Riyazet ve Mürşid

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Riyazet; nefsi terbiye etmek ve ahlakı güzelleştirmek için insanın, yeme-içme, uyuma, öfkelenme, şehvet duyma ve konuşma gibi nefsin arzu ettiği bütün hallerde kendini ihtiyaç ölçüsünde dengelemeye çalışmasıdır.

Riyazette, asıl hedef beden ve cismaniyetin ortaya koyduğu uzaklığı aşarak Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızasını kazanmaktır. Bu büyük hedefe ulaşmak için, nefsi gemlemek ve ahlakı güzelleştirmek gerekmektedir. Bunun için de bazı metodlar geliştirilmiştir. En başta hatırlatmak gerekir ki, hangi metodla olursa olsun riyazet, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içerisinde olmalıdır. Aksi takdirde fikrî kaymalar, itikadî sapmalar kaçınılmaz olur.

Riyazet, öteden beri tarikatlarda belli bir disiplin içerisinde yapılmıştır. Riyazetin şeklî kısmından daha önemli olan ve kalbin korunmasını sağlayan bir kısım adâb belirlenmiş, yolculuk boyunca bu âdâba riayete dikkat edilmesi istenmiştir. En başta umumi bir prensip olarak nefis hakkında hüsnü zan edilmemesi tavsiye edilmiştir. Çünkü nefis potansiyel olarak günahı emredici durumdadır ve insanın en büyük düşmanı, hadisi şerifin ifadesiyle insanın iki kaşının arasında bulunan kendi nefsidir. Öyleyse o, daima kontrol altında tutulmalı ve ona güvenmemelidir. Bu durum, yolculuk boyunca, insanı erdim, piştim, gördüm, duydum gibi nefsin kuruntularından da koruyacaktır. Yine umumi prensiplerden biri de niyetin halis olmasıdır. Evet, riyazette niyet, Allah’a yaklaşmak, O’nu daha iyi tanımak ve O’nun rızasına ermektir. Mesela aç kalırken esas niyet aç kalmak değil, aç kalmakla ulaşılacak olan hedef olmalıdır ki o da Allah’a yakınlıktır.

Bu genel prensiplerden başka altı hususun daha üzerinde durulmuştur: Birincisi, kibir ve ucbdan uzak durmak. Ucb insanın kendini ve yaptığı amelleri beğenmesidir. Bu haller, riyazete aykırıdır. İkincisi, güzel ahlak. Pek çok ibadetle, evrad ü ezkarla elde edilemeyecek dereceler, güzel ahlakla kazanılabilir. Nitekim buna işaret eden hadisi şerifler vardır. Üçüncüsü, hayâ. Allah’tan utanma, kuldan utanma, kendinden utanma gibi bütün haya çeşitlerini bu kavram çerçevesinde düşünebiliriz. Zaten Allah’tan utanan bir insan, gerektiği yerde kuldan da kendinden de utanır. Dördüncüsü, hilm. Yani yumuşak, bağışlayıcı olmak, gazap duygusunu gerektiği yerde kullanmaya çalışmak. Beşincisi, özüyle sözüyle, haliyle dosdoğru olmak. Altıncısı ise hasedden ve başkalarıyla rekabet etmekten uzak durmak.   Bu meseleler daha da teferruatlı işlenebilir. Ancak genel itibariyle riyazet esnasında bunlara dikkat edilmesi, yolcunun tehlikeli çukurlara düşmesine mani olur. Bu can alıcı ölçülerin yanında diğer önemli bir husus daha vardır ki, o da bir mürşid-i kâmilin rehberliğidir.

Mürşid Gerek

Dünyada en basit işlerde dahi insan bir rehbere ihtiyaç duyarken, riyazet gibi önemli, önemli olduğu kadar da riskli bir yola çıkarken elbette ehil bir rehbere ihtiyaç duyacaktır. Riyazet, şekil olarak, belli ölçüde yemeden içmeden kesilme, uykuyu azaltma, tefekkür ve ibadeti arttırma şeklinde yapılır. Cismani ve bedeni hazlara kesin tavır alındığı bu temrinler sırasında manevi âlemlere açılmalar söz konusu olabilir. İşte bu safhada şeytan çeşitli vesveselerle hak yolcusuna hücum eder. Daha önce bu yoldan vazgeçiremediği riyazet talibine “sen artık erdin, kâmil bir insan oldun, ibadete, duaya ihtiyacın yok, sen insanlardan üstünsün, sen velisin, sen mehdisin, sen Mesihsin” gibi daha bir sürü kuruntular fısıldar. İşte bu türlü fısıltılara kulak vermemek için riyazet sırasında mutlaka mürşid lâzımdır. Aksi takdirde, riyazetle açılan bazı duygular, perde arkasına muttali olma gibi haller, riyazet yolcusunda benliğin hortlamasına, kendini beğenme duygusunun da riyazete paralel büyümesine yol açabilir. Bu türlü tehlikelere karşı kalbi uyanık olan mürşid, her zaman müridini yönlendirir ve ona bir doktor gibi zikir ve ibadet tarifeleri uygulatır. Böylece, yolculuk daha salim ve daha sağlam yapılır.

Riyazette mürşidin rehberliğine dair, İmam Gazali hazretleri özetle şöyle demektedir:

Mürşid, bir doktor gibi, müridinin kalbini ve takatini okumalı ve onu çeşitli hastalıklarına göre ilaç vermelidir. Nasıl bir doktor, pek çok hastaya aynı ilacı verdiğinde iyileşmelerine değil, daha da kötü olmalarına sebebiyet verirse, müridinin halini, hastalıklarını, karakterini ve takatini bilmeyen ve müridinin her bir değişik halinde aynı metodu uygulayan hatta her müride aynı tarifeyi gösteren mürşid de müridlerini ilerletmiş değil onları şaşkına çevirmiş olur. Bu yüzden mürşidin firasetinin açık olması gerekir. Eğer mürid, zeki, fetanetli ve itikadî açıdan sağlam değilse, ona tefekkür ve zikir yerine zahir ibadetleri, mütevatir sünnette gelmiş olan evradı, büyük zatlara hizmeti tavsiye eder.

İmam Gazali hazretleri, mürşidin, müridle beraber riyazet yapmasını da gerekli görür ve der ki: Eğer müridine eşlik etmezse, onu suizanna sevk eder. Mürid, “mürşidimiz bize ağır hayatı teklif ediyor ama kendisi yaşamıyor” diye düşünmeye başlar. Mürşid, riyazete girmekle müridinin seviyesine inmiş ve ona yol arkadaşlığı yapmış olur. Ayrıca, riyazetten uzak kalan mürşide şeytan devamlı şunları fısıldar: Sen arif, kâmil bir zatsın, riyazete ihtiyacın olmaz. Riyazete giren mürşid de bu türlü vesvese ve hücumlardan korunmuş olur.

Görüldüğü gibi, sadece müride değil neredeyse mürşide bile bir mürşid gerekmektedir. Riyazet böyle hassas bir yoldur. Öyleyse o yola yalnız çıkılmamalı, adâb, usul, erkan bilinmeden o yollarda yürümeye kalkmamalıdır.

Nasıl bir riyazet?

Bu noktada en çok sorulan sorulardan biri şudur: Bugün herhangi bir mürşidin önünde diz çökmeyen, mürşid bulamayan ya da her hangi bir tarikata mensup olmayan insanlar riyazet yapmak istediklerinde ne yapacaklar?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Hakk’a vasıl olan yollar mahlûkatın solukları adedince olmakla beraber bu yollar, genel manada iki ana yola bağlanmıştır: Birincisi, riyazet ki az yeme, az içme, az uyuma, çok tefekkürde bulunma ve gereksiz yere insanların içinde bulunmadan kaçınma gibi disiplinlerin telkin edildiği yoldur. Bu yolun kendine ait virdleri ve zikirleri vardır. Bu yolda da yine bir mürşid gerekir. İkincisi, Kitap ve Sünnet’e ittibâ üzerinde hassasiyetle durulup evrâd ü ezkârın teşvik edildiği yol ki; bu yolda sülûk edenler, her meselede sünneti tâkib eder ve her işlerini sünnetle irti¬batlandırmaya çalışırlar. Hususî birkaç ism-i şerifi vird edin¬me yerine, Allah Resûlü’nün ibadet, duâ, zikir, fikir usûlünü araştırır ve Allah’ı bütün esmâsıyla anarlar. Bu yolda yürü¬yenler kılı kırk yararcasına, dinin kurallarına riayet etmenin yanında mürşid ve rehberlerine de sımsıkı bağlanırlar. Bu yolun en önemli özellikleri; ibadet, zikir (müzakereyi de içine alır), sohbet ve irşad-tebliğ için sürekli halkın içinde olmaktır.  Görüldüğü üzere bu ikinci yolda da birinci yoldaki şekliyle olmasa bile bir mürşide ihtiyaç vardır. Bu mürşid, tarikatlardaki gibi birebir ilgilenen, başında durup hak yolcusuna manevi programları uygulatan biri değildir, belki hayatın her sahasında fikirleri, eserleri, bakış açısı, manevi hayatı ve yorumları rehber alınan, eserlerine müracaat edilen, tabi bu arada kalbi irtibata da açık bulunan bir mürşid-i kâmildir.

Şimdi herkes, birinci yolda olduğu gibi bir mürşidin önüne oturamayabilir ya da kendine gerçek bir mürşid bulamayabilir. Öyleyse isteyenlerin yapacağı şey, ikinci yola sülûk ederek, günümüzün şartları içerisinde riyazetlerini ya da nefis terbiyelerini gerçekleştirmektir. Bunu gerçekleştirirken şöyle bir usul takip edilebilir: Hak yolcusu, sünneti seniyyeyi kendine ölçü alır; az yer az içer, az uyur, ihtiyaç ölçüsünde konuşur, halktan tamamen kopmaz, okuyan ve düşünen insandır, tebliğ ve hizmet için insanlarla beraber olur, oruç tutmak isterse Hazreti Davud aleyhisselam’ın tuttuğu gibi bir gün tutar bir gün yer, ibadet ve zikirlerine devam eder, Allah’ın bütün isimlerini çekmeye çalışır,  hayvani gıdalardan tamamen kesilmeyerek vücudunun haftalık gıda ihtiyaçlarını bir doktora sorarak belirler ve onları almada kusur etmez, zira hizmet ve sohbetlerine devam edecek ve insanların arasında olacaktır.  Ayrıca, böyle biri acz ve fakra ermiştir, kendini sıfır telakki eder, mütevazidir, başkalarının en küçük iyiliklerini büyük görür, kendi üzerinde görülen bütün olumlu özellikleri onların gerçek sahibi olan Allah’a verir.

Hâsılı, bugün riyazet yapmak isteyenler, Kur’an ve Sünnet çizgisinde; Kur’an ve Sünneti bugünün şartlarına göre çok iyi yorumlayan mürşidlerin arkasında, sohbet ve Hakk’a hizmetten kopmadan, halkın içinde Hak’la beraber olmaya çalışarak, zikirlerini aksatmadan, ibadetlerinde sürekli derinleşerek, nefsin arzularına devamlı muhalefet ederek gerçekleştirebilirler.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

7|171|Bir zaman, dağı tepelerine bir gölgelik gibi çekmiştik de onu üstlerine düşüyor sanmışlardı. "Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın ki korunabilesiniz."
Sura 7