Sahabe Efendilerimizin dini anlama ve anlatmaları nasıldı? Onları örnek alma konumunda olan bizler için neler tavsiye edersiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İnsanın yaratılış gayesi, Cenab-ı Hakk’ı bilip, bildirmektir. Bunun dışında hiçbir şey yaratılışa gaye olacak seviyede değildir. Kur’an-ı Kerim: “Ben, cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsin diye yarattım” (Zariyat, 51/56) beyanında bu mülâhaza açıktır. Ayetteki “Liyâ’büdûn; bana ibadet etsinler” ibaresini, İbn-i Abbas “Liyârifûn; beni bilsinler” şeklinde tefsir etmiştir.

Bu hakikati en iyi şekilde idrak eden Efendimiz ve O’nun sadık yârânı olan Sahabe-i Kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla, dine ait bütün hakikatlerin en başta onlardan öğrenilmesi gerekir. Bu mânâda onlara mütabaat, aynı zamanda marz-i İlahi açısından da ayrı bir önem arzeder. Çünkü Cenab-ı Hakk onlar için, “Radıyallahu anhüm ve radû anh; Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı” (Beyyine, 98/8) buyurmuştur. Tasavvufçular, bu ayetten hareketle iki makam ya da ikı mertebeden söz ederler.

1. Râdiye: Bu, kulun Cenâb-ı Hakk’tan razı olması makamıdır. Bu hâl, bir halk şairimizin ifadesiyle şöyle dile getirilir: Gelse celâlinden cefa

Yahut cemâlinden vefa İkisi de cana safa

Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Buna göre, Cenâb-ı Hakk’tan ne gelirse gelsin; her zaman şükürle karşılık verip kat’iyen şikayet etmeme ve bu yolda karşımıza çıkacak gülü de, dikeni de aynı görme; azbi de azabı da aynı bilme bir esastır.

2. Mardiyye: Bu da Allah’ın rızasına mazhar olma demektir. Mardiyye, râdiyeden daha önemli bir mertebedir. Tâbiîn’ in büyük kadını, Rabia Adeviye ellerini açıp Allah’a dua ederken: “Allah’ım! Benim Seninle olan alâkam hürmetine değil; Senin benimle olan alâkan hürmetine..” der, dua eder. Çünkü kulun, Allah (c.c)’la irtibatı ne olursa olsun, Allah’ın kulla olan irtibatı çok daha derin, daha muhit ve daha önemlidir. İşte, “mardiyye” mertebesi, böyle bir hususa açılmış olma ve ona mazhariyet kesbetme halidir ki, her iki hali de nefsinde cem eden Efendimiz ve Ashab-ı Kiram hakkında, Allah Teala “radıyallahü anhüm ve radü anh” buyurmaktadır.

Bu durum, Allah (c.c)’ın onların hayat tarzlarından, hayatı yorumlayışlarından hoşnut olduğunu gösterir. Öyleyse, onların hayat mertebelerine intibak etmek -ki, o kalıbın içine girmek demektir- bizim için bir gaye ve hedef olmalıdır. Zaten Cenâb-ı Hakk, onlar için bu ifadeyi kullanmakla sanki bize: “Bu hayat tarzı, benim razı olduğum bir tarzdır. Onu yakalayın ve benim hoşnutluğuma mazhar olun ki, ben de sizden razı olayım..” demektedir.

Aslında Sahabe-i Kiram bizim için her zaman örneklerin en güzelini teşkil etmektedir. Bu hususu biraz daha açmakta yarar olacağı inancındayım. Şöyle ki; Sahabe’nin her biri iman adına öylesine derinlerden derindir ki, onların her birine birer iman kahramanı dense sezadır. Tabiî iman derken, bizim küçük yaşlarda duyup ezberlediğimiz; “Amentü billahi ve melâiketihi..” çerçevesinde söylenen ve sadece lafızdan ibaret olan iman değil. Yanlış anlaşılmasın, bu iman değildir, demek istemiyorum. Aksine Kelime-i Şehadet ve Kelime-i Tevhid, Allah indinde en önemli bir hakikattır.. ve O isterse kuluna sadece bu kelime ile necat verebilir. Ancak bizim Efendimiz (s.a.s) ve Sahabe-i Kiram’ da gördüğümüz iman çok farklıdır. Meselâ onlar, bir yerde karşılaştıklarında, birbirlerine: “Hele gel, seninle bir saat Allah’a iman edelim..” derler. Evet, onlar düşünüp tefekkür etme, imanlarını daima taze tutma ve böylece her zaman hayvaniyetten uzak durup cismaniyeti geriye çekerek kalb ve ruhun derece-i hayatına girme adına bitmeyen bir gayret içinde olmuşlardır. Elbette ki bu, basit mânâda bir inanış değildir.

Ayrıca onlar, İslâm’a hizmet adına, birer aşk ve heyecan kahramanıdırlar. Abbas İbn-i Eşyem (r.a), Yermuk’te şehit düşen bir sahabidir. Allah Rasulü (s.a.s), bu sahabi hakkında: “Kılıçlar başından aşağıya inerken başını hiç çevirmedi..” buyurur ve bundan dolayı da onun cennette reftare gezdiğini haber verir. Onun torunlarından biri, Ömer b. Abdülaziz’in huzurunda kendisini tanıtırken: “Ben o zatın torunuyum ki, Yermuk’te savaşırken, bir kılıç darbesiyle bacağının kesilmiş olduğunu, ancak attan inmek istediğinde tepetaklak düşmesiyle farketti” der. Belki bu tür vak’alar, Çanakkale’de, Çaldıran’ da, Sırpsındığı’nda ve daha nice savaşlarda da meydana gelmiş ve yaşanmıştır; ancak Sahabe’nin yaşayışı her zaman farklı olmuştur.

Sâd İbn-i Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabidir. Uhud’da, bir an gözlerden ırak olur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der. Arar ve onu yaralı bir halde yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler: “Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz’e birşey olursa, Allah’a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Rasulü ne benden selam söyleyin, Uhud’un verasından üfül üfül esen cennetin kokularını duyuyorum..”

Evet, iman ettikten sonra, dünya ve ukba saadetine giden yol, İ’la-yı Kelimetullah için mücadele ve mücahededen geçmektedir. Onların hepsi, dâsitanî bir kahramanlıkla kendilerinden beklenen bu mücadeleyi vermiş ve gereken gayreti göstermişlerdir. İbn-i Hacer, Efendimiz döneminde yaşamış yüzotuzbin Sahabe’den bahseder. Oysaki, bütün araştırmalara göre, bugün Medine mezarlığında bulunan Sahabe mezar sayısı onbin bile değildir. Geriye kalan yüzyirmi bin sahabi, inandıkları hakikatleri insanlara ulaştırmak için, dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Demek yüzyirmi bin sahabi, Mekke-Medine gibi, insanları büyüleyen güzel yurtlarından ayrılarak, Yahya Kemal’in “Ezan” şiirinde:

Emr-i bülentsin ey Ezan-ı Muhammedî

Kâfi değil sadana cihan-ı Muhammedî

Sultan Selim-i evvel’i râm etmeyip ecel

 Fethetmeliydi alemi şân-ı Muhammedî

Gök nura garkolur, nice yüzbin minareden

Şehbal açınca rûh-u revan-ı Muhammedî

Ervah cümleten görür Allah-ü Ekber’i

Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedî

şeklinde idealleştirdiği, Rûh-u Revan-ı Muhammedîyi, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalansın diye gittiler; gittiler ve bir daha da geriye dönmediler. Mesela, bunlardan biri Ümm-ü Haram’dır. O, Efendimiz’den aldığı beşaretle, yaşlı haliyle çıktığı Kıbrıs seferinde şehit olmuş ve oraya gömülmüştür. Evet, Sahabe’nin hemen hepsi, bu düşünceyle meşbû olduklarından çoğu zaman Allah Rasulü ne gelerek: “Dua etmez misiniz Ya Rasulallah! Allah yolunda şehit olayım..” deyip dua istemiş ve taşıdıkları o ruh ve mânâ ile İslâm’ı dünyanın birinci meselesi haline getirmişlerdir. Dört halife döneminde -ki, tamamı 30 yıldır- fethedilen yer ve Müslüman olan insanlar, daha sonraki Emevi, Abbasi, Karahanlılar, Samanoğulları, Harzemler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde fethedilen ve Müslüman olan insanların sayısına denktir. Hz. Osman döneminde ta Aral Gölüne, Ermenistan’a -ki, Kastalanî bu yerlerin Erzurum’un Palandöken dağlarını da içine aldığını söyler- kadar gitmişlerdir. Hz. Ali döneminde Öküz Nehri aşılmış ve Ahnaf b. Kays gidip Moğollarla savaşmıştır. Tarık b. Ziyad, kendi ismiyle anılan Cebel-i Tarık Boğazını geçerek -eski adıyla Herkül Burcu- İspanyâ’ya ulaşmıştır. Amr b. As ve yeğeni Ukbe b. Nafi, “Zulmet Denizi” denen Atlas Okyanusu’na, Abdülhak Hamid’in ifadeleriyle: “Atı beline kadar suların içinde ve meleklerin gökteki konuşmaları kadar mukaddes şu sözlerle haykırmıştır: “Allah’ım bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı senin yâd-ı cemilini denizler ötesi alemlere götürecektim.”

Evet iman; imandan sonra gelen aksiyon ve mücadelenin, muhasebe ve murakabe duygusunun temelini teşkil eder. Dolayısıyla her şey, ondan fışkırır. İşte Sahabe-i Kiram’daki bu mücahede aşk u şevki de, onlardaki imanın derinliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü onlar, Asr-ı Saadet’i idrak etmiş ve Efendimiz’in arkasında yer almış.. dolayısıyla hilkatin gayesi, fıtratın neticesi Allah’a iman, marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî olduğunun şuuruna çok iyi varmışlardı.

Efendimiz, onlar arasında elbette apayrı bir yer tutar. O, tamamen, Cibril’in muallimliğinde yetişmiş ve her şeyi O’ndan öğrenmiş olmasına rağmen, öyle bir ufka ulaşmıştır ki, Miraç’ta kendisine muallimlik, yapan Cibril’i dahi geride bırakmıştır ve cismaniyetine rağmen, Allah’ın en mükerrem meleğini dahi aşmıştır.

Hâsılı; iman ve aksiyon çok önemli bir mevzudur. Bundan dolayı asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Mevdudî ve daha niceleri, kemal-i hassasiyetle iman ve aksiyon meselesi üzerinde durmuş; konuyla ilgili eserler yazmışlardır. -Allah’a binlerce hamdolsun- onlar ve onlar gibilerin çalışmalarıyla günümüz aydınlanmış; hedef olarak insanımıza, imanda derinleşme ve müsbet hareket de diyebileceğimiz aksiyon yolu gösterilmiştir. Bu çerçevede bize düşen şey de, tıpkı Sahabe gibi: “Hele gel, bir saat Allah’a iman edelim” deyip, her fırsatı değerlendirerek imanda derinleşmektir.

Mücadele ve mücahedeye gelince; günümüzde medenilere galebe icbar ile değil; ikna iledir. Dolayısıyla bu uğurda mücadele verilirken, sistemli ve basiret üzere hareket etme esastır. Zannediyorum, bu alanda da Sahabe’ye ait ruhu, şuuru en iyi şekilde kavrayan Bediüzzaman olmuştur. O, Yıllarca: “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin imanını selamette görmezsem, cenneti de istemem, çünkü orası bana zindan olur..” demiş, bir hayat boyu hiç yılmadan, bütün engelleme ve karalamalara rağmen yoluna devam etmiştir. O’nun açtığı çığırda yüründüğü müddetçe, Asr-ı Saadet’tekine benzer yeni bir Altınçağ’ın, bir Akçağ’ın yaşanacağı ümit edilebilir.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

9|2|Yeryüzünde dört ay daha dolaşın ve bilin ki siz, Allah'ı âciz bırakamazsınız. Şu da bir gerçek ki, Allah inkârcı nankörleri rezil eder.
Sura 9