Kerbela hadisesi nedir?

Misafir önce 4 sene sordu
Yazıyı Paylaşabilirsiniz...Print this pageEmail this to someoneShare on Facebook0Share on Google+0Tweet about this on Twitter

kerbela nasıl oldu?

1 Cevaplandı
En iyi cevap
Hikmet.Net Admin’in profil fotoğrafıHikmet.Net Admin Personel cevaplandı 4 sene önce
Yazıyı Paylaşabilirsiniz...Print this pageEmail this to someoneShare on Facebook0Share on Google+0Tweet about this on Twitter

KERBELA
 Hz. Hüseyin’in türbesinin bulunmasından dolayı Şiîler’ce kutsal sayılan şehir.
Bağdat’ın yaklaşık 100 km. güneybatı­sında yer alan Kerbelâ’nın İslâm tarihin­deki şöhreti, Hz. Hüseyin ile ailesi fertle­rinin 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tari­hinde Emevîler’ce şehid edildikleri yer olması ve kabirlerinin burada bulunma­sından kaynaklanmaktadır. Hz. Ali’nin medfun olduğuna inanılan Neceften son­ra ikinci atebedir [624] Kerbelâ isminin Akkadca “sivri külah” anlamında­ki karballatu kelimesinin Orta İbrânîce ve Ârâmîce’de aldığı karbalâ şeklinden [625] Arapça “Bâbil çevresi” mâ­nasına gelen Küver Bâbil’den [626] ve yine Arapça “ayakların yumuşak zemine batması” anlamındaki kerbele kökünden [627] geldiği yolunda bazı görüş­ler ileri sürülmüşse de kesin bir sonu­ca varılamamıştır.[628] 12 (634) yılında Hâlid b. Velîd’in Hîre’nin fethinden sonra ordusuyla Kerbelâ’ya indiği ve burada birkaç gün ko­nakladığı bilinmektedir.[629] Hz. Ali’nin de Enbâr yahut Sıffîn’den Kûfe’ye dönüşünde buraya uğradığı ve be­raberinde bulunanların susuzluktan en­dişe ettikleri, ancak bir kuyu bulup su iç­tikleri rivayet edilir.[630] Bu bilgiler Kerbelâ’nın İslâm öncesinde kurulmuş bir belde olduğunu göstermek­tedir.
Hz. Hüseyin ile beraberindeki yetmiş kadar muharibin şehid edilmelerinden [631] ve Emevîordusunun onun kesik başıyla esir alınan haremi mensup­larını Dımaşk’a götürmek üzere yola çık­masından sonra açıkta bırakılan şehid cesetleri. Benî Esed mensubu Gâdiriye
köylüleri tarafından Hâir denilen yerde toprağa verildi. Hz. Hüseyin’in başının İse Halife I. Yezîd’e sunulduktan sonra nere­ye gömüldüğü bilinmemektedir. Bu hu­susta çeşitli rivayetler bulunmakta ve en kuvvetli ihtimalin Medine’de Baki Mezar­lığı olduğu sanılmaktadır.[632] Hz. Hüse­yin’in başsız cesedinin gömüldüğü Hâir mevkii kısa zamanda bir ziyaretgâh halini almış, onun bir süre Dımaşk’ta tutulan ailesi fertleri de Medine’ye dönmek üzere serbest bırakıldıklarında burayı ziyaret etmişlerdir. Rivayete göre Hz. Hüseyin’i Küfe ahalisi adına davet edenlerin lide­ri olan Süleyman b. Surad el-Huzâî de adamlarıyla birlikte ziyarete gelmiş ve onu Emevîler’in karşısında yardımsız bı­rakmanın utancı içinde bir gün bir gece kabrin başında kalmıştır.[633] Zeynelâbidîn, Muhammed
el-Bâkır ve Ca’fer es-Sâdık’tan gelen rivayetler Hz. Hüseyin’in kabrini ziyaret etmenin meş­ruiyet ve faziletine dikkat çekmiş ve Şiî-ler’in ziyaretlerini arttırmalarına yol aç­mıştır. Şiîler’in Hz. Hüseyin’in türbesine olan düşkünlükleri zamanla aşın boyut­lara ulaşmış ve Kerbelâ kutsal (haram) belde sayıldığı gibi burayı ziyaret de hac ile kıyaslan m ıştır.[634]
Abbâsîler’in ilk devirlerinden itibaren Hz. Hüseyin’in türbesine özen gösteril­mesine, hatta giderlerini karşılamak üze­re Halife Mehdî-Billâh’ın annesi Ümmü Mûsâ bint Mansûr tarafından bir vakıf kurulmasına rağmen Mütevekkil-Alellah, 236 (850-51) yılında Şia’ya
olan düşman­lığı sebebiyle türbeyi ve çevresindeki bi­naları yıktırarak araziyi tarla haline getir­di; ayrıca ziyarete gelenlerin en ağır şe­kilde cezalandırılacağını ilân etti.[635] Ancak
Mütevekkil’in koydu­ğu bu yasağın pek etkili olmadığı ve bir süre sonra türbe ile diğer binaların tekrar yapılıp ziyarete açıldığı, İbn Havkal’in 366 (977) yılında burada her yanında birer giriş kapısı olan kubbeli geniş bir türbe bulunduğu ve pek çok insan tarafından ziyaret edildiği şeklindeki kaydından [636] anlaşılmaktadır. Aynüttemr’de çeşitli kabilelerin başına geçen Dabbe b. Muhammed el-Esedî, 369’da (979-80) diğer atebelerle birlikte bu­rayı da tahrip ederek türbede bulunan kıymetli eşyayı yağmalayıp çöle döndü. Olayın arkasından Büveyhî Sultanı Adu-düddevle gereken tamiratı yaptırdı [637] daha sonra yine Bü-veyhîler’den Sultanüddevle’nin veziri Ha­san b. Fazl er-Râmhürmüzî 413’te (1022) türbenin etrafını bir duvarla çevirtti.[638] Selçuklu Sultanı Me-likşah burayı ve Necef i ziyaret etti (479/ 1086). İlhanlı Hükümdarı Gâzân Han, Ker­belâ ziyareti sırasında türbeye çok mik­tarda hediye bıraktı (703/1303). Rivayete göre, Kerbelâ’nın su ihtiyacını karşılamak maksadıyla Fırat nehrinden açılan ve gü­nümüzde Hüseyniye adıyla bilinen kanal İlhanlı Hükümdarı Gâzân Han yahut ba­bası Argun Han tarafından inşa ettiril­miştir. 727 (1327) yılında buraya gelen İbn Battûta şehrin hurmalıklar içinde, Meşhed-i Hüseyin’in de şehrin tam orta­sında bulunduğunu, yanında büyük bir medrese ile ziyaretçilerin barınması için bir zaviyenin mevcut olduğunu ve su ih­tiyacının
Fırat nehrinden karşılandığını belirtir.[639] Aynı yüzyılda Kerbelâ’ya uğrayan Hamdullah el-Müs-tevfî de şehrin çevresinin 2400 adım ol­duğunu söyler.[640]
Timur 79S (1393) yılında ordusuyla Bağdat’a geldiğinde Hille’ye kaçan Ah-med Celâyir ile Kerbelâ ovasında karşılaş­tı. Kesin netice elde edilemeyen bu savaş­tan sonra Fırat kenarına çekilen Timur ve askerleri meşhede saygı gösterdiler. Bu tarihten sekiz yıl sonra Bağdat’ı işgal edip katliam yapan Umurlular Kerbelâ’ya dokunmadılar.
Şah İsmail’in 914’te (1508) Bağdat’ı ele geçirmesinin ardından Ker­belâ’ya gittiği ve türbenin tezyinini em­rettiği, ayrıca on iki adet altın kandil koy­durduğu, 932 (1526) yılında II. İsmail’in buraya gelip kabrin üzerine gümüş bir şebeke yaptırdığı bilinmektedir. Kanunî Sultan Süleyman Bağdat’ı aldıktan sonra Kerbelâ’yı ziyaret etmiş (941/1534) ve Hü­seyniye su kanalını onartarak kumla do­lan sahaların tekrar bahçe haline getiril­mesini sağlamıştır. III. Murad da zaman içinde harap olan türbeyi 991’de (1583) yeniden yaptırmıştır. Bağdat’ın İran yöne­timine geçmesinin ardından 1156 (1743) yılında Nâdir Şah Kerbelâ’yı
ziyaret et­miş, Şah Hüseyin’in kızı Radıyye Sultan Begüm türbenin giderlerini karşılamak maksadıyla bir vakıf kurmuş, Âgâ Muhammed Han da kubbe ile minare külah­larını altınla kaplatmıştır.
1801 yılı Nisan ayı başlarında Vehhâbî-ler Kerbelâ’yı yağmalayıp 3000’in üzerin­de Şiî’yi öldürdüler; bu arada Hz. Hüse­yin’in sandukasını tahrip ederek türbe­deki kıymetli eşya ve hediyeleri alıp gö­türdüler. XIX. yüzyılın ortalarına doğru Kerbelâ’ya sığınan bir kısım isyancının devlete baş kaldırma hareketi 1843 yılın­da Bağdat Valisi Necib Paşa tarafından bastırıldı. 18S7’de Bağdat Valisi Ömer Paşa zamanında telgraf şebekesi kuru­lurken Kerbelâ bu hatta bağlandı. Mid-hat Paşa da Bağdat valiliği sırasında bu­rada imar faaliyetlerinde bulunmuş ve bazı resmî binalar yaptırırken çarşı ala­nını genişletmiştir. XX. yüzyılın başların­da 50.000 civarındaki nüfusuyla İrak’ın Bağdat’tan sonra ikinci önemli şehri olan Kerbelâ özellikle ziyaretçilerin bıraktığı gelirler, türbenin vakıfları, Necef ve Mek­ke yolları üzerinde bulunması gibi etken­ler sebebiyle bölgenin en zengin ve mâ­mur şehriydi. Ayrıca Bağdat-Basra de­miryoluna Hille’nin kuzeyinden bağlanan tâli bir hat ulaşımını daha da kolaylaştır­mıştı.
Günümüzde aynı adı taşıyan 5034 kmz genişliğindeki 455.868 (1987) nüfuslu bir idarî birimin (muhafaza) merkezi olan Ker­belâ şehri, eski Kerbelâ’nın etrafında da­ha çok batı yönünde gelişen yeni mahal­lelerden oluşmuş modern bir yerleşme merkezidir; 300.000
civarındaki nüfusun büyük çoğunluğunu İran, Pakistan ve Hindistan’dan gelip buraya yerleşen Şiî-ler’le Arap asıllı Şiîler teşkil etmektedir.
Hz. Hüseyin’in türbesi, etrafı eyvanlar ve hücrelerle çevrilmiş 108 x 82,5 m. bo­yutlarında bir avlunun içindedir. İki tara­fında iki minare bulunan ve çok gösterişli olan kıble cephesindeki giriş kapısından yaldız süslemeli bir dehlizle ulaşılan dik­dörtgen şeklindeki harem, ziyaretçilerin tavafı için kullanılan üzeri kemerli bir ko­ridorla çevrilidir. Buranın ortasında yak­laşık 2 m. yüksekliğinde ve 4 m. genişli­ğinde gümüş şebeke ile çevrili Hz. Hüse­yin’in sandukası ile ayak ucunda oğlu Ali el-Ekber’in daha küçük sandukası yer al­maktadır. Türbenin doğusunda üçüncü bir minare ve güneyinde avluya bitişik, içinde bir de mescid olan büyük bir med­rese vardır.
Yaklaşık 600 m. kadar kuzey­doğuda ise Hz. Hüseyin’in üvey kardeşi Abbas’ın türbesi bulunmaktadır. Şehir­den batı istikametinde giden yol üzerin­de de kafilenin çadırlarını temsilen çadır şeklinde yapılmış Haymegâh denilen bir bina göze çarpar. Çevrede, Şîa arasında Hz. Hüseyin’in türbesi civarına gömülmek büyük bir üstünlük olarak kabul edildiğin­den, son günlerini burada geçiren çok sa­yıda yaşlı ve sakatla uzak yerlerde ölen ve malî durumları buraya nakledilmeye uy­gun olan kişilerin gömüldüğü büyük bir mezarlık teşekkül etmiştir.
Bibliyografya :
Taberî. Târih (Ebü’1-Fazl), III, 373; V, 153, 389, 392, 393, 470,
588-589; VII, 416; IX, 185-186; İbn Havkal. Şûretû’l-arz [nşr. M. |.
de Goe-je), Leiden 1967, s. 243; Hatîb. Tarthu Bağdad, XII, 305-306;
İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, Vlll, 13; Yâküt. Mu’cemü’l-bütdân,
Beyrut, ts. (Dâru sâ­dır). IV, 445; İbnü’İ-Esîr. el-Kâmü, IV, 90,
288; V, 246; VII, 55-56; VIII, 705; IX, 295, 525; MÜS-tevfî,
Nüzhetü’l-kutûb (Strange), s. 32; a.mlf.. Târîh-İ Güzide (Nevâî),
s. 264-265; İbn Battû-ta, er-Rihle, Beyrut, ts. İDâru sâdır], s. 221;
Mec­lisi, Bİhârü’l-enuâr, Beyrut 1403/1983, XCVIII, 28-44;
Detltü’l-Hallc (Târih), IV, 1901-1902, 1985-1993, 2005-2006,2232-2233;
Anistâsel-Kermelî, Luğatû’l-‘Arab, 1927, s. 187;Seyyid Abdürrezzâk
Âl-i Abdülvehhâb, Târîh-i Kerbelâ’, Bağdad 1353, I-III; Seyyid
Abdülhüseyin b. Sey-yid Ali, Târth-i Kerbelâ’ (trc. MuhammedSadr-ı
Hâşimî). Tahran 1337 hş.; Hİbetüddin eş-Şehris-tânî.
Nehdatü’l-Hüseyin, Bağdad 1345/1962, s. 6; v. Soden, AHW, !, 449;
Hâmİd Aigar, Dîn ü Deutel der/rân( t re. Ebü’l-Kâsım Sırrî),
Tahran 1349 hş., bk. indeks; A’yânü’ş-Şî’a, I, 593-600, 612-613; IV,
390-394; Saîd el-Useylî, Kerbelâ’, Beyrut 140S/1986; Ca’fer el-Hayyât,
Kerbelâ’ /î’;-merâdt(“/-gar6!yye(Ca’ferel-Ha]îlî,
Meusû’a-tü’l-‘atebâti’l-mıtkaddese: Kısmü Kerbelâ’ için­de),
Beyrut 1407/1987, VIII, 275-280; J. Berque, “Hier â Nağaf et Karbalâ'”,
Arabica, IX, Leiden 1962, s. 325-342;W. R. Husted,”Karbalâ’ Ma-de
Immediate: The Martyr as Model in Imami Shicism”, MW, LXXXIII/3-4 (1993),
s. 263-278; Sayyid VVahid Akhtar, “Karbalâ”, an Enduring Paradigm
oftslamic Revivalism”, al-Tawhid, XIII/l,Kum 1996, s. 113-125; E.
Honigmann. “Kerbelâ”, /AVI, 580-582; a.mlf., “Kartala1”, El2 (İng.), IV,
637-639; Abdulaziz Sachedİna, “Karbala”, The Ox[ord Encyclopedia ofthe
Mo­dern Islamİc World (ed. I. L. Esposito). Oxford 1995, II, 398-400.
Mustafa Öz
a) Arap Edebiyatında Kerbelâ.
Hz. Hüseyin’in Emevîler tarafından Kerbelâ’da şehid edilmesi bütün müslüman milletlerin edebiyatlarını etkilemiş, bu alanda mensur ve manzum birçok eser kaleme alın­mıştır. Kerbelâ hadisesi ve bunu izleyen olaylar üzerine yazılan şiirler Arap edebi­yatında önemli bir yer tutar. Ca’fer es-Sâ-dık gibi Ehl-i beyt imamlarının konuyu işleyen şairler hakkında teşvik edici sözler söylemeleri bu tür eserlerin yaygınlaşma­sında etkili olmuştur.
Kerbelâ hadisesiyle ilgili şiirlerde insan­ların, tabiat olaylarının, cinlerin ve melek­lerin Hz. Hüseyin’in şehâdetinden duy­dukları üzüntü yanında Ehl-i beyt’in fazi­letleri dile getirilmiş, olay bütün ayrıntıla­rıyla ve dramatik sahneler halinde tasvir edilmiş, kerbelâ kelimesindeki kerb (gam, keder, üzüntü! ve belâ sözcükleriyle olay arasında bağlantı kurulmuştur. Ayrıca Kerbelâ toprağı şehidlerin vücutlarını ba­rındırdığı için sevilen bir toprak olarak tasvir edilmiş, sevgi ve üzüntünün bir arada dile getirildiği ağıtlara konu olmuş­tur. Kerbelâ bir yandan belâlı yer, öte yan­dan büyük kahramanlıkların gösterildiği kutsal mekân olarak tanıtılırken şairler şiirlerinde Kerbelâ için yağmur ve bere­ket duasında bulunmuşlardır.
Arap edebiyatında Kerbelâ hadisesine dair bilinen ilk şiir Ebü’I-Esved ed-Düelî’-ye (ö. 69/688) ait bir gazeldir. Süfyân b. Mus’ab’ın (ö. 120/738) Ehl-i beyt hakkın­daki şiirinde de olaya temas edilmiştir. İmam Muhammed el-Bâkır ile görüşen ve onun övgüsüne mazhar olan Kümeyt el-Esedî’nin (ö. 126/744] Hâşimoğulları (Ehl-i beyt) üzerine nazmettiği. bu sebep­le “el-Hâşimiyyât” adıyla tanınan kaside­leri arasında Kerbelâ hadisesiyle ilgili gü­zel örnekler yer almaktadır. Seyyid el-Himyerî’nin belâlardan kurtulmak ümi­diyle Ehl-i beyt
İmamları hakkında yazdı­ğı şiirler içinde de Kerbelâ olayını söz ko­nusu eden kasidelere rastlanmaktadır. İmam Şafiî, Hz. Hüseyin’in şehâdetinden duyduğu üzüntüyü bir şiirinde, “Ehl-i beyt’i sevmekle suç işledimse bu pişman olmayacağım bir suçtur” diyerek ifade etmiştir. Di’bil el-Huzâî de Hz. Hüseyin’in şehâdetini şiirine yansıtmış olan önemli şairlerdendir.
Kerbelâ olayını dile getiren ilk dönem Arap şairleri siyasî iktidarlar tarafından tepkiyle karşılanmış, bazıları cezaya çarp­tırılmıştır. Kümeyt el-Esedî, “el-Hâşimiy-yâf’ından dolayı Hişâm b. Mâlik tarafın­dan öldürülmek üzereyken kaçarak kur­tulabilmiştir. Harûnürreşîd, Mansûr en-Nemerî’nin Hz. Hüseyin matemiyle ilgili şiirini duyduğunda çok hiddetlenmiş ve şairin öldürülmesi için emir vermiştir. Di’bil el-Huzâî de duyduğu bu korkuyu şiirle­rine yansıtmıştır.
Emevî dönemi şairlerinden Ubeydullah b. Hür el-Cu’fî, Kerbelâ hadisesi sırasında Hz. Hüseyin’e yardımı kabul etmemesine rağmen şiirlerinde onun şehâdetinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiştir. Sü­leyman b. Katta” el-Adevî et-Teymî. olay­dan üç yıl sonra Kerbelâ’dan geçerken yazdığı şiirde Hz. Hüseyin’in şehâdeti sı­rasında Kays ve Ganî kabilelerinin göster­diği vefasızlıkları anlatmıştır. Fazl b. Ab-bas b. Utbe, Hz. Hüseyin’in şehâdetinden duyduğu üzüntüyü ifade etmiş ve onu öldürenleri lanetlemiş.
Kerbelâ olayını birçokyönüyle ele alan Fazl b. Abbas b. Rebîa Ehl-i beyt’in başına gelen daha son­raki acılı hadiselere temas etmiştir. Ebû Dehbel Vehbb. Zemea el-Cumahîde şiir­lerinde Emevî döneminin aşın lüksünü ve iktidarın Ehl-i beyt taraftarlarına uygu­ladığı baskıyı dile getiren şairlerdendir. Emevî döneminde Hz. Hüseyin ve Kerbe­lâ şehidleriyle ilgili şiirlerde samimi bir üzüntü ve açık bir öç alma duygusu hâ­kimdir. Bu sebeple o dönem şairleri Eme­vî iktidarı için tehlikeli görülmüştür.
Abbasîler devrinde de Kerbelâ hadise­siyle ilgili şiirler yazılmıştır. Bu dönem şa­irleri, Ehl-i beyt’in haklarını savunacakla­rını umdukları Abbasî iktidarından bek­ledikleri gayreti göremeyince hayal kırık­lığına uğrayarak onları vefasızlık, Emevî-ler’in devamı olmak ve intikam sancağını terketmekle suçlamışlardır. Mansûr en-Nemerî, Di’bil el-Huzâî, İbnü’l-Mu’tez ve Kâdî et-Tenûhî bu duygulan dile getiren Abbasî devri şairleri arasında yer alır.
Hz. Hüseyin’in şehâdetiyle Kerbelâ ha­disesi Fâtımîler döneminde yoğun biçim­de işlenmiştir. Şerîf er-Radî, İbn Hânı ef-Endelüsî, Ebû Firâs el-Hamdânî, Sâhib b. Abbâd bu dönemde eser veren şairler arasında zikredilebilir.
b) Fars Edebiyatında Kerbelâ.
Fars ede­biyatında konuyla ilgili ilk örnekler daha çok manzum ürünlerle ortaya çıkmıştır. İran’da Şiî mezhebinin yaygınlık kazan­masından sonra Kerbefâ hadisesine veri­len önem artmış ve düzenlenen yas tö­renlerinde mersiye okuma geleneğine bağlı olarak birçok şiir yazılmıştır. Dinî mersiye türünün en önemli bölümü hali­ne gelen Kerbelâ edebiyatı, başta Hz. Hü­seyin olmak üzere onun yakınlarının şehâ­deti etrafında odaklanmış, şehidler yü­celtilip katiller şiddetle yerilmiştir. İlk ör­nekleri VI. (XII.) yüzyılda görülen bu şiir­ler arasında Cemâledclin Abdürrezzâk îsfahânî’nin “Lağzâb” adlı kasidesi zikredi­lebilir. Aynı yüzyılda Senâî. divanında Hz. Hüseyin’i bütün şehidlerclen üstün tutar­ken Hadîkatü’l-hakika’smüa onun Ker-belâ’da yaptıklarını bir cesaret ve özveri örneği olarak gösterir. Özellikle Büveyhî-ler döneminden itibaren âşûrâ günlerin­de Kerbelâ şehidlerinin resmî
törenlerle anılmaya başlanması Kerbelâ ile ilgili ede­bî çalışmaların da artmasına yol açmıştır. İlk Farsça Kerbelâ mersiyesi VI. (XII.)yüz-yılda Kavvâmî-i Râzî tarafından
yazılmış­tır. VII. (XIII.)yüzyılda Sa’dî-i Şîrâzîkaside­lerinde Kerbeiâ şehidlerini methetmiş, çağdaşı Ferîdüddin Attâr da divanında bu konuya bir bölüm ayırmıştır. VIII. (XIV.) yüzyılda Hâcû-yi Kirmânî’nin Hz. Hüse­yin’in şehâdetini anlatan mersiyesi de önemlidir. Bu yüzyıllarda bazı Sünnî kö­kenli şairler de Kerbelâ hakkında şiirler kaleme almışlardır. Meselâ Seyfeddin Muhammed Fergânî divanındaki kaside­lerinde halkı mateme ve ağlamaya davet eder.
X. (XVI.) yüzyıldan itibaren Şiîliğin dev­let dini olduğu Safevî döneminde bilhas­sa hükümdarların dinî şiirler yazılmasını teşvik ve bu tür şiir yazan şairleri himaye etmeleri Kerbelâ ile ilgili edebî çalışma­ları arttırmıştır. Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin bu alanda en Önemli eser sayılan Ravza-tü’ş-şühedâ^ Kerbelâ şehidlerini anmak için düzenlenen ve “ravza” denilen mec­lislerde yüzyıllardır okunagelmistir. Halk bu meclislere katılır.
Hz. Hüseyin ve onun dostlarının şehâdetinin hüznünü payla­şırdı. Bu dönemde İmam Herevî, Fahred-dîn-i Irâki. Selmân-ı Sâvecî, Saîd-i Herevî, Hasan-ı Kâşî gibi şairler, Hz.
Peygamber ve Ehl-i beyt’e dair şiirlerinde Kerbelâ ha­disesini işlemişlerdir. Nizâm-i Esterâbâdî, Ehlî-i Şîrâzî ve Lisânî-i Şîrâzî gibi şairler de Ehl-i beyt ve onlarla ilgili olaylar
hak­kındaki şiirleriyle şöhret bulmuşlardır. Daha sonra gelen Hayretî-i Tûnî ve Muh-teşem-i Kâşânî, Ehl-i beyt’e dair menkı­beleri anlatan şiirlerin en iyi örneklerini vermişlerdir.
XI. (XVII.) yüzyılın ortalarından itibaren muharrem törenleri sırasında muhtelif taziye oyunları ortaya çıkmış, XIII. (XIX.) yüzyılın ikinci yarısında taziyeler Nâsırüd-din Şah’ın desteğini almakla kalmamış, bütün milletin en çok önem verdiği temel bir ritüel haline gelmiştir. Tekye veya Hü-seyniyye denilen binalar da bu dönemde yapılmıştır. Söz konusu taziyeler sadece muharrem ve safer aylarında değil bütün aylarda yapılırdı. [641]
Kaçarlar döneminde ravza meclislerinin çoğalmasıyla birlikte mersiye yazımı da artmış, bunda Nâsıruddin Şah’ın emir ve teşviklerinin büyük rolü olmuştur. Safevî-ler devrinde pek uygun görülmeyen Ker-belâ olayının sahnelenmesi bu dönemde yaygınlaştırılmıştır.
Devlet adamları bu işin öncülüğünü yapmış, her yıl Gülistan Köşkü’nün güneyindeki Tekye-i Devlefte olay sahnelenmiştir. Bu dönem şairlerinin çoğu Kerbelâ olayına dair mesnevi, tercii-bend, müstezad, kıta ve rubâîler yazmış­tır. Visâl-i Şîrâzî’nin mersiyesi, Surûş-i İs-fahânî’nin Ravzatü’l-esrâr’i, Yağmâ-i Cendeki’nin Zübdetü’l-esrâr adlı mes­nevisi bu dönemde kaleme alınan önemli mesnevilerdir. Bunlardan başka Muham-med Naki b. Ahmed Burûcirdî’ninÂyî-nü’l-bükas\, Muhammed Hüseyin b. Muhammed Ali Kirmânî’nin Feth Ali Şah’a sunduğu Ravzatü’l-Hüseyniyye’-si, Mevlevî Muhammed Sıbgatullah b. Muhammed Gavs’ın Destân-ı Ğam’ı ve Gulâm Ali Musevî Cihangirnegârî’nin Hamle-i Hüseyni’si de zikredilmelidir.[642]
Bibliyografya :
Browne,jLW III, 171-181, 182, 186;Storey, Persian Literatüre, 1/1, s.
207-235; Safa. Ede-biyyât,\\]/l,s. 336-337; Cemşîd Melikpûr,
Ede-btyyât-ı Nümayişi der İran, Tahran 1363 hş., I, 213-216;
Nasrullah İmâmî. Merşiyeserây der Edebiyyât-ı Fârsî, Ahvaz 1369
hş., s. 57-63; Hü-seyn-İ Rezmcû, Enuâ’-ı Edebî ue Âşâr-ı Ân der
Zebân-ıFârsî,Meşhed 1372hş., s. 105-106; R Chelkovvski, “Popular
Entertaintment Medla and Social Change İn Tıvenüeıh Century Iran”,
Chir., VII, 765-814; Bânû Nusret Tecrübekâr. İran Edebiyatında Şiir:
Kaçarlar Oeuriftrc. Mehmet Kanar|, İstanbul 1995, tür.yer.; L.
Clar-ke.”Elegy (Marthiya) onHusayıi: Arabİcand Persian”, at-Serat, XII,
London 1986, s. 13-28; A. Schimmel, “Karbala and the imam Husayn in Persian
and Indo-Muslim Literatüre”, a.e., XII (1986), s. 39-42; G. Kanazi,
“Kerbelâ3 fl’l-edebi’ş-ŞÎ’a”, el-Kermİl, sy. 13,Hayfa 1992, s.
179-194. Rıza Kurtuluş
c) Türk Edebiyatında Kerbelâ.
Hz. Hü­seyin’in şehid edilmesini anlatan man­zum ve mensur eserlerle bu konuda ya­zılmış mersiyeler başta olmak üzere Ker­belâ adı Türk edebiyatında önemli bir mo­tif olarak yer alır. Türk muhayyilesinde Kerbelâ, Hz. Hüseyin’le ailesinin ve yakın­larının topluca şehid
edildiği bir yerin adı olmanın dışında bu elîm vak’ayı ifadelen­diren pek çok şair ve edip tarafından âde­ta bir remiz ve mazmuna dönüştürüle­rek “vak’a-i dil-sûz-i Kerbelâ, haber-i
Kerbelâ” gibi adlarla da anılan acıklı bir konunun adıdır.
Hz. Hüseyin’in başsız bedeninin gö­müldüğü bir meşhed iken sonraları üze­rine bir türbe yapılan, ardından suya ka­vuşturulup çöl ortasında güze) bir vaha­ya dönüştürülen Kerbelâ, Osmanlı tarihi boyunca Türk hacılarının uğrak yeri ola­rak Âl-i abâ sevgisini tazelemiş, özellikle Türk tasavvuf kültürünü derinden etki­lemiştir. Mezhep farkı gözetilmeden bü­tün müslümanlarca rağbet edilerek bir nevi kutsallık kazanan Kerbelâ hakkında gitgide
özel bir ziyaret kültürü oluşmuş, bilhassa Şiî müelliflerce “Fazlü ziyârâti’l-Hüseyin” gibi kitaplar, “Hz. Hüseyin Ziya-retnâmesi” gibi tercüman ve gülbankler yazılması geleneği
teşekkül etmiş, “Kâ-milü’z-ziyârât” gibi eserlere konu olan ziyaret âdabı gelişmiştir. Halk kültürü ve folklor açısından da zenginleşen Kerbelâ edebiyatta adı sıkça anılan bir yer haline gelmiştir. Ayrıca Arap, Fars ve Türk kül­türünün hâkim olduğu İslâm dünyasın­da Sünnî çevreler yanında bilhassa Şiîlik, Ca’ferîlik, Zeydîlikgibi mezhebi; kızılbaş-lık, Alevîlik ve Bektaşîlik gibi zümrevî an­layışlara sahip şair ve yazarlar için bir il­ham kaynağı telakki edilir olmuştur.[643]
Kerbelâ hadisesinin meydana geldiği asırdan itibaren Hz. Hüseyin’in hayatı ef­sanevî ve menkıbevî bir hüviyet kazan­mıştır. Özellikle Şiî müelliflerin mezhebî gayretleriyle abartılarak anlatılan şe-hâdetinin hikâyesi yüzyıllarca yazılarak okunmuş, anlatılmış ve dinlenmiş, ismi etrafında yeni birtakım inançlar gelişip yayılmıştır. Bu gelişme, giderek olayda bazı sırların ve hikmetlerin bulunduğu yönünde tecessüslere ve bunların bâtınî yorumlarına da kapı aralamıştır. Bu se­beple bazan hadis bile uydurulmuş, hatta Ahzâb sûresinin 33, Şûra sûresinin 23. âyetleri zorlama yorumlarla Ehl-i beyt hakkında tefsir edilmeye çalışılmıştır. Böylece Kerbelâ adı âdeta bir kült halini almış, Hz. Hüseyin’in şehâdeti için ma­tem tutmak ve bu konuda eser vermek sevap kazanmaya bir vesile kabul edil­miştir.
Muharrem ayının ilk gününden başla­yarak en muhteşemi onunda (yevm-i kati, yevm-i âşûrâ) olmak üzere Şiî ve Ca’-ferî çevrelerinde “taziye, şebih” adlarıyla anılan çeşitli törenler tertip edilmesi [644] bilhassa Safevîler’den itibaren devlet protokolüne girecek kadar önem kazanmıştır. Bu olaylardan çok sonra İs­lâmiyet’i kabul eden Türk kavimleriyle Endonezya ve Jamaika’ya kadar müslü-man toplulukları da içine alacak kadar geniş bir alana yayılan şiirler, özel mersi­ye ve makteller kaleme alınmıştır. Bu se­beple Kerbelâ Türk
edebiyatının da en çok ilgilendiği konular arasında yer almış, müstakil mersiyeler dışında mecaz ve teşbihlerin konulan arasına girmiştir.
Genel olarak dinî-tasavvufî Türk ede­biyatında, özellikle de Alevîlik-Bektaşîlik gibi zümre edebiyatlarıyla divan, halk ve âşık edebiyatında Kerbelâ hadisesiyle il­gili olarak müstakil eserler, mersiye ve manzumeler telif edilmiş, ayrıca başta divan şairleri olmak üzere konuya eğilen sanatkârların, halk âşıklarının his ve ha­yal dünyalarının ortaya konmasında Ker­belâ adı önemli bir mazmuna dönüşmüş­tür. Türk edebiyatında Kerbelâ olayını ele alan lirik eserlerin pek çoğu manzum olmakla birlikte manzum-mensur karı­şık ve sadece mensur eserler de kaleme alınmıştır. Bunlardan mesnevi, kaside, gazel, terciibend, terkibibend, rubâî, tu-yuğ, İlâhi, koşma gibi aruzla yazılanlarda “fâilâtün fâilâtün fâilün” gibi halk zihnin­de yerleşmiş vezinlerin kullanıldığı görül­mektedir.
Gerek divan şiiri gerek tekke ve saz şii­ri geleneğinde Hz. Hüseyin’e reva görülen muamelenin lirik ve trajik bir üslûpla an­latıldığı bütün eserlerin ortak özelliklerin­den biri Kerbelâ’nın kutsal bir bölge ola­rak anılması, diğeri de Ehl-i beyt ile Ker­belâ arasında bir bütünlük oluşturulma­ya çalışılmasıdır. Şairlerin bu olayla ilgili duygu ve düşünceleri halk nazarında Ker­belâ’nın faziletli bir mekân olması fikrini beslemiş, hakkında efsanevî ve menkıbe­vî rivayetlerin teşekkül etmesini sağla­mıştır. Kerbelâ için şiir yazan, buradaki tarihî hadiseleri mersiye yahut ağıta dö­nüştüren hemen her şair manzumesinin sonunda Kerbelâ için de bir duada bulun­mayı ihmal etmez. Zaman zaman “dest, sahra, çöl” gibi olumsuz adlandırmalar ön plana çıkarılıp bir mahrumiyet bölgesi olarak ifade edilen Kerbelâ aynı zaman­da Hz. Hüseyin ile Ehl-i beyt’in kanını ta­şıdığı için gözlere sürme diye çekilecek bir toprak olarak da anılır.
Türk edebiyatında Kerbelâ üzerine ya­zılıp daha ziyade muharrem ayının ilk on gününde yapılan toplantılarda okunarak yaygınlaşan eserler arasında. Kastamo­nulu Şâzfnin sade bir Türkçe ile 763 Zil­hiccesinde (Ekim 1362) telif ettiği Dâs-tân-ı Maktel-i Hüseyin adlı 3034 beyitlik eseri önemli bir yer tutar. İsmail Hik­met Ertaylan. Şâzî’den bir yıl önce Yûsufî mahlasını kullanan bir şairin Candaroğlu Hükümdarı Bayezid’e sunduğu 3000 beyitlik bir makteli olduğuna işaret etmek­tedir.[645] Yahya b. Bahşî’nin 90S Şaba­nında (Mart 1500) tamamladığı Maktel-i Hüseyin ise 976 beyit olup 938’de (1532) istinsah edilen bir nüshası Ankara’da bu­lunmaktadır.[646] Lâmiî’nin Kitâb-i Âî-i Resul adlı eseri de 989 beyitlik bir
makteldir. Hacı Nûreddin Efendi’nin940’ta (1533-34) sade bir Türkçe ile telif ettiği, zayıf bir nazım tekniğine sahip olmakla birlik­te kahramanlıkla ilgili beyitleri çok beğe-nildiği için yedi defa basılan Vak’a-i Ker-belâ’sı da (İstanbul 1285-1341) sevilen bir eserdir. Gelibolulu Câmî-i Rûmî’nin sa-natkârane bir üslûpla kaleme aldığı Saâ-detnâme ile [647] Âşık Çelebi’nin Maktel’ı [648] Hüseyin Vâiz-i Kâ-şifî’nin Ravzatü’ş-şühedâ3 adlı eserinin
tercümesinden ibarettir. Bu makteller arasında her bakımdan en mükemmeli, Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-suedâ’sıüır. Şeyma Güngör’ün doktora çalışması olarak neşre hazırladığı eser (Ankara 1987)
Türk dünyasında muharrem ayında Sünnî ve Şiî çevrelerce sevilerek okunmuş, dünya kütüphanelerinde bulunan 225’ten fazla yazma nüshasının yanı sıra defalarca ba­sılmış ve manzum kısımları bestelenmiştir.[649]
 
Bibliyografya :
Fuzûlî, Hadİkatü’s-süedâ(nşr. Şeyma Gün­gör), Ankara 1987, s.
XX-XX]]; Agâh Sim Levend. Divan Edebiyatı,İstanbul 1984, s.
132-133;Ce-mâl Kurnaz, Hayalî Bey Diuânt’nın Tah İtli, İs­tanbul
1996, s: 151, 367; Âmil Çelebioğlu. Türk Edebiyatında Mesnevi,
İstanbul 1999, s. 56-58; Hüseyin Mücîb el-Mısrî, Kerbelâ” beyne
şu^a-râ’i’ş-şu’ûbİ’l-İslâmİyye, Kahire 1421/2000; Elnure Azizova,
Kerbelâ Vak’ası (yüksek lisans tezi, 2001), MCİ Sosyal Bilimler
Enstitüsü, s. 41-94; Metin And. Ritüeiden Drama:
Kerbelâ-Mu-harrem-Ta’ziye, İstanbul 2002, s.28-53; a.mlf.. “Sanat ve
Kerbelâ: Muharrem ya da Taziye Gösterileri Pekçok Münyatüre Konu
Olmuş­tur”, Milliyet Sanat Dergisi, sy. 289, İstanbul 1978, s. 10-12;
a.mlf.. “Eski Edebiyatımızda Yarı Dramatik Bir Tür: Maktel ve
Minyatürlü Maktel Yazmaları”, Türkiyemiz, sy. 61, İstanbul 1990, s.
4-15; I. Melikoff. “Le dramede Kerbelâ dans le Iitterature epique turque”,
REİ, XXXIV (1966], s. 133-148; Bedri Noyan, “Bektaşî ve Alevilerde
Muharrem Âyini, Aşure ve Matem Erkânı”, HK, 1(1984). s. 89;Günay Kut.
“Aşık Çelebi”, DİA, II!, 549; İlyas Üzüm, “Hüseyin”, a.e., XVIII,
521-524. Mustafa Uzun