İçerik etiketlendi: ‘açıklar mısınız’

Hacca Bedel (Vekil) Göndermek Nasıl Olur, Açıklar mısınız?

İbadetler; namaz, oruç gibi yalnız bedenle; zekât, sadaka ve kurban gibi yalnız mal ile; hac menasiki gibi hem beden, hem de mal ile yapılanlar olmak üzere üç kategoride değerlendirilir. Hangi şekilde yapılırsa yapılsın yapılan bir ibadetin sevabı başkasına bağışlanabilir.

Ancak, bir kimsenin üzerine farz olan ibadetleri kendi adına ifa etmek üzere bir başkasını vekil tayin etmesi, onu farz ve vacip olan ibadetlerin sorumluluğundan kurtarır mı?

Namaz, oruç gibi sadece beden ile yapılan ibadetlerde başkasını vekil tayin etmek mutlak olarak caiz değildir.

Hiç kimse başkası yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz. Beden ile yapılması gereken ibadetlerin vekâleten yapılması, adına yapılan kişiden sorumluluğu kaldırmaz.

Zekât, sadaka, kurban gibi sadece mal ile yapılan ibadetlerde vekil tayin etmek, mutlak olarak caizdir. Bir kimse zekât ve sadakasını bizzat kendisi verip, kurbanını da kendisi kesebileceği gibi, vekil tayin ettiği birisi marifetiyle de eda edebilir.

Hac gibi hem beden, hem de mal ile yapılan ibadete gelince, mükellef olan kimsenin yerine getirmekten aciz olması ve zaruret halinde başkasının ona vekaleten yapması caizdir. Aksi halde caiz değildir.

Ölüm, yaşlılık, müzmin hastalık, kadınların birlikte sefere çıkacak mahremlerinin bulunmayışı gibi sebeplerle bizzat kendileri gitmek suretiyle haccedemeyenlerin yerine vekaleten yapılan hac, onlar adına yapılmış olur.

Üzerlerine hac farz olan ve zikredilen sebeplerden ötürü bizzat hacca gidemeyenlerin, bedel (vekil) göndererek hac yaptırmaları gerekir.

Üzerlerine hac farz olduğu halde, bizzat kendileri haccetmedikleri gibi vekil de göndermeden vefat eden kimselerin, vefat etmeden önce kendi yerlerine bedel (vekil) gönderilmesini vasiyet etmeleri gerekir.

Vekâleten hac yapılabileceğine dair Abdullah b. Abbas’tan nakledilen şu hadis i şerif konumuza ışık tutmaktadır. “Has’am kabilesinden bir kadın, Veda haccı senesi Resulullah Sallallahu Aleyhi Vessellem’e gelerek: “Ey Allah’ın Resulü, Cenab ı Hakk’ın kulları üzerine haccı farz kılması emri, babama binek üzerinde duramayacak kadar yaşlı iken ulaştı. Onun adına vekâleten haccedersem, borcu ödenmiş olur mu?” diye sordu. Resulullah (aleyhissalatu vesselâm) “Evet olur!’ diye cevap verdi. (Buharî ; Hac, 1,2;Müslim, Hac, 7/3)

Farz Olan Haccın Vekaleten Yapılabilmesi

Farz olan haccın bedel (vekil) tarafından yapılan hacla, eda edilmiş kabul edilebilmesi için şu şartlar gereklidir:

1. Adına hac edilecek kişi vefat etmiş veya yaşlılık, iyileşme ümidi olmayan hastalık, kadının birlikte yolculuk yapacağı mahreminin bulunmaması gibi sebeplerle bizzat hacca gitmekten devamlı olarak âciz olmalıdır.

Ölmeden önce âcizlik hali gider, hacca gidebilme imkânını tekrar elde ederse yerine vekaleten yapılan hac nafile olur, kendisinin bizzat hac yapması gerekir.

2. Adına hacca gidilecek kimseye hac, önceden farz olmalıdır.

3. Vekil, ihrama girerken sadece adına hacca gittiği kimse için niyet etmelidir.

5. Vekâlet için ücret talep edilmemelidir. Hac bir ibadettir, ibadetler de Allah rızası için yapılır.

6. Vekil gönderilen kimsenin masrafları, gönderen tarafından karşılanmalıdır.

7. Adına hacca gidilen kimse, kendisi için haccetmesini vekilden istemiş olmalıdır.

8. Vekil olarak gönderilen kimse haccı bizzat kendisi yapmalıdır.

9. Vekil olarak gönderilen, gönderenin isteğine uymalı, onun istediği haccı yapmalıdır. İfrad haccı yapmasını istediği halde temettü’ haccı yaparsa kendi adına haccetmiş olur. Parasını iade eder.

10. Adına hacca gidilmesini vasiyet eden kimse sarf edilecek paranın miktarını ve vekilin nereden gönderileceğini belirlemişse buna riayet etmek gerekir.

11. Vekil, gönderen adına haccın menasikini tamamlamadıkça kendisi için umre yapmamalıdır.

Amellerin berzahta temessül etmesinden bahsediliyor, açıklar mısınız?

Kur’an ferman ediyor: ‘Her insanın amelini boynuna doladık; kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız.’ (İsra, 17/13)

Herkesin arkasına takılan ve sahibinden ayrılmayan bir kitabı vardır. Hiç kimse, hayır ve şer herşeyi içinde muhafaza eden kitabtan kurtulamaz. Herkesin kitabı gerdanlık gibi boynuna takılmıştır. Âlem-i şehâdette yapılan şeyler aynıyla gerdanlık olamayacağına göre, yaptığımız her iş, her amel âlem-i misâle ait keyfiyetiyle boynumuza takılacaktır. Nasıl olacaktır? Havadaki ses ihtizazları gibi mi? Elektromanyetik dalgalar gibi mi? Eşyanın bir kısım ses, şekil, renk ve keyfiyetleri imtisas etmesi (absorbe) gibi mi? Her şeyin eşyanın içinde muhafaza edilmesi gibi mi? Keyfiyeti bizim için meçhul; ama varlığında zerrece şüphe yok. ‘Sırların açığa çıkacağı gün’ (Târık, 86/9) bu defterdekiler ortaya dökülecektir. Keyfiyetini bilemiyoruz; ama ne çıkar? Biz misallerle meseleyi çözmeye çalışıyoruz. Zaten Kur’an da, ‘Ve lillâhi meselü’l-a’lâ; en yüce misaller Allah içindir’ (Nahl, 16/60) diyerek bize misal vermeyi öğretmiyor mu? Evet burada Zat-ı Ecelli Â’lâyı tanıma mevzuunda da misal verilebileceğine işarette bulunuluyor. Misallerin en alîsi 0’na ait ve biz misallerle meselelerimizi vüzûha kavuşturmaya çalışıyoruz.

Kabirde ameller temessül eder. Rasulü Ekrem (sav): ‘Namaz nur, sadaka bürhandır’ (1) buyuruyor. Namaz bir nur, sadaka ise bir burhan halinde temessül eder. İki bahadır civanmert gibi insanı muhafazaya çalışırlar.

Bir başka hadislerinde de yine bu manaya işaretle şöyle buyururlar: ‘Cenaze mezara konduğu zaman kendisini teşyi edenlerin daha ayak sesleri kesilmemiştir ki, melekler gelir kendisine soru sorarlar. Tam o dakikada nûrânî bir şey gelir onun baş ucuna oturur. Bu onun namazıdır. Bir başka nûrânî şey ayak ucuna oturur. Bu onun sair hayrat ve hasenatıdır. Bir başka nûrânî şey onun sağ tarafına oturur. Bu onun orucudur. Bir başka nûrânî şey sol tarafına oturur bu da onun zekatıdır. Bunlar, sağdan ve soldan kabrin onun kemiklerini sıkmasına (canını yakmasına), sıkıntılar hasıl etmesine karşı onu korurlar.’ (2)

‘Kabir amellerin çeyiz sandığıdır’ Bir gelinin çeyizlerini içine koyduğu sandık gibi, ebedi vatanımız ve baba yurdumuza gittiğimiz zaman, namazımızı, orucumuzu, zekatımızı, hayrat ve hasenatımızı orada temessül etmiş olarak bulacağız.

Ehlullahtan riyavet edilen menkibeler vardır. Onlardan birisi şöyle der: ‘Mezara beni koydukları zaman cehennemin dehşet saçan keyfiyeti karşıma dikildi. Üzerime geliyordu. Ve bir kaç tane ekmek adeta siper oldu ve beni korumaya başladılar. Ben bunların keyfiyetini sordum. Dediler ki, bunlar sen hayatta iken fakirlere tasadduk ettiğin ekmeklerdir.’ Bu bir Ehlullahın müşahedesi… Allah Rasulü (sav) de ‘Namazın baş ucunda, orucun sağında, zekatın solunda, sair hayrat, sadakat ve hasenatın ayak tarafında seni himaye edecek’ (3) derken yine bize misal aleminden bazı tablolar sunuyor.

Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde ‘Mahşer’de insan, yaptığı hasenat ve hayratla korunacaktır’ (4) diyor. Bir zayıf hadis de bize şöyle bir hususdan bahsediyor: Cehennem, dalga dalga köpürüp coştuğu bir anda, insanlar dehşet içinde ondan kaçarken, iki cihan serveri ümmeti için çırpınıp durmakta ve kurtarmak için bir çare aramaktadır.. (Nasıl aramaz ki, o daha doğduğu anda bile ‘Ümmetî Ümmetî’ diye inlemiştir.) Tam o esnada karşısında Cibril belirir. Cibril ki onun en yakın dostudur. Elinde bir bardak mâi tutmaktadır. Bardak yarısına kadar su doludur. Allah Rasulü, Cibrilden elindekinin ne olduğunu sorar. Cibril ‘ümmetinin göz yaşlarıdır’ cevabını verir. Ve sözlerini şöyle devam ettirir: ‘Bugün cehennemi bundan başka hiçbirşey söndüremez.’ (5)

Dünyada damla damla akıtılan göz yaşları, ahirette cehennemi söndürecek en müessir iksir olacaktır. Zaten sahih bir hadislerinde de Efendimiz şöyle buyurmuyor mu:

‘İki göz vardır ki, cehennem ateşini görmez. Birisi: Allah korkusuyla ağlayan göz. İkincisi: Düşman karşısında nöbet tutan nöbettarın gözü.’ (6)

Birisi dâhili düşman olan nefsine karşı, diğeri de ırz, namus, vatan ve bunlardan da mukaddes dinine saldırmak için fırsat kollayan hârici düşmana karşı. İşte bu iki grup insanın gözleri, cehennem ateşi görmeyecektir.

Bundan da anlaşılıyor ki, mü’minin her bir ameli, ahiret menzillerinin her birinde ayrı ayrı temessül edecek; kimi yerde o, mümini bela ve musibetlere karşı koruyacak, kimi yerde de onun karşısına bir Cennet taamı veya diğer Cennet nimetlerinden biri olarak çıkacaktır.

Mü’ minin her ameli, arşı a’ zama yükselir. İmam Ahmed, Numan b. Beşir’den naklediyor: Allah Rasulü buyurdular ki: ‘Arş-ı A’zamın etrafında daima arı sesi gibi sesler duyulur. Sizin tesbih, tehlil, tekbir ve tahmidleriniz, vızıltılar halinde Allah’ın arşının etrafında tıpkı oğul veren arı şeklinde vızıltılar çıkartır. Ve bunların tek dilekleri de sahiplerinin affedilmesidir.’ Rasûlü Ekrem bu ifadelerinden sonra soruyor: ‘Rabbinizin yanında böyle şefaatçilerinizin bulunmasını istemez misiniz?’ (7)

Siz durmadan dua ve zikirle Cenab-ı Hakk’a yalvarıp yakaracaksınız. Ağzınızdan çıkan her kelime, her ses, dalgalanıp arşa yükselecek ve arşın etrafını ihata ederek orada arı sesi gibi ses çıkaracak ve hakkınızda şefaatte bulunmaya çalışacaktır. İşte, keyfiyeti meçhul olmakla beraber, bu ve benzeri hadisleri bize, misal aleminde bazı levhalar anlatmaktalar.

Mallarınız temessül edecek, Allah’ın nezd-i uluhiyetinde kıymet ifade eder değerleriyle hakkınızda şefaatçi olacaklar. Zekatını, sadakasını, öşrünü vermediğiniz mallarınız ise yılanlar, çıyanlar halinde temessül ederek yine misal aleminden levhalar halinde nazarınıza arzedilecek ve size eza ve cefa yapacaklar. Bir ayette bu hakikat anlatılırken şöyle buyurulur:

‘Allah’ın kereminden kendilerine verdiğini cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, o kendileri için şerlidir. Cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolandırılacaktır. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.’ (Âl-i İmran, 3/180)

Tirmizi, Nesei ve Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte de bu husus teyid edilmekte ve şöyle denmektedir:

‘Bir mü’minin, malının zekatından vermesi gereken şeyi vermediği takdirde, bu mal ahirette onun karşısında yaşlılığından ve dehşetinden başının tüyü dökülmüş, dehşetli bir yılan halinde temessül edecektir.’ (8) Buhari, Müslim şu ilaveyi yapıyorlar:

‘Onun iki tane de dişi vardır. Kişiyi ağzından veya avurdundan ısırırlar.’ (9)

Meseleyi hülasa etmeye çalışalım: baştan buraya kadar bir bir saydığımız deliller muvacehesinde diyoruz ki, âlem bizim içinde bulunduğumuz âlemden ve varlık da bu âlemde mevcut varlıklardan ibaret değildir. Belki bu âlemin verasında başka âlemler ve o âlemlere mahsus da varlıklar bulunmaktadır.


[1] Nesei, Zekat 1; Müslim, Taharet 1; Tirmizi, Cuma 80; Deavat, 85

[2] Abdürrezzak, Musannef, 3/582, 583

[3] Abdürrezzak, Musannef, 3/582, 583

[4] Müsned, 6/352

[5] Vehbe Zuhayli, Tefsir-i Münir, 27/141

[6] Tirmizi, Fezâilü’l-Cihad 12

[7] Müsned, 4/268-271

[8] Tirmizi, Tefsir-i Sure Al-i İmran, 4; Nesai, Zekat, 2; Müsned, 1/377

[9] Buhari, Zekat 3; Tefsîru Sure 3/14, 9/6; Müslim, Zekat 27, 28

Ruhun emir aleminden olması ne demektir, açıklar mısınız?

Ayette: ‘(Ey Habibim!) Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.’ (İsra, 17/85) denilerek bu hakikata işaret edilmektedir.

Ruh, Kudret, İrade ve Kıdem gibi sıfatlardan değil, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın zatından gelmekte ve O’nun Rubûbiyetine dayanmaktadır.

O, Emir Alemi’ndendir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı ifade ederken ‘Ruh, zîhayat, zîşuur, nûrânî, vücud-u harici giydirilmiş; camî, hakikatdar, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanun-u emrîdir.’ der.(1)Ruhun kendine göre nûrânî bir kılıfı vardır ki, buna ‘misâlî beden’ denilmektedir. Adeta o, içinde bulunduğu bedenin dublesi gibidir.

Ruh maddeden mürekkeb değildir. Bunun manası, ruh, âlem-i halktan (Alem-i maddi veya alem-i şehadet de denilen şu gördüğümüz ve yaşadığımız alem) değildir, demektir. Ruh alem-i emirdendir.(Alem-i emir, maddi ölçülere girmeyen ve daha ziyade kanunların hakim olduğu bir alemdir. Bu alemde esas olan madde değil, manadır.) Yani, o atomların biraraya gelmesiyle hasıl olan bir varlık değil; melâike gibi Allah’ın emriyle meydana gelen zîşuur, nûrânî kanunlardan ibarettir. Küreler ve atomlar, hatta çekirdekle elektronlar arasındaki çekme kanunu gibi, ruh da bir kanundur. Fakat ruh şuurludur. Diğer kanunların ise hayat ve şuuru yoktur.

Ruh maddeden mürekkeb olmadığı için basittir; sabit bir varlığı vardır.

Ruh, beden içinde bulunduğu sürece belli kayıtlar altındadır. Ancak o, beden ile münasebetini kesince, külliyet kazanır ve her türlü kayıttan kurtulmuş olur. Böyle olunca da görüş ve hissedişi apayrı bir buudda cereyan eder. Onun içindir ki, ölüm sekeratına girmiş bir insanın (daha önce iman etmemişse) imanı makbul değildir. Zira o, tabiat ötesi alemi görmüş ve gideceği yeri müşahede etmiştir. F’iravun böyle bir anda iman ettiği için imanı kabul olmamıştır. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir.(2) Buna rağmen o insanın, imanı kabul edilmemektedir. Zira artık o, hakikatı apaçık görmüş ve imtihan sırrı ortadan kalkmıştır. Demek ki, ölüm anında ruhun gördüğü bir hakikat vardır. Ve yine demek ki, o hakikatı gören bir de ruh vardır. Çünkü cesed artık hiç bir şey görmemektedir.

Arthur Hill diyor ki:

‘Atomların veya elektronların varlıklarını göremediğim halde, reaksiyonlarına bakarak onların varlıklarına nasıl inanmış isem, ruhların varlıklarına da, gördüğüm olayları değerlendirerek aynı suretle inanıyorum.’

Vıctor Hugo, imansız şairler arasında sayılmaktadır. O sosyalistlerin istismarına müsaid, sefalet şiirinin şairidir. Ancak yine o, son anlarını yaşarken şöyle demiştir: ‘Artık çanları çalmayın. (Yani vasıtayla araya girmeyin.) Zira ben Allah’a inanıyorum.’

Acaba, birkaç insanın beynini taşıyan bu muhteşem dimağ, hayatının son dakikasına kadar eşya ve hadiselerden ders almamışken o dakikada ne gördü ki, kilisenin aracılığını da elinin tersiyle iterek ‘Ben Allah’a inanıyorum’ dedi. Belli ki, onun bu itirafı, ruhunun müşahade ettiklerinden ileri gelmişti.

Ruh ve Madde Dergisi şöyle bir hadiseyi naklediyor:

Meşhur mucid Edison, bedeni terkeden ruhun, ölümden sonra yaşadığına kuvvetle inanmakta idi. Ayrılık saati yaklaştığı sırada, doktoru, Edison’un bir şeyler söylemek istediğini görmüş, hastanın üstüne doğru eğilmiş ve ölmek üzere olan büyük adamın şöyle dediğini duymuştur: ‘Ötesi gerçekten harikulade’

Bu ancak bir velinin dudaklarından dökülebilecek bir sözdür. Nedir acaba Edison’u hayran eden ötesi? Edison nasıl bir manzara müşahade etmiştir ki, böyle söylemiştir? Evet, ötesi ahirettir. Ruhun cesedden ayrılmasıyla başlayan yeni bir hayattır. Ruh, orası ile münasebete geçmiş ve Edison’a ‘Ötesi cidden harika’ dedirtmiştir.

Hz. Aişe Validemiz, Efendimizin vefatını anlatırken der ki: ‘Son anlarını yaşıyordu. Bazen rahatsızlandığında bana okuturdu. Ben de O’nun mübarek elini tutar, o eli şefaatçi yaparak yine O’nun ağrıyan uzvu üzerine koyar ve dua ederdim. O esnada da öyle yapmak istedim. Elini tutmak istediğimde şiddetle çekti. Ve: ‘Allah’ım! Yüce dostların yanını istiyorum’dedi. (3) Belli ki artık öteleri özlüyor ve dünyada kalmak istemiyordu. Efendimiz veraların verasını müşahade ettiği bir anda öteleri talep ederken, söz konusu hususa da işaret ediyor, ruhun varlık ve bekasını dile getirmiş oluyordu.

Doktor William Hunter’ın ölürken: ‘Kalem tutacak kadar kuvvetim olsaydı, ölümün ne kadar kolay ve zevkli olduğunu yazabilirdim.’ dediği nakledilir. Zira ki, ölüm anında insan, tabiatın ötesini seyretmektedir.


[1] Bediuzzaman Said Nursi, Sözler, 29.Söz, 231

[2] Buhari, Tevhid, 15, 22, 28, 55; Bed’ül-Halk, 1; Müslim, Tevbe, 14-16

[3] Buhari, Megazi, 83; Müslim, Selam, 50, 51; Ebu Davud; Tıb, 19; İbni Mace, Tıb, 38

Rızkın Allah Taahhüdü Altında Olduğu Söyleniyor. Halbuki Biz Bazı Ülkelerde Elli Altmış Günlük Açlıktan Sonra Ölenleri Biliyoruz, Açıklar mısınız?

Rızkın Allah’ın taahhüdü altında olduğunu Kurân’da pek çok âyet anlatıyor. Meselâ: “Yeryüzünde yürüyen, hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun rızkını taahhüt altına almış olmasın.”(Hûd/6) “Kuvvet ve metanet sahibi Hz. Allah, Rezzak-ı âlem Odur. Evet, rızkı veren Odur.”(Zariyat/58) Kur’ân-ı Kerim’de aynı meâlde daha pek çok âyet var. Bunların hepsi de rızkın taahhüt-ü Rabbânî altında olduğunu gösterir. Kimse acından ölmemektedir. Ancak, insanlar bilmelidirler ki, vücutlarının zaruri ihtiyacı olan, rızıkları taahhüt altına alınmıştır ama; zaruri ihtiyaçlarının dışındaki rızık taahhüt altına alınmamıştır. Yani israfla, su-i istimalle, su-i itiyatla, kötü alışkanlıklarla rızık sayılmayan bir kısım şeyler, onun için zaruri rızık haline gelmişse ve o insan, o türlü rızıksızlıktan ölüyorsa, böyle bir rızk taahhüt altına alınmamıştır ki, bu ölen insanlara da, “rızıksızlıktan ölüyorlar”diyelim…

Şimdi bir kısım basit misallerle arz etmeye çalışalım. Meselâ: bir afyonkeş, afyona alışıyor. Onu afyondan alıkoydukları zaman çıldırıyor. Belki de, alışkanlık derecesine göre ölüyor. Şimdi bu adam, afyon verilmediğinden ölüyor. Ölüyor ama; evvela afyon alışkanlığından sonra da o alışkanlığı usulüne uygun olmayacak şekilde terk ettiğinden dolayı ölüyor. Kezâ, bir başkası sigaraya alışmış ve nikotik olmuş. Sigarayı usulsüz bırakınca bir kısım a’razlar baş gösteriyor. Hatta bazen eli, yüzü, ayağı şişiyor ve doktorlar ona diyorlar ki: “Sen bunu bu şekilde terk edemezsin. Böyle münasebetsiz kesişin bir kısım komplikasyonları olabilir. “Bundan dolayı eskiler: “adetleri terk öldürür.”demişler… Daha başka alışkanlıklar da olabilir. Bir insanın vücudunun günlük ihtiyacı elli gramlık bir protein olmasına karşılık, o her gün bir-iki kilo yemeye alışmışsa; hatta bu arada, aynı şahıs bir kilo meyve bir kilo baklava, bir kilo da et yiyorsa bu alışkanlığı terk edince sarsılabilir, hatta hastalanabilir ve bir daha da belini doğrultamaz. Halbuki bir insan normal olarak 50-l00 gram ağırlığında meyve almış ve o kadar da protein kullanmışsa, günlük ihtiyacını görmüş demektir. Belki bu aldığı şeyler -alışmaya bağlı- bir kaç gün de yetebilir. Hücreler, şuhum-u müdahhare (ihtiyaç stoku) halinde stoklarını alırlar. Ve sonra dıştan gıda gelmezse, o stoklardan azar azar kullanırlar ve böylece de vücud beslenir gider.

Bunun gibi, şurada, burada açlıktan ölen kimseler var. Bunlar eğer Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği rızkı mukannen olarak alsalar; meselâ diyelim ki, Cenab-ı Hak bir insana, bir çuval buğday veriyor. O ise, bu bir çuval buğdayı, hemen iki ayda bitiriyor. Ondan sonra on ay aç kalıyor ve bir müddet sonra da acından ölüyor. Ama o insan,o bir çuval buğdayı, mukannen kullanmak suretiyle, her gün birer avuç yese idi, bir sene ona yetecekti ve tabii esbap açısından ölmeyecekti…

Demek ki, insanlar ölüyorlarsa, rızıksızlıktan, açlıktan ve ihtiyaçtan değil, belki Allah’ın verdiği rızık bir sene kendilerine yetecekken, çarçur ettiklerinden ve vücutlarında da su-i itiyat hâsıl olduğundan ötürü, âdetlerini terk ediyor, dolayısıyla, şeriat-ı fıtriyenin kanunlarının mahkumu olarak ölüyorlar. Rızıksızlıktan ölmüyorlar…

M Fethullah Gülen

Kerîm ve Rahîm İsimleri Âhireti İktiza Etmesini Açıklar mısınız?

En zayıf ve en muhtaçlara, en güzel ve en mükemmel şekilde bakılıyor. En çelimsiz canlıların, elsiz ve ayaksız varlıkların çok rahatlıkla beslendiğini görüyoruz.

İradesini kötüye kullanarak işe müdahale eden insanların yanlış müdahaleleri bir tarafa bırakılacak olursa, en zayıf, çelimsiz, aciz ve nahif varlıklara en güzel şekilde bakıldığını müşahede ediyoruz.

İşte, bir hücrenin hayatiyetini devam ettirmesi; ana rahmindeki ceninin en mükemmel usulle beslenmesi ve dünyaya gelen yavruya annenin musahhar edilerek en küçük ihtiyacının dahi, büyük bir ihtimamla deruhte ettirilmesi; denizin dibindeki balıklar ve meyvenin içindeki kurtların gayet mükemmel beslenmesi; yerinden kımıldama imkânı olmayan ağaçların ve yatalak hastaların rızıklarının kendilerine kadar getirilmesi ve bunlar gibi binlerce müşahhas misaller yukarıda mücerret fikir halinde söylediğimiz hususu te’kid etmektedir.

Bütün bunlarla anlıyoruz ki, kâinatta hükmeden Kerîm ve Rahîm bir Zât vardır.

Cenâb-ı Hakk umum kâinatta bu kadar ihsan ve kerem sahibi olursa, O daima ikrâm ve ihsan etmek ister. İkram ve ihsan etmek istemesinin yanında ikram ve ihsan edeceklerinin de vücutlarını iktiza eder. Madem ki bu dünyada âciz, zaif ve aynı zamanda fanî insanlara bu kadar ikrâm ve ihsanda bulunuyor; rahmet ve keremi bu ikramlarının devamını istilzam eder. Halbuki burada insan yediği bir üzüm tanesine mukabil bin tokat yiyor. Tadıyor, fakat doymuyor. Ağzında tat, kalbinde feryat ve figan meydana geliyor. Ona zevk veren şeyler, veda dahi etmeden ve hiç sormadan çekip gidiyorlar. Gençlik, güç, kuvvet ve daha nice zâil olan nimetler gibi… Öyleyse burada insana bu kadar ihsanda bulunan Cenâb-ı Hakk ihsan ve nimetlerini kesivermekle, nimeti nikmete, lezzeti azaba ve muhabbeti düşmanlığa çevirmeyecektir. Halbuki bütün bunlar ebedî olmazsa, nimet nikmet olur. Lezzet azab olur. Ve sevgi düşmanlığa dönüşür. Öyleyse, bu nimet ve ihsanların devam edeceği bir ebedî âlem vardır ve mutlaka olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Allahın Vahidiyet ve Ehadiyet sıfatları arasında ne fark vardır, açıklar mısınız?

Vahidiyet tecellisi umûmîdir. Bütün eşyayı ihata eder. Bu ihata ve umumilik içinde insan, tecellî sahibini unutabilir. Mesela, gündüz olduğunda güneş hep görünmektedir. Her tarafı ışıtan ve ısıtan güneşi, gündüz boyunca aklımıza dahi getirmeyiz. Adeta onun varlığını unuturuz. Sonra gözümüzü alan bir aynada güneşin yansımasını görünce hemen onu hatırlarız. Cenab-ı Hakkın tecellî-i vahidiyeti içinde ehadî tecellisini göstermesi de böyledir. Allah

her an Esma-i Hüsnasıyla kâinatta tecelli etmektedir. Ancak, bize kendini hatırlatmak için aynı zamanda her bir şeyde, ayrı ayrı ve hususî manâda tecellî eder. Mesela, umumen    bir rızık verme fiil-i kudsisi vardır kâinatta. Bu rızık verme işini Cenab-ı Hak, insanın bütün yeme içme ihtiyaçlarını, bir ağacın levazımatını tam zamanında ve ihtiyaca göre vermekle hususi dairede de gösterir ve Rezzak ismini hatırlatır. Vahidî tecellî umûmîdir, her şeyi kapsar, ehadî tecelli her varlığın şahsına özeldir, sıfatlara ve kabiliyetlere göre gelir.

Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatlarının ifade ettiği manayı açıklar mısınız?

Rahman ve Rahim sıfatları, aynı kökten gelen Cenâb-ı Hakk’a ait iki sıfattır. Bu sıfatlar, ihtiva ettiği mânâ itibarıyla birbirinden farklıdır. Rahman sıfatı tıpkı Lâfz-ı Celâle’de olduğu gibi, şu ana kadar başka bir varlığa isim olarak konulmamış, sadece ve sadece Allah’a mahsus bir sıfat olarak bilinmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır, onu tefsir ederken: “Rahman; yeryüzünde canlı-cansız, mü’min-kâfir.. herkese Allah’ın rahmet etmesidir.” şeklinde bir yaklaşımda bulunur.

Rahim sıfatı ise, dünyada iken vazife ve sorumluluğunu bilmiş kişilerin, mazhariyeti ne ölçüde olursa olsun, ahirette mükâfatlandırılmalarını tekeffül ve ifade eder. Evet, görüldüğü gibi Rahman sıfatı mânâ yönüyle daha umûmî görünmektedir.

Kelime ve harflerin çokluğunun mânânın genişliğine delâlet etmesi, Arap dilinde bir esastır. Bu iki kelimenin her besmelede geçmesinden başka, sûrelerin içinde de zikredildiğini düşünecek olursak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin, bereketinin bunca vurgulanmasındaki espriyi daha iyi anlarız. Bir kudsî hadiste, Allah’ın rahmetinin gazabına sebkat ettiği ve onun her şeyi kuşattığı ifade edilir. Allah Resûlü (s.a.s)’nün bir başka hadisinde ise, bu rahmetin sadece insanlara değil; bütün canlılara şamil olduğu vurgulanır. O: “Allah (c.c), rahmetini yüz parçaya ayırmıştır. Onun doksan dokuzunu kendi katında bırakmış, bir parçasını da yeryüzüne indirmiştir. Mahlukatın birbirine karşı merhameti, meselâ hayvanın yavrusunu emzirirken, ona basmamak için ayağını kaldırmasında olduğu gibi, işte bu bir parça merhametten dolayıdır.” buyurur.

Evet, dünyada bu denli geniş olan Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, ahirette de herkes için çok önemli bir nokta-yı istinattır. Allah (c.c)’ın orada kimlere rahmet edip, merhametiyle kucaklayacağını bilemeyiz. Bunun, sadece iman ve amel eden kullara has olduğunu söyleyip dünyada insanlara karşı bir cehennem zebanisi gibi davranmak doğru değildir. Aksine, onlara karşı cennet hâzinleri gibi yumuşak edalı olup, yarım kelimeyle dahi olsa bir kurtuluş yolunun olabileceğini hatırlatmak gerekir. Unutmayalım ki, bazen mükellefiyetlerin tam-tekmil edası bile, insanın kurtuluşuna yetmeyebilir. Bu hakikati, Nebiler Serveri şu hadis-i şeriflerinde beyan buyururlar. Şöyle ki, bir gün Allah Resûlü (s.a.s): “Hiç kimse ameliyle kurtulamaz.” der. Sahabe Efendilerimiz: “Sen de mi ey Allah’ın Resûlü?” diye sorduklarında, O: “Evet, ben de kurtulamam. Ancak Allah rahmet ederse.” cevabını verir. Ama aynı Allah Resûlü (s.a.s) bir başka hadislerinde: “Lailahe illallah deyin kurtulun.” buyurur. Buradan hareketle fukaha, bu kelimeyi söyleyen insanlarla savaşta karşı karşıya gelinmiş olsa bile, kesinlikle öldürülmemeleri gerektiğini söylerler. Bu hususta Allah Resûlü’nün Üsame b. Zeyd, Mikdat b. Esved, Muhallim b. Cessâme (r. anhüm)’ye olan serzeniş ve itapları hepimizin malumudur.

Hâsılı, rahmet hepimiz için çok önemli bir kaynaktır. Rahmetten mahrum kalan, her şeyden mahrum kalır. Her insan, rahmeti kendisi açısından yorumlayıp, ona ehil olup olmadığının muhasebesini yapabilir; ancak başkaları hakkında bu türlü yorumlara girmesi, kesinlikle doğru değildir.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz