Peygamberimiz’in (sas) Hitâbet Özellikleri

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Resûlü Ekrem konuşmalarında, pek çok tabirin içinden ses ve mûsikîsi en uygun lafzı seçerdi. Kelimeler O’nun dudaklarından lalü güher gibi dökülürdü. Konuşmasında nazım yönünden güzelliğin çok ötesinde bir lezzet vardı. Konuşmalarına el hareketleri de eşlik ederdi. Elini sık sık çevirir, kimi zaman sol baş parmağını sağ avucunun içine vururdu. Sözlerinin kalblerde makes bulması için sesini bazen azaltır bazen de yükseltirdi. Öfke tarzında konuştuğu anlar da olurdu. Bu halin ârız olduğu zamanlarda mübarek bedeni bol bol terlerdi. Konuşurken ön dişleri görünür ve o anda sanki yüzünde güller açardı.

GİRİŞ:

Özellikle İslâm tarihi boyunca dini tebliğ faaliyetinde, fikir ve duygu yönünden te’sir edebilmek için seçilen en keskin silah hitabettir. Bu canlı metoda, muhatabların durumlarının gerektirdiği her yerde bizzat Allah Resûlü (sav) başvurmuştur. Sıkıldığı zamanlarda ya da tebliğin ilerlemesinde arızalar olduğunda bir konuşma yapardı. Şartlara göre hutbeyi uzun veya kısa okumak O’nun âdetiydi. İbn-i Kayyım’a göre, Allah Resûlü’nün ârızi hutbeleri önceden düşünülmüş programlı hutbelerinden daha uzundur.

O’nun hutbeleri, Allah’a hamd edip, nimet ve kemâl vasıflarını övme, İslâmî prensipleri tâlim etme, şeklindeydi. Hesap ve mizanı hatırlatır, takvayı emreder, Allah’ın rızasını elde etmeyi ve gazabına yol açan sebepleri açıklamayı da ihmal etmezdi.

Bayramlarda hutbe îrad eder, kadınları teberruda bulunmaya teşvik ederdi. Meselâ bir gün, marangoz kölesi olan bir kadına, kendisi için bir minber yaptırmasını istemiş, kadın da derhal Allah Resûlü’nün insanlara hitabedeceği üç basamaklı bir minber yaptırmıştı.

Allah Resulü (sav) hutbe îrad etmek için kalktığı zaman eline bir asa alır ve minberde iken ona dayanırdı. Yayına dayanarak hutbe verdiği gibi yerde, minberde veya bir devenin üzerinde hutbe îrad ettiği de vakidir. Kendisine minber yapılmadan önce bir hurma kütüğüne yaslanarak konuşurdu. Resulullah’ın hutbesinden uzak kalması üzerine bu kütüğün inlemesi meşhurdur.

Hutbe esnasında bir şey ârız olduğunda önce onu halleder sonra hutbeye devam ederdi. Bir defasında hutbe esnasında Selik Ğatafani adında biri geldi ve oturdu. Hz. Peygamber ona:

-Ya Selik. Kalk ve önce iki rekat namaz kıl, dedi ve devamla; “Sizden biriniz Cuma günü imam hutbe verirken camiye girerse önce iki rekat namaz kılsın ve namazını çabuk tamamlasın.”

Hutbelerine Allah’a hamd ile başlar şehadetle devam ederdi. Onu şanına layık över, kendi ismini de özel ismi ile zikreder ve “Emmâ ba’d” (yani şimdiki maksadıma gelince derim ki..) diye konuya girerdi. Hutbelerini istiğfar ile bitirirdi.

Allah Resûlü’nün hitab özelliklerini dört grupta toplamak mümkündür:

1-MAKSADI AÇIKLAYAN VECİZ SÖZ:

Şemail ve Sünen kitabları, Allah Resûlü’nün hutbelerindeki vecizlikle ilgili pek çok şey zikrederler. Öyle ki biri konuşmasındaki kelimeleri tek tek saymaya kalksa sayabilirdi.

Sözlerinde fazlalık bulunmayıp kesinlik ve gerçeklik en bâriz vasfı idi. Beyan âlimleri, konuşmasında maksadını kolay lafızlarla ifade etmesinin zihne pek çok ma’nâlar getirdiğini söylerler.

Meşhur âlim Câhız der ki; bu, bir eğitim prensibidir. Hatib, sözünün baş tarafını unutturacak birtakım fuzulî ve dolaşık ifadeler kullanmaktan uzak durmalıdır. Eğer konuşmacı bu şekilde davranırsa dinleyen onun maksadının ne olduğunu anlamakta güçlük çeker. Hz. Aişe der ki; “Allah Resûlü sizin böyle uzattığınız gibi sözü uzatmazdı. O bir söz söylediğinde onu dinleyenler kolaylıkla anlardı.” Hadîs kitablarında çok sayıda örnekleri bulunan “Cevâmiû’l-kelim” (Yani az sözle çok geniş ma’nâlar ifade etme) bu nevidendir.

Bugünün hatiplerinin bazıları, hoparlörden konuşma iştiyakı içinde yanıp tutuşurlar. Oysa şemâil kitapları Hz. Peygamberin ihtiyaç olmadan konuşmadığını kaydederler. Konuştuğunda ise hitabetin hakkını tam verirdi. Ümmü Mabed’in ifadesi ile, “O’nda ifade hatalarına, cümle düşüklüğüne rastlanmazdı.”

Kainatın Efendisi (sav), dinleyicilerin müşahhas faydalar elde etmesi için hırs gösterirdi. Bunun için kelimeyi bazen üç defa tekrar ederdi. Böylece sözlerinin zihinlerde ve kalblerde yerleştiğinden emin olmak isterdi. Mâlumdur ki bu tekrarlar, ma’nânın bozulmasını ve pek çok tevili önler. Belağat şartlarından sayılan bu husus gösteriyor ki, insanlar naklederken hem ma’nâya hem de lafza özen gösteriyorlar.

Bugünkü hatipler de bu yöne dikkat edip, hutbelerinin önemli kısımlarının özetini tekrarlamalıdırlar. Böylece muhatablar hatibin söylediklerini iyi beller ve yapacakları nakilde net ve isabetli davranırlar. Çünkü nakil, esnekliğe çok müsaittir. Re-sulûllah’ın veciz söz söylemesi, ma’nâyı bozacak derecede bilmece üslubunda olmazdı. Nitekim Ümmü Mabed: “O, anlaşılmayacak derecede az söz söylemezdi” der.

2. KALBİN DİL İLE MÜNASEBETİ:

Bazı konuşmacıları dinlerken lafızlarındaki soğukluk ve donukluk hemen hissedilir. Hatib bu haliyle dinleyicilerini istediği yöne çekemez, coşturamaz. Bunun sebebi hatibin, yaptığı işin birtakım prensibler gerektirdiğini bilmemesidir.

Oysa konuşmak bir sanattır. Onun dinleyicilerin kalbinde fikri muhteva oluşturma gibi kaideleri vardır. Yoksa hitabet, radyo konuşması veya kitabdan okuma değildir. Aksine iki taraf arasında canlı bir buluşmadır. Yine şemail kitablarında görüyoruz ki; Allah Resûlü’nün hutbelerinde kalbi ile dili arasında tam bir irtibat vardır. Söylediklerinin bizzat etkisindedir. Yani etkisini duyduğu şeyler söylediği, mübarek yüzünden belli olur. Dinleyicilerin kalblerinde de bu tesiri uyarmaya gayret ederdi.

İbn-i Kayyım şöyle der: “Resûlullah konuştuğu zaman gözleri kızarır, heyecanlanır, sesi yükselir ve sanki orduyu şu sözleri ile korkutan biri olurdu:

Sabah-akşam düşman hücum etti-edecek (ayağınızı denk alın).”

Resûlü Ekrem konuşmalarında, pek çok tabirin içinden ses ve lezzeti en uygun lafzı seçerdi. Kelimeler onun dudaklarından lalü güher gibi dökülürdü. Konuşmasında nazım yönünden güzelliğin çok ötesinde bir lezzet vardı. Konuşmalarına el hareketleri de eşlik ederdi. Elini sık sık çevirir, kimi zaman sol baş parmağını sağ avucunun içine vururdu. Sözlerinin kalblerde makes bulması için sesini bazen azaltır bazen de yükseltirdi. Öfke tarzında konuştuğu anlar da olurdu. Bu halin ârız olduğu zamanlarda mübarek bedeni bol bol terlerdi.

Konuşurken ön dişleri görünür ve o anda sanki yüzünde güller açardı. Kelimeleri ağız dolusu çıkarırdı, ancak avurtlarını şişirmezdi. İlk kelime ve harfler tabiî mahreçlerinden çıksın, sözün hakkı verilsin diye bazen bu yola da başvurduğu olurdu.

