Şehit olmak niyetiyle sefere çıkılır mı?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Yakın zamanda büyük kitlelerin peşinden gittiği ve de kendilerine lider olarak belirlediği bir zat Mavi Marmara’da siyonistler tarafından canice katledilen (bence şehit edilen) mücahitlerimiz için “onlar bile bile ölüme gitmişlerdir şehit değillerdir”dediği beyan edildi. Benim sormak istediğim Peygamber Efendimiz zamanında bir çok sahabe şehit olmak için ölüme bile bile gitmemişler midir? O zaman onlara da şehit denilmez mı? Şehit o zaman kime denir? Ayrıca bu durum Allahın bilebileceği bir durum değil midir? Bu kadar emin olarak birinin sonunu beyan etmek ne kadar doğrudur? böyle bir beyanda bulunmak o insanların, filistindeki kardeşlerimizin ve de “şehitlerin” ailelerinin hakkına girmek olmaz mı? Vereceğiniz cevaplar için şimdiden teşekkür ederim.

Soruda kastedilen zat Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Hocaefendi, Mavi Marmara gemisinde ölen insanlar için şehit demiş ve taziye yayınlamıştır. Taziyede şöyle diyordu: “Gazze’de yaşanan insanlık dramına son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek şehit olan insanlarımıza Allah’tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere; milletimize ve insanlığa taziyelerimi bildiririm.” (3 Haziran 2010)

İslam’da şehitlik Allah yolunda yapılan mücadelede ölmekle elde edilen büyük bir makamdır. Bu mücadalelerin bir şekli de savaştır. Savaş kararını devlet alır. Bu savaşlara katılan inananlar, niyetlerine göre öldüklerinde şehit olurlar. Ayrıca, malını canını korumak için mücadele ederken ölenler de şehit sayılmışlardır. Mavi Marmara meselesinde, bir savaş kararı yok, durup dururken üzerimize gelen bir savaşçı devlet ya da grup mevcut değil. Yani Amerika karşısındaki Irak’ın konumu gibi bir konum sözkonusu değil. Dolayısıyla meşru savaşa bağlı olarak bir şehitlikten söz edilemez.

Mal ve canın korunmasıyla alakalı da şöyle denilebilir. Mal ve canı korumak İslam’da bir esastır ve korunması gereken beş şeyden ikisidir. Esas olan bunları korumaktır, tehlikeye atmak değil. Bile bile ölüme gitmek her zaman intihar olmasa bile çoğu zaman risklidir. Ama gerektiğinde, zaruret olduğunda can ve mal tehlikeye atılabilir ve verilen mücadele ölümle neticelenirse o zaman şehitlik gerçekleşmiş olur. Mavi Marmara’da canı korumaya yönelik bir savunma olmuş ve insanlar bu şekilde şehit olmuşlardır. Ancak bu şekilde mal ve canı tehlikeye atmak gerekiyor muydu, tehlikeler göz önünde bulundurularak hareket edilemez miydi, bu durum geleceğe yönelik olarak sorgulanabilir ve daha tedbirli hareket usulleri, bir manada diplomasi yolları araştırılabilir. Nitekim, devletleri tahrik etmeden, yetkili mercilere sorup onlardan izin alarak Filistin’e yardım götüren dernekler de oldu ve siyasi olarak bir problem yaşamadılar.

Hocaefendinin söylediği şey, din usulü çerçevesinin dışında bir şey değildir. Dini ilimlerin bakış açısıyla konuşmuştur.  Olması gereken de zaten İslam ilimlerine göre konuşmaktır. Yoksa herkes kendine göre bir şehitlik tarifi ve şekli çıkarırsa o zaman bu tariflerden terör hadiseleri de çıkarılabilir. Nitekim intihar bombacıları da kendilerini şehitliğe giden insanlar olarak tanımlıyorlar. Halbuki bu doğrudan bir intihardır. Ne Peygamber Efendimizin ne de Sahabe efendilerimizin hayatında böyle bir uygulama yoktur. Sahabe efendilerimizin mücahidce gidip savaşmaları hep Allah Resulünün, yani lider ya da devlet kararıyla olmuş ve ayrıca istişaresi yapılmıştır. Durup dururken kimse kimseye saldırmamıştır. Saldırmak isteyenlerden ise Efendimiz (s.a.s) razı olmamıştır.

Denebilir ki, saldıran burada İsrail oldu, gemidekiler değildi. Bu soruya da şöyle cevap verilebilir: İsrail zaten vurmayı göze almıştı, hatta gelmeyin demişti. İsrail’in yıllardır hukuk gözetmeden dünyaya meydan okuduğu ortadadır. Öyleyse ne yapacağı belli olmayan saldırgan bir devlete karşı, korumasız, tedbirsiz, anlaşmasız gidilmemelidir. Hocaefendinin dediği de budur: Yani diplomatik yolların sonuna kadar işletilmesidir. Ta ki hem hak-hukuk çerçevesinde hareket edelim hem de haklı olduğumuz konularda haksız duruma düşmeyelim..

Netice itibariyle diyebiliriz ki:

Allah’ın bize verdiği bu güzel hayatı, mücbir sebepler olmadıkça tehlikeye atmamalı, yapacağımız hizmetleri canımızı korumaya çalışarak yapmalı, canımızın korunması için de her türlü tedbiri almalıyız. Zira Kur’an “tedbirinizi alınız” diyor. (Nisa Suresi, 4/71,102).

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

97|3|Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır!
Sura 97