İçerik etiketlendi: ‘haram’

Günümüzde üretilen içkilerin hükmü nedir?

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı rivayetlerle ve muhtelif senetlerle gelen pekçok sahih hadislerinde şüpheye mahal bırakmayacak şekilde her sarhoşluk veren içkinin haram olduğunu ifade etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de katî olarak haram kılınan hamr, lügatte sarhoş edici hâle gelmiş çiğ üzüm suyu mânâsına gelse de, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her sarhoş edici içkinin hamr olduğunu ifade ederek, hamr’ın şer’î mânâsının sarhoş edici bütün içkiler olduğunu ifade buyurmuştur. Allah Resûlü’nün tefsirinin üstünde başka bir tefsir olamayacağına göre, önemli olan onun hamr’ı nasıl tefsir ettiğidir. Bu açıdan sarhoşluk veren bütün içkilerin bizzat Kur’ân âyetiyle haram kılındığını söylemek mümküdür.

Esasen hamr’ın gizlemek, saklamak ve örtmek mânâlarına gelmesi ve şaraba insana sarhoşluk vererek aklı örttüğü için hamr isminin verilmesi de,[1] yukarıdaki mânâyı güçlendirmektedir. Zira fıkıh üsulünde sabittir ki, hükmün müştaka ta’liki, me’haz-i iştikakın illiyyetini iktiza eder. Yani haramlık hükmü, hamr’a taalluk ettiğine ve hamr da gizlemek, örtmek mânâlarına geldiğine göre, aklı perdeleyen diğer içecekler de aynı hükme tâbi olmalıdır. Diğer bir ifadeyle her ne kadar hamr lügavî/hususî mânâsı itibarıyla mayalanmış yaş üzüm suyunun adı olsa da, onun şer’î/umumî mânâsının bütün içkileri ihtiva etmesine bir mâni yoktur. Kaldı ki, hamr’ın umumî mânâsı itibarıyla sarhoş edici bütün içkiler için kullanıldığı ve hatta onun umum içkiler için kullanılmasının daha sahih olduğu Firuzâbâdî, Zebidî ve İbn Manzur gibi dil üstadları tarafından da ifade edilmiştir.[2]

Hamr’ın yaş üzüm suyundan yapılan şarap mânâsına geldiği kabul edilse bile, konuyla ilgili yürütülecek kıyas delili gereği, sarhoş edici diğer içkilerin de haram olduğu anlaşılacaktır. Çünkü cumhur-ı fukaha şarabın haram kılınmasının illeti olarak iskâr (sarhoş edicilik) vasfını göstermişlerdir.[3] Buna göre şarapla aynı illete sahip diğer içkilerin de haram olması gerekir ve bunların da haramlığı âyetle sabit olmuş olur. Çünkü usulcülerin ifadesiyle kıyas müsbit değil muzhirdir. Yani kıyasla yeni bir hüküm ortaya konulmuş olmaz. Bilakis nassın hükmü altına giren fertler tespit edilmiş olur. Burada içkinin illetinin, kişinin sarhoş olması gibi değişken ve subjektif bir ölçüye değil de, objektif ve zâhir bir ölçü olan iskâr vasfına bağlanması, insanları içkiden uzak tutma açısından önemli bir tespittir. [4]

Bir de Kur’ân-ı Kerim’de hamr’ın haram kılınmasının hikmeti/illeti şu ifadelerle açıklanmıştır: “Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.”[5] Hiç şüphesiz söz konusu gerekçeler sadece şaraba münhasır değildir. Şeytanın insanların arasına kin ve düşmanlık sokması veya insanları zikir ve ibadetten alıkoyması yönüyle diğer sarhoş edici içkilerin de, şaraptan bir farkı yoktur.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin içkiyle ilgili şu yorumları da mevzumuza ışık tutması açısından oldukça önemlidir: “İslâm şeriatı ki, o, ümmet siyaseti, sedd-i zerâi’ ve tahrif kapısını tamamen kapatma konularında en son noktaya ulaşmıştır. İçkinin azının çoğuna davetiye çıkardığını görmüş, içkinin bizzat kendisinin haram kılınmadan, doğabilecek mefsedetleri yasaklamakla yetinmenin bir anlam ifade etmeyeceğini anlamış ve içkiye karşı kesin bir tavır koymuştur. Mefsedetlere götürecek yollardan bir kısmı hakkında ruhsat kapısının aralanması hâlinde dinî siyasetin başarısız olacağını çok iyi bilen İslâm şeriatı, konuyla ilgili yasak hükmünü bütün içki türlerine yönelik olarak ve azını da çoğu gibi mahkûm ederek indirmiştir…

İçkinin haram olması için, onun üzümden yapılmasının şart kılınmasının bir anlamı yoktur. Haramlık hükmünde etkili olan şey, onun aklı izale etmesi ve azının çoğuna götürmesidir. Şu hâlde hamr denilince onunla her türlü içkinin kastedildiği açıktır. Dolayısıyla hiçbir kimsenin çıkarak, üzüm dışında kalan nesnelerden yapılan içkileri helâl sayması ve sarhoşluk vermeyecek kadarını kullanmasını caiz görmesi mümkün değildir… Bilindiği gibi insanlar içkiye düşkündürler, onu içmek için çeşitli bahaneler bulurlar, yollar ararlar. Bu durumda maslahatın tamamlanabilmesi için, onun her halükarda yasaklanması ve böylece hiçbir mazeret kapısının açık bırakılmaması gerekir.”[6]

Günümüzde içki üretimine yönelik büyük bir endüstri sahası kurulmuştur. İçki fabrikalarında çeşit çeşit içkiler üretilmektedir. Hatta şarabın alkol oranı en fazla % 15’e çıkmasına mukabil, günümüzde damıtma tekniğiyle içindeki alkol oranı % 50-60’lara varan içkiler üretilmektedir. Bu durumda şarabın haram görülerek, viski, konyak, cin gibi alkol oranı çok daha yüksek olan ve insanı çok daha hızlı sarhoş eden içkilerin helâl görülmesi mümkün değildir. Alkol oranı şaraptan daha düşük içkiler üretilse bile, sarhoş edici olduktan sonra Allah Resûlü’nün ifadeleriyle bunların tamamı haramdır. Dinde ihtiyatın gereği de budur.

İçkilerin sarhoşluk vermesinin asıl sebebi, ihtiva ettikleri etil alkoldür. Bu yüzden hangi çeşit içki olursa olsun, hepsindeki sarhoşluk maddesi aynıdır. Diğer bir ifadeyle şarabın haram kılınmasını gerektiren madde olan etil alkol; hurma, mısır, buğday gibi diğer gıdalardan elde edilen içkilerde de mevcuttur. Şu halde bunların hepsinin aynı hükme tabi olması ve tamamına haramlık hükmünün verilmesi gerekir

[1] Hz. Peygamber de (s.a.s), hamrı tarif ederken şöyle buyurmuştur: “Hamr, aklı örten şeydir.” (Buharî, “Tefsir”, 108)

[2] Fîruzâbâdî, el-Kâmusu’l-muhît, 1/495; Zebdidî, Tâcu’l-arûs, 11/210.

[3] İçkilerin sarhoşluk vermesinin asıl sebebi, ihtiva ettikleri etil alkoldür. Bu yüzden hangi çeşit içki olursa olsun, hepsindeki sarhoşluk maddesi aynıdır. Diğer bir ifadeyle şarabın haram kılınmasını gerektiren madde olan etil alkol; hurma, mısır, buğday gibi diğer gıdalardan elde edilen içkilerde de mevcuttur. Şu halde bunların hepsinin aynı hükme tabi olması, içkinin haram kılınması arkasındaki temel geyenin bir gereğidir.

[4] Mustafa Baktır,“İçki”, DİA, 21/460.

[5] el-Mâide 5/91.

[6] Dihlevî, İslâm Düşünce Rehberi, 2/471-472.

At eti yenebilir mi?

At eti yemek, Şafiî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre helâl, bazı Malikilere göre haram, İmam Malik ve Ebû Hanife’ye göre ise tahrimen mekruhtur. Bazı Hanefî fakihleri ise bu kerahetin, tenzîhî kerahet olduğunu söylemişlerdir.1

At etini haram görenler, “Hem binmeniz, hem de zinet olsun diye atlar, katırlar, merkepler yarattı.”2  âyet-i kerimesiyle istidlal etmişlerdir. Zira burada at ve katırların insanların binmesi ve zinet olmaları için yaratıldığı zikredildiği halde, daha büyük bir nimet olan onların yenilmesinden bahsedilmemiştir. Âyet minnet makamında sevkedilmesine rağmen, yemenin zikredilmemesi ise bunların etinin caiz olmadığına delâlet eder. Ayrıca, لِتَرْكَبُوهَا ifadesi lam-ı talille gelmiştir. İllet bildiren lam ise, hasr ifade eder. Dolayısıyla bunun mânâsı, “Atlar, katırlar ve merkepler sadece binmek ve zinet için yaratılmıştır.” şeklinde olur.

Öte yandan katır ve eşek, at üzerine atfedilmiştir. Eşek eti caiz olmadığına göre, sanki buradan bu üç hayvanın da aynı hükme tâbi oldukları anlaşılmaktadır. Çünkü eğer bunlar etleri açısından ayrı ayrı hükümlere tâbi olsalardı, birbirleri üzerine atfedilmezlerdi. Son olarak şayet, onların etini yemek mubah olsaydı, bu hayvanların kesilmesi gerekirdi ki, o zaman da Allah’ın (c.c) minnet makamında zikrettiği binme ve zinet nimetleri kaybolurdu.

Halid b. Velid’in rivayet ettiği şu hadis de at etini yemeyi caiz görmeyenlerin delilleri arasındadır: “Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Yırtıcı hayvanlardan her köpek dişli hayvan ile kuşlardan her pençeli kuş da haramdır.”3

At etini caiz görmeyen fukahanın istidlâl ettiği diğer bir delil de kıyastır. Onlar her ikisinin de toynaklı olmasından hareketle atı eşeğe kıyas etmiş ve atın da haram olan eşekle aynı hükme sahip olduğunu ifade etmişlerdir.

At eti yemenin caiz olduğu görüşünü savunan fukaha ise şu hadisleri delil getirmiştir: Câbir b. Abdillah şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) Hayber günü eşek eti yemeyi yasakladı, at eti yemeye ise müsaade etti.”4 Ebû Dâvud’da yer alan Hz. Câbir’e ait diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Biz Hayber günü bir takım atları, katırları ve eşekleri kesmiştik. Rasûlullah (s.a.s), bize katırlarla eşeklerin etlerini yemeyi yasakladı, fakat atların etini yeme hususunda bize ruhsat verdi.”5

Konuyla ilgili Hz. Esmâ (r. ah) ise şu hadisi rivayet etmiştir: “Biz Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) zamanında bir at kestik ve onu yedik.”6 İbn Abbas’ın şu sözü de atın caizliğine delalet etmektedir: “Resûlullah (s.a.s), eşek eti yemeyi nehyetti, at eti yemeyi ise emretti.”7

Ayrıca at etinin helâl olduğunu söyleyenler, onun temiz bir hayvan olduğunu, köpek dişlerinin bulunmadığını dolayısıyla da behimetu’l-enâm denilen davarlarla aynı hükme tâbi olması gerektiğini söylemişlerdir.

Ebû Hanife ve bazı Malikiler ise, at etinin hükmüyle ilgili vârid olan hadislerin ihtilâflı olduğunu, selef ulemasının da bu konuda ihtilaf ettiklerini gerekçe göstererek ihtiyaten onun mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. Onların at etini mekruh görmelerinin diğer bir sebebi ise atın, genellikle cihad vasıtası olarak kullanılmasıdır. Onun yenilmesi, atların sayısını azaltacağı için bunu mekruh görmüşlerdir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere at eti hakkında ihtilâf edilmiştir. Görebildiğimiz kadarıyla at etini haram gören fukahanın dayandıkları deliller katî değildir. Bir kere Nahl sûresinde geçen âyet-i kerimeden atın haram olduğu hükmünün istinbat edilmesi çok isabetli görünmemektedir. Çünkü bu âyetin sübutu katî olsa da atın haramlığına dair delaletinin kati olduğu söylenemez. Zira âyet-i kerimede, zikri geçen hayvanların yasaklanmasıyla ilgili bir nass yoktur. Atla ilgili hadislere gelince, hiç şüphesiz atın mubahlığına delalet eden hadisler daha sahihtir. Atın eşeğe kıyas edilmesi de uygun değildir. Çünkü eşeğin haram kılınmasının illeti onun toynaklı olması değildir. Bilakis Efendimiz eşeğin haramlık sebebi olarak, onun “rics” olmasını göstermiştir.

Fakat at etinin mubah olduğunu gösteren rivayetlerin daha kuvvetli olduğunu kabul etsek de, konuyla ilgili farklı rivayetlerin ve ihtilaflı görüşlerin bulunmasından hareket ederek ve aynı zamanda özellikle o dönem için atın bir cihad vasıtası olduğundan yola çıkarak onu mekruh gören İmam Âzam’ın bu yaklaşımının da yerinde olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca eğer atın hükmüyle ilgili birbirine zıt olan rivayetlerin arasında bir nesh düşünülecek olursa, at etinin mubahlığını gösteren rivayetler mensuh olacaktır. Çünkü asıl olan ibaha olduğuna göre, bir şeyin önce haram kılınıp sonra mubah kılınması düşünülemez. Dahası “Haram kılıcı delille, helâl kılıcı delil tearuz ettiğinde, haram kılıcı delil tercih edilir.” kaidesini de nazar-ı itibara aldığımızda ihtiyata uygun görüşün İmam Âzam’a ait olan mekruhluk hükmü olduğu ortaya çıkacaktır.

1. Bkz. Serahsî, el-Mebsût, 11/233-234; Kurtubî, el-Kâfî, 1/436; Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/146

2. en-Nahl 16/8

3. Ebu Dâvud, “Et’ime”, 32

4. Buharî, “Zebâih”, 27

5. Ebû Dâvud, “Et’ime”, 26

6. Buharî, “Zebâih”, 24

7. Taberânî, Mu’cemu’l-kebîr, 12/180

Evcil eşek etiyle ilgili hadisler hangileridir?

Kütüb-i Sitte’de eşek etinin haramlığını bildiren çok sayıda hadis yer almıştır. Bu hadislerden bazıları şu şekildedir: Câbir b. Abdillah şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) Hayber günü eşek eti yemeyi yasakladı, at eti yemeye ise müsaade etti.” (Buharî, “Zebâih”, 27) Enes b. Malik’ten gelen rivayet ise şu şekildedir: “…Biz Hayber’de çok miktar eşek eti elde etmiştik. Bu sırada Hz. Peygamber’in münadisi, ‘Allah ve Rasûlü sizleri eşek etlerinden nehyeder. Çünkü eşek etleri pistir!’ diye nida etti.”  (Buharî, “Megâzi”, 36) Müslim’de şu ziyade vardır: “Tencereler, içindeki eşek etleriyle birlikte ters çevrildi.”  (Müslim, “Sayd”, 35).

Hz. Ali de, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Muhakkak Allah Resûlü (s.a.s) Hayber günü, kadınlarla mut’a nikâhı kıymayı ve ehlî eşeklerin etini yemeyi yasakladı.”  (Buharî, “Megâzî”, 36) Halid b. Velid’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Yırtıcı hayvanlardan her köpek dişli hayvan ile kuşlardan her pençeli kuş da haramdır.” (Ebu Dâvud, “Et’ime”, 32).

İbn Hazm, evcil eşek etinin haramlığına dair dokuz farklı sahabiden gelen senetlerin güneşin varlığı gibi kesin olduğunu, hatta bu konuda tevatür bulunduğunu, dolayısıyla hiç kimsenin bunun hilâfına görüş bildirmesinin mümkün olmayacağını ifade etmiştir. (İbn Hazm, Muhallâ, 7/407).

Ayet-i Kerime’de domuzun değil de domuz etinin haram kılınmasının hikmeti nedir?

Domuzun bütün cüzlerinin haram kılındığına kail olan fukaha, âyet-i kerimelerde domuzun haramlığını bildiren ifadenin لَحْمُ الْخِنْزِيرِ “domuz eti” şeklinde gelmesini mecaza hamletmişlerdir. Buna göre burada “ıtlak-ı cüz, irade-i kül” şeklinde ifade edilen mecaz kaidesi geçerlidir. Yani âyet-i kerimede yer alan haramlık hükmü, her ne kadar domuzun eti üzerine terettüp ediyor görünse de, burada murad edilen mânâ domuzun tamamıdır. Bir hayvandan istifade daha çok et yönüyle olduğu için, lafız bu şekilde gelmiştir. Dolayısıyla hayvanın diğer uzuvları da hüküm yönünden etine tâbidir. (Ebu’s-Suûd, İrşâdü’l-akli’s-selîm, 1/191).

Konuyla ilgili İbn Kesir şu açıklamayı yapmıştır: “Ayette yer alan “lahm” lafzı, yağına varıncaya kadar domuzun bütün cüzlerini kapsar. Bu husus Arap lügatinin özelliklerinden ve dil konusunda oluşmuş örften anlaşılmaktadır.” Âlûsî de şöyle demiştir: “Domuzun bütün cüzlerinin haram olmasına rağmen etin tahsis edilmesinin sebebi, etin, hayvanın en çok yenilen yeri olmasıdır. Buradan hayvanın diğer parçalarının ona tâbi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca burada haramlığın ‘lahm’ lafzıyla gelmesinin sırrı, birilerinin onu güzel görerek başka etlere üstün tutmaları ve onun haram kılınmasını kabul etmemeleridir.” (Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 2/42).

Ayrıca âyetin devamında gelen, فَإِنَّهُ رِجْسٌ “Şüphesiz o pistir.”(el-En’âm 6/145) lafzında geçen “hu” zamirinin, kendisine en yakın olan muzafun ileyhe (yani hınzır kelimesine) izafe edilmesinin daha uygun olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla âyette her ne kadar domuzun etinin haram kılındığı ifade edilmiş olsa da, âyetin devamında domuzun bizzat kendisinin pis/necis olduğu ifade edilerek Müslümanlar ondan sakındırılmıştır.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de haram kılınan tek hayvan olan domuz hakkındaki yasağı لَحْمُ الْخِنْزِيرِ lafzından yola çıkarak sadece etine inhisar ettirmek, tam bir zahirî yorumdur. Zira domuz gibi pis ve habîs bir hayvanın etinin haram kılınıp da, yağının ve diğer uzuvlarının helâl kılınacağını düşünmek, maslahat ve makasıt açısından da kabul edilemez. Kaldı ki, haram kılınan evcil eşek ve yırtıcı hayvanlar düşünüldüğünde, bunlar için bile böyle bir hüküm söz konusu edilmemiştir.

Ebû Dâvud’da yer alan şu hadis-i şerifte de domuzun mutlak olarak haram kılındığının zikredilmesi bu yaklaşımı desteklemektedir: “Şüphesiz Allah içkiyi ve onun parasını, meyteyi ve onun parasını, domuzu ve onun parasını haram kılmıştır.” (Ebû Dâvud, “İcâre”, 64).

Domuzun bütün parçaları haram mıdır?

Cumhur-ı ulema “Hiç şüphesiz o, pisliğin ta kendisidir.” beyanından hareketle, domuzun lizatihi haram olduğunu söyleyerek, onun etinin yanı sıra, yağ, beyin, kemik, bağırsak, süt, deri ve sair organlarının yenmesini caiz görmedikleri gibi, bunlardan herhangi bir şekilde faydalanmanın da helâl olmadığını söylemişlerdir. Hatta Fahruddin er-Razî, İbn Arabî, İbn Hazm, İbn Cüzey, İbn Rüşd ve daha başka âlimler bu konuda icma olduğunu söylemişlerdir.

Domuzun kıllarını kullanmanın hükmü ve derisinin tabaklamayla temiz olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmiştir ki, bu da doğrudan bizim konumuz dâhilinde değildir. Kurtubî de domuzun kılları istisna edilecek olursa geri kalan bütün parçalarının yenilmesinin haram olduğu konusunda ihtilâf olmadığını ifade etmiştir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki, bu konuda bazı şaz görüşler olsa da, dört mezhebe göre domuzun kıllarını ve derisini kullanmak da haramdır.

Domuzun bütün cüzlerinin haram olduğu hususu genel itibarıyla günümüz araştırmacıları tarafından da kabul edilen bir husustur. Gıdalarla ilgili çalışma yapan pek çok araştırmacı domuzun bütün cüzlerinin haram olduğuna ve domuzun hiçbir parçasının gıda olmaya elverişli bulunmadığına dikkat çekmişlerdir. 

Aşırı yemenin günahı ve zararı var mıdır?

Bu konuda önemli ölçü getiren hadis-i şeriflerden birisi şu şekildedir: “Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Ona belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Fakat ille de bundan fazla yiyecekse, bari midesinin üçte birisini yemeğe, üçte birisini suya ve üçte birisini de nefesine ayırsın.”  (Tirmizî, “Zühd”, 47)

Allah Resûlü (s.a.s) başka bir hadislerinde ise, mü’minin bir mideye, kâfirin ise yedi mideye yiyeceğini ifade buyurmak suretiyle, çok yemenin kâfire has bir sıfat olduğuna, mü’minin ise az yemeyi esas alacağına işaret etmiş ve böylece mü’minleri az yemeye teşvik etmiştir. (Buharî, “Et’ime”, 12).

Hz. Peygamber (s.a.s) aşırı yemekten dolayı yanında geğiren bir adama ise şöyle demiştir: “Geğirtini bizden uzak tut. Zira dünyada insanların en çok doymuş olanları, kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 38) Münâvî bu hadis-i şöyle izah etmiştir: “Burada geğirme yasaklanarak esas, onun sebebi olan tokluk yasaklanmıştır ki o, şer’an ve tıbben zemmedilmiştir. Çünkü tokluk kişiyi şeytana yaklaştırır ve nefsi de taşkınlığa karşı kışkırtır. Açlık ise, şeytanın yollarını daraltır, nefsin tahakkümünü kırar ve böylece onların şerlerini bertaraf eder. Tokluktan insanda kadınlara karşı şiddetli arzu neş’et eder. Bunu da mal ve makam arzusu takip eder. Ardından da daha başka hasis şeylere meyletme, rekabet ve hasetlere girme gelir ki, bunlardan da, riya, fahir ve kibir gibi bela ve musibetler ortaya çıkar. Bunlar ise haset, kıskançlık, kin ve adavete davetiye çıkarır. Bunlar ise sahibini sapıklık, münkerat, arsızlık, fuhşiyat ve azgınlıkları işlemeye sürükler ki, işte bunlar da, Allah’ın merhamet etmesi istisna edilecek olursa, kıyamet günü kişinin aç kalmasına ve kurtulamamasına sebeptir.” (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 5/11)

İbn Haldun farklı kavimler ve hatta hayvanlar üzerinde yaptığı gözlemler neticesinde verdiği misallerle, alınan gıdalarla insanların sahip oldukları karakter ve ahlak özellikleri arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir. Ona göre, rahat ve bolluk içinde yaşayan ve çeşit çeşit gıdalarla beslenen insanlarla, mahrumiyet içinde bir hayat süren ve çok az ve basit gıdalar tüketen insanlar arasında ciddî farklılıklar bulunmaktadır. İbn Haldun’a göre, kırsal, kurak ve çöl alanlarında yaşayan ve arpa, mısır gibi basit yiyeceklerle beslenen insanların renkleri daha canlı, bedenleri daha diri, şekilleri daha zarif, mükemmel ve güzel, ahlâkları aşırılıktan uzak, ilimleri anlayıp kavrama noktasında akılları daha parlak ve keskindir.

Hatta İbn Haldun, çöllerde ve kurak yerlerde yaşayan hayvanların bile, derilerinin parlaklığı, şekillerinin güzelliği, uzuvlarının orantılılığı ve anlayışlarının keskinliği ile diğerlerinden çok farklı olduklarını ifade etmiştir. Buna karşılık her türlü meyve, sebze ve ürünün bulunduğu verimli yerlerde bolluk içinde yaşayan ve ölçüsüzce yiyip içen insanların ise genellikle kıt anlayışlı ve kaba cisimli kişiler olduklarını ifade etmiştir. O, bu durumun sebebini şöyle izah etmiştir: “Çok fazla ve karışık gıda almak, vücutta kötü kokulara ve artıklara neden olur. Bunun sonucunda vücut dengesiz olarak gelişir ve şişmanlıktan dolayı renk perişan ve şekil çirkin görülür. Aynı şekilde bu gıdalardan oluşan bozulmuş ve kötü sıvıların beyne gitmesiyle aklın ve düşüncenin üzeri örtülür ve bunun sonucunda anlayışsızlık, gaflet ve genel olarak bütün iyi hâllerden sapma baş gösterir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/123-124)

İbn Haldun, çok yemek yemenin negatif tesirlerinin sadece bedende değil, ahlâk ve ibadetler konusunda da etkisini göstereceği ifade etmiştir. Ona göre lüksten uzak duran, zevkleri peşinde koşmayan ve lezzetli yiyeceklerle ömür geçirmeyenler, bolluk ve lüks içinde bir hayat yaşayanlara göre daha dindar ve ibadetlere daha düşkündürler. Hatta o, çok fazla et tüketen, birbirinden farklı çeşit çeşit gıdalar ile beslenen ve kepeksiz buğday ekmeği yiyen insanların kalblerinin katı ve kendilerinin de gafil olacağını ve bundan dolayı da, şehirliler arasında ibadetlere düşkün dindar insanların az olduğunu, abid ve zahidlerin ise daha çok darlık içinde yaşayan insanlar arasından çıktığını belirtmiş ve güç yetirilebildiği takdirde açlık ve az yemenin vücut için her açıdan çok yemekten daha sağlıklı olduğunu ifade etmiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/124-125).

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, bir mü’minin haram yiyecek ve içeceklerden kaçınması gerektiği gibi, helâlleri de vücuda zarar vermeyecek şekilde ölçülü yemesi gerekmektedir. Aslında Â’raf sûresinde yer alan, “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.”  (el-Â’raf 7/31) Âyet-i kerimesi yeme konusunda bir müslümanın nasıl davranması gerektiğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Zira bu âyet-i kerimede yiyip içmenin mubah kılınması israf etmeme şartına bağlanmıştır. Müfessirlerin de ifade ettiği üzere, ihtiyaç fazlası çok yeme hem yenilen fazla yemek hem de vücut açısından bir israftır. (Bkz. Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 7/167).

Haramla beslenmenin uhrevî zararları nelerdir?

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zira Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.” (el-Mü’minun 23 /51) Bu ayet-i kerimede peygamberlere ve onların şahsında bütün müminlere hitaben, helâl ve hoş rızıklardan yemeleri ve sonra da salih ameller işlemeleri emredilmiştir. Ancak helâl rızık yeme emrinin salih amelden önce gelmesi gösteriyor ki, salih amelde bulunabilmek helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır. (Bkz. Fahrettin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, 23/91) Demek ki, haramlarla beslenen bir insanın amellerinin de salih olabilmesi zordur.

 Resûl-i Ekrem (s.a.s) de birçok lal ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) haram giren bir midenin maruz kalacağı akıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur: “İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, bir insan gücü yettiğince karnına temiz olmayan şeyleri sokmamaya çalışsın!” (Buhâri, “Ahkâm” 9)

Başka bir hadis-i şeriflerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir insanın duasının bile kabul olmayacağını şu çarpıcı beyanlarıyla ifade etmiştir:  “Seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, buyurdu ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?” (Müslim, “Zekât” 65)

Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği: “Kim haram bir lokma yerse, Allah onun kırk gece namazını ve kırk sabah da duasını kabul etmez. Haramın besleyip büyüttüğü her et için en layık olan yer cehennemdir. Muhakkak haramdan bir lokma bile eti besleyip büyütür.” hadis-i şerifi de helâl lokmayla beslenmenin ne derece ehemmiyetli olduğunu çarpıcı bir şekilde beyan etmektedir. (Suyutî, Câmiu’l-ehâdîs, 20/55 (21483))

Helal ve Haramın Kişi ve Toplum Üzerindeki Etkileri Nelerdir?

Gerek âyet ve hadislerdeki bir kısım beyanlardan gerekse selef-i salihinin ifadelerinden yola çıkarak, insanın yediği gıdaların helâl veya haram olmasının, fert ve toplum üzerinde manevî bir kısım tesirlerinin olduğunu söylemek mümkündür. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî de: “Bedenin ve ahlakın değişiminde en güçlü sebep yiyeceklerdir.”1 diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.

Konuyla ilgili âyet-i kerimelerden anlaşıldığı üzere, Allah’ın insanlar için yaratmış olduğu ve onlara rızık olarak ihsan ettiği yiyecek ve içeceklerde, helâl ve temiz olanlar bırakılarak, haram ve pis olan gıdalardan istifade edilmeye kalkışıldığında, şeytanın yoluna girilmiş, takva dairesinden uzaklaşılmış, kendisine karşı şükredilmesi gereken nimetlere nankörlük edilmiş, ubudiyetin dışına çıkılarak haram irtikâp edilmiş ve Allah’a imanın gereği de yerine getirilmemiş olacaktır ki, böyle bir akıbetin gerek fert gerekse toplum planında daha başka komplikasyonlara da sebebiyet vereceği, günah ve fesada açık bir toplum vücuda getireceği muhakkaktır.

Zira Yüce Allah pek çok âyet-i kerimede, ihsan ettiği rızıklardan, helâl ve hoş gıdalardan yemeyi emrettikten hemen sonra, şeytanın peşinden gitmememizi, kendisine iman ettiğimiz Allah’tan sakınarak takva dairesi içinde hareket etmemizi, şayet sadece Allah’a ibadet ediyorsak Ona şükretmemiz gerektiğini ve yeryüzünde fesat çıkarmak suretiyle taşkınlık yapılmamasını emretmesi ve aynı zamanda kendisine iman etmeyi ve ubudiyette bulunmayı hatırlatması gibi hususlar, helâl gıdalarla beslenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesinin yanında, bu sınırın ihlâl edilmesinin de, insanları fesat, tuğyan, nankörlük ve taşkınlığa sürükleyebileceğine işaret etmektedir.

Allah dostları da helâl ve haram yemenin insan üzerindeki tesirlerini farklı yönlerden izah etmişlerdir. Mesela Sehl b. et-Tüsterî konuyla ilgili şunları söylemiştir:  “Sıddıkların alametlerinin kendisine zâhir olmasını isteyen kimse, helâlden başka bir şey yemesin ve sadece sünnete uygun ameller işlesin.”;  “Her kim haram yerse, onun organları da isyan eder. Kendisi bu durumu ister istesin ister istemesin, ister bilsin ister bilmesin fark etmez.”; “Bir kul şu dört haslete sahip olmadığı sürece imanın hakikatine ulaşamaz: Sünnetleriyle birlikte farzları yerine getirmek; şüpheli yiyeceklerden de korunarak helâl yemek; yasakların açığından gizlisinden uzak durmak; vefat edene kadar bu sayılan mevzularda sabır göstermek.”2

Şah Şucâ’ el-Kirmânî de: “Harama bakmaktan gözünü muhafaza edenin, kendini nefsanî arzulara kapılmaktan koruyanın, daimî murakabe ile bâtınını, sünnete tâbi olarak zâhirini imar edenin ve helâl lokma yemeyi alışkanlık hâline getirenin firaseti şaşmaz.” demiştir.3

Bunların yanında Abdullah b. Abbas, Cenâb-ı Hakk’ın midesinde haram bulunan bir kimsenin namazını kabul etmeyeceğini, İbrahim b. Ethem, yüce makamlara ermenin, mideye gireni kontrol etmekle mümkün olacağını, Fudayl b. İyaz, midesine girenleri bilen kimseyi Allah’ın sıddıklardan yazacağını, Yahya b. Muaz, Allah’ın hazinelerinden bir hazine olan itaatin anahtarının dua, anahtarın dişlerinin ise helâl lokma olduğunu, ifade etmişlerdir.4 

İmam Gazzâlî selef-i salihinden konuyla ilgili şu sözleri de nakletmiştir: “Bazen olur ki, kulun kalbi yediği bir yiyecekten dolayı ters çevrilir ve tıpkı tabaklanmış derinin büzülüp çekildiği gibi büzülüp çekilir de bir daha da eski durumuna dönemez.”; “Biz başka değil sadece helâl yiyecekleri yeriz. Bu sebepledir ki, kalblerimiz müstakim olur, hâlimiz aynı kalır, melekût âlemine muttali olur ve ahiret âlemini müşahade ederiz.”5 Konuyla ilgili âyet ve hadislerin yanı sıra büyük zatların da haram lokma karşısındaki bu söz ve tavırlarından anlaşılan o ki, haram ve şüpheli şeyleri terk etmek, güzel ahlâka sahip olmada, takvaya ulaşmada ve kurbeti yakalamada en başta gelen şartlardandır. Nitekim halkımız arasında da dürüst ve ahlaklı olan bir kişinin, bu hususiyete sahip olmasının altında yatan gerekçeye işaret etme sadedinde “helâl süt emmiş” ifadesinin kullanılması olukça manidardır.

1- Dihlevî, İslâm Düşünce Rehberi, 2/452.

2- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

3- Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 323-324.

4- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

5- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

Haramlardan kaçmak için hile-i şeriyye’ye başvurulabilir mi?

İslâm, bir kısım fiillerin doğrudan ve açıkça işlenmesini haram kıldığı gibi, hakikat ve mahiyeti itibarıyla söz konusu yasakların çiğnenmesi mânâsına gelebilecek hile ve oyunları da yasaklamıştır. Hile, kişinin kendisine vacip kılınan bir hükmü düşürmek veya haram kılınan bir şeyi mubah kılmak için herhangi bir yolla girişimde bulunması ve bunun neticesinde şekil itibarıyla kendisine vacip kılınan şeyin vaciplikten çıkması, haram kılınan şeyin de şeklen helâle dönüşmesidir. Hilenin mahiyet, şekil ve hükmüyle ilgili fukaha arasında oldukça farklı yaklaşımlar bulunsa da, haramları mubah kılmak için hileye başvurmanın caiz olmadığı bizzat âyet ve hadislerle sabittir.

Yüce Allah, bu konuda haddi aşan İsrailoğullarının durumunu şu ifadelerle anlatmıştır: “İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. Biz böyle yapanlara ‘Aşağılık maymun olun!’ dedik.”1 “Bir de onlara o deniz kıyısında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor. Hani onlar sebt (cumartesi) gününün hükmüne saygısızlık edip Allah’ın koyduğu sınırı çiğniyorlardı. Şöyle ki: Sebt gününün hükmünü gözettiklerinde balıklar yanlarına akın akın geliyordu; Sebt gününün hükmüne riayet etmedikleri gün ise gelmiyordu. İşte fâsıklıkları, yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.”2

İsrailoğullarına Cumartesi günü avlanma yasağı konulmuştu ve onlar bu yasağa uymak zorundaydılar. Ancak onlar avlanmanın yasaklandığı bu günde balıkların bolca geldiğini görünce, bu yasağı delme adına hileye başvurmuş ve o gün gelen balıkları özel hazırladıkları havuzlarda biriktirmişler, Pazar günü de gidip onları almışlardı. Her ne kadar zâhir itibarıyla onlar balıkları Pazar günü elde etmiş olsalar da, aslında avlanma yasağının delinmesi Cumartesi günü gerçekleşiyordu. Yani onlar Cumartesi günü balıkları havuzlara hapsediyor, onları yakalamayı garanti altına alıyor ve sadece onları havuzlardan almayı Pazar’a tehir ediyorlardı. Bu sebepledir ki onlar Cenâb-ı Hakk’ın haram kıldığı bir şeyi elde etme adına zâhirde meşru gibi görünen bir yol kullanarak, Allah’ın hükmünü bertaraf etmişlerdir. Çünkü onların bu uygulamlarıyla haram kılınan fiilin illeti ortadan kalkmıyordu.

İşte zâhirde meşru gibi görünse de, hakikatte ona muhalif gibi görünen bütün hilelerin hükmü de aynen bunun gibidir. Zira Allah (c.c) bu hâdiseyi zikretmekle koyduğu yasakları farklı yollardan çiğnemek suretiyle benzer şeylere tevessül etmemeleri noktasında Müslümanlara ders vermiştir.

Benzer bir yasaklama da Sünnet-i Seniyye’de bildirilmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), murdar hayvan ve şarabın yasaklandığını bildirdiğinde bazı sahabiler: “Ya Rasûlallah ölü hayvanların yağıyla gemiler yağlanır, onlar kandillerde kullanılır. Biz de bu amaçla yağını kullanamaz mıyız?” demişler ancak Allah Rasulü bunun haram olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur: “Allah Yahudilere lanet etsin. Allah onlara iç yağını haram kıldığında onlar bunu erittiler, sonra sattılar ve ardından da bunun parasını yediler.”3 Bu hadisten Allah’ın haram kıldığı şeyleri hileyle elde etmeye çalışmanın Allah’ın gazabına sebebiyet verdiği ve böyle bir kişinin de kendilerine gazap edilmiş olan Yahudilere benzeyeceği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber  (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde de, haram kılınan bir maddenin ücretinin de haram olacağını haber vermiştir.4 Demek ki, İslâm, her ne şekilde olursa olsun haram kılınan bir nesneden istifade etmeyi yasaklamaktadır. Diğer bir ifadeyle haram kılınan bir nesneden doğrudan istifade etmek haram olduğu gibi, onun bedeli yerine geçen şeylerden istifade etmek de nehyedilmektedir. Zira bir şeyin bedeli aslının yerine kaim olur ve onun hükmünü alır. Çünkü haramlığın illeti, haram kılınan nesnenin hakikatine bağlanmaktadır. Eğer haramlık hakikat, mahiyet ve sözün maksadına değil de, görünüş ve şekline bağlı olmuş olsaydı, Yahudiler lânete uğramazlardı.

1- el-Bakara 2/65.

2- el-Â’raf 7/163.

3- Buharî, “Büyû’”, 111; Müslim, “Müsâkât”, 71.

4- Ebû Dâvud, “İcâre”, 30; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/416.

Zaruret durumunda haramlık hükmü değişir mi?

İslâm hukukunun bütün alanlarında etkili olan ve bazen haramları mubah hâle getiren bazen de vacip olan fiillerin terk edilmesini caiz kılan zaruret hâli; kişiyi helâke sürükleyecek derecede aşırı açlık ve susuzluk hâllerinde de haram kılınan gıdaları geçici süreyle helâl hâle getirir. Aslında bir haramı irtikâp etmek önemli bir zarardır. Fakat kişinin hayatının veya bir uzvunun telef olması daha büyük bir zarar olduğundan, hafif olan zarar işlenmek suretiyle, zararın daha büyüğünden kaçınılmış olmaktadır. Hatta cumhur-ı fukaha, aşırı açlığa maruz kalan bir kişinin leş veya domuz eti gibi haram bir şeyi yemesinin veya boğazına takılan bir yemeği geçirmek için yanında bulunan şarabı içmesinin farz olduğunu söylemişler ve bulduğu haram yiyecek ve içeceği kullanmadığından dolayı ölen kimsenin de Allah katında mes’ul olacağını belirtmişlerdir.1 Çünkü böyle bir durumda kişi kendi eliyle kendisini tehlikeye atmış olmaktadır ki, bu da Kur’ân nassıyla yasaklanmıştır.2

Kur’ân-ı Kerim’de dört farklı âyet-i kerimede haram kılınan gıdalar sayıldıktan sonra, zaruret durumunda bunları yemenin mubah hâle geleceği sarih bir şekilde beyan edilmiştir.3 Mesela Bakara sûresinde Yüce Allah, leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etinin haram kılındığını bildirdikten sonra şöyle nida etmiştir:“Kim mecbur kalırsa başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla bunlardan yemesinde günah yoktur. Allah gafurdur, rahimdir.”4 Mâide sûresinde de haram yiyecekler sayıldıktan sonra şöyle buyrulmuştur:“Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günaha meyletmeksizin haram olan etlerden yiyebilir. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir.”5 Bu âyet-i kerimelerden yola çıkan fukaha, bu meseleyi şu şekilde kaide-i külliye hâline getirmişlerdir: “Zaruretler, haramları mubah kılar.”6

1- Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/154.

2- Bakara sûresi, 2/195.

3-  Bkz. el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3; el-En’âm 6/145; en-Nahl 16/115.

4- el-Bakara 2/173.

5- el-Mâide 5/3.

6- Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-hukkâm şerhu mecelleti’l-ahkâm, 1/ 37.

İstihlâk haramlık hükmünü değiştirir mi?

İstihlâk, istihâle gibi değildir. İstihâle geçiren bir maddenin hükmü değişse de, müstehlek hâle gelen bir maddenin hükmü aynı kalmaya devam edecektir.

İstihlak, fıkıh kitaplarında, sular, kuyular, sular dışındaki svıların içine necaset düşmesi, artıklar, süt emzirme, yemin ve içki haddi gibi bölümlerde ele alınmış ve konuyla ilgili farklı hükümler ortaya konulmuştur. Burada ilk dikkat çeken nokta, günümüzün istihlâkla ilgili problemleriyle fukahanın üzerinde durdukları meseleler arasında ciddî farklılıkların bulunduğudur.

Her ne kadar günümüzdeki katkı maddeleriyle ilgili problemlerin çözümünde sular, diğer sıvılar, kuyular ve artıklarla ilgili hükümlerden istifade edilebilirse de, arada bir kısım farklılıkların bulunduğu da bir gerçektir. Buradaki en önemli fark ise, sular, kuyular ve artıklarla ilgili hükümlerin temel dayanağının teysir (kolaylaştırma) ve umum-ı belva olmasıdır. Bu tür konuların işlendiği yerlerde sık sık karşımıza çıkan, “raf’an li’l-haraci”, “teysîran ale’n-nâsi”, “hıfzan li erzâkıhim”, “teummu bihi’l-belvâ”, “ademü imkâni’l-ihtiraz”, “ma yeşükku’l-ihtirâzu minhü”, “meşakkatü’s-savn”, “ala hılâfi’l-kıyâs”, “liecli’l-hâceti”, “liecli’d-darûrati”, “ruhsaten”, “istihsanen” gibi ifadeler de bu tür konularla ilgili hükümlerin konulmasında kolaylık ve zaruret prensibinin gözetildiğini göstermektedir.1

Ayrıca bu tür yerlerde sıklıkla karşımıza çıkan “af” kelimesi de bu hükümlerin dayandığı temel mantığı kavrama açısından önem taşımaktadır. Bununla anlatılmak istenilen mânâ ise, sulara veya kuyulara karışan az miktardaki necasete müsamaha gösterilmesi demektir. Çünkü çoğu zaman kuyuları ve suları necasetlerden korumak zordur. Az miktardaki necasetlerin onları kirleteceğine hükmedildiğinde ise insanlar bu konuda sıkıntıya düşerler. İslâm’da meşakkatin kaldırılması ise önemli bir ilkedir. Bu açıdan da, büyük sulara veya kuyulara karışan az miktardaki necasetler görmezden gelinmiştir. Nitekim sokaklardaki necis çamurlar, elbiseye sıçrayan idrar damlacıkları veya evlerde yaşayan hayvanların artıkları gibi meseleler de umum-ı belva gerekçesiyle affedilmiştir.

Nitekim içine necis bir maddenin (murdar bir hayvanın erimiş iç yağının) karıştığı bir yağın hükmünü ele alan Serahsî, yağın çok ve galip olması durumunda bile söz konusu yağın yenilmesinin caiz olmayacağını ifade etmiştir. Çünkü ona göre böyle bir yağın içinde bulunan necaset hükmen mağlup ve müstehlek durumda olsa bile, gerçekte o, yağın içinde mevcudiyetini korumaktadır. Ayrıca bu durumdaki bir yağın içinde yer alan necasetten ayrılması mümkün olmadığı için, ondan bir parça tüketildiğinde zorunlu olarak necaset de tüketilmiş olacaktır. Hâlbuki İslâm, necis ve haram olan bir maddenin tüketilmesini yasaklamıştır. Serahsî, zaruretin bulunmadığı durumlarda geçerli olan hükmün bu olduğunu ifade etmiştir.2

Modern endüstriyel gıdalara haram veya necis katkı maddelerinin katılmasında böyle bir zaruret veya umum-ı belvanın bulunmadığı izahtan varestedir. Zira haram olarak kullanılan katkı maddelerinin helâl alternatiflerinin kullanılması veya üretilmesi mümkündür. Kaldı ki, muhteviyatında haram katkı maddelerinin bulunduğu gıdaların tüketilmesinde de bir zaruret bulunmamaktadır. Dolayısıyla ortada sıkıntıya düşülen, meşakkat bulunan bir mesele olmadığına göre, bu konuda bir genişliğe gitmenin de bir anlamı yoktur. Bu açıdan da sular konusunda geçerli olan ruhsatın, katkı maddelerine uygulanması, sahih bir kıyas değildir. O halde, böyle bir kıyastan yola çıkarak içine haram ve necis katkı maddelerinin katıldığı endüstriyel gıda ürünlerinin cevazına hükmetmek isabetli görünmemektedir.

Burada göz önünde tutulması gereken diğer bir konu da irade ve kasıt unsurunun dikkate alınmasıdır. Fıkıh kitaplarındaki ilgili bahislere baktığımızda, söz konusu necasetlerin sulara düşmesinde bir kasıt bulunmadığı anlaşılmaktadır.  Büyük havuzlara veya kuyu sularına necaset düşmesi anlatılırken, “eklemek”, “ilave etmek”, “katmak”, “ilhak etmek”, “içine atmak”, “koymak” gibi mânâlara gelen, “damme”,  “vadaa”, “edhale”, “elhaka”, “elka” gibi fiiller yerine; “düşmek” mânâsına gelen, “vakaa” fiilinin kullanılması da bu konuda bize bir fikir vermektedir. Çünkü bu fiil, insan iradesi dışında gerçekleşen hâdiseler için kullanılır. Bu açıdan fukaha istihlâkla ilgili içtihatlarında, suya necaset koymanın hükmünü değil, bir şekilde suya düşen necasetin hükmünü ele almıştır.

İstihlâk neticesinde necisliğin veya haramlığın ortadan kalkacağını söyleyen ve bu konuda çerçeveyi en geniş tutan İbn Hazm ve İbn Teymiye bile, kasıt ve irade unsurunun söz konusu olması durumunda farklı hükümlere gitmişlerdir. Onlar, istihâlede olduğu gibi, istihlâkta da necis maddenin temiz olması için iradenin bulunmamasını şart koşmuşlardır. 3

Ayrıca bu konuda rivayet edilen pek çok hadis-i şerif de, Müslümanları irade ve ihtiyarlarıyla sulara necaset karıştırmaktan nehyetmektedir. Söz konusu Nebevî beyanlardan bazıları şu şekildedir: “Sakın biriniz, akmayan durgun suya bevletmesin.”4; “Biriniz uykudan uyandı mı elini üç defa yıkamadan kaba daldırmasın. Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmez.”5; “Köpek yaladığı vakit sizden birinizin kabının temizliği, onu yedi defa yıkamasıyladır.”6;  “Eğer siz ehl-i kitabın kaplarından başka yemek kabı bulursanız, onların kaplarından yemeyiniz! Eğer onların kabından başka bulamazsanız, ehl-i kitâbın kabını yıkayıp onun içinde yersiniz!” 7

Netice itibarıyla fıkıh kitaplarındaki ilgili misallerden yola çıkarak kan, alkol, meyte veya domuz gibi haram kılınan maddelerden elde edilen ve içine katıldıkları ürün içinde müstehlek hale gelen katkı maddelerinin helâl olacaklarını söylemek isabetli görünmemektedir. Zira bu iki hadise arasında umum-ı belvanın yanı sıra kasıt unsuru açısından da fark bulunmaktadır.

Ayrıca fukahanın çoğunluğu, içine necaset düşen su dışındaki diğer sıvıların hükmünü sudan farklı değerlendirmiş ve sularla ilgili ruhsatların bunlara teşmil edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Zira hadislerde yırtıcı hayvan artıklarının veya az miktardaki necasetlerin necis hale getirmeyeceği hükmü sulara hasredilmiştir. Yağa düşen fare hakkında rivayet edilen, “Şayet yağ katı ise, fareyi ve onun çevresini atınız. Eğer yağ sıvı ise, artık yağa yaklaşmayınız.”8 hadisi de, necasetlerin diğer sıvıları pisleteceğine delâlet etmektedir.

Suyla diğer sıvıların sahip oldukları özellikler açısından farklı oldukları da bir gerçektir. Su, renksiz, tatsız ve kokusuz bir maddedir. Diğer sıvılar ise böyle değildir. Bu açıdan su içine düşen bir necasetin renk, tat veya kokusunun belli olması diğer sıvılara göre çok daha kolaydır. Diğer sıvıların ise kendilerine göre farklı renk, tat ve kokuları bulunduğundan, içlerine katılan farklı maddeleri saklamaları çok daha kolay olacaktır. Bu sebepledir ki, haram veya necis maddeler bu tür sıvıların içine düştüğünde, ciddi bir miktara ulaşmadığı sürece onlardan bir eser görülmez. Bir de bu sıvılarla içlerine karışan maddeler aynı cins ise bu takdirde bunların ayırt edilmesi daha da zorlaşacaktır. Günümüzün endüstriyel gıdalarına katılan gıda katkı maddelerine bir de bu gözle bakılmasında fayda vardır.

Ayrıca kendisine duyulan ihtiyaç açısından da su, diğer sıvılardan ayrılmaktadır. Zira su, hayat için vazgeçilmez bir maddedir. Temizlikte, içmede, gıda imalâtında, kısaca hayatın hemen her alanında kendisine ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla büyük havuzların küçük bir necasetle necis olacaklarına hükmetmek, insanları ciddî meşakkate sokacaktır. Diğer sıvılar için ise böyle bir zaruret söz konusu değildir.

Öte yandan haram menşeli katkı maddelerinin gıda endüstrisinde kullanılması ve bunların gıda ürünlerine katılması istihâle bölümünde ele aldığımız siyasetü’ş-şer’iyye ve maslahat açısından da problemli görünmektedir. Aynı şekilde istihâle bölümünde üzerinde durulan takva ve ihtiyat ilkelerinin burada da geçerli olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Bunlara ilave olarak Müslüman bir üreticinin haramları hammadde olarak kullanması, makâsıd-ı Şâri’ açısından da problemlidir. Zira bir nesnenin haram kılınmasındaki temel maksat, mükellefleri söz konusu maddeden uzak tutmaktır. Bu yönüyle istihâle ve istihlâk söz konusu olsa bile, yiyecek ve içeceklerin imalâtında haram kılınan maddelerin kullanılmasını bir nevî hile-i şer’iyye olarak görmek mümkündür. Çünkü kişi, yenilip içilmesi haram kılınan bir şeyi, başka yollarla tüketmeye çalışmaktadır. Bu açıdan Müslüman üreticilerin, ürettikleri gıdalarda helâl ve temiz maddeleri kullanmalarının, tüketicilerin ise muhteviyatında tamamıyla temiz ve helâl maddeler içeren gıdaları tüketmelerinin dinin ruhuna ve ilgili nasslara daha muvafık olduğunu düşünüyoruz.

   Son olarak bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz. Bilindiği üzere içine haram menşeli katkıların katıldığı gıdalar, sürekli tüketilen mamullerdir. Buna göre bir insanın ömür boyu yiyip içtiği gıdaları düşünecek olursak, midesine giren haramların da ciddî miktarlara ulaşacağı anlaşılmış olur. Öte yandan mesele fert planından çıkarılarak, toplum açısından düşünüldüğünde, tüketilen domuz, alkol, kan, meyte gibi haramların ne kadar büyük miktarlara ulaştığı anlaşılacaktır.

1- Bkz. Kâsânî, Bedâiu’s-sanâî, 1/79; Nevevî, el-Mecmû’, 1/116; İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/500.

2-  Serahsî, el-Mebsût, 10/198.

3- İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/518; İbn Hazm, el-Muhallâ, 7/422.

4- Buharî, “Vudû’”, 68; Müslim, “Tahâret”, 95.

5- Müslim, “Tahâret”, 87; Ebû Dâvud, “Tahâret”, 49.

6- Müslim, “Tahâret”, 92; Ebu Dâvud, “Tahâret”, 37.

7- Buharî, “Zebâih”, 4; Tirmizî, “Siyer”, 11; İbn Mâce, “Sayd”, 3.

8- Ebu Dâvud, “Et’ime”, 47; Nesâî, “Atîra”, 10.

Şüpheli yiyecekler karşısında nasıl hareket edilmelidir?

Şüpheli konularda başka hiçbir delilin bulunmaması durumunda ihtiyatın müstakil bir delil olacağı ifade edilmiştir. Zira şüpheli konularda ihtiyatî bir tutum ortaya koyan mükellef, dinî mükellefiyetler karşısındaki sorumluluğundan kesin olarak kurtulmuş olacaktır. Mesela hem mubah hem de haram olma ihtimali bulunan bir meselede, mükellefin haram olma ihtimalini dikkate alarak ondan uzak durması; şayet o şey gerçekte haram ise onu bir haramı irtikâp etmekten kesin olarak kurtarmış olacaktır. Söz konusu meselenin mubah olması durumunda ise mükellef için bir vebal bulunmayacaktır. Böylece ihtiyatlı davranmak, mükellefin kalben tatmin olmasını temin etmiş olacaktır. (Ali İhsan Pala, İslâm Hukukunda İhtiyat İlkesi, s. 45-46; s. 262-263).

Konuyla ilgili nakledilen şu hadis-i şerif de şüpheli olan ve kalbi rahatsız eden şeylerden kaçınmayı emretmektedir: “Helâl olan şeyler de haram olan şeyler de (herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde) bellidir. Bu ikisinin arasında, her ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Her kim ki bu şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. (Nasıl ki), bu hayvanların her an koruya dalması muhtemelse, (şüpheli alanda dolaşan kimsenin de haramları işlemesi öyle muhtemeldir.) Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın yeryüzündeki korusu da haramlarıdır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca bütün beden de sıhhatli olur, o bozulunca bütün beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” (Buharî, “Îmân”, 39; “Büyû’”, 2; Müslim, “Müsâkât”, 107, 108).

Konuyla ilgili belli başlı diğer hadisler ise şöyledir: “Kul, günah tarafı olan şeylerden kaçına kaçına, günah tarafı olmayan şeylerden bile kaçınır hâle gelmedikçe, müttakiler seviyesine ulaşamaz.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 19);  “Seni kuşkuya düşüren şeyleri terk ederek, seni şüphelendirmeyen şeylere geç.” (Buharî, “Buyû’”, 3). “Günah, gönlü rahatsız edip tırmalayan şeydir.” (Müslim, “Birr”, 14). Hz. Ömer de sahabenin bu konudaki tavrını şu ifadelerle anlatmıştır: “Biz harama düşme endişesiyle helâlin onda dokuzunu terk ederdik.”  (Münâvî, et-Teysîr bişerhi’l-Câmii’s-sagîr, 2/971).  

Bu hadisler, objektif fıkhî ölçüler getirmekten ziyade, daha çok fertleri kanaat-i vicdaniye ve şahsî tercihleriyle baş başa bırakarak, onları, dinî hayatlarında daha hassas yaşamaya teşvik etmektedir. Bu yönüyle ihtiyatın ve şüpheli şeylerden kaçınmanın takva ve vera kavramlarıyla da yakın bir anlam ilişkisi vardır.

Vücuda zararlı olup olmamasına göre gıdaların hükmü değişir mi?

İslâm, yeme ve içme konusunda vaz’ ettiği hükümlerle hayatı koruyucu bazı tedbirler getirmiş ve aldığı önlemlerle insana zararlı olan gıdaları da haram kılmıştır. Diğer bir ifadeyle Allah’ın helâl kıldığı maddelerin insan için faydalı, haram kıldıklarının ise zararlı olduğu söylenebilir. Aynı zamanda insanın kendisine ve başkalarına zarar vermesinin yasaklanmasıyla ilgili dinî hükümler ve konuyla ilgili genel prensipler nazar-ı itibara alındığında, insan bünyesine veya insanın ruh sağlığına zarar veren gıdaların yenilip içilmesinin caiz olmadığı da anlaşılmış olur.

Buna göre akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar veya bozulmuş yemekler insana zararlı olduğu için caiz olmadığı gibi, ister hayvan, ister bitki isterse maden kökenli olsun, insana zarar veren ve sıhhati gideren her türlü gıdanın alınması da caiz olmayacaktır. Bu gıdaların helâl asıllardan üretilmiş olmasının da bir önemi yoktur. Bu açıdan hakkında nass bulunmayan yiyeceklerin hükmünü tespit etmede, onların insana zarar verip vermemeleri, diğer bir tabirle maslahat delili önemli bir ölçü olmaktadır. Fakat zararlı olan gıdalardaki zararlar ortadan kaldırıldığında bu gıdaların tekrar helâl hâle gelecekleri de unutulmamalıdır.

Eğer bir şey katışıksız zararlıysa onun haram olduğu aşikârdır. Aynı şekilde katışıksız faydalı olan şeyler de helâldir. Bunun yanında küçük, önemsiz ve mevhum zararlara itibar edilmeyeceği ifade edilerek, kastî olmadığı sürece bu tür zararlar da zarar vermenin haram olduğuna dair umumî hükümden istisna edilmiştir. (Hilâlî, Kaidetü lâ darara velâ dirâra, 1/293). Zarar ve faydanın iç içe bulunduğu durumlarda ise hangisinin baskın olduğuna bakılacağı ve buna göre bir hükme varılacağı ifade edilmiştir. Zira genellikle dünyadaki nesneler ne tamamen yararlı ne de tamamen zararlıdırlar. Diğer bir ifadeyle dünyada fayda ve zararın, maslahat ve mefsedetin saf hâlde bulunması pek mümkün değildir. Birçok faydalı şeyin zararı olduğu gibi, zararlı şeylerin de faydası vardır. O hâlde bir nesnenin hükmü belirlenirken izlenmesi gereken yol, bir zarar ve fayda mukayesesi yapma ve bunun neticesinde faydası zararından çoksa onun helâl olduğuna, zararı faydasından daha çoksa onun da haram olduğuna hükmetmedir. (Sübkî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/123).

Nitekim Yüce Allah içkiyle ilgili ilk indirdiği âyet-i kerimelerden birisinde bu duruma işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur.” (Bakara sûresi, 2/219). Zarar ve faydanın eşit olduğu durumlarda ise “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır.” kaidesi gereğince söz konusu fiilin caiz olmadığına hükmedilir. (Mecelle, md: 30).

Fakat her ne kadar fıkhen zararı faydasından az olan nesnelerin haram olduğuna hükmedilemese de, zararın miktarına göre tenzihî veya tahrimî mekruhluktan bahsedilebilir. Bu yüzden bazı gıdalar haram sınırları içine girmese bile, bir kısım riskler taşıması yönüyle din nazarında matlup olmayabilirler. Pekçok âyet-i kerimede yenilmesine müsaade edilen gıdaların hükmü olarak sadece “helâl” demekle yetinilmeyip, ayrıca “tayyib” vasfının da ilâve edilmesi, böyle bir yaklaşımı desteklemektedir. Bu açıdan zararla ilgili ifade edilen hususları gıdalar hakkında düşünecek olursak Müslümanlara düşen vazife, mümkün olduğu kadar temiz ve zararsız gıda elde etmenin yollarını aramaları ve zararı az da olsa, bile bile zararlı gıda maddelerini üretmekten ve almaktan uzak durmalarıdır.

Burada bir hususa daha işaret etmeliyiz: Çoğu zaman bir maddenin insana zararlı olup olmadığı tecrübe yoluyla bilinebilirse de, özellikle gıdaların çok çeşitlendiği ve karmaşık bir hâl aldığı günümüzde bunun tespiti her zaman kolay olmayabilir. Dolayısıyla fıkıh ilmiyle meşgul olan araştırmacılar, konuyla ilgili müsbet ilimlerin ve uzman kişilerin elde ettikleri araştırma sonuçlarını dikkate alarak, buna göre bir hüküm vermelidir. Dahası gıdalarla ilgili uzun araştırma ve tecrübeler neticesinde elde edilmiş ve kanun maddesi hâline getirilmiş ölçü ve kriterlerin gözetilmesi sadece merî hukukun bir gereği değil aynı zamanda dinî bir mes’uliyettir. Zira Yüce Allah, “Şayet bilmiyorsanız, ilim sahiplerine sorunuz.” (Nahl sûresi, 16/43) kavl-i kerimiyle, bilgi sahibi olunmayan konularda, uzman ve ihtisas sahibi kimselere başrulmasını emretmektedir.

Hiç şüphesiz daha çok temizlik ve hijyen kurallarına gereği kadar dikkat edilmemesinin bir sonucu olarak gıdalarda yer alan bakteri, virüs ve mantar gibi patojenlerin veya insan vücuduna zararlı olan kimyasal ve toksinlerin ya da belli miktarın üzerinde alındığında farklı rahatsızlıklara sebebiyet veren ağır metallerin tespit edilmesi ve aynı zamanda gıdalarda bulunmasına müsamaha gösterilen minumum miktarlarının belirlenmesi gibi hususlar bir ilahiyatçıdan ziyade kimyacıların ve gıda mühendislerinin uzmanlık alanına girmektedir. Buna göre şayet herhangi bir gıda maddesiyle ilgili elde edilen veriler, onun yetkili makamlarca bildirilen aralıkların dışında bir kısım zararlı maddeler içerdiğini gösteriyorsa, bunların insan için zararlı oldukları ortaya çıkmış olacağından söz konusu gıdaların caiz olmadığı da anlaşılmış olacaktır. (Tavîle, Fıkhu’l-et’ime, s. 30).

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz