İçerik etiketlendi: ‘İslam’

İslâm’ın Hastalıktan Korunmaya Bakışı ve Duanın Yeri

İslam, korunması gereken değerlerin ilk sırasına insan hayatını koymuştur. O, insanı bir bütün halinde ele alarak onu hem maddi hem de manevi yönüyle korumayı hedefleyen çekirdek esaslar getirmiştir. İnsan sağlığının korunmasında da İslam’ın bu temel bakışı merkezi bir öneme sahiptir. Zira insanın maddi ve manevi yönlerinden sadece birisine değer verilip diğerinin ihmal edilmesi, bütüncül bakış açısından yoksun, dengesiz ve sağlıksız bir yaklaşım olur.  Peygamber Efendimiz, hem hastalıklardan korunmada hem de tedavide maddi ve manevi korunma yollarına ve tedavi metodlarına riayet etmeyi bir esas olarak ortaya koymuştur. İslam’ın insan sağlığı ile ilgili genel yaklaşımından başlayarak salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı maddi ve manevi boyutuyla korunma ve tedavi ile ilgili genel yaklaşımını kısaca ele almak istiyoruz.

Koruyucu Hekimlik (Hijyen). Peygamber Efendimiz, insanı maddî-manevî hastalıklardan koruyabilecek tedbirlere çok önem vermiştir. İnsanın fiziki sağlığı ve hastalıklar ile ilgili olarak da  ilk önce koruyucu hekimliğe (hijyen) çok ciddi önem vermiş ve ve hijyeni insan sağlığı ve tıp ile ilgili tavsiyelerinin merkezine koymuştur. İnsanın yemekten önce-sonra, uykudan kalkınca ellerini yıkaması, zararlı yiyecek, içecek ve yerlerden uzak durması, midesini tıka-basa doyurmaması, dengeli beslenmesi ile ilgili hadisler ilk planda akla gelenlerdir. Hastalık zamanındaki meşakkatler ve masraflar düşünüldüğünde koruyucu hekimlik, insanın hastalıklardan korunmasında oldukça kolay ve ucuz bir yoldur. (Sonsuz Nur, 1/179; Prizma, 2/121)   Bu itibarla insanın her şeyden önce sağlığının koruması; ona zarar verecek yiyecek, içecek, ortam, vs. gibi koruyucu hekimlik adına tespit edilen hususlara riayet etmesi gerekir.

Her ne kadar koruyucu hekimlik tavsiyelerine uyulsa bile insan değişik sebeplerle hasta olabilmektedir. Özellikle de veba, kolera, İspanyol virüsü, Sars ve şu an gündemde olan coronavirus gibi bütün dünyayı tehdit eden salgın hastalıklara karşı (pandemic) korunma ve tedavi yolları hayati önem arzetmektedir.

Bulaşıcı hastalıklara karşı korunma ve tedavi ile ilgili İslam’ın bakış açısını kısaca özetlemek istiyoruz.

Hastalığın Yayılmasını Önleyici Maddî Tedbirlerin Alınması

Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklardan korunma ile ilgili olarak sağlıklı kimselerin bu tür hastalığa yakalanmışlarla aynı mekanda bulunmaması, tokalaşmaması gibi  tavsiye ve uygulamaları vardır.

“Eğer bir yerde vebanın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin, adımınızı atmayın!  Bulunduğunuz yerde de bu hastalık ortaya çıkarsa artık oradan dışarıya çıkmayın!” (Buhârî, tıp 30 (5728); Müslim, selâm 98.)

Bu konudaki bir diğer hadis de bulaşıcı bir hastalık olan cüzama yakalanmış bir insandan uzak durmak ile ilgilidir: “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın.” (Buhari,5707)

Bu hadiste de bulaşıcı hastalıklardan nasıl uzak durulması gerektiği ile ilgili çok veciz bir teşbih, metafor üzerinden konu ifade edilmektedir. İnsan nasıl aslandan kaçarken bütün gayretini ortaya koyarsa aynı şekilde bulaşıcı hastalıklardan uzak durmada da aynı hassasiyeti göstermesi gerekir.

