Peygamberlerin ve Sahabenin Filmlerde Canlandırılması

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Son zamanlarda çevrilen film ve dizilerde bazı peygamberlerin, aziz bildiğimiz zatların ve sahabilerin rolleri çokça oynanmaya başlandı. Daha önce çevrilen Çağrı filminde Hazret-i Hamza rolünü görmüştük ve filmi izleye izleye hafızalarımızda bu rol iyice yerleşmişti. Bazı ülkelerde Hazreti Meryem, Hazreti İsa, Hazreti Musa gibi hepsi başımızın tacı büyüklerin rolleri oynandı. Bunlardan bazıları Türkçe’ye de tercüme edilerek yayınlandı. En son Hazreti Ömer’i anlatan “Ömer” filminde, Hazreti Ömer’in bizzat canlandırılması ile bazı tartışmalar da beraberinde geldi. Tartışmanın konusu şuydu: Bu büyük zatların şahısları canlandırılabilir mi ve bu filmler izlenebilir mi?

Meseleyi ele alan Suudi Arabistan’dan bir grup ulema (Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî), hiç kimsenin peygamber veya sahabe gibi olamayacağını, dolayısıyla o rolleri oynamanın o büyük zatlara karşı bir alçaltma, hafifseme manasına geleceğini belirterek bunu haram kabul etmişler, bu tür filmlere mani olmayı şart görmüşler ve onların izlenmesine de cevaz vermemişlerdir. Söz konusu filmlerde bir kısım maslahatlar olsa da şer ve mefsedetin daha ağır bastığını/basacağını, şer yönü ağır basan hususların ise tamamen şer sayılacağını ifade etmişlerdir.[1]

Suudi Arabistan müftüsü Âl eş-Şeyh, “Bu büyük zatların rolünü oynamak, zaten tenkit için fırsat kollayanların ve tenkide açık insanların tenkitlerine sebebiyet verir. Hâlbuki sahabe, Allah tarafından razı olunmuş bir nesildir.” şeklinde konuşarak filmin yayınlanmasını caiz görmemiştir.[2]

Gazze’deki İslam Üniversitesi Şeriat Fakültesi Dekanı Mahir el-Havlî de, Hazreti Ömer’in temsil edilmesini caiz görmediğini belirtmiştir. Ona göre, imanı ne kadar kuvvetli olursa olsun, hiç kimse Hazreti Ömer derecesine çıkamaz. Ayrıca, bu filmde Hazreti Ömer’i canlandıran kişi, başka filmlerde ahlakı düşük birini canlandırmaktadır. Bu da Hazreti Ömer’in zihinlerdeki konumuna zarar vermektedir. Ayrıca el-Havlî, bir ahlaki yönden bir de tarihi kaynaklar açısından bu filmlerin incelenmesi gerektiğini de ifade etmiştir.[3]

Hazreti Ömer’in hayatının anlatıldığı metni kontrol eden, içinde Yusuf el-Karadavi ve Selman el-Ûde’nin de yer aldığı heyet, Hazreti Ömer’in canlandırılması konusunda herhangi bir hükümde bulunmamıştır.

Fas uleması, peygamberlerin ve sahabenin rollerinin oynanmaması gerektiği yönünde görüş bildirmişler, sebep olarak da o yüksek şan ve şeref sahibi zatların şereflerine halel geleceği endişesini dile getirmişlerdir. Bir kısım ulema da, sanat açısından sahabeyi canlandırmanın bir mahzurunun bulunmadığını hatta bunun pek çok izleyen üzerinden müsbet neticelerinin olacağını belirtmişlerdir.[4]

Ayrı bir görüş olarak şu da söylenmiştir: Peygamber ve sahabe gibi büyük zatlar, Allah’ın şeâirindendir. Yani görüldüklerinde Allah’ı, İslam’ı, dini hatırlatan sembol şahsiyetlerdir. Bunların filmlerde canlandırılması, Allah’ın şeârine karşı bir saygısızlıktır. Bu türlü filmleri caiz görmemek ise, Allah’ın hürmet ettiği dinî sembollere karşı bir saygının gereğidir. Bu meseleyi ruhsat ve kolaylık prensibine sığınarak caiz görmek doğru değildir.[5]

Ezher Üniversitesi bünyesinde çalışan İslamî Araştırmalar Akademisi de bu konuda cevaz vermemiş ve o büyük zatların şahsi değerlerine zarar geleceğini belirtmiştir. Akademinin bu görüşünü Ezher Şeyhi Ahmet et-Tayyip, filmin hazırlanışında yer alan yetkililerle yaptığı görüşmede vicahi olarak onlara ifade etmiştir.[6]

Bediüzzaman Hazretleri ise, 1919’da yazmış olduğu Lemeât adlı eserinde “sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez” diyerek sahnedeki rollerin birer ölü hükmünde olduğuna, bunların gerçek hayatı temsil edemeyeceğine, dolayısıyla da insanlara hayatbahş bir netice sağlamayacağına işaret etmiştir.[7]

Buraya kadar aktardıklarımızdan anlaşılan şey, Mısır, Suudi Arabistan, Fas gibi ülkelerden çoğunluğu teşkil eden ulemanın büyük zatların filmlerde canlandırılması konusunda cevaz vermemiş olmalarıdır. Yusuf el-Karadavi, Selman el-Ûde gibi âlimler, filmin senaryo metnini kontrol etmişlerse de filmin oynanması konusunda bir hüküm belirtmemişlerdir. Bununla beraber saygı çerçevesi korunduğu müddetçe bu filmlere cevaz verenler de yok değildir.

Cevaz vermeyen ulemanın dayanak noktaları genellikle büyük zatların şahsiyet, şeref ve derecelerine zarar dokunacağı ve onların halk nazarında hafifseneceği hususu olmuştur. Bunu doğuran sebepleri ise şöyle belirtmişlerdir:

1- Hiçbir insanın bir peygamber, bir sahabi konumunda olamayacağı ve onları taklit edemeyeceği,

2- O zatların rolünü oynayanların başka filmlerde düşük rollerde, mesela bir sarhoşu oynamak suretiyle zihinlerde, birbiriyle alakalı olmayan iki ayrı şahsiyetin aynı kabul edilmesine sebebiyet vermeleri,

3- Bazen dinle imanla alakası olmayan insanların, dinin rüknü konumundaki abide şahsiyetleri canlandırması gibi tuhaf hallerin ortaya çıkması,

4- Dini temsil eden büyük zatların, Allah nazarında üstün bir değere sahip olmaları ve şeairden kabul edilmeleri, onları filmlerde oynamanın ise şeaire karşı saygıda kusuru olacağı.

Çoğunluk ulemanın cevaz vermediği bu hususta ayrıca şunları da hatırlamakta fayda mülahaza ediyoruz. Tiyatro, sinema gibi sahne ve perde oyunlarının tarihi çok eskidir. Mesela eski Bizans’ta bunlar kullanılıyordu. Bugün Bergama, Efes, Selçuk, Antalya gibi şehirlerde yer alan tiyatro salonları bunu göstermektedir. İtalya taraflarına gidildiğinde bunların daha büyüklerine rastlanmaktadır. O zamanlar gladyatörlerin aslanlarla boğuşturulduğu arenalar, aynı zamanda birer tiyatro sahnesi ve eğlence yeri olarak da kullanılıyordu. Buradan hareketle denebilir ki, Müslümanlar Anadolu’yu fethettiklerinde bu tiyatro sahnelerini görmüşlerdi. Daha sonra Abbasiler, Selçuklular, Endülüslüler ve nihayet Osmanlılar döneminde tiyatro ve benzeri oyunlar vardı ve bunlar hep bilinen şeylerdi. Bilinmesine rağmen ne ilk dönem Müslümanlarında ne Abbasilerde ne Endülüs ve Selçuklularda ne de Osmanlı döneminde büyük zatları canlandırıp oynama gibi bir yola tevessül edilmedi. Edilmedi zira İslam’da sanat denilen hakikat, müşahhasa değil mücerrede dayanıyordu. Yani yüksek hakikatleri ve büyük şahsiyetleri birer müşahhas çizgi olarak ortaya koymak yerine, duyguda, histe, kalbte onlara gereken saygıyı göstermek ve onları kendi konumunda bilmek esastır.

Evet, büyük zatlar, başka şahıslar tarafından temsil edilemezdi. “Eşya misliyle temsil edilir” prensibince, Hazreti Ömer’i temsil eden ancak Hazreti Ömer olmalıydı. Hazreti Hatice’yi, Hazreti Hatice hassasiyetinde yaşamayan, o nezih karakteri taşımayan biri temsil edemezdi. Hazreti Musa, sadece Hazreti Musa ile canlandırılabilirdi. Bu sebeple seleflerimiz, bilmelerine, şahit olmalarına ve imkânları da bulunmasına rağmen tiyatro ve sinema türü oyunlara tenezzül etmemişler, bunları birer eğlenceden ibaret görmüşlerdir. Onların esas düşündüğü şey, hayali şeylerle meşgul olmak yerine, dini hakikaten temsil etmek ve temsil kabiliyeti yüksek nesiller yetiştirmek olmuştur. Evet, onlara göre ölü şeyler hayat veremezdi. Ne tiyatro ne de sinemada oynayan insanlar gerçek hayatta insanlara istenilen ölçüde ve kalıcı olarak bir şuur üfleyemezdi.

Öte taraftan şu hususu da göz ardı etmemek gerekir: Bugün bir Hazreti Hamza denildiğinde eğer göz önüne, kitaplarda yazılan, o cesaretiyle, hakperestliğiyle, İslam davasına omuz vermesiyle tanınan mücerret bir abide olarak tanıdığımız Hazreti Hamza değil de, hemen Antony Quinn geliyorsa, bu Hazreti Hamza hakkında bir zihin kayması demektir. Yani oynayan şahısla canlandırılmaya çalışılan zat aynîleştiriliyor, özdeş hale getiriliyorsa burada bir düşünce kaymasından endişe edilmelidir.

Ayrıca, oynayan aktörün bütün yetersizlikleri, hafif halleri, bazen pespaye görünüşleri, hatta bazen bir gülmesi bile, o karakteri yüksek şahsiyetlerin derecesine halel getirir ve bu mesele zihinlerde yer eder. Pespaye görünümüyle ya da davranışıyla zihinlerde yer eden bir Hazreti Ömer görüntüsünü hayat boyu o zihinlerden silmek o kadar kolay olmasa gerek. Sinema ve tiyatronun gözler yoluyla zihinlere ne derece derin izler bıraktığını da hesaba katarsak, bu hususun hassasiyeti daha iyi anlaşılır. Evet, zihin, göz yoluyla içine aldığı bir görüntüyü kendi havuzunda birleştirir, geliştirir ve insanı yönlendiren bir film haline getirir. Öyleyse gözün neye baktığı neye dikkatlice yoğunlaştığı meselesi daha bir ehemmiyet arz eder. Buradan hareketle, gerçek Hazreti Ömer’i görmeden gözlere tam bir Hazreti Ömer karakteri gösterilemeyeceğine, zihinlerde mükemmel bir Hazreti Ömer hatırası bırakılamayacağına göre, filmlerde ve tiyatrolarda o büyük zatları oynamak sakıncalıdır. Müşahhas olarak onları oynamak yerine siluet şeklinde canlandırılmaları belki daha az mahzur teşkil edecektir. Hiç gösterilmeden onlara yer verilmesi ise daha salimdir.

Evet, o model insanlar ancak kendi görüntü ve karakterleriyle bilinmelidirler. Zira eşya misliyle temsil edilir. Gerçek görüntülerini ve karakterlerini ise biz kitaplardan öğreniyoruz. Kitaplarda okuyup hayalimizde yaşattığımız bir Efendimiz, bir Hazreti Musa, bir Hazreti Ömer, bir Hazreti Hatice, filmlerin bize gösterdiklerinin çok çok üstünde zihinlerimizde birer abide şahsiyet olarak arz-ı endam eder ve bizde gereken saygıyı uyarırlar. Önemli olan da zaten o insanlığın rehberlerine karşı içimizde derin bir saygı yaşatmaktır.


[2] http://gate.ahram.org.eg/NewsContent/25/111/228355.aspx
[5] Aynı yer.
[6] http://www.egypty.com/Religion-and-life/2012/july/9/134706.html
[7] Sözler, Işık Yayınları, İzmir 2002, s. 1026.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

39|19|Üzerine azap sözü hak olanı, ateşe dalmış olanı sen mi kurtaracaksın?
Sura 39