3. ŞİİR İLE İSTİŞHADI:

İstişhadın dinleyici üzerinde psikolojik tesiri olduğu açıktır. Her konuşmacı bazen yazılı bazen de ezberindeki bir kısım sözlerin desteğine başvurur. Böylece dinleyenlerin kalblerinde kastedilen ma’nâ yerleşip, sağlamlaşır.

Hz. Aişe’ye Resûlullah’ın şiirden örnekler verdiği vâki mi? diye sorulunca O da: “Evet, İbn-i Revâha’nın şiirlerinden söylerdi” şeklinde cevap verir.

Siyer kitaplarında Resûlü Ekrem (sav)’in istişhadı ile alakalı şu şiirler kaydedilir. Meşhur Şair Tarafe’nin: “Günlerin ilerlemesi sana bilmediğin çok şey öğretir. Haber getirmek için azık ve ücret vererek tutmadığın kimseler de sana haber getirir.”

Bir defasında Allah Resûlü: “Sözün en doğrusu Şair Lebid’in şu sözüdür” diyerek ondan, çok meşhur şu mısrayı okur: “Dikkat edin. Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır.”

Allah Resulü (sav) savaşta orduyu heyecanlandırmak, onları teşvik için istisnada başvurduğu olurdu. Ahzab Muharebesinde şöyle der: “Ey Allah’ım Sen bizi hidayete erdirmeseydin, biz ne tasaddukta bulunur ne de namaz kılardık.

Bizim üzerimize sekine indir. Düşmanla karşılaşınca ayaklarımızı sabit kıl.

Şüphesiz ki müşrikler ordusu bize karşı iyice azdılar, eğer bize karşı bir komplo kurdularsa bizi muhafaza eyle.”

Hendek Muharebesinde ise kısmen sarsılan sahâbe-i kirâma dönerek üstüste birkaç defa şöyle der: “Ben peygamberim yalan yok, Ben Abdulmuttalib oğluyum, yalan yok.”

Yine bir defasında kendisine isabet eden bir taşın mübarek parmağını kanatması karşısında Allah Resûlü parmağa bakar ve şöyle inşad eder: “Sen kanayan parmaktan başka bir şey misin ? Senin mâruz kaldığın bu hal Allah yolundadır”.

4. FESAHATI:

Resûl-i Ekrem Kureyş’in Beni Sa’d kolunda büyümüştü. Dolayısı ile onda, sahra adamlarının ciddiyeti ile şehirlilerin parlak sözleri cem olmuştu. Bundandır ki: “Ben arapların en fasihiyim” derdi.

Sözü açık ve berraktı. Harfleri karıştırıp dil kaidelerini bozmazdı. Onda, terkib ve te’lif zayıflığı bulunmazdı, sözleri de gayet vecizdi. Arap lehçelerini çok iyi bilir ve her kabileye kendi şiveleri ile konuşurdu. Hz. Ali der ki: “Araplardan duyduğum her orjinal ifadeyi mutlaka Resûl-i Ekrem’den de duymuşumdur. Bir defasında: Rahat döşeğinde öldü deyimini kullandığını işittim. Çok şaşırmıştım. Çünkü bu sözü daha önce hiçbir araptan duymamıştım.”

Sahabeden bazıları Resûlullahın hutbelerinde kullandığı bir kısım lafızların ma’nâlarını sorarlardı. Büreyd der ki: “Allah Resulü insanların en fasihiydi. O bir söz söylediğinde kendisi onu açıklamadıkça kimse onu bilmezdi.”

Bir başka husus da Hz. Peygamberin konuşması, Kureyş, Ensar ve Hicaz ehlinin konuşmaları gibi değildi. Sözün çarpıcılığı ve dinleyicinin kalbinin kazanılmasında bir şey ortaya çıkıyordu; o da, dinleyenler ister Gatafan isterse Adnan soyundan olsun bütün lehçelerde Resûl-i Ekrem belağat ve fesahatta imamdı. Hadîs hangi kavme söylenirse söylensin bu değişmezdi.

Hz. Ebu Bekir der ki:

“Ben arapları çok gezdim ve pekçok kimse dinledim. Ama kafiyen Sen’den fasih birini dinlemedim. (Allah aşkına söylesene) Seni kim eğitti?” Hz. Peygamber cevaben:

“Beni Rabbim terbiye etti, hem de pek güzel terbiye etti” demiştir.

Not: Bu yazı, Prof. Dr. Ahmed el-Harrad’ın, el-Ümme dergisinde çıkan makalesinden büyük ölçüde istifade edilerek kaleme alınmıştır.

Dr. Faruk Tuncer

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

77|26|Diriler bakımından da ölüler bakımından da.
Sura 77