Peygamber Efendimiz’in bu konudaki bir diğer uygulaması da sağlıklı insanın bulaşıcı hastalığa yakalanmış kimse ile tokalaşmaması yönündedir.

Sakif kabilesinden gelen bir heyet içindeki cüzamlı bir insan  Peygamber Efendimiz’e bey’at etmek için geldiğinde Allah Resulü, bu şahsa haber göndererek “Şüphesiz ki, biz senin beyatını kabul ettik. Dön, git.  ” buyurarak, onunla musafaha yapmamış ve ona iltifat ederek geri göndermiştir. (Müslim, 2231.)

Bu konuda zikredeceğimiz bir diğer örnek de Peygamber Efendimiz’in salgın hastalıklardan korunmada -diğer tavsiyelerinde- olduğu gibi açılımı gelişen insan sağlığı ile ilgili ilimlere emanet şu hadisidir:

“Bulaşıcı hastalığı olan devenin sahibi, devesini sağlıklı devesi olan kimsenin devesinin yanına getirmesin.” (Buhari, 5771; Müslim, 2221) Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalığa yakalanmış develer üzerinden bildirdiği bu temel yaklaşım bütün canlılar için söz konusu olsa gerektir. Bulaşıcı hastalığa yakalananın sağlıklı olanların yanına uğramaması onlarla aynı mekanı, aynı atmosferi paylaşmaması hastalıktan korunma adına çok önemlidir.

Verilen örneklerde görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, salgın hastalıklarla mücadelede modern tıbbın “karantina” dediği uygulamanın temel esaslarını ortaya koymaktadır. (Sonsuz Nur, 1/180)

Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklarla mücadele ile ilgili bu çekirdek beyanlarının  açılımı tıp ilmi ve bu sahadaki uzman doktorların araştırma, tespit ve tecrübelerine emanettir. Zaten işi ehline, uzmanına sorarak ona göre hareket etmek Kur’an’ın hemen her hususta ortaya koyduğu temel bir hayat disiplinidir:  “Şayet bilmiyorsanız, bilenlere sorunuz.” (Nahl, 16/43; Enbiya, 21/7) Bu itibarla başta bulaşıcı ve salgın hastalıklar )contagious, epidemic ve pandemic) olmak üzere bütün hastalıklardan korunma ve tedavide o sahanın uzmanlarının beyan ve uygulamalarının esas alınması gerekir.

Doktorların tespitine göre hapşırma, öksürme, nefes alıp-verme gibi değişik yollarla hastalığa sebebiyet veren virüsler ortama yayılmakta, damlacık enfeksiyonlarına sebebiyet vermekte ve sağlam insanlara bulaşabilmektedir. Dolayısıyla salgın hastalıklardan korunmak için bahsedilen korunma yöntemlerinin yanında doktorların rehberlik ve tavsiyesiyle hastalıklara sebebiyet veren virüs vs.den ortamı dezenfekte eden ultraviyola ışın yayan lambalar da kullanılabilir. Sürekli gelişen ilim ve teknolojiyle daha kapsamlı ve detaylı koruma metodları da bulunabilir.

Peygamber Efendimiz hastalıklardan maddi olarak korunma yöntemlerinin yanında manevi boyutunun önemi üzerinde de çok ciddi durmuştur. Bu manevi korunma da dua ve yakarışlarla sebeplerin Yaratıcısı olan Allah’a  teveccüh etmektir. Zira ayette bildirildiği üzere: “Hasta olduğumda şifa veren O’dur.” (Şuara, 26/80) Yapılan tedavilere tesir gücü vermek ve şifayı ihsan etmek, Allah’ın elindedir. Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla; ilâçlara tedavi özelliklerini veren ve tesiri yaratan, ancak  Şâfî-i Hakikî olan Allah’tır. (30. Lem’a, s. 413)

Manevi/metafizikî korunma dua

Peygamber Efendimiz hayatı hastalıklardan korunmanın metafizik boyutu olan dualarla örgülenmiştir.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyi ve sellem) hastalık ve her türlü bela ve musibetten  korunmak için okunabilecek duasıyla başlamak istiyoruz. Allah Resulü tarafından her türlü hastalık, bela ve musibete paratoner olarak sabah-akşam üçer kere okunması tavsiye edilen dua şu şekildedir: “Ne yerde, ne gökte adının anılmasıyla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle korunuyorum ki, O Semî’ ve Alîm ’dir.” (Ebu Davud, 5088; Tirmizi, 3388)

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaklaşımıyla hadisin mana ve muhtevası her türlü hastalık, bela ve musibeti içine alacak şekilde geneldir. Bu duayı sadece felç hastalığına indirgemek mana ve muhtevasını daraltmak anlamına gelir. (Prizma, 2/130) Zira hadiste yerden ve gökten gelecek bütün hastalıklar, bela ve musibetler ifade edilmektedir. Bu itibarla Allah Teâlâ hangi niyetle okunmuşsa ona göre kuluna şifa ve ihsan lütfedebilir.

Yine hastalık, bela ve musibetlerden korunma ile ilgili olarak peygamber Efendimizin sabah-akşam terk etmediği bir diğer dua da  şu şekildedir: “Allah’ım, önümden arkamdan, sağımdan-solumdan ve üstümden gelecek tehlikelerden beni koru. Yere batırılarak altımdan helâk edilmekten azametine sığınırım.” (Ebu Davud, 5074; İbn-i Mace, 3871)

Peygamber Efendimiz zikrettiğimiz bu genel korunma dualarının yanında bir beldeye girerken bulaşıcı hastalıklardan muhafaza için şu duayı da okuyordu: “Allahım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Allahım, bizi bu beldenin halkına sevdir! Bu beldenin sâlihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” (Taberani, Mu’cemu’l-evsat, 4755; Heysemi, Mecmau’z-zevaid, 17115)

Dua taşıma

Fıkıh alimlerine göre ayetleri, Allah’ın isimlerini, dua hadislerini teberrüken veya hastalık, bela ve musibetlerin defi için yazıp asmada bir mahzur yoktur. Sebeplere hakiki tesir gücü vermeden şifanın Allah’tan olduğuna inanılarak bu şekilde hareket etmenin dinin ruhuna uygun olmayan bir tarafı da söz konusu değildir. Nitekim, Hz. Aişe, Hz. Abdullah b. Amr b. As, Muhammed b. Sirin, Ebu Cafer Muhammed b. Ali, Said b. Müseyyeb gibi dini bize nakleden İslam büyükleri bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. (İbn-i Abidin, 3/364; Fetâvây-ı Hindiye, 5/356; Nevevî, el-Mecmu, 9/56; Kuveyt Fıkıh Ansk. 13/26 )Ahmet b. Hanbel’in, bizzat kendi eliyle yazdığı da rivayet edilmektedir. (İbn-i Müflih, el-Adâbu’ş-Şeriyye, 2/456) Bu şekilde Allah’a ve Allah’ın isimlerine sığınılarak yapılan duaları asanların Yüce Mevla yardımcısı olur.

Mesela, Ayete’l-Kürsî ve Allah’ın Hafız, Hafîz gibi isimleri her türlü hastalık, bela ve musibetten korunma duasıyla birlikte yazılarak belli yerlere asılabilir.

Hastalıklardan gerek korunma ve gerekse de tedavisinde tıbbın ortaya koyduğu yöntem ve uygulamaların yanında dua gibi uygulanması çok kolay bir reçeteyi kullanmanın ne mahzuru olabilir.

Duanın insan psikolojisi üzerine müspet tesirleri de modern bilimlerin reddetmediği bir konudur.

Bir-kaç örnekle anlatmaya çalıştığımız üzere Peygamber Efendimizin hastalıklardan korunmak için ortaya koyduğu yol fiili ve kavli (sözlü) duanın birlikte yerine getirilmesidir.

Bir işin olması için gerekli sebeplere riayet etmek neticenin var edilmesi için fiili bir duadır.  Fiili duayı yaptıktan sonra gönül diliyle samimi ve yürekten o işin olmasını Allah’tan istemek ise sözlü duadır.  Fiili ve kavlî dua birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. (24. Mektup, 1.Zeyil) Bu itibarla coronavirus gibi pandemic hastalıklardan korunmak için doktorların tavsiyelerini yerine getirmek fiili dua, el açıp yürekten Allah’a yalvarmak ise sözlü duadır. Bu şekilde her iki duayı birlikte yaparak şifa talep etmek Peygamber Efendimiz’in metodudur.

Koordineli tedavi yollarının araştırılması 

Gaybın Son Habercisi Peygamber Efendimiz, ihtiyarlık hariç her hastalığın tedavi edileceğini bildirmektedir:“Birbirinize destek vererek tedavi yollarını bulmada kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından onun tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.” (Ebu Davud, 3855; Tirmizi, 2038; Buhari, 2225)

Hadisin ifadesine göre bir hastalık varsa, muhakkak tedavisi de vardır. Demek ki, en onulmaz gibi görünen hastalıkların da–tabiî Allah’ın tevfik ve inayetiyle–  bir gün tedavisi bulunacaktır. Nitekim tarihe baktığımızda binlerce, milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet veren veba, kolera, İspanyol virüsü, sars gibi belli bir dönem çaresi bulunamayan hastalıklar zamanla tedavi edilir hale gelmiştir. Coronavirus gibi bütün dünya insanının sağlığını tehdit eden pandemic hastalıklara da tedavi-Allah’ın yardımıyla-bulunacaktır.

Zikredilen hadisin Arapça metninde geçen تَدَاوَوْا   (tedavev) birden fazla insanın bir araya gelerek ortak bir iş yapmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla küçük bir köy haline gelen dünyada insan sağlığı ile ilgilenen ilim dallarının el ele vererek çalışmasıyla onulmaz, çaresiz gibi görünen veya kabul edilen hastalıkların da tedavisi bulunacaktır.

Peygamber Efendimiz’in bu hadisi insan sağlığı ve tıp ilmi açısından çok önemli bir ufuk göstermekte ve insanlara hastalıkların tedavisini araştırmak konusunda ciddi bir moral ve motivasyon vermektedir. Tabii bunun için de ciddi fonların ayrılması, araştırma merkezlerinin kurulması ve araştırma yapacak ilim adamlarına gerekli imkanların hazırlanması gibi sebeplere de riayet edilmesi gerekir. (Sonsuz Nur, 1/176)

Netice itibariyle, coronavirus gibi salgın hastalıklardan korunma ve tedavide maddî-manevi yolları bir bütün olarak ele alıp ona göre hareket etmek Peygamber Efendimizin çizgisinde yaşama gayretidir.

Dr. Ergün Çapan

İslam’ın hastalıktan korunmaya bakışı ve duanın yeri

İslâm’da helal olan hayvanlar hangileridir?

Eşyada asıl olan mübahlık olduğu için, herhangi bir hayvanın haramlığına dair bir nass yoksa, onun helâl olduğu anlaşılır. Bununla birlikte Kur’ân ve Sünnet’te bazı hayvanların yenilebileceği, mü’minler için bir rızık olduğu açıkça ifade edilmiştir. Buna göre yenilmesinin helâl olduğu hususunda görüş birliği bulunan hayvanları beş grupta toplamak mümkündür.

1- Behîmetü’l-en’âm denilen deve, sığır, manda ve davarlar icma ile helâldir. Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Behîmetü’l-enâm (otla beslenen evcil hayvanlar) size helâl kılındı.” (el-Mâide 5/1). Diğer bir âyet-i kerime de şöyledir: “Allah kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için hayvanar yaratandır.” (el-Mü’min 40/79).

2- Evcil olan ve pençesi ile avlanmayan tavuk, kaz, ördek, hindi gibi kümes hayvanlarının da helâl olduğu hususunda icma vardır. Kümes hayvanlarıyla ilgili olarak Ebû Musa, Hz. Peygamber’i tavuk eti yerken gördüğünü rivayet etmiştir.

3- Tab’an iğrenç olmayan otçul yabani hayvanların etinin helâl olduğu hususundada da ittifak vardır. Buna göre ceylan, dağ keçisi, vahşî eşek, yaban öküzü ve bufalo gibi toynaklı vahşi hayvanların eti caizdir. Bunlar yapı itibarıyla de davar ve sığır cinsine benzeyen hayvanlardır. Çünkü ashabın bunları avladığına dair rivayetler vardır. Nitekim Allah Resûlü’ne (s.a.s) Ebû Katade’nin avladığı bir yaban eşeğinin hükmü sorulduğunda O (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: “Muhakkak o, Allah’ın sizi doyurmuş olduğu bir yiyecektir.” (Buharî, “Zebâih”, 10) Ayrıca eşeğin haram kılındığını bildiren hadislerde yer alan “ehlî” kaydı, onun yabanisinin helâl olduğuna delâlet etmektedir.

3- Güvercin, serçe, bıldırcın, sığırcık, balıkçıl gibi yırtıcı olmayan ve pislik de yemeyen kuşların etleri de ittifakla helâldir. Resûl-i Ekrem, serçe avlayan bir kimsenin onu kesip yemesi gerektiğini ifade etmiştir.

4- Denizde yaşayan balıkların helâl olduğu hususunda da fukaha arasında ittifak vardır.

5- Helâl olduğu konusunda icma bulunan diğer bir canlı da çekirgedir. İbn Ebî Evfâ şöyle demiştir: “Allah Resûlü (s.a.s) ile beraber yedi gazve yaptık. Biz bu gazvelerde onunla birlikte çekirge yiyorduk.” (Müslim, “Sayd”, 52) Konuyla ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Onlar,  Allah’ın en kalabalık ordularıdır.  Onu ne yerim ne de haram kılarım.” (İbn Mâce, “Sayd”, 9).

İhtiyat ne demektir?

İhtiyat ise, işlerde daha kesin ve daha sağlam olanı yapma, kişinin kendisi hakkında güvenli ve tedbirli olan yolu tutması, hatadan sakınma ve nefsi günahlara düşmekten koruma gibi anlamlara gelir. İhtiyat, fıkıhta da şüpheli olan ve dinî hükmünün tam net olmadığı konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli usul ve çözümü benimsemeyi ifade eden bir terimdir. Şatıbî, şeriatın, ihtiyat temeli üzerine kurulu olduğunu ve hiçbir zaman tedbiri elden bırakmadığını ifade etmiştir. 1

1- Şâtıbî, el-Muvâfakât, 3/85.

İslam, insanların hayatını kısıtlar mı?

Açıklama: Özelde çevremde olmak üzere, toplumun belli bir kesiminde dindarlığın artmasından duyulan bir endişe söz konusu. Sebep ise şahsi özgürlüklerinin kısıtlanacağı korkusu. İran ve Arabistan örnekleri gibi. Bu ülkelerdeki yönetim şeklinin İslam hukukunda yeri var mıdır?

Öncelikle şu hususu belirtelim ki, eğer korkulması gereken birileri varsa, onlar da Allah’ı tanımayan, yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini düşünmeyen ve bütün hedef ve gayeleri dünyadan kam almak olan kişilerdir. Çünkü hakiki bir dindardan kimseye zarar gelmeyeceği gibi, onun bulunduğu yerlerde hep sevgi ve hoşgörü meltemleri eser. Hakiki bir Müslüman bütün inanç ve değerlere saygılı, herkesi bulunduğu konumda kabul eden ve hep iyilik ve ihsan duygularıyla oturup kalkan kimsedir. Eğer İslam’ın yayılmasından endişe duyan birileri varsa, bizim onlara söyleyebileceğimiz şey: “Siz İslamiyet’i ve hakiki Müslüman’ı tanımıyorsunuz” şeklinde olacaktır.

İslam’ın özgürlüklere bakışını ve dinde zorlama olup olmadığını anlamak için aşağıya aldığımız yazıyı takdim ediyoruz.

İslâm, insanları bazı inanç esaslarını kabul etmeye zorlamaz; aksine, akıl ve mantıklarına seslenerek, onları her türlü baskıdan kurtarıp hür iradeleriyle yeni bir seçimde bulunmaya teşvik eder. Kur’ân, “İslâm’da, dine sokmaya matuf zorlama yoktur” der; çünkü, zorlama dinin ruhuna zıttır. Dinin tarifinden de anlaşılacağı gibi, o, insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla doğru ve güzel olan şeylere sevk eden ilahî emirler mecmuasıdır; dolayısıyla, dinin kabul edilmesinde esas olan iradedir, insanın bilerek ve severek ona yönelmesidir. Öyleyse, dinde zorlama söz konusu olamaz. İslâm, irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muamelelerini bu esas üzerine kurar.

Sağ Yoldaki Zahirî Meşakkat

Dinde öyle bir yaşanılırlık vardır ki, insan onun emirlerini yerine getirirken büyük bir rahatlık hisseder. İmam Şatıbî Hazretlerinin Muvafakât’ında ifade edildiği gibi; dinin vaz’ ettiği bir kısım mükellefiyetler aslında meşakkat sebebi değildir; onlar uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için sıyanet vesilelerinden ibarettir. Hazreti Bediüzzaman üslubuyla meseleyi ele alacak olursak; insanın önünde iki yol vardır: Sağ yolda kanuna ve nizama tâbi olmak şarttır ama o zahirî külfet içinde bir emniyet ve saadet bulunur. Sol yolda ise, başlangıçta serbestiyet ve hürriyet vardır; fakat o rahatlığın neticesinde bir tehlike ve talihsizlik mukadderdir. Sağ yoldaki bir kısım sorumluluklar ve mesuliyetler ilk bakışta insanın omzunda bir yük gibi görünse de, aslında onlar ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma argümanıdır. Meselâ, sağ yolda yürüyen insan, bir pasaportu almak için bazı zahmetlere katlanır, bir miktar masraf eder. Daha sonra onu kaybetmemek için tedbirler alır, sürekli yanında taşıma mecburiyetinde kalır. Fakat onun sayesinde pek çok kapıdan rahatlıkla geçer gider; pasaport taşıma gibi o küçücük meşakkete katlanma neticesinde rahatça geçtiği her kapıda ayrı bir huzur yudumlar. Sol yolda yürüyen insana gelince, onun için öyle bir pasaport alma, masraf yapma ve onu her zaman yanında taşıma gibi bir külfet yoktur. Fakat belli bir süre serbestçe ve külfetsizce yol alsa bile, onun, önüne çıkan ilk kapıdan kovulacağı da muhakkaktır.

Bu itibarla, dinin emirleri arasında nice zor görülen mükellefiyetler vardır ki, aslında onların her biri ebedî saadetin birer vesilesidir. Meselâ, insanı nefisle mücadeleye alıştıran, kalbî ve ruhî hayata yükselten, onu uhrevîleştiren ve ahirete ehil hale getiren ibadetler çok küçük bir meşakkat taşısalar bile aynı zamanda insana çok büyük mükâfat kazandırırlar. Dolayısıyla, insanların dünyevî ve uhrevî saadeti için vaz’ edilen bu mükellefiyetler birer külfet olarak görülemez. Abdest, namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler zahirî bir külfete bedel binlerce sevap ve mükafat getirirler. Bunlar, hem Allah’a karşı kulluğu ifade eder hem de asla bir nihilist ve bir anarşist gibi davranamayacak olan ve kendi iradesiyle tam bir disiplin insanı olarak yaşayan Müslüman’ın hayatını zapt u rapt altına alırlar. Ayrıca, ubudiyetin gereği olan mükellefiyetler, Cennet’e, ebedî saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahedeye ve O’nun rıdvanına mazhar olmaya liyakat kesbetmek için yerine getirilmesi gereken sorumluluklardır.

Bunları okula giden bir öğrencinin yapması gereken vazifelere de benzetebilirsiniz. Nasıl, eğitim çemberinden geçme ve belli bir kıvama erme o talebede bir liyakat metamorfozu meydana getiriyorsa, bir kul da ibadetler sayesinde o metamorfozu yaşamalıdır ki ahirete bir farklılık içinde gitsin. Arzın ve semanın değişip başka bir kalıba gireceği bir gün için, insan da cüz’iyyatı itibarıyla öyle bir farklılığa ulaşmalı ve kıvama ermelidir ki ahiret meyvelerine erişsin. İşte bu zaviyeden meseleye bakınca, dinde zorluk olmadığı, dini görevlerini yapan kulların kendi kıvamlarına koştukları görülecektir. Evet, biz bir maratonda koşuyoruz. Cennet’e, ebedi saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmeye ve O’nun “Ben sizden razıyım” müjdesine muhatap olmaya koşuyoruz. Biz ebedî yaşamaya ve hiç ölmemeye koşuyoruz. Öyleyse, ahiret hayatı adına hiç ölmemeye ve ebedî mutluluğa koştuğumuz bu yolda ölsek bile değer ve o da bir meşakkat sayılmaz. Bundan dolayıdır ki, dünya hesabına ölen şehitler ölüm şerbeti içtikleri aynı anda ölümsüzlüğe eriyorlar; buradaki ölüm sancılarını bile duymuyor, ölümsüzleşiyor ve sürekli ebedî saadet yudumlayıp duruyorlar.

 Dinin Emirleri Objektiftir

Evet, “Lâ ikrâhe fi’d-din” hakikati insanların dine girmelerine matuf bir zorlamayı yasakladığı gibi dinin temelinde ikraha hiç yer bulunmadığını da ima etmektedir. Çünkü onun özünde sevgi, muhabbet, alâka ve insanların her türlü faydası vardır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği din, bir hanifiye-i semhâdır; yani, herkesin rahatlıkla yaşayıp, kolayca tatbik edebileceği bir sistemdir ve objektif prensipleriyle tam bir denge unsurudur. İslâm, sadece belli bir grup için değildir; onun mesajı herkesedir. İslâm’da “teklif-i mâlâyütak”, yani insanlara güç yetiremeyeceği sorumlulukları yükleme söz konusu değildir; o herkesin biraz gayret ederek altından kalkabileceği emirlerle gelmiş olan ve ruhunda müsamaha bulunan bir nizamdır. Din kolaylık üzerine vaz’ edilmiştir, ibadet kastıyla da olsa ilave zorluklar çıkarmaya ve dinin kolaylaştırdığını zorlaştırmaya hiç kimsenin yetkisi yoktur. Onu şiddetlendiren ve altından kalkılmaz hale getiren yenik düşer. Nitekim Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insanın mutlaka bir kısım eksik ve kusurları olur ve) galibiyet dinde kalır” buyurmuş ve ümmetine bir tavsiyede bulunurken iki şeyden birini tercih edecekse daima kolay olanı tercih etmiştir. Kendisi dinin emirlerini kılı kırk yararcasına yaşasa da ümmetini irşad ederken mutlaka insan fıtratını gözetmiş ve dinin objektifliğine göre hükümler vermiştir. (M.Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları)

Günümüzdeki İslam ülkelerinin her birinin kanunları farklı farklıdır. Bunların içinde İslam’la uyuşanlar olduğu gibi, tamamen batıdan alınan kanunlar da vardır. Yani bu devletlerin kanunlarının İslam’la ne derece uyuştuğunu belirlemek bir anda söylenecek bir şey değildir. Belki üzerinde derin çalışmaların yapılması gerekir. Burada esas olan devletlerin uygulamaları değil, İslam’ın kendisi ve getirdiği hükümlerdir.

Materyalist Zihniyetli Batı İnsanına İslam Nasıl Anlatılmalıdır?

Fizik alemi, metafizik alemin üzerine çekilmiş tenteneli bir perdedir. Fizik alemine endeksli nazarların, bu tenteneli perdenin arkasını müşahede etmeleri çok zor, hatta imkansızdır. Evet, bizim içinde bulunduğumuz bu alem, mülk alemidir; ancak bu alemden melekût âlemine aralanmış bir kısım kapılar da vardır. Ne var ki, bu kapı aralıklarından, o kapıların arkasını, eşyanın verasını ve öteleri müşahede edebilmek için de basirete ihtiyaç vardır. Her şeyi madde alemine münhasır görüp, mana alemine karşı kapalı olan talihsizler, eşya ve hadiselerin dış yüzüne takılıp kalır da iki adım ötesini göremezler.

 

Bugün bu türlü manevi körlüğü materyalistler temsil etmektedirler. Bütün materyalistler, dolayısıyla da körler her şeyi maddede arar ve fizikî dünyada çözmeye çalışırlar. Pozitif ilimlere esas teşkil edebilecek yollara veya tespit ettikleri verilere “var”derler de, onun dışında tecrübî ilimlerin sahasına girmeyen şeyleri aslâ kabul etmezler.

Böyle bir durum daha çok Batılılar için söz konusudur. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, bugün Batı’da fiziğin yanında metafiziğe açık birçok insan vardır. Nitekim ruhtan maddenin meydana gelmesini kabul etmeyen materyalistlerin -şayet Batılıların anladığı manada pozitif insanlarsa- Hz. Mesih’i kabul etmeleri de mümkün değildir. Çünkü Hz. Mesih, babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu sebeple Batı’da, sayıları az da olsa madde alemini her şey kabul etmeyen dünya kadar düşünür ve ilim adamının mevcudiyeti de söz konusudur.

Evet, Batı bir dönemde, neseb-i gayr-i sahih bir sistem sayılan komünizm ve sosyalizmi daha sonra ise maddeyi esas alarak kapitalizmi kabul edip göklere çıkarmıştı; öyle ki, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatının esaslarını tamamen bu materyalist düşünce üzerine bina ediyor ve ona göre örgülüyordu. Bu açıdan da, Marks’ın nokta-i nazarıyla, bugünkü Batı dünyasının düşünür ve bilim adamları arasında esasda bir fark yoktur. Bunlara göre her şey, ağız, yemek borusu ve bağırsaklar arasında cereyan edip durmakta ve daha başka bir mana da ifade etmemektedir. Madde esas alındığından ötürü metaryalist düşünce onların duygu, düşünce ve fikir hayatlarına, hatta dinî hayatlarına da tesir etmiştir. Öyle ki onların dini dünyalarında dahi ahirete ait meseleleri bulmak çok zor, hatta imkansızdır. Bu sebeple, materyalizme kilitlenmiş gönüllere, büyük ölçüde maneviyata dayanan, maneviyat kaynaklı ve maneviyat buudlu hakikatları anlatmak bir hayli zordur. Nitekim Hz. Mesih ve havarileri de Batı’ya Hıristiyanlığı anlatırken çok zorlanmışlardır. Dahası bütün azizler, bazı dönemlerde hak ve hakikat adına bir şeyler anlatsalar da, netice itibariyle bir çok açıdan materyalizm ve Roma putperestliği karşısında yenik düşmüşlerdir. İnsan, bazı önemli yerleri gezerken bu gerçeği bizzat müşahede edebilir. Fakir, bir yerdeki müşahadelerim karşısında şöyle demiştim: “Hıristiyanlık buraları fethetmeye gelmiş ama, belli ölçüde mağlup toplumun düşünce tarzına yenik düşmüş.”Çünkü görülen manzara, aynı zamanda bir duygu, düşünce, mantık ve felsefeyi anlatmaktaydı. Zira yüreğinde aşk ve heyecan duyan herkes, bir maddeye sığınmış, ruhundaki derinliklerini ve heyecanlarını da bununla ifade etmeye çalışmış. İşte bu durum bize Batı’nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı, havari vasıtasıyla gitmiş; ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslam’ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vakıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslupla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye katedilse de kanaat-ı acizanemce Batılıya hak ve hakikatları ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslüman’ın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur’an ve Sünnet’in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslam’ın ruhi hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır. Bu insanlar, Muhyiddin İbni Arabi, Mevlana ve Yunus Emre gibi İslamî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslam’ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslam’a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslam’ın temsil yoluyla seslendirilen hal besteli, Kur’an ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.

Burada Asr-ı saadetten bir tablo ile mevzuyu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları halleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbni Erkam’ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lahutî iklimlerini müşahede edemiyor ve dolayısıyla da İslamî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke’yi bütün bütün ter kedip Medine’ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar. Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur’an’ın “fetih”dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında adeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hal ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevç fevç İslamiyet’e dehalet ettiler.

Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslam’a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Halbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hal ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman’ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur’an’ın elmas düsturlarını ve Nebevî ahlakı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda makes buldu.

Hasılı, İslam’ın yeniden gönüllerde makes bulması ve fevç fevç dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslam’ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hal dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.

M Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz