İçerik etiketlendi: ‘doğru mudur?’

Riyanın bir çeşit şirk olduğu söyleniyor, doğru mudur?

Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretlerinin Tenbîhü’l-Gafilîn’in ihlâs bahsinde naklettiği, Ahmed b. Hanbel Hazretlerinin Müsned’inde geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Allah Resûlü, ‘Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir’ deyince sahabe efendilerimiz ‘Küçük şirk nedir?’ dediler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de ‘Riya’ karşılığını verdiler.” Bir rivayette de eşşirkü’l-esğar yerine eşşirkü’l-hafî (gizli şirk) ifadesi vardır. Nedir Allah’a gizli gizli eş-ortak koşmak? Küçük dahi olsa, gösteriş yapmaktır. Kendini ihsas etme, iradî olarak kendini sergilemedir.

Eğer namazda bazı duygular iradeyi aşkın gelirse ve insan bu sebeple değişik sesler çıkarırsa mazur olabilir. Mesela, bir kul namaza öyle konsantre olmuştur ki, Allah’ın dizlerine başını koyuyormuş gibi hisseder kendini. Cenâb-ı Hak diz, baş ve ayaktan münezzeh ve mukaddestir; ama Recaizâde’nin dediği gibi “Allah’ım nerede ayakların!” ifadesi bir duyuşun ve sezişin seslendirilmesidir. İşte kul, o derece yoğun his ve ihsasların içindeyken boğazı yırtılacak kadar yüksek sesle “Allah!” dese de mazurdur. Zira, o durumdaki bir insan ne yaptığının, ne dediğinin farkında değildir. Ona yaptığını haber verseniz, “Ben öyle bir şeyin farkında değilim, hatırlamıyorum” diyecektir. Meselenin temeli de budur. Böyle bir durumda değilken, ibadete dıştan, iradî bir şey karıştırmaya kimsenin hakkı yoktur. O, telvis etme, saf ve dupduru bir işi bulandırma olur.

Fakat önemli bir nokta daha vardır ki; o da, biz bir başkasında ne görürsek görelim onun hakkında “Riya yapıyor” diyemeyiz. Elimizde riya yapıp yapmadığını ortaya çıkarabilecek belli bir mihenk taşı yoktur. “Allah’la irtibatlı mı söylüyor; iradî mi, gayr-ı iradî mi? Aşk ve heyecanını mı seslendiriyor; yoksa kendisini ifade etmek, etrafa duyurmak için mi bağırıyor? Kur’ân okuyor; ama acaba kendini ihsas maksadına matuf mu okuyor, Allah rızası için mi?” şeklinde başkalarını sorgulamaya hakkımız yoktur. El âlem etrafımızda değişik değişik sesler çıkarabilir, bu bizi rahatsız da edebilir; fakat onlar hakkında sû-i zanna hakkımız yoktur. O kapı kapalıdır bizim için. İhtimal biz anlamasak da o insan çok farklı şeyler anlıyor ve dolayısıyla da bu sesler onun vicdanından kopup geliyor, gırtlağına çarpıyor, ses tellerine dokunuyor ve ses tellerine dokununca da bir udun, bir kemanın ses verdiği gibi ses veriyordur. Başkaları hakkında böyle düşünürüz. Kendimize ise sert ve katı davranır; çok küçük bir kaçamak, bir sızıntı bile olsa affetmeyiz onu.

Evet, bu iki şeyi birbirine karıştırmamalı, yanlış anlamaya girmemeli. Zikirde, fikirde öyle olduğu gibi, diğer tavır ve davranışlarda da başkaları için hep olumlu ve müsbet düşünmek, hüsn-ü zan etmek; kendimiz hakkında ise mülâhaza dairesini daima açık bırakmak, “Acaba yine bir tuzak mı var nefsimde?” demek…

M. Fethullah Gülen

Bazıları Osmanlı’dan bahsetmeyi ve Osmanlıyı medhetmeyi ırkçılık olarak değerlendiriyorlar, doğru mudur?

Biz, “Osmanlı” derken ve Osmanlı’dan bahsederken, kesinlikle bunu bir ırkçılık düşüncesiyle yapmıyoruz. Elbette, böyle şanlı bir ecdadın evladı olmak ve böyle asil bir soy kütüğüne bağlı bulunmak bize onur verir; ancak bunun ırkçılıkla uzaktan yakından alâkası da yoktur. Dense dense buna müsbet milliyetçilik denir ki, bu da kitap ve sünnet çerçevesi içindedir.

Evet, soy kütüğümüzle kıvanç duyuyoruz. Çünkü onlar kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla eda ederek, İslâm’a omuz vermiş ve dinî duygu, dinî düşünceyi kıtadan kıtaya taşımışlardır.. taşımış ve dokuz asır İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır.

Osmanlı, Selçuklu’nun bir devamıydı. “Devlet-i Ebed-Müddet” mefkuresi Selçuklu’yla başladı. Bu ideal, Nizamü’l-Mülk’le mektep ve medreselere girdi. Dolayısıyla da, o dönem itibariyle, mükemmel ve mücehhez bir nesil yetişti. Selçuklu’nun da Osmanlı’nın da mayasında böyle bir gaye-i hayâl vardır ki, onların metafizik gerilimleri bu kadar uzun sürebilmişti.

Hem biz niçin ecdadımızdan bahsetmeyeceğiz ki? Nesebini söylemenin suç olduğunu iddia eden de kim?

Hem onlar aleyhine bu kadar kampanya varken ve durmadan ağız dolusu küfürlerle onlara sövülürken, bizim onları müdafaa etmemiz neden suç olsun?

Osmanlı padişahlarını karalamak, bize bugüne kadar ne kazandırdı? Mazimizi inkâr hangi terakkiye vesile oldu? Köksüz bir nesil yetiştirmenin faturası önümüzde değil mi?

İnsafsızlığın da bir sınırı olur. Ancak; ecdadımız için insafsızlıkta sınır tanımak kadar dahi bir insaf gösterilmemiştir. Öyle ki, iftiranın en iğrençleri kullanılarak dokuz asırlık şanlı tarih karalanmıştır. Bilhassa son altı asırlık bir tarih bütünüyle karalanmaya ve bir günah destanı gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Sorarım size, Osman Gazi vefat ettiğinde geriye ne bıraktı? Evet, o bütün bir hayat boyu çadırda yaşadı ve bir çadırda öldü. Elindeki imkânlarla o da bir sarayda yaşayabilir ve gününü gün edebilirdi. Ama o ve onun nesli böyle yapmadı.. yapmadı ve pek çoğu itibariyle ömürlerini at sırtında geçirdiler. Savaş meydanlarında can veren Osmanlı padişahlarının sayısı hiç de az değildir. Zaten, bu ideal ve yüksek düşünce bittiğinde, Osmanlı da bitmiştir. Süleyman Şah, Yavuz, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım, Fatih, Kanunî hepsi de “İ’lâ-yı Kelimetullah” yolunda ölmüştür. Yavuz, hanımlarıyla bir arada olmaya fırsat dahi bulamamış ve hep bir muharebeden diğerine koşup durmuştur. Düşünün ki, Yavuz’un sadece iki çocuğu olmuştur. Allah aşkına bu saltanat sürmek midir?

Tarihimizi bilmek zorundayız. Hususiyle de Osmanlı’yı bilmek, anlamak zorundayız. En azından tarihten ders almak için ecdadımızı öğrenmek zorundayız. Bu gerçekleri dile getirmek bizler için sadece bir vazife ve mükellefiyettir. Bunun ırkçılıkla da hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur.

M. Fethullah Gülen

Oruç tutarken siyah iplikle beyaz iplik birbirinden ayrılıncaya kadar yiyip içilebilir, deniyor. Bu, doğru mudur?

Bakara suresindeki, “Beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyip için” mealindeki 187. âyetindeki iplikler, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığıdır. Âyet-i kerimenin anlamı, “Gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı, iplik gibi birbirinden ayrılıncaya kadar yiyip için.” demektir. Bu âyeti kerimeyi duyan bir sahabî, (Ya Resûlallah! Ben gündüzün geceden ayrıldığını öğrenmek için yastığımın altına bir beyaz iplik ile bir siyah iplik koydum. Fakat gecenin bitişini yine de tespit edemedim.) deyince, Peygamber Efendimiz, (O iplikler, gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığıdır.) buyurarak âyetin anlamını açıklamıştır.

Her şey için tefriciye çekmeyin deniliyor, doğru mudur?

Açıklama: 4444 tane çekilen salatı tefriciye hakkında şöyle birşey duydum aslı var mıdır? Deniliyor ki; “Her şey için tefriciye çekmeyin, çünkü Efendimiz (s.a.s) her tefriciyeyi ayakta karşılar. Küçük isteklerinizde tefriciye çekip O’nu rahatsız etmeyin!” Bir de tefriciyenin yarım bırakılmasının, tamamlanmamasının sakıncası var mıdır?

Bahsettiğiniz konu, varlığın perde arkasıyla alakalı bir husustur. Oralara aklımız ermez bizim. Biz, büyüklerin gösterdiği bir güzel ameli uygulamaya çalışırız. Tefriciye okumak da onlardan biridir. Biz her şeyi Allah’tan isteriz. İsterken Efendimizi de şefaatçi yaparız. Büyük ya da küçük bir şey istemek için tefriciye okuduğumuzda Allah dilerse her bir salâvat için Efendimizi kaldırır, cevap verdirir. Bu durum ne Allah’a ne de Efendimize güç gelmez.. İşin doğrusunu Allah bilir..

Sözü verilen tefriciyeler okunmalı, söz yerine getirilmeli.. Kendi başına okuyorsa, elden geldiğince tamamlamaya çalışmalı. Çünkü rakamların kendine göre bir sırrı ve hikmeti vardır..

Öşrün miktarı ne kadardır? Günümüz topraklarının öşre tabi olmadığı hakkında sözle duyuyoruz, doğru mudur?

Öşür, topraktan çıkan ürünün vergisidir. Arazi nehir veya yağmur suyu ile sulanıyorsa, elde edilen mahsulün 1/10’u zekat olarak verilir. Ama dolap, kuyu suyu gibi şahsî emek isteyen su ile sulanıyorsa, bu takdirde ödenecek zekâtın miktarı, ürünün 1/20’sidir. İmam-ı Şafiî hazretlerinin bu husustaki farklı mütalâası vardır ki, buna göre, arazinin bir kısmı yağmur, bir kısmı dolap suyu ile sulanıyorsa, ürünün 1/15’i zekat olarak ödenir.

Öşür, bütün İslâm devletlerinde hemen hemen her zaman verilirdi. Yalnız, Osmanlılar bir ara ‘sultaniye’ veya ‘arazi-i miriyye’ diye devlete ait bir toprak statüsü oluşturdular. Dolayısıyla devlet, kendi topraklarında elde edilen üründen öşür almadı. Fakat bilâhare yapılan arazi reformları, neticesinde statü değişti ve araziler şahıslara temlik edilip, tapuları verildi, tescilleri yapıldı. Bu statü değişikliğine rağmen, bir kısım kitaplarda halâ “o devirde öşür verilmiyordu, yine verilmez. Çünkü arazi, arazi-i miriyyedir” denmektedir. Halbuki, şimdi ortada ne emir, ne ümera, ne de sultan var. Bunlar yok ki, arazi de “arazi-i sultaniyye” veya “miriyye” olsun. Türkiye’deki hal-i hazır uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür ve dolayısıyla öşür bilittifak farzdır. Rica ederim, sizler arazinizi devlete bedava verir misiniz? İstimlak edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat etmez misiniz? Öyleyse, Türkiye’de bugünkü toprak statüsü içinde elde edilen üründen öşür vermek farzdır.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz