İçerik etiketlendi: ‘Kur’an-ı Kerim’

Kur’an-ı Kerim, Sadece Dünya Nimetlerini İsteyen İnsanların Ahirette Nasipleri Olmayacağını Anlatıyor. Bu Hususu Nasıl Anlamalıyız?

Kur’an-ı Kerim, pek çok ayetinde dünyaya talip olanları, ahiret nimetlerini isteyenleri ve hem dünya ve hem de ahiretteki hayır ve bereketten istifade yolları arayanları anlatıyor. Bu üç grub için de birer misal verebiliriz:”Kim ahiret mahsülü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama âhirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ, 42/20)”Kim dünya hayatını ve dünyanın zinet ve şatafatını isterse, Biz orada onların işlerinin karşılığını kendilerine tam tamına öderiz ve onlara dünyada asla haksızlık yapılmaz. Fakat onlar için ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada yaptıkları bütün işler hatta iyilikler bile, heder olmuştur; bütün yaptıkları boşa gitmiştir. (Hûd, 11/15-16)”Bazı kimseler: “Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver”derler. Bunların ahirette nasipleri yoktur. Bazıları da, “Ey bizim Kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver; ve bizi cehennem ateşinden koru”derler. İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı çok çabuk görür.”(Bakara, 2/200-202)

Aslında, istenmesi ve arkasına düşülmesi gereken şey bellidir. Altmış-yetmiş senelik bir ömür boyunca elde edilecek iyilik ve güzellikle, sonsuz bir hayattaki nimet ve ihsanlardan hangisinin daha çok arzu edileceği açıktır. Tabiî ki, akıl ve şuuru yerinde olan bir insan, “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmeti ve mertebe-i huzuru”ndaki nimet ve ihsanlara iştiyak duyacak, ahiretteki iyilik ve güzellikleri arzulayacaktır.

Ne var ki, insan acelecidir. Peşin ücrete meyillidir. Bu meyil, bir de imansızlıkla kuvvet kazanırsa, ademoğlu dünyanın geçici lezzetlerini hedef edinecek, onların arkasında gafilâne bir yol takip edecektir. Bir insan sadece dünyayı isteyince, Cenâb-ı Hak o kulun istediklerini bütünüyle verebilir. Fakat, o insan, yalnızca dünyayı talep etmiş, ahirete ait bir arzu ve istek ortaya koymamışsa kendi fıtratına ters hareket ediyor demektir. Çünkü, insanın tabiatı ahireti istemeye açıktır; bunu görmezlikten gelip bir tek dünya için dua eden kendi tabiatına ihanet etmiş olur. “İnsan ebed için yaratılmıştır, ebede meb’ustur ve ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz.”şeklindeki vicdanî sesi duymuyor ve bu ses çizgisinde istekler ortaya koymuyorsa tabiatını seslendirmemiş, özüne yabancı düşmüş olur. Bu yanlışının bedeli de ahiretteki nasipsizliğidir.

Diğer taraftan, ahiret ve ahiret ötesi şeyler, biraz insanın kabullenmesine vâbeste hususlardır. Hani şimdilerde üç boyutlu resimler var. Onlara ilk kez bakan insan sadece düz bir satıhla karşılaşıyor, anlamsız bazı şekiller görüyor. Eğer, daha başka şeyler görebileceğine inanırsa, bakışını o satıh üzerinde yoğunlaştırıyor, belli bir açı yakalıyor ve üçüncü boyuttaki şekilleri görebiliyor. Fakat, sadece o sathı görme niyetiyle baksa, nazarını yalnızca düz zemine hasretse, o zemin haricinde herhangi bir şey göremiyor. Aslında, o düz satıhta bir üçüncü, bir dördüncü buudu görmek mümkün olsa da, o insan bir şey göreceğine inanmadığından dolayı, onun için üçüncü buud, dördüncü buud sözkonusu olmuyor ve düz sathın ötesi hep perdeli kalıyor.

Burada istidrâdî bir şey arzedeyim: mesela şu mekanda iyi baktığınız zaman dört buudlu görebileceğiniz şeyler vardır. Çok defa o buudları ayırdetmeye çalıştım ve o nazarla baktım; bir noktadan sonra onlarda dördüncü buudu müşahede ettim. Birinci kıt’ada görülen şeyler, daha arkada daha genişçe görülen şeyler, bir sonraki perdede de ziyadesiyle derin görülen şeyler.. İşte bu görme, im’an-ı nazara ve biraz da kabule bağlıdır.

Evet, ahiret ve ahiret ötesi perdeler de bir kabul ve im’an-ı nazarla bilinir ve aşılır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye, mahşere, Cennet ve Cehenneme inanmayan insan, öbür tarafta işin hakikatını göreceği ana kadar sürekli bir berzah yaşayacaktır. Bin sene kabirde kalsa da berzahta gibi olacaktır. Ahirete inanmadığı için sürekli bir yok olma korkusu yaşayacak; orada, yok olmanın ızdırabını dünyada duyduğundan daha fazla duyacaktır. Dünyada değişik şeylerle teselli olsa da, orada sadece ebedi yokluğu duyacak ve herhangi bir teselli kaynağı da bulamayacaktır. Daimî yok olmanın demir parmaklıkları arasında kalacaktır. O insanın itikadı ötede yokluk olarak inkişaf edecektir. Çünkü, orada itikadın, kabul ve iz’anın inkişafı mahiyetinde bir yaratma olacaktır. O insanın dünyadaki itikadı yokluk yörüngeli olduğundan dolayı, ötede de yokluk olarak inkişaf edecek ve o derin bir yokluk duyacaktır.

İşte, “iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”sözünü sadece dünyada imanın insana verdiği huzuzât-ı nâmütenahiye (bitip tükenmez lezzet ve hazlar) ve küfrün insanın içinde hasıl ettiği ızdırap şeklinde anlamamak lazım. İmandaki Cennet çekirdeği de, küfürdeki zakkum tohumu da bir gün inkişaf edecektir. İman bir Cennet bahçesi gibi inkişaf ederken, o zakkum çekirdeği de bir gayya meydana getirecek ve sahibini yutacaktır.

Ahirete inanmayan ve ahiret nimetlerini, iyilik ve güzelliklerini istemeyen insan bir yokluk tohumu taşıyordur ve ötede bu tohum inkişaf edecek, sahibine de yokluk hicranı yaşatacaktır. Bundan dolayı, ahirete inanıp onun arkasına düşmeyen insan bu yanlış itikadının adem olarak inkişaf etmesiyle nasipsizlerden olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerim, âhirette şefâatle kurtuluşa ümit bağlayanlara nasıl uyarıda bulunmaktadır?

Enâm sûresinin 51. âyeti150 iki şekilde tefsir edilmektedir. Buna göre, iki yorumu yansıtan meâlin her ikisini de kaydetmekte fayda vardır:

a- “Allah’tan başka birtakım tanrıların, Allah’ın huzurunda kendilerini kurtaracaklarına inanan o kimseleri sen Kur’ân’la uyar ki, O’nun huzurunda kendilerini savunacak ne bir hâmîleri, ne de bir şefâatçileri olmayacaktır.”

b- “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’ân ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar.”

Taberî, bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: Ey Muhammed! Rablerinin huzuruna haşrolunacaklarından korkanları, sen, sana indirdiğimiz Kur’ân ile uyar. Çünkü onlar Allah’ın vâdettiği mükâfat ve cezayı tasdik ediyorlar. Allah’ı hoşnud edecek ameller yapıyorlar ve âhirette kendilerini kurtaracak çalışmalara devam ediyorlar. Onlar için Allah’tan başka –azab ettiği taktirde– Allah’ın azabından kurtaracak hâmileri ve şefâat edenleri yoktur. İşte sen onları kendi nefisleri hakkında Allah’tan sakınmaları, Rab’lerine itaat etmeleri ve ona isyan etmekten sakınarak, öfkesinden emin olmaları için uyar.” Ayrıca Taberî, âyete şu anlamın da verildiğini kaydeder: “Haşrolunacaklarını bilenleri uyar.” Buna göre âyette geçen ????? ?????? yani ‘korkanlar’, ‘bilenler’ makamında zikredilmiştir.”

Âyetin iniş sebebi hakkında şu rivâyet zikredilmektedir: “Müşriklerden Utbe, Şeybe ve Mut’im ibn Adiyy gibi ileri gelen kişiler, Ebû Tâlib’e gelerek şöyle dediler: ‘Eğer yeğenin şu bizim köle ve hizmetkârlarımızı yanından kovsa çok rahatlayacağız ve ona tâbi olmamız da kolaylaşacak.’ Ebû Tâlib Hz. Peygamber’e gelir ve bu söylenenleri ona iletir. Orada bulunan Hz. Ömer: “Onların dediklerini bir yapsan da niyetlerini ve bu sözleriyle hangi hedefe ulaşmak istediklerini bir anlasak” diye öneride bulunur. İşte bu olay üzerine Allah, yukarıdaki mezkûr âyetleri indirdi. Hz. Ömer ise yaptığı tekliften dolayı Hz. Peygamber’den (s.a.s.) özür diledi.

Bu âyetle ilgili olarak Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumu, âyeti tüm açıklığıyla izah etmektedir:

“Ve bu vahiyle, o kimseleri inzar et ki, Rab’larının huzuruna çıkmaktan korkarlar. O halde ki, kendilerinin Rabbülâlemîn’den başka ne bir velîleri, ne de bir şefâatçileri yoktur. Gerek vukûuna iman ile olsun ve gerek imkân ve ihtimal üzerine şekk ü tereddütle olsun kalplerinde böyle bir haşir korkusu, bir âhiret hissi bulunduğu halde korunmayan veya korunmasını bilmeyen gayr-i müttakîleri inzar eyle. Yani bunlar içinde, bu sayede ittikâ edecek, korunacak olanlar vardır. Gerçi haşir ve ahireti külliyyen inkâr edenler, yahut ahirete inanmakla beraber Allah’ın azabından kendilerini katiyyen kurtarabilecek Allah’dan başka velîleri ve şefâatçıları bulunduğuna kesin itikad etmiş bulunanlar, meselâ putlarının vesâir ilâh tanıdıklarının ve babalarının, dedelerinin, pirlerinin ve Allah’ın izni olmadan Peygamberlerinin Allah’a karşı kendilerine sahib olup şefâat edeceğine inanmış olanlar, kâbil-i inzar değil iseler de, Allah’dan başka velî ve şefîleri olmadığına inanan veya ihtimal verenler kâbil-i inzar ve teessürdürler.”

Âyet hakkında iki farklı tefsir görüyoruz: Birincisinde uyarılmak istenen insanlar müslümanlardır. Elmalılı’nın ifadesiyle, “kalplerinde zayıf olsun kuvvetli olsun bir şekilde âhiret hissi bulunup da korunmayan veya korunmasını bilmeyenlerin uyarılması” söz konusudur. İkincisinde ise, Ebu’s-Suûd ve Şevkânî gibi âlimlerin yorumuna göre, âhirette Allah’tan başka birilerinin kendilerini kurtaracağına veya yardım olunacaklarına inanan müşriklerin ve kitap ehlinin uyarılması sözkonusudur. İkinci yorum, âyetin lafzî örgüsüne pek uygun düşmemektedir. Bizim kanaatimizce, âyette, uyarılmak istenen kimseler, haşre ve neşre inandıkları halde, eskiden sahip oldukları şirk inancını tamamen gönüllerinden silememiş veya tevhid inancını henüz tam hazmetmemiş bulunan bazı yeni Müslümanlar olmalıdır. Böylelikle, eskiye ve câhiliye dönemine âit yanlış inançlar, müslümanların kalbinden tamamiyle ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Diğer bir uyarı ise şu âyetle yapılmaktadır:

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence hâline getiren, kendilerini dünya hayatı aldatmış olan kimseleri kendi hallerine bırak. Sen, onlara yalnız Kur’ân ile öğüt ver ki, Allah’tan başka yardımcısı ve şefâatçisi bulunmayan hiçbir nefis, işlediği günahlar yüzünden helâke sürüklenmesin. O, her türlü fidyeyi denkleştirse bile, yine ondan kabul edilmez. İnkârlarından dolayı onlara kaynar sudan bir içecek ve acı veren bir azap vardır.”

Bu âyette çok açık bir üslup ile inkârcılara hitab edilmiş ve inkârcılar âhiretteki zorluklardan kurtulmaları için dünyada iman etmeleri hususunda ciddi bir şekilde uyarılmışlardır. (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Kur’an-ı Kerim, haşri nasıl ispat etmektedir?

Kıyametin vukû bulacağı hususunda hiç kimsenin tereddüdü yoktur. Hattâ günümüzün müspet ilmi ve ilim adamları da bu mevzuda ittifak halindedirler. Ancak onlar bu gerçeği çok uzun bir zaman sonra beklemektedirler. Halbuki fevkalâde hâdiseler o kadar çoktur ki, bunlardan birisiyle kıyamet kopabilir.

Meselâ bidayette dünyadan koptuğu kabul edilen “ay” neticede anasının sinesine dönmek istese işte dünya, atomik kanunlar içinde müthiş bir infilaka maruz kalır… Ve kıyamet kopuverir.

Bir hadis-i şerifte “âyetinin tefsiri münasebetiyle” i “ay” ile anlatan Allah Rasulü (sav) Hz. Âişe’ye (ra) “ay”ı göstermiş ve:

‘Ya Âişe! Şu zulmetle bürüyen ayın şerrinden Allah’a sığın!’ buyurmuştur.

Ondandır ki, ehlullah rüyada ay görmeyi şerre; güneş görmeyi ise hayra alâmet sayar ve öyle tâbir ederler.

Bir kuyruklu yıldız gelip küre-i arza çarpıp kıyameti koparabilir. Veya yanlış bir atom denemesi bu kıyametin kopmasına sebep olabilir. Zahirî sebep ne olursa olsun bütün bunların ardında sebepleri elinde tutan Zât, sûra üfleme emrini verecek ve kıyameti koparacaktır.

Kur’ân-ı Kerim, bizim tespit edebildiğimize göre, öldükten sonra dirilme hakikatini iki grupta toplamıştır.

Birincisi: Kıyâs-ı temsilî,

İkincisi: Nazîrini gösterme metodu.

Kur’ân bu iki şıkkı ele alırken bir makro âlemden, âfâkî delillerle haşrin meydana geleceğini, bir de normo (enfüsî) dediğimiz âlemden bunu anlatırken mikro âleme de inerek haşri ispat ediyor. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim makro ve mikro âlemi birden ele alarak meseleyi anlatır ki, biz buna ‘âlemşümul delil’ de diyebiliriz. Bu son kısımda ise mutlak yaratılış nazara verilir.

Şimdi bütün bu kısımları sırasıyla arz etmeye çalışalım:

Kur’ân-ı Kerim, kıyâs-ı temsilî usulüyle makro âlemden misaller vermek suretiyle haşri ispat ediyor:

“Allah odur ki gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti, sonra Arş üzerine istivâ etti (bütün mülkünün, bütün yaratıklarının yâni tahtına, yönetimine hâkim oldu, her şeyi düzenleyip yönetti), güneşi ve ayı irâdesine boyun eğdirdi. Hepsi belli bir süre için akıp gitmektedir. (Yaratma) iş(ini) düzenler, âyetleri açıklar ki, Rabb’inizle karşılaşacağınıza kesin olarak inanasınız.” (Ra’d/2)

Haşirle insanları yeniden diriltecek olan Cenâb-ı Hakk semayı direksiz olarak tutmakta, koyduğu nizam ve intizam sayesinde de yıldızlar seyr ve seyahatlerine devam edebilmektedir. Siz bu muhteşem semânın direksiz bir şekilde hareket halinde olduğunu ve kendisinde hiçbir füturun müşâhede edilmediğini görüyorsunuz. Semayı böyle direksiz yükselttikten sonra Allah, Arşa istiva buyuruyor ve hükmünü oradan infâz ediyor. Sonra da güneş ve ayı teshir edip âdeta istifade etme, faydalanma zimamlarını sizin elinize veriyor. her şeyi bir hesapla yapıyor ve böylece size sonsuz ilminden hikmet pırıltıları gösteriyor.

Evet, gökte ve yerde olan bütün işleri düzenleyen, her şeyin alnında kudret mührünü gösteren Allah size haşri vaad ediyor; tafsil ettiği ayetleriyle size güç ve kuvvetini gösteriyor. Belki bütün bunları düşünür, tedebbür eder ve bir gün O’na kavuşacağınıza hakkalyakîn inanırsınız.

Gerçekte, biz âhirete inanırken, bütün rubûbiyet ve şuûnatıyla kendisini gösteren ve hissettiren bir Allah’ın haşri dilediği şekilde var edeceğine inanıyoruz:

“O gün göğü, kitapları dürer gibi (toplarız). İlk yaratmaya nasıl başladıksa onu, yine öyle çevirir (yok eder)iz. Üzerimize söz; biz bunu mutlaka yapacağız.” (Enbiyâ/104)

Semâyı bir kitap gibi dürer ve bugünkü mahiyetinden uzaklaştırırız. Hareket ve hararet kalmaz, bir duraklama ve bir donma baş gösterir. Mahfazasından çıkarıp enzârınıza arz ettiğimiz kâinat kitabını kapatıp, evvelce olduğu gibi yine mahfazasına koyarız. Bütün mükevvenat bidâyette nasılsa o hale döner. İlkinde sebeplerin sukut etmesi gibi bu ikinci yaratılışta da sebepler sukut edecek ve kitabı dürdüğümüz gibi tekrar açacak ve zerratı yeniden yaratacağız.

“Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeğe de kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Evet O, her şeye kâdirdir.” (Ahkâf/33)

Gökleri ve yeri yaratıp bir sistem içinde vaz’ eden ve bundan asla yorulup usanmayan bir Allah, ölüleri tekrar diriltmeye kâdir değil mi? Nazar-ı ibretle baksanız, her hâdisenin verâsında ‘Allah!’ diyeceksiniz. O Allah ki asla yorulmaz ve dinlenme ihtiyacı duymaz. Başka bir ayette bu husus:

“Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, bize hiçbir yorgunluk dokunmadı” (Kâf/38)şeklinde anlatılır.

İşte böyle bir Allah ölüleri yeniden diriltmeye muktedir değil midir?

Kıyas-ı temsilî Kurân’ın bir istidlâl metodudur. Bu içinde yaşadığımız âlemi nazara vererek, Allah’ın hallakiyetini göstermek suretiyle, yeniden böyle bir âlemi yaratacağına zihinleri kabule hazırlamaktır. Bu metot sayesinde insanın haşre olan inancı kat kat pekişir.

“Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kâdir değil midir? Elbette kâdirdir! O, çok bilen yaratıcıdır.” (Yâsin/81)

“Sizi yaratmak mı zor, göğü yaratmak mı? Ki onu Allah, bina edip yükseltmiştir.” (Nâizat/27)

Sizin yaratılmanız mı, yoksa cin ve insi hâvi bütün sistemlerin yaratılması mı zor? Kâinat sarayını kuran Allah, cennette sizin için daha küçük saraylar inşâ ve icat edemez mi?

“Onun âyetlerinden biri de (şudur): Sen, toprağı, boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten (Allah), elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kâdirdir.” (Fussilet/39)

Siz yeri; haşyet içinde, bitmiş tükenmiş; saygıyla Allah’a boyun bükmüş bir insan gibi, O’ndan meded ister gördüğünüz bir anda, semâdan yağmur indirdik. Sonra bir ihtizaz ve hareket başladı. Yerin altındaki tohumcuklar, rüşeymler başlarını çıkardı. Yeryüzü bir yeşillik ve çemen-zâr haline geldi. İşte her baharda yeri böyle dirilten Allah, ölüleri de aynı şekilde diriltecektir. Şu kadar nebatâtın haşrini her baharda size gösteren Allah ölüleri ihyâ edip diriltecektir.

Evet, Allah ölüm uykusuna yatan bir sürü havâmm ve haşarâtı, ölmüş kupkuru ağaçları bahar mevsiminde yeniden dirilttiği gibi sizi de, hazan mevsiminiz olan ölümle toprağa düştükten sonra bir gün gelecek tekrar diriltecektir.

“Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperma)dan, sonra alaka (embriyo)dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç ve kabiliyetinize ermeniz için (sizi büyütüyoruz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hâle gelsin (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş ölmüş görürsün. Fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir.” (Hac/5)

Ayetin son kısmında da belirtildiği üzere siz yeryüzünü hiçbir şey bitirmesi mümkün olmayan, yanmış kül gibi görürsünüz. Semâdan yağmuru sağnak sağnak indirdiğimizde bir ihtizaz, bir hareket başlar. Ve derken bitkiler boy atar. Allah, içinizi açacak manzaraları, her şeyden çift çift yaratmak suretiyle nazarınıza takdim buyurur.

“Bu böyledir. Çünkü Allah, tek gerçektir. (her şey O’nunla varlık kazanır) ve O, ölüleri diriltir ve O, her şeyi yapabilir.” (Hac/6)

Bütün bu gördüğünüz şeyler doğrudur. Çünkü Allah’tandır. İşte ölüleri diriltecek olan da O’dur. Ve O, her şeye kâdirdir. Başınızın üzerinde dönüp duran binlerce hâdiseyi tedbir ve idare eden Allah (cc) tecellileriyle size, her şeye kâdir olduğunu göstermiş oluyor.

“Ve (çünkü) o (kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur. Ve Allah, kabirlerde olanları diriltecektir.” (Hac/7)

Görüldüğü gibi kıyamet mutlaka gelecek, bunda şüphe yoktur. Ve Allah, bütün ölüleri diriltecektir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hakk bütün bu âyetlerde haşrin nazîrini evvela yeryüzünde gösterdi. Bütün bu bahar hâk ile yeksân olduktan ve toprağa gömülen tohumlar çürüdükten sonra, Cenâb-ı Hakk onları ikinci bir baharda yeniden nasıl diriltiyor; aynen öyle de kabirlerde çürüyen insanı da ikinci bir bahar olan haşir günü tekrar diriltecektir.

Bu açıdan mesele ister bir filozof isterse bir çoban zaviyesinden ele alınsın; Kurân’ın bu ikna metodundan daha üstünü gösterilemez. Efendimiz’in (s.a.s) mevzu ile alâkalı hadisleri de dahil, bütün söylenenler sadece Kur’ân-ı Kerim’in anlattıklarının tafsil ve tefsirinden ibarettir.

Kur’ân-ı Kerim haşr-i âzamı enfüsî delillerle ispat ederken nazarlarımızı normo âleme çevirerek meseleye şu misallerle açıklık kazandırmaktadır:

“İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.” (A’râf/29)

Başta sizi topraktan, nutfeden, kan pıhtısından ve bir çiğnem etten yarattığı gibi, tekrar sizin aslî atomlarınızı bir araya getirip terkip yapacak ve sizi yeniden yaratacaktır.

‘İnsan, Bizim kendisini bir nutfe (sperma)’dan yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi?

Kendi yaratılışını unutarak Bize bir mesel verdi: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” dedi.

De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” (Yâsin/77-79)

İlk devrin kâfiri de yirminci asrın müntehi kâfiri de aynı şeyi söylüyor: Kül haline gelmiş bu kemikleri kim diriltecek?

Kur’ân onlara cevap veriyor: “Hayatı bidâyette kim vermişse, yine o diriltecektir.”

“O ki size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz.” (Yâsin/80)

O Allah ki (cc) damla damla içinden su damlayan ağaçtan ateş çıkarıyor. Halbuki “iki zıt yan yana gelmez, bir arada toplanmaz” prensibi muhkem bir kaidedir. Kudreti Sonsuz iki zıddı bir arada cem ediyor. Arabın bildiği Merh ve Afar ağaçlarından damla damla su damlarken sürtüldüğünde ateş çıkıverir. İşte böylece kudretini gösteren Allah (cc) hayata zıt gibi görünen çürümüş kemiklerle hayatı cem eder ve insanı ikinci bir hayatla diriltir, ihyâ eder.

Kur’ân-ı Kerim aynı usulle en küçük atom parça ve parçacıklarından müteşekkil mikro âlemi de nazarımıza verip haşri ispat eder:

“Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) Biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperma)dan, sonra alaka (embriyo)dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve kabiliyetler)inize ermeniz için(sizi büyütüyoruz.) İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hâle gelsin (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir.” (Hac/5)

Eğer haşirden şüpheniz varsa, mahiyetinizde cereyan eden hadiseye bakıp, şu enfüsî delili tetkik edin:

Allah (cc) başlangıçta sizi topraktan yarattı. Mâhiyet-i aslîniz yeryüzünden alınan birtakım elementlerden ibarettir. Sonra karıştırılarak bir protein çorbası yapılmıştır. Bir kademe sonra yani canlılık seviyesine gelince mahiyetiniz bir damla su oldu. Hem de hor ve hakir bir su… Daha sonra bir kan pıhtısı ve derken şekilli veya şekilsiz bir çiğnem et… Bu hale geldikten sonra artık ya yaratılır veya yaratılmazsınız. Ya bir düşük olarak düşer gider ya da ahsen-i takvim sırrına mazhar bir insan olmanız için mahiyetinizde bulunan tohumunuza göre bir hüviyete irca olunursunuz. Sonra onları dilediğimiz kadar ana rahminde tutarız. Bazen çocuk 3-4 aylıkken düşer; bazen altı, bazen dokuz aylıkken dünyaya gelir.

Ter ü taze bir çocuk haline getirdiğimiz sizler, daha sonra da tam kıvamına, işe yarar hale gelebilmeniz için belli bir noktaya varmaya çalışırsınız. Kiminiz vefat eder müntehaya ulaşamaz. Kiminiz de erzel-i ömre gider dayanırsınız. Belinizin, ayaklarınızın ağrıyıp başınızın büküleceği; ihtiyarlığın sizleri mağlup edip saçlarınızın ağaracağı erzel bir hayata maruz bırakılırsınız. O hale getirilirsiniz ki; her şey olduktan sonra hiçbir şey olmadığınızı anlayasınız. Çocukluktan başlar ve nihayet sakallı bir çocuk olarak göçüp gidersiniz.

“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır? Kendisi dökülen meniden bir nutfe (sperma) değil miydi? Sonra kan pıhtısı oldu da (Rabb’i onu) yarattı, ona şekil verdi. Ondan iki çifti; erkeği ve dişiyi var etti. Şimdi bun(ları yapan Allah)ın, ölüleri diriltmeğe gücü yetmez mi?” (Kıyâme/36-40)

Sizi belli kademelerden ve merhalelerden geçirip bu hale irca eden Allah, ölüleri diriltmeye kâdir değil mi? Görüldüğü gibi Kur’ân-ı Kerim Haşir meselesini başka hiçbir delile ihtiyaç bırakmayacak şekilde, kendine has aklîlik ve mantıkîlikle ispat etmiş oluyor. Kur’ân ayetlerinin hemen hemen üçte birisi bu hakikatlerden bahseder. Biz yukarıda zikrettiklerimizle bu mevzuda sadece bir fikir vermiş oluyoruz. Zaten bundan sonra söyleyeceklerimiz de, bu âyetlerin tefsir ve tafsilinden ibaret olacaktır.

Fikir, düşünce, his, duygu, insan, insanlık ve bütün bunlara bağlı niyet amel ve aksiyonlar; bu dünyadan sel gibi akar. Ve nihayet akış mecrasının mahiyetine göre bir havuzda toplanıverir. Burada bizler herhangi bir mükâfat ve mücazât görmüyoruz. Nice zalimler, cebbârlar ve firavunlara taş çıkartacak kimseler bu dünyada hiçbir cezaya, ikâba maruz kalmadan; başı, beli, dişi ağrımadan; ceberutu, hodfuruşluğu yanına âdeta kâr kalarak öbür âleme gitmiştir. Aynen bunlar gibi binbir musibete maruz binbir belanın cenderesinden geçmiş, binbir musibet başında değirmen taşı gibi çevrilmiş kimseler de bu dünyadan oldukça mazlum, mağdur olarak diğer âleme göçmüşlerdir.

Zâlimin, kendine göre düşünce ve hesapları, mazlumun da yine kendine göre büyük farklılık arz eden niyet ve düşünceleri vardır.

İşte bir çağlayan gibi akan birbirine tamamen zıt bu iki mecrâ diğer dünyada bir havuza dolan sular misâli temerküz edecek, bu dünyadaki hâl ve hareketlerinin muhasebesi için Cenâb-ı Celle ve A’lâ’nın karşısında sıraya dizileceklerdir. Yapılan muhasebe neticesinde mazlum dünyada iken varlığına kendi varlığı gibi inanmış olduğu cennete, zâlim ise içinde bulunmayı aklının ucundan bile geçirmemiş olduğu cehenneme bir çöp yığını gibi atılacaktır.

Bu dünyada yapılmamış olan ebrâr ve eşrârın temyizini öte tarafta Adil-i Mutlak olan Allah yapacak, eşrar ve zalimler güruhuna:

“Ey suçlular, bugün şöyle ayrılın (bakayım!)” (Yâsin/59) şeklinde hitap edecektir. İşte bu mahiyetteki tefrik ve temyiz, muamele yönüyle bu dünyada yapılmamaktadır. Halbuki, diğer eşya arasında, iyi kötüden, güzel çirkinden; kemâl noksandan; burada ayrılmaktadır. İnsan gibi, kâinatın enmuzeci ve özü olan bir varlığın kaideden istisna edilmesi düşünülemez. Burada olmuyor, demek başka bir âlemde olacaktır.

Tohum yere atılıyor çürüyor ve bittiği yerde yeni bir hayat başlıyor. Ağaç dal budak salıp semalara ser çekiyor. Yapraklarla süslenip, meyvelerle donatılıyor. Daha sonra da her şeyini döküp kupkuru bir kemik haline geliyor. Fakat yeni bir baharda tekrar süslenip kendisini sizin nazarınıza arz ediyor. Bütün hevâmm ve haşerat sonbaharda kış uykusuna girip, ölüm gibi bir hale maruz kalıyor. İkinci bir baharda yeniden haşr ve neşre tâbi tutuluyor. Bütün varlıklarda cereyan eden bu kanundan insanın müstesna tutulmasına nasıl ihtimal verilebilir? Onun da bir baharı, bir kışı ve ikinci bir baharı vardır. Zira o da bir tohumdan meydana gelmiş; bir ağaç gibi olgunlaşmış; fikir, sır, hafî gibi meyveler vermiştir. Daha sonra da hiçbir şeye yaramaz hale gelmiştir. Bir tohum gibi yeniden toprağa düşmüştür. Ve şimdi ikinci bir baharını beklemektedir. Mevsim geldiği ve sûr’a üflendiğinde o da tahakkuk edecektir.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz