Neden Herşey Ölüme Dayalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Eşyada tasarruf eden Zât’ın israf etmemesinden, en süflî şeylerden dahi en nâdide varlıkları icat etme âdetinden; her şeye daimî yenilikler bahşetmesinden ve bütün varlıkları kamçılayıp tekâmüle sevk etmesinden, bir baştan bir başa varlık âleminde her grubu bir tulû ta’kib etmektedir. Tıpkı, yer dilimlerinden gündüzün geceyi kovalayıp durması; ışık, yerini karanlığa terk etmesi ve bu baş döndürücü nizamdan daima yeni, taze ve usandırmayan semerelerin alınması.. ve daha pek çok yüce maksatlar için, Güneş küre-i arz münâsebeti içinde, hayatı ölümün arkasına taktığı gibi…

Şimdi kısaca, bu hususlar üzerinde duralım; Ancak, her şeyden önce ölümü tanımak gerekmektedir.

Ölüm, tabiî bir sona eriş, bir inkiraz, bir kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olma değildir. O, bir yer değiştirme, hâl değiştirme, buut değiştirme ve vazife külfetinden sıyrılarak rahata ve rahmete ermektir. Hatta bir bakıma, her şeyin kendi özüne ve hakikatına intikâl etmesinden ibârettir.

Bu îtibarla ölüm, hayat kadar cazip; dostlara vuslat kadar sevindirici ve ölümsüzlüğe ermek kadar büyük bir nimettir.

Ölümün bu hakikatını göremeyen maddeciler, hep onu ürpertici olarak tasvir etmiş ve hakkında yanık yanık ağıtlar yakmışlardır. Dünden bugüne ölümün hakîkatını idrak edemeyen talihsizlerin durumları hemen hep aynı çizgide cereyan etmiştir.

Vâkıa ölüm, bir ayrılık olması îtibariyle. aklın nazarında ve insanın insanlığı üzerinde oldukça müessir bir hâdisedir. Böyle bir tesiri bütün bütün inkâr etmek kâbil olmadığı gibi, kalbin dilini bağlamak da mümkün değildir. Hele ince gönüllerde, hassas ruhlarda -geçici dahi olsa- onun meydana getireceği fırtınalar cidden çok müthiştir. Böyleleri için “ba’su-ba’d el-mevt”akîdesi, her şeyini kaybeden dilenciye sultanlık bağışlanması ve îdam edilecek birinin ebedî hayata erme fermanını alması gibi, bütün üzüntüleri unutturacak ve onu fevkalâde sevindirecek büyük bir hâdisedir.

Bunun içindir ki, ölüm, onun hakîkatini idrak edenlerin nazarında, bir terhis, bir tebdîl-i mekân ve yüzde doksan dokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahat olmasına mukâbil, hakikatını idrâk edemeyen ve sadece dış yüzündeki ürpertici durumu gören bir kısım talihsizler için ise o, bir cellat, bir darağacı; dipsiz bir kuyu, karanlık bir koridordur…

Ölümü ikinci ve ebedi bir varoluşun başlangıcı sayanlar. sînelerinde onun tatlı tatlı esintilerini duydukça Cennet baharları gözlerinin önünde tüllenmeye başlar. Bu îtikadî zevk ve neşeden mahrum inkârcı ise, onu hatırladığı her lâhza, vicdanında yaşattığı Cehenneme girer-çıkar ve ızdırap çeker. Çektiği acılar, sadece kendine ait olsa yine bir derece, kendiyle beraber, alâkadar olduğu ve lezzetlerinden lezzet alıp, acılarını ruhunda duyduğu ne kadar varlık varsa, onların elemlerini de gönlünde yaşar ve iki büklüm olur.

İnanan insanın nazarında her şeyin ölümü, hayat külfetinden dünyevî meşakkatlerden bir paydos olması ve onların misâlî hüviyetleri, ilmî mâhiyetleriyle başka âlemlerde varlıklarını sürdürmeleri cihetiyle de bir tekemmül, bir terakkî ve daha ulvî bir mâhiyet kazanmaktan ibarettir.

Evet, ölüm, ebedi varolmayı sümbül vermesi ve insanı hayatın meşakkâtlerinden kurtarması îtibariyle büyük bir nîmet ve insana en kıymetli bir ilahî armağandır. Ne var ki, her kemâl ve terakkî; dolayısıyla her lütûf ve mazhariyet, bir kısım imbiklerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye vâbeste olduğu gibi, bütün varlıklar da, böyle daimî bir erime arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar. Meselâ: Altın madeni ve demir cevheri, ancak, eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakîkatlarıyla görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tabii tutulmadıkları takdirde, kendi hakîkatlarına zıd bir surette, taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler.

Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman, anlarız ki; her şeyin bir noktada gurup edip gitmesi, eriyip tükenmesi, zâhiren yok olma gibi görünse bile, hakikatte daha yüce bir hâle intikal etmekten başka bir şey değildir.

Havanın zerrelerinden, suyun atomlarına; otların, ağaçların moleküllerinden, canlıların hücrelerine kadar her şey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, haddizâtında kendisi için mukadder kemâle koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince hususi mâhiyetleri îtibariyle ölürler; fakat, bütün varlıklar için, en hayatî bir unsur olma yolunda ayrı bir dirilişe ererler.

Bundan dolayıdır ki, biz ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hâl değiştirme diyoruz, ama kat’iyyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeplere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikâller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama kat’iyyen ve asla yokluğa gitmeleri denemez!..

Diğer bir zâviyeden ölüm, mülk sahibinin nazarında, vazîfe devir ve tesliminden ibârettir. Her varlık, kendine has çizgide, kendini varlığa erdiren zâtın huzurunda bir resmi geçit vazifesiyle mükelleftir. Merâsim bitip, istenilen resim ve sûretler tespit edildikten sonra, onun gitmesi; yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monotonluktan kurtarma ve en ceyyid, en yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir. Tâ başkaları da kendilerine ait oyunu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. “Gelen gider, konan göçer”fakat, bu gelip gitmelerde yenilikler, canlılıklar ve câzibeler meydana gelir.

Bir başka cepheden de; ölümün sessiz nasihatında, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kâim olmadığını; her şeyin yanıp-sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fenâ ve zevâlin öldürücü pençeleri altında, inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma, huzura erme yolunu iş’âr etme vardır. Yânî, gönlümüzü kaptırdığımız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bâki bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. İşte ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör hükmündedir.

Bundan ötürü, fenâ ve zevâle, kesip biçen bir kılıç nazarıyla bakmaktan daha çok, tımar eden, aşılayan bir el ve neşter nazarıyla bakmak daha muvafıktır. Hatta, bir bakıma, fenâ ve zevâli. zâtî görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zîrâ, mutlak yokluk katiyyen bahis mevzû değildir. Bilâkis her şey, bizim dar müşâhede buutlarımıza göre kaybolur, misâlî ve ilmî hüviyetiyle, hâfızalarımızdan Levh-i Mahfuz’a ve nihayet bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar, değişik buutlarda ve buutlar ötesi âlemlerde, farklı mâhiyetlerle varlıklarını sürdürürler. Âdeta her şey, bir tohum hâlinde çürür, bir çiçek hâlinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü, binlerce başak ve tomurcukta devamlılığa erer. Şimdi, değişik bir zâviyeden tekrar suâle dönelim. Her şey, ölüme değil de, hayata dayansaydı, yânî, hiçbir şey fenâ ve zevâl bulmasaydı; varlık, varolma içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işleseydi ne olurdu?

Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat vermekle beraber, diyebiliriz ki; ölümün rahmete dayanmasına mukabil, âlem-şümûl ölümsüzlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felakettir ki; eğer olduğu gibi tasvir etme imkânı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âh u vâh edeceklerdi!..

Bir kere düşünün! Hiçbir şey yok olmadığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. Canlılardan sadece karıncalar, otlardan sarmaşıklar, yeryüzünü hâkimiyetleri altında bulundurup; sonra da, hiçbir sarmaşık, çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi, bir asırda yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlığı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikmet olduğunu görmemek kabil mi?

Ecel, bir varlığın kendi şartları ve kendi buutları içinde geçireceği sürenin sonu ve o varlığın hayat serencâmesinin bitimi demektir. Sonradan var olan her şey. aslında böyle bir “son”ve “bitim”yazısıyla dünyaya gelir.

Varlığın akıp gidişi içinde, başlangıçla bitimi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Her şey, bir damla gibi er geç toprağın bağına düşer, erir. Ve bir ırmak gibi er geç akar bir denize karışır.

Hele şimdi, müşâhede ettiğimiz kâinatın o akıllara durgunluk veren güzelliklerinden, kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yumağının monoton çehresinde görebilirdik?.. En antika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösterilecek!.. Her tarafta, güzelliklerin akislerini görüp durduğumuz muhteşem sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simâda görecektik!.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesîle âlî temâşâların bulunması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahlûklar bile bu mezbelelikten kaçacaklardı..

Diğer taraftan da, bu koca kâinatın idaresinde öyle fevkalâde bir hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet göze çarpmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıymetli şeyleri meydana getiren Mutlak hikmet Sâhibi, elbette ki, hiçbir şeyi isrâf etmeyecek ve en değersiz enkâz ve kalıntıları daha başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icat edecektir.Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususiyle insanın, o ruh ve öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyid mahlûklar meydana getirecektir. Yoksa, önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nâzenin mahlûkları, enkâz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşümûl hikmetine aykırı icraatta bulunmuş olacaktı ki; Şân-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır.

Netice olarak diyebiliriz ki; bütün eşya, tertip, tanzim, sevk ve idâre edilmesi îtibariyle, selîm akıllara, zevkten anlayan gönüllere, şâirane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden, otların, ağaçların hâlden hâle geçmelerine; ırmakların fenâ bulma istikâmetinde denizlere koşmalarından, denizlerin,kendi aleyhlerine buharlaşıp bulutlara yükselmelerine kadar; hatta, oradan da baş aşağı, yeniden zemîne inerek toprağın bağrında eriyip gitmelerine kadar, her şey ciddî bir şevk içinde,.bir keyfiyetten daha âlî diğer bir keyfiyete doğru koştuğu müşahede edilmektedir.”Âlemdir bu âlem aklı, fikri bîkarar eyler, Hep i’câzât-ı kudret pîş-i çeşmimde güzâr eyler, Semâvî handelerdir gökyüzünden Hak nisâr eyler, Serâser nurlardan renklerle istitâr eyler, Çemendir, bahrdır, kühsârdır, subh-ı rebîdir, Bu yerlerde doğan bir şâir olmak pek tabiîdir.”A. Hâmid

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

79|41|Cennet, barınağın ta kendisidir.
Sura 79