Peygamberimiz’e salavât getirmenin önemi nedir ve “İki salavât arasında yapılan duanın kabul olacağı” doğru mudur?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Peygamberimiz’e salavât getirilmesi, bu konuda zikredilen hadislerin yanında, Kur’ân âyetiyle de sabittir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.”[1]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de pek çok hadislerinde, dua ederken kendilerine salavât getirilmesini istemiş ve bunu duanın kabulü için bir vesile olarak zikretmişlerdir. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz:

“Beni hayvanına binen yolcunun maşrapası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.” buyurmuşlardır. Ayrıca Hz. Übeyy b. Ka’b’ın (radıyallâhu anh) naklettiğine göre bir keresinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua (salât ü selâm) okuyarak başla, dedi. Bir başka defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelen bir sahabi kendisine çok salavât getirdiğini söyleyince, o şahsa, güzel bir şey yaptığını ve bunu daha fazla yapmasını söyledi. O artırdıkça Resûlullah da onu daha fazla salavât getirmeye teşvik etti.

Bizler de bu emrin gereği olarak, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî yâd edilince salât ü selâmlardan birisiyle O’nu anmalı ve O’nu hep böyle bir tazimle yâd etmeliyiz. Eskiler, salât ü selâmı teşvik eden âyet ve hadislerden hareketle birbirinden güzel salavât örnekleri ortaya koymuşlardır. Delâilü’l-hayrât ve Delâilü’n-nur en bereketli salavât örneklerinin bir araya getirildiği önemli eserlerdendir. Bu eserlere baktığımızda “Salât-ü Münciye”den “Mişşîşiye”ye, ondan “Tıbbu’l-kulûb” salât ü selâmına kadar en kapsamlı tazim ve dualarla Efendimiz’in anıldığını görürüz. Ve pek çok insan da bugüne dek salât ü selâmlarla alâkalı hem salât ü selâm derlemiş hem de salât ü selâmın faziletlerine dair pek çok eser ortaya koymuştur.

Salât kelimesi dua mânâsına gelmektedir ve Allah Resûlü’ne getirilen salât aynı zamanda ona yapılmış bir duadır. Bir Arap şairinin ifade ettiği gibi “Her dua, kabulü için kanat nevinden salât ü selâma muhtaçtır. Sana salâta (duaya) gelince o, kanada ihtiyacı olmadan makbuldür.” Bu mülâhazadan hareketle ulemâ: “Duanın başında ve sonunda getirilen salavât, iki makbul dua olması itibarıyla orada yapılacak duanın kabul olması için önemli bir sebeptir.” demişlerdir.

Dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Onun sayesinde insan, sebeplerin bütün bütün sukut ettiği bir zamanda Müsebbibü’l-esbâb olarak dualara icabet eden Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünü, ululuğunu, azametini çok net bir şekilde görür. Esasen duada insan, aklını, gücünü ve iradesini aşan şeyleri Allah’tan ister. Yani biz çok defa dualarımızda Cennet’i, Cennet’te ebediyeti, cemalullahı müşâhedeyi, Rabbin bize teveccühünü, maiyyetini, bizi yalnız bırakmamasını, bize küsmemesini yani sevdiği insanlara yaptığı muamele ile muamele etmesini isteriz ve bu istekleri de salât ü selâmla destekleriz.

Anlaşılan o ki, O’na getirilen salavât, biz onun gerçek sırrını tam bilemesek de çok önemli.. her şeyden önce, şayet O’na getirilen salavât, Allah Resûlü’nün şefaat-ı uzmâsına insanı çekip götüren birer vesileyse, insan bu konuda ne kadar hassas olsa değer. Zira “Ona yaklaşmaya vesile arayın.”[2] âyeti, Allah’a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. Allah Resûlü’ne salât ü selâm bu mevzuda önemli bir vesile ise, insan onu hiç dilden düşürmemelidir. Allah Resûlü’yle münasebetin hemen her çeşidi Cenâb-ı Hakk’ın bize ayrı bir lütfudur. Bu da çok önemli bir husus olsa gerek.

Evet, Allah Resûlü’yle her münasebet bizim için Allah’ın ayrı bir lütfudur. Onun bazı yanlarını budayarak, sadece Allah’tan mesaj alıp getiren özel bir vazifeli görmek, kendi kıstaslarımızla bazı şeylerden O Zât’ı mahrum saymak demektir ki, bu da kendi mahrumiyetimizden başka bir şey değildir. Ne Hz. Ebû Bekir, ne Hz. Ömer, O’na, vazifesini yapıp giden herhangi bir insan nazarıyla bakmamışlardır. Sahih hadislerde nakledildiğine göre Hz. Ömer, Hz. Abbas’ın elinden tutmuş, “Allah’ım, bu, Senin peygamberinin amcasının eli.” demiş ve Allah’tan (celle celâluhu) yağmur istemiş, yağmur da yağmıştır. Hz. Ömer gibi bir mantık insanı dahi, vesile adına böyle şeyler yapıyorsa, bu husustaki ifrat ve tefritleri yeniden gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Hem bu açıdan bakıldığında, yukarıda geçen Ahzâb sûresinin 56. âyetinde “Resûlullah’a salât ü selâm getirin!” emrini nasıl izah edeceğiz? Resûlullah’ı bir nevi postacı kabul eden zihniyete göre, bu âyete karşı gelinmiş olunmaz mı? Bu nasıl İslâmî akideyle telif edilecektir? Hâsılı bize Allah’ın (celle celâluhu) O Zât’a verdiği pâyelere saygılı olmak düşer.

Allah, inayet-i etemmini üzerimizden eksik etmesin. Bizi doğruya, güzele, iyiye tercüman kılsın. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı kendi dar idrak çerçevelerimiz içinde değil, Allah nezdindeki o azim yeri ile kavramaya, kabullenmeye müsait hâle getirsin! Ve sallallâhü alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.

[1] Ahzâb sûresi, 33/56 [2] Mâide sûresi, 5/35

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

53|39|Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur.
Sura 53