Sekîne ve çeşitleri hakkında bilgi verir misiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Sekîne; sükûn kökünden, vakâr, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet; ruhda dalgaların dinmesi ve sâkinleşme mânalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır. Sekîne, tasavvuf erbâbınca; gaybî vâridatla kalbin oturaklaşması ve onun sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollaması ve üns esintileri soluklaması hâlidir.

Sekînenin nazil oluş keyfiyeti farklı farklıdır. Şimdi, biraz da icmalî olarak sekînenin değişik keyfiyetleri üzerinde durmaya çalışalım:

1- Her şeyden önce sekîne, eşref-i mahluk olan insan için, ukbâ buudlu bir mevhibe ve vâridat olarak, onun kalbine kût, kuvvet ve iradesine fer veren öyle İlâhî bir te’yiddir ki, hemen her devirde ona sık sık müracaat edilmiş ve bilhassa sıkıntılı anlarda iştiyakla istenmiş ve Cenâb-ı Hak tarafından da bu isteğe çok defa cevap verilmiştir. Meselâ, Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Hendek Savaşı’nda, Kur’ân-ı Kerim’in “… Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuşdu da öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla beraber bulunan mü’minler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı…”(Bakara, 2/214) ifadeleriyle anlattığı ciddî bir sarsıntı geçirmişlerdi. Sekîneye çokça ihtiyaç duydukları böyle sıkıntılı bir atmosferde hep beraber manzum olarak “Feenzil sekîneten aleynâ=Bizim üzerimize sekîne indir.” duasında bulunmuşlardı. Kur’ân-ı Kerim, şiddetini ifade için bu sarsıntıyı “zülzilû” tabiriyle anlatmaktadır. Çünkü Müslümanlar, Hendek Savaş’ında, zelzelenin merkez üssü durumunda olan Medine’de, günlerce, hatta aylarca sürekli tazyikâta maruz kalmış ve sarsılmışlardı; sarsılmışlardı ama, tazarru’ ve niyazları üzerinde nâzil olan sekîne ile de hiçbirinde korku namına bir şey kalmamış ve sıkıntıdan kurtularak gönülleri itminanla doldurulmuştu.

Başka bir imtihan meydanı olan Huneyn’de de benzer bir tabloyu görmek mümkündür. Şöyle ki, Müslümanlar düşman karşısında hezimet denilebilecek kadar bozguna uğradıkları bir hengâmede, etrafındaki birkaç yakın Ashabıyla yapayalnız kalan Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ben peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum. Allah’ım bize yardım gönder.” diyerek dua etmiş ve Allah’dan nusret dilemişti ki bunu müteakip üzerlerine semadan melekler inip Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashabını teskîn etmişlerdi. Şu âyet-i kerime de Huneyn Savaşı’nda Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlar üzerine indirdiği sekîne ile onları nasıl rahatlatıp sînelerini inşiraha kavuşturduğunu anlatmaktadır: “Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız. Sonra Allah, Rasulünün ve Mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmışdı (bozguna uğratmıştı)…” (Tevbe, 9/25-26)

Sekîne metafizik bir hâdise olduğundan dolayı onu fiziğin kâide ve prensipleriyle izâh etmek mümkün değildir. O; Bedir, Hendek ve Huneyn’dekilere nâzil olduğu gibi, Uhud Savaşı’na katılan insanlara da inmiştir. Zira Ashâb-ı Kiram, Uhud’da küçük bir sarsıntı ve akabinde gelen mini bir hezimet sonrasında, âdeta hiçbir şey olmamış gibi, bir kısım diğerlerini sırtlamış ve düşmanı Mekke önlerine kadar kovalamışlardı. Düşman ise, sözde Uhud’da üstlerinden vurup altlarından çıktıklarını sandıkları bu sekîne ile gerilmiş, korku ve endişeyi unutup ölüme seve seve giden insanlar karşısına bir daha çıkmama korkusuyla Mekke’ye kadar kaçmışlardı.

2- Sekîne, bazen de herhangi bir tazarru’ ve niyaza icabet olmaksızın, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının sıkışıp bunaldıkları anlarda meccânen lütfedilir.. sekînenin bu çeşidi bazıları tarafından “melâike”, bazıları tarafından da “rûhânîler” olarak da isimlendirilegelmiştir. Ama ister melâike, isterse ruhânîler olsun, inişleriyle insanlarda itmi’nân hasıl ettikleri ve onların maruz kaldıkları sarsıntıyı onların üzerlerinden kaldırdıkları için, sekîne ile aynı mânâya gelmektedir.

3- Sekîne, bazı zamanlarda -Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’ı Kur’ân okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bir kısım buğumsu şeylerin bürümesi gibi- iner ki; bu da, “İmanlarına iman katmak içi mü’minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O’dur” (Fetih, 48/4) âyetiyle anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan Mü’minlere medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere İlâhî bir te’yiddir. Bu te’yide mazhar olmuş bir Mü’min, artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda sekîneyle iç ve dış ahenge ulaşır; ulaşır ve o bir huzur insanı haline gelir. Burada müsadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir hâtırasını arzetmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, şer güçleri tarafından ciddî şekilde tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı sırada, şer odakları, bir gün, onun bulunduğu binaya geliyor ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi (Bkz. Tevbe, 9/40) onunla öbürleri arasında, az bir mesafe kaldığı ve biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın oldukları; hatta çevresinde dolaştıkları; her dakika ona ulaşacak gibi oldukları halde bir türlü ona ulaşamaları; dahası, bünyesi alerjik ve yara-bere içinde olmasına rağmen sürekli terlediği halde hiç kaşınmaması ve rahatsızlık duymaması ve bu ilk mevhibelerden sonra tam o esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sarması ve âdetâ cennetin koridorlarında geziniyormuşçasına bir inşirâha ermesini tekrar tekrar anlatıvermişti.

4- Sekîne, her kavimde değişik şekillerde tecelli edebilir. Bu, biraz da Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir buudu olarak, tecelligâhın liyâkat ve istidadına göre zuhur eder. Meselâ, Bedir’de nâzil olan sekîne, meleklerin savaş meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecelli etmiş; zira o makam öyle olmasını gerektiriyordu. Sanki Allah (celle celâluhu), meleklerin “bize de vazife yok mu?” demelerine karşılık, İki Cihan Güneşi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sekîneyi, meleklerin çevik-çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a ise, Kur’ân’ı hâlisâne okuduğu için bir duman şeklinde gösteriyordu. Yani o biraz da ortamın ve umûmî ahvalin rengi ve deseniyle zuhûr ediyordu.

Yahudilerin sekînesi ise, -Kur’ân-ı Kerim’de işaret edildiği üzere- hep, “Tâbût” (sandık) içinde götürülüyordu. (Bkz. Bakara, 2/248). Ancak, sekîneye vesile bu tâbûtun içinde ne olduğu da tam bilinmemektedir. Bazıları onun içinde, Hz. Yusuf’tan kalma hatıralar, başka peygamberlerden kalma değerli eşyalar, peygamberlerin resimleri veya Tevrat parçalarının bulunduğunu söylemekte ise de, anladığımız kadarıyla, tâbût içinde bulunan objeler birer perde idi; asıl o mahfaza derûnunda İsrailoğulları’na moral kaynağı olacak “sekîne” vardı. Kanaat-i âcizânemce bu da, bazı hârik şeylerin zuhûru için esbabın perdedarlığı gibi bir şeydi. Yani nasıl ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek parmaklarına dökülen bir miktar su, koca bir deryaya kaynak olabilecek mahiyete dönüşüyordu; öyle de, tabutun içindeki nesneler de, Cenâb-ı Hakk’ın harikalar yaratması için perde türünden birer malzemeydi. Ama konu İsrailoğulları tarafından fizikî dünyada bir tâbût ve içindekiler de, esrar ifade eden bir kısım metafizik buudu olan aksesuardı. Bunun da, o cemaatin karakteristik yapısıyla derin bir alâkası vardı. Evet, insanlar ba’zen bir kısım inhiraflarla Allah’ı bile fizik dünya içinde, tıpkı her hangi bir nesne gibi tasavvura kalkışdıklarından, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ya “Allah’ı bize göster, eğer O’nu bize göstermezsen sana inanmayız.”(Bakara, 2/55) diyebiliyorlardı.. “Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan, bundan daha büyüğünü istemişler, “Allah’ı bize açıkça göster!” demişlerdi…” (Nisa, 4/153) âyeti de bunun bir başka versiyonunun ifadesidir. Bu âyet, böylelerinin, bütünüyle bedene, maddeye ve fizikî dünyaya kilitlenmiş olduklarını ne güzel gösterir!.. Elbetteki, bu anlayışta olan kimselere inecek sekîne Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a gelen veya Bedir’dekilere inen ya da İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)’na nâzil olan sekîne gibi olmayacaktır; zira bu her şeyden önce onların karakterlerine uygun değildir. Böylesine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilen Hz. Mesih (aleyhisselâm), onların maddeye endeksli düşüncelerini belli ölçüde ta’dil edip bir ölçüde onları Müslümanlığa hazırlamış; Nebiler Serveri ise, madde ile mânâ arasındaki dengeyi tam tesis eden düşünceleriyle insanlığı daha ileri ufuklara yönlendirmiştir. Bu meseleyi peygamberlerle alâkalı yönüyle ele alacak olursak, -Allahu a’lem- Hz. Mesih, mânâ ağırlıklı mesajlarıyla kendi döneminin; Hz. Musa da risaletinin hususî televvünü ile kendi devrinin peygamberi idi.. evet her peygamberin, genel durum ve kavminin özel durumu itibarıyla kendi üslubunu kullanması gerekir. Aksi takdirde, meselâ İsrailoğulları, kendi anlayışlarından uzak, mânâ eksenli mesajları yadırgar ve Hz. Mesih gibi birini dinlemezlerdi. Kaldı ki, belli bir dönemde, Hz. Musa’nın terbiyesi ile bir hayli mesafe almış insanlar bile; “Benim size söyleyecek daha çok şeyim var, ama onları, Faraklit (Nebiler Serveri) geldiğinde haber verecek” diyecek kadar söyleceği her şeye dikkat eden ve fevkalâde bir temkin ve tedbir insanı olan Hz. Mesih’in mesajları karşısında onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi.

Bu açıdan Hz. Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarının anlayış ve idraklerine göre bir üslup kullanıyordu. Dolayısıyla onlara gelen sekîne de, onların düşünce dünyaları ile te’lif edilebilir, fizikî buudlu olması gerekirdi. Ayrıca tâbût, onların bazılarına duygu ve düşüncelerinin ölü olduğunu gösteren bir ‘remiz’ de olabilir. İşte o tâbûtun içindeki sekînenin, geçmiş peygamberlere ait bir kısım bakiye ile remizlendirilmesi ve ecsâmla temsil edilmesi de yine onların belli ölçüdeki maddeci düşünceleri ile irtibatlandırılabilir.

Hâsılı sekîne, İsrailoğullarına tâbût, Hz. Musa’ya yağmur, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)’na meleklerin velvelesi, Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a duman şeklinde ve daha başkalarına da başka şekilde tecellisi, herkesin ruh dünyasına göre değişik tecelli dalga boyunda zuhûr edegelmiştir. Ve her insanın, görmediği halde ruhun mevcudiyetine inandığı gibi, Rabb’isiyle arasındaki irtibatı ölçüsünde de hiç görmediği halde alâmetleriyle mevcudiyetine inanacağı bir sekîne tecellisi yaşaması her zaman mümkün görünmektedir.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

26|193|O güvenilir Rûh indirdi onu,
Sura 26