demek ki, müziği vicdan ve ruhta iyi tesir bırakacak şekilde icra etmek gerek. Hele günümüzde neredeyse bütün bir insanlık müzik seline kapılıp gitmişse, pek çok insanın gününün büyük bir kısmını müzik işgal ediyorsa, özellikle gençler için müzik vazgeçilmez hale gelmişse, bu konunun üzerinde hassasiyetle durulması icab eder. Bu hususun üzerinde duran ve musikînin bir ihtiyaç, bir sanat ve bir yol olduğunu ifade eden Fethullah Gülen Hocaefendi, “Herhangi bir konuda fetva verirken, mes’elenin aslına bakmak lâzımdır. Musiki’nin aslı, aynı haram değildir. Eğer haram derseniz, bütün Osmanlı tekke ve medreselerinin haram işlediklerini iddia etmiş olursunuz. Ama, Bediüzzaman’ın dediği gibi, musikinin şehevî ve beşerî arzuları kamçılayanı haramdır.” (Fasıldan Fasıla–1, Fıkhî Meseleler) şeklinde meselenin hükmünü özetledikten sonra şu ikaz ve irşadlarda bulunur: “…Bunun için mesaj yüklü, mânâ yüklü, hisleriyle, düşünceleriyle insanı zenginleştiren eserler bestelenmeli ve yine Üstad’ın mahzursuz dediği insanı mâaliyata götüren, iştiyakını coşturan eserler meydana getirilmelidir. Bu konuda ölçü nedir denecek olursa? Mesela, dinlediğiniz bir eser, sizde Kur’ân okuma, Kur’ân dinleme iştiyakını coşturuyor, Allah’a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor.. sizi Emrah gibi bağrı yanık hale getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı alâkalarınızı kanatlandırıyor.. size kendi romantizminizi fısıldıyor, bunları yaparken de, müstehcenliğe, bâtılı tasvire vs. kapalı kalınabiliyorsa.. evet işte bu eser gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tasvir eden, şehevanî hisleri tahrik eden, insanın ye’s yani ümitsizlik duygularını kabartan eserlere gelince, onların caiz olduğunu, olabileceğini söylemek mümkün değildir… “…Unutmayalım, bu bir ihtiyaçtır. Ve siz bunu meşrû bir çizgi içinde ele alıp, düzenlemez iseniz, millet gider gayr-i meşru bir çizgiye kayar.. kayar ve müzik diyerek çılgınlıklara ve hezeyanlara girer. Aslında böyle bir anlayışın psikiyatri açısından tahlilinin yapılması yararlı olur zannediyorum. Zira, böylesi çılgın şeylere müzik deyip, onunla tatmin olan, olabilen veya olduğunu zanneden insanların tavır ve davranışlarını normal kabul etmek oldukça zordur.” “… TV ve radyo programlarında bugün dinlenilen, kabul edilen müzik türlerine yer vermede toplumun bütününü objektif olarak düşünme ve değerlendirme mecburiyetindesiniz. Ne TV’leri, ne radyoları bu işten tecrid edemezsiniz. Aksine davranacak olursanız kendinizi toplumdan tecrid etmiş ve sadece sizin gibi düşünen üç-beş insanla baş başa kalmış olursunuz. Onun için toplumun kabul ettiği müzik türlerinden zararsız olan veya daha az zararlı eserleri icra ederek, onların ihtiyacını karşılayacak ve böylece, bu alanda da mesajınızı vermiş olacaksınız. Unutmayalım, bu sahada emin eller toplumun bu ihtiyacını karşılamazsa, emin olmayan ellerde toplum dejenerasyona uğrar. Toplumun bütün kesimlerini veya milletin her ferdini kendiniz gibi olmasını bekleyemezsiniz. Kur’ân dinlemekle tatmin olan, ilahilerle bu ihtiyacını karşılayanlar olduğu gibi, daha farklı mülâhazaları paylaşanlar da vardır. Öyleyse, kendi öz mûsıkîmizle Batı sapıklıkları içinde çırpınan “heavymetal”lerle, “rock”lerle tatmin peşinde koşan gençlerimizin imdadına yetişme mecburiyetindeyiz. Evet, mûsıkî dinleme, şehvet, hırs, nefret, kin vs. gibi insan tabiatında var olan bir şeydir.. ve hilkat itibariyle de güzeldir. Çirkin olan, insanın zaaflarıyla onları yanlış yere yönlendirmesidir. İradesiyle, kemâlatına medâr olabilecek iyi şeyler yapma yerine onlarla kötü şeyler peşinde koşmasıdır.” Netice Musikî bir beşerî ihtiyaç olduğundan dolayı, umumî manada haramdır şeklinde bir hüküm verilmemiş, işin bazı yönlerine dikkat çekilmiş, haram olan kısımlar belirtilmiş, geri kalan kısımları ise insanların ruhunda vicdanında yaptığı tesire göre esnek tutulmuştur. Bugün müziğe olan rağbeti görmezlikten gelemeyeceğimize göre, bir Müslüman olarak işin bizcesinin ortaya konulması gerekmektedir. Bunu da, ruhen ince, kalben zarif, müziğe yatkın fıtratlar yapacaktır. İleriki yıllarda, ruhlarının ilhamlarını musikiyle seslendiren, içimizde güzellik duygusunu coşturan ve bizleri Rabbanî aşklara, uhrevi güzelliklere uyaran musikişinaslarımız yetişecek ve inşallah müziğimiz her yönüyle bize ait olacaktır.

1- Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-Nazâir, s. 66; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nazâir, s. 73; Bilmen, Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, I, 298

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

91|13|Allah'ın elçisi onlara şöyle demişti: "Allah'ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun."
Sura 91