Sıddikiyet Mertebesinin Şehidlik Mertebesinden Üstün Olmasının Sırrı Ve Hikmeti Nedir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Sıddık, tasdik eden, doğrulayan ve doğru olan insan demektir. Şehit ise, hazır olan manâsına gelir ki, herhalde, ruhâniyetiyle burada, Cenab-ı Hakk’ın (cc) huzurunda ve aynı zamanda dünyevî hayat şartlarına çok yakın bir hayat içinde hazır bulunmasından ötürü ona bu kelime isim olarak verilmiştir. Ve her iki mertebe de Cenâb-ı Hakk’ın (cc) en büyük lütuflarındandır.

Öteden beri inanan insanlar âdeta bu iki mertebe için birbirleriyle yarış yapmışlardır. Zaman zaman şehitlik mertebesine ulaşan çok insan olmuştur. Bilhassa Sahâbe devrinde pek çok şehit verilmiştir. Hatta dört büyük halifeden üçü şehit, biri de sıddîkiyet mertebesinin âzam derecesini tutmaktadır.

Biz önce bu mevzûdaki nispet ve izâfeti anlatalım; sonra da gönüllerde bu iki mertebeye karşı bir iştiyak uyarılması bakımından onların hususiyetlerinden bahsedelim.

Her insan seviyesine göre bir bakıma sâdık ve sıddîktir. Ve birçok ölüm çeşidi var ki, hadîslerde zikredilen keyfiyetleriyle insana şehitlik kazandırır. Fakat bu iki mertebenin de bir en yüksek ve kusvâ derecesi vardır ki, sanki orası sınır taşı gibidir ve daha ileriye gidilmesi de mümkün değildir.. çünkü, onların ötesinde nübüvvet vardır.

Bir ağacın çekirdekten meyveye kadar dereceleri olduğu gibi, îmânın da öyle farklı mertebeleri vardır ve bu mertebeler arasında, önemli derece atlamaları gösteren sadâkat ve şehâdet de ehemmiyetli ayrı buudlar teşkil etmektedir.

İslâm’ı dil ile ikrar, kalb ile tasdik eden her insan bir bakıma sıddîkiyet kapısından girmiş sayılır. Zirâ ortada bir tasdik söz konusudur. Bu kapıdan girenlerin arasında bulunmanın dahi insana kazandıracağı büyük bahtiyarlıklar vardır. Onun içindir ki, Buhâri ve Müslim’deki bir hadiste, Efendimiz (sav) bizlere şöyle bir hâdise naklederler: Cenâb-ı Hakk’ın (cc), yeryüzünü dolaşan, “Tavvâfûn”melekleri vardır. Bunlar zikr meclislerini dolaşırlar. (Zikir denince sadece tesbihle Rabb’imizi zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği, kulluk adına derinlemesine tefekkürün yapıldığı ve daima böyle meselelerin konuşulduğu yerler de birer zikir meclisleridir. Hatta buralarda hem zikir vardır hem tefekkür, hem de şükür. Dolayısıyla, zikir meclislerini çok geniş anlamda kabul etmeliyiz.) İşte melekler, bu manâda zikir meclislerini dolaşırlar. Sonra da Cenâb-ı Hakk ‘ın (cc) huzuruna çıkarlar. O her şeyi bilmesine rağmen meleklerine sorar:

-Kullarım ne yapıyorlardı? -Ya Rabb, Seni tesbih, tahmid ve temcid ediyorlardı. (Yani Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu ekber, diyorlardı. Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu Sübhanallah; tepeden tırnağa, onları, nîmetlerinle perverde etmene mukabil Elhamdülillah.. âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla “Allahu ekber”diyor ve zikrediyorlar.) -Peki onlar Beni gördüler mi? -Hayır, Ya Rabb, görmediler. -Ya görselerdi!.. -Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi. -Kullarım ne istiyorlar? -Cennetini istiyorlar. -Onlar Benim cennetimi gördüler mi? -Hayır, görmediler. -Ya görselerdi!.. -Evet, görselerdi çok daha şiddetli bir şekilde isterlerdi. -Onları hangi şeyden korumamı istiyorlar? -Cehenneminden. -Onlar cehennemi gördüler mi? -Hayır, görmediler. -Ya görselerdi? -Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı. -Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben onların hepsini affettim. Meleklerden biri dayanamaz ve sorar: -Ya Rabbi, onlar arasında birisi daha vardı ki, o, bu meclise başka bir iş için gelmişti; niyeti zikir değildi. Cenâb-ı Hakk (cc) ferman eder: -Onlar bir topluluktur, onlarla oturan mahrum bırakılmaz..!

İşte kelime-i tevhid ile İslâm’a girmiş bir insan, derece ve mertebesi ne olursa olsun bir cemaatin içine girmiş demektir. Dolayısıyla bu da bir sıddîkiyettir. Âmiyâne dahi olsa bunda da bir sadâkat, bir bağlanma söz konusudur. Fakat bir de bunun kusvâsı, en üst derecesi vardır ki orayı Hz. Ebu Bekir (ra) tutmuştur. Bu manâda O’na “sıddîk”denmesine sebep olarak, şöyle bir hâdise nakledilir:

Efendimiz (sav) Mi’râc hâdisesini anlatınca, Mekke müşrikleri koşarak Ebu Bekir’in yanına geldiler:

-Duydun mu, dediler arkadaşın neler söylüyor? -Ne söyledi? -Mescid-i Aksâ’ya gittiğini ve göğe çıktığını söylüyor. -Bunu O mu söylüyor? -Evet, bizzat kendinden duyduk. -O zaman doğrudur. Hem bunlar da bir şey mi? Ben O’nun sabah akşam bizzat Cenâb-ı Hakk (cc)’la konuştuğuna inanıyorum.

İşte bu söz üzerine mü’minler ona Sıddık (menendi olmayan) tasdikçi demeye başladılar.

Mirâc’tan dönerken Allah Rasûlü, Cibril’e sorar: -Kavmim beni yine yalanlayacak. Benim mirâcımı kim tasdik eder? Cibril cevap verir: -Ebu Bekir tasdik eder. Evet Çünkü o, çoktan sıddîktir.

O, büyük davânın büyük tasdikçisidir. Sıddîkiyette öyle bir dereceye varmıştır ki, artık orası sınır taşıdır. O sınırdan sonra peygamberlik başlamaktadır. Her mü’min de, imandaki derecesine göre Hz. Ebu Bekir’in arkasında yerini alacaktır. Bu da “İlmel yakîn”den “aynel yakîn”e, oradan da “hakkal yakîn”e sıçramakla mümkün olacaktır ki, imânî meseleleri, âyât-ı tekviniyeyi mütâlaa etmek de oralara ulaşmaya vesilelerden biridir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, şehitlik de derece derecedir. Bir yerde bina yıkılır, altında kalıp ölenlerden, mü’min olanlar şehit olurlar. Dünyâda onlara şehit muâmelesi yapılmaz ama, onlar yine de şehiddir ve âhirette şefaat edecekler arasında onlar da vardır. Vebâdan, taundan, karın ağrısından ve bunlara benzer hastalıklardan ölenler de aynı kategoride mütalaa edilmektedirler. Ayrıca hadîste sayılanlar arasında bir de suda boğulmak sûretiyle ölenlerden bahsedilmekte ve onların da şehit olacağı söylenmektedir. Bütün bunlar insanı şehitliğin bazı mertebelerine çıkarır; ancak, bir şehitlik daha vardır ki, ona sadece, Rabb’imizin yüce adının ufkumuzda bayraklaşması için canını adayanlar aday olabilirler. Hatta gece-gündüz dinin i’lâsı için çalışan ve samimi bir gönülle şehitlik talep eden bir insan, rahat döşeğinde dahi ölse, şehit kabul edilir, buna dâir rivâyetler pek çoktur. Öyle zannediyorum ki, şehitlik mertebesinin kusvâsını da fârûkiyetiyle beraber Hz. Ömer (ra) tutmaktadır. Evet, bu işin doruğunda o vardır. Zaten hayatı boyunca hep bunu talep etmiş ve nasip olmaz diye de hep gözyaşı dökmüştür. Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra bütün hutbeleri Hz. Ömer veriyordu. Ve bazan hutbelerinde bu inkisarını dile getiriyordu.

Ömer’in (ra) hutbeleri her biri kendi başına bir hâdise olacak çaptaydı. Hatta ümmetin allâmesi, Allah Rasûlü’nün “Allah’ım (cc) onu dinde fakîh kıl ve ona te’vili öğret”diye dua ettiği Abdullah b. Abbas (ra), kendisi Mekke’de olsa ve Hz. Ömer’in Medine’de hutbe vereceğini duysa her işi bırakır ve o hutbeyi dinlemeye gelirdi. Zaten hutbelerinin çoğu dinleyenlerce yazıya geçiriliyordu ki, bugün elimizde Hz. Ömer’in pek çok hutbesi bulunmaktadır. Ulemâ ve fakihler her biri kendine göre onun konuşmalarından not alır ve söylenenleri birer kanun ve birer prensip kabul ederlerdi.

İşte o hutbelerinden birinde, önce Peygamberliği anlattı. Efendimiz’i (sav) evsaf-ı âliyesiyle yâdetti. Sonra da tatlı bir reveransla Allah Rasûlü’nün mübarek merkadine döndü ve “Ey bu kabrin sahibi ne mutlu Sana!”dedi. Ardından sıddîkiyete geçti. O mevzunun da ince bir tahlilini yaptı sonra da Hz. Ebu Bekir’in kabrine dönerek ona da aynı eda ve aynı tonda “Sana da ne mutlu ey şu kabrin sahibi!”dedi. Sıra şehitliğe gelmişti. Onu da anlattı. Daha sonra kendine döndü: “Nerede şehitlik nerede sen Ya Ömer!”dedi. Ancak bu işin havf tarafıydı. Bir de recâ tarafı olmalıydı. İşte bu mülâhaza ile de şunları söylüyordu: Sana imanı nasip eden, seni hicretle şereflendiren Allah (cc); ümidini kesme, sana şehitliği de lûtfeder…

Evet, biz de kendi nâmımıza isteyebiliriz. Çünkü Cenâb-ı Hakk (cc) o engin keremiyle verirken, liyakata değil ihtiyaca bakar. Biz muhtaç olduğumuzu O’nun dergâhının kapısını çalarak gösterdikten sonra, O’nun, hiç kimseyi kapısından geri çevirdiği görülmemiştir. Elbette bize de istediğimizi verecektir…

Evet, Hz. Ömer iştiyakla şehitliği talep etti. Cenâb-ı Hakk da (cc) ona bunu en yüksek şekliyle nasip buyurdu. Bir İranlı ateş gedenin eliyle şehit oldu.

Vakit sabah namazıydı. Ömer mihrapta bulunuyordu. Ve tam secdeye varmıştı ki, hain bir hançer sînesine saplandı. Şimdi bütün bu merhâleleri bütünüyle tablolaştırmaya çalışınız:

Evvela, çok şiddetli bir talep ve arzu; sonra bir namaz ki o Hz. Ömer’in namazıdır. Çok kere, hıçkırıklara boğulduğundan okuduğunu duyurmaz olurdu. Ayaklarının bağı çözülüp namazda yıkıldığı az değildi. Ve işte böyle bir namazın bir de secdesini düşünün. Kulun Allah’a (cc) en yakın olduğu; ve Rabbisine yaklaşmasının son sınırına varıldığı bir ânı tahayyül etmeye çalışın. Bütün şartların tamamlandığı ve bir insanın en yükseğe çıkması için gerekli olan bütün sebeplerin toplandığı bu anda, bir hançer darbesi onun, şehitliği zirvede yakalamasına yetiyordu. Cenab-ı Hakk (cc) “Secde et ve yaklaş”demişti. Ömer secde etmiş ve peygamber olmayan bir insanın ne kadar yaklaşması mümkünse o kadar yaklaşmıştı. Bunun bir adım ötesinde Peygamberlik başlıyordu. Aslında buna işaret eden de yine Allah Resûlüydü: “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu”sözleri bu kudsi kuşağa işaret olsa gerek.

Hz. Ömer’in ihraz ettiği bu son makamın altından başlayarak aşağıya doğru inen daha pek çok şehitlik mertebeleri vardır ki, Bedir’de şehit düşenler, Uhud’ta şehit olanlar, Mûte’de Rabb’e kavuşanlar ve Çanakkale’den Tarablusgarb’a, oradan Afganistan’da Moskofa karşı kavga verirken şehit düşen Mücahitlere ve nihayet günümüzde hâlâ devam eden Filistinli Müslümanların zalim Yahudi’ye karşı savaşırken ölen şehitlerine kadar birer birer hepsini bu derecelerden birine dahil edebiliriz.

Diğer taraftan, dört büyük Halifeden Hz. Osman ve Hz. Ali de şehit olmuştur. Birisi Kur’ân okurken, diğeri ise mescide giderken. Aralarındaki farkı, içinde bulundukları son durumla da değerlendirmek mümkündür. Bir bakıma Hz. Ebu Bekir de şehit olmuştur; derler ki: Hayber’de aldığı zehir tedricen, vücuduna dağılmış ve ondan dolayı vefat etmiştir. Hem ona ne gerek var; o hassas ve incelerden ince insan, Allah (cc) Resûlünün ayrılığına daha fazla tahammül edemedi.. ayrılık ateşi onu yedi bitirdi. Bu yönüyle de o şehitlik mertebesini elde etti. Ancak onun zirve noktası sıddîkiyetiydi. Nitekim Hz. Ali de kendi hususi durumu îtibariyle kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceği kadar büyüktü. Ehl-i Beyti o temsil ediyordu ve bu hususi fazîlette Hz. Ali hepsinden büyüktü. Fakat umumi fazîlet söz konusu olunca birincilik Hz. Ebu Bekir’e ikincilik de Hz. Ömer’e aitti.

Şehidin şehitlere, sıddîkin de sıddîklere el uzatıp şefaat edeceğine dair mevsuk bir şey bilmemekle beraber kalbime yatan odur ki böyle olmalıdır. Daha sonra da onlar kendi yakınlarına ve tanıdıklarına el uzatacaklardır. Her iki mertebeyi elinde tutanlara ise, ümit edilir ki, el uzatan, doğrudan doğruya Rasûl-ü Ekrem aleyhisselâm olsun!

Bu mertebelere dair esrara gelince, onları anlatmak benim iktidarımın dışındadır. Zira o mertebenin zirvesini yakalayanlar, ne benim anlatabileceğim ne de başkasının anlayabileceği insanlardır!.

Sıddîkiyetin her mertebesi şehitliğin her mertebesinden üstün değildir. Üstünlük en uç noktalara aittir. Çünkü bunlardan birincisi Hz. Ebu Bekir olmak, diğeri ise Hz. Ömer olmak, demektir.

Burada yanlış anlamaya meydan vermemek için, şöyle bir tavzih de yarar görüyoruz; Hz. Ebu Bekir bizim anlayışımıza göre hem şehiddir, hem de sıddîktir; fakat şehitlik bakımından üstünlük Hz. Ömer’e, sıddîkiyet bakımından büyüklük ise Hz. Ebu Bekir’e aittir. Aynı şekilde Hz. Ömer de hem sıddîktir hem de şehiddir. Ancak sıddîkiyeti Hz. Ebu Bekir’den geri, şehitliği ise ileridir. Mutlak fazilete gelince onu yukarıda da söyledik: Hz. Ebu Bekir mutlak fazîlette, Nebilerden sonra zirve insandır.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

40|1|Hâ, Mîm.
Sura 40