İçerik etiketlendi: ‘Ne dersiniz’

Küresel ısınmadan dolayı çocuk yapmayı düşünmüyorum, ne dersiniz?

Açıklama: Bilindiği gibi iklimler değişmekte, aşırı sıcaklar kendini göstermekte ve çok yakın gelecekte susuzluk ve kuraklığın etkisinin daha da artacağı söylenmektedir. Benim bir çocuğum var ve ikinci çocuğumuza da niyetlenmekteyim. Ancak gelecekteki bu sorunlar beni tedirgin etmekte çocuk yapma üzerinde beni düşündürmektedir. Bu konuda bana bir yol göstermenizi istirham ediyorum.

Fıkıh usulünde meşhur bir kaide vardır: “Bir delilden neşet etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur”. Yani gelecekte ortaya çıkma ihtimali olan soruda belirttiğiniz olayların meydana gelmesinin bir katiyeti ve ehemmiyeti yoktur. Dolayısıyla bu ihtimallere bakarak, bizlerin çocuklarımızın geleceğinden endişe etmemiz ve bunun sonucunda çocuk yapmamamız hiç de makul değildir. Çünkü biz biliyoruz ki, zaman zaman bazı tabiî felaketler yaşansa da, bunlar hiçbir zaman insanoğlunun telef olmasına ve şartların alabildiğine zorlaşmasına sebep olmamıştır. (Ancak insanların kendi elleriyle ortaya çıkardıkları felaketleri ayrı değerlendirmek lazım). Biz biliyoruz ki, insanı da kâinatı da yaratan ve kâinattaki binlerce canlıyla beraber insanın da rızkını veren Allah’tır. Kur’an’ın birçok yerinde buna işaret edilmektedir.

 “Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.” (Âl-i İmran Suresi, 3/27)

“Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biz’iz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın! Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın! İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.” (En’am Suresi, 6/151)

“De ki: Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran. Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten. «Allah!» diyecekler, duraksamadan: De ki: O halde sakınmaz mısınız O’nun cezasından?” (Yunus Suresi, 10/31)

“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın. Allah her canlının hayatını geçirdiği yeri de, öleceği yeri de bilir. Bütün bunlar apaçık bir kitaptadır.” (Hud Suresi, 11/6)

“Orada hem siz insanlar için, hem rızkını sizin vermediğiniz daha nice yaratıklar için geçimlikler meydana getirdik.” (Hicr Suresi, 15/20)

“Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.” (Sad Suresi, 38/54)

“Eğer Allah kullarına rızık ve imkânları bol bol yaysaydı, onlar dünyada azarlardı. Lâkin O, bu imkânları dilediği bir ölçüye göre indirir. Çünkü O kullarından haberdar olup onların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını görmektedir.” (Şura Suresi, 42/27)

Aynı şekilde dinde mukarrer olan bir diğer kaide de şu şekildedir: “Ortaya çıkması ihtimal dâhilinde olan bir zarar için gerçekleşmesi kesin bir maslahat terk edilmez” Soruda bahsedilen bu durumlar şu an itibariyle sadece bir tahmin ve vehimden ibarettir. Kişinin çocuğunun olması, neslinin devam etmesi ise Efendimizin teşvik ettiği ve dinimizce istenen bir şeydir. Başta da söylediğimiz gibi bu türden ihtimaller bizi korkutmamalıdır. Yeter ki bizler, çocuklarımızın eğitimini verebilecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılayacak durumda olalım.

Bazı hizmetler şahıslara bağlanıyor, ne dersiniz?

Yapılan herhangi bir hizmette bazı şahısların yeri inkâr edilemez; ancak şahıslar aynı zamanda tamamen hizmet demek de değildir. Bir taraftan şahıs önemlidir; zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir şahıstır ve Allah O’na bağlanmayı emretmiştir. Böyle bir bağlanmaya vesile olan unsurların en önemlisi fazilettir. İnsanlar, karşılarındaki insana faziletinden dolayı bağlanırlar. Meselâ Ebû Hanife olmasaydı, biz Hanefî fıkhını bilemezdik. Bu sebeple ona gönülden bağlıyızdır. Aynı şekilde Şafiî mezhebine mensup birisi İmam Şafiî’ye, Malikî mezhebine mensup birisi İmam Malik’e, Hanbelî mezhebine mensup birisi de Ahmed b. Hanbel’e bağlıdır.

İnsanlar arasında fazilet bir irtibat vesilesi olduğu gibi herkesin faziletini alkışlamak bir kadirşinaslık emaresidir. Evet, insanlığın aydınlanması için ışık tutanlara karşı bir kadirşinaslık ifadesi olarak temenna durulması gerekir. Bu, bize düşen bir vazifedir. Ancak, kendisine temenna durulan şahıs, meseleyi kendine bağlı görüyorsa, o da Allah’a şirk koşmuş olur.

Allah Resûlü bir hadislerinde, “Başkalarının kendisine temenna durmasını bekleyen, Cehennem’de kendisine yer hazırlasın.” buyurmaktadır. Meselâ hocanız yanınıza geldiğinde ayağa kalkmanız gerekir. Ancak hoca, kendisine ayağa kalkılmasını istiyor ve bekliyorsa, o kaybetmiş sayılır. Nitekim Efendimiz, bir gün kendisine ayağa kalkan sahabilerine, “Acemlerin büyüklerine yaptıkları gibi yapıp da ayağa kalkmayın!” buyurarak bu konudaki hassasiyetini dile getirir.. tabiî bu, büyüklüğün şe’ni, yani büyüğün sergilemesi gerekli olan bir husustur. Bize düşen ise, büyüklerin bu tür isteklerine rağmen bir saygı emaresi olarak onlar geldiğinde saygılı davranmaktır.

Meselenin bir diğer yönü ise: Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye gibi çok küllî, umumî ve kuvvetli omuzlar isteyen bir meselenin şahıslara bina edilmemesi gerekir. Bir hizmet heyeti içinde bulunan insanlar, kendi aralarında, ittifak ve ittihat etmeliler, elde ettikleri başarılar karşısında da “Bütün bunları Allah, şahs-ı mânevîmize lütfediyor.” demeliler ve nefislerini de buna ikna etmelidirler. Çünkü onlara gelen lütuflar, bir araya gelmeleri neticesinde Allah tarafından verilmektedir.

Bu arada “Falan kişi daire dışına çıkarsa bu durum bizim heyetimize zarar verir.” düşüncesini de kafalardan çıkarıp atmalıdırlar. Çünkü şayet bir dava Allah davası ise, hiç kimsenin o halkadan çıkması Allah’ın davasına zarar vermez. Binaenaleyh “Heyetimiz yıkılır, dağılır.” anlayışı içinde, belli şahıslara bel bağlayıp, her şeyi onların şahsında bilmek, İslâm’ın saf ve duru akidesine ters düşmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için bir-iki müşahhas misal vermek istiyorum:

Hz. Ebû Bekir kadar Efendimiz’i sevecek ikinci bir insan tasavvur etmek mümkün değildir. Nitekim bir hadislerinde Allah Resûlü, “Herkes beni inkâr ettiği zaman, o beni tasdik etti.” buyurarak bu hakikati dile getirmektedir. Hz. Ali de, “Allah Resûlü gideceği zaman beraber gitmeye kimse cesaret edemedi. Ebû Kuhafe’nin oğlu çıktı. İrtidat hâdiselerinde de herkes ona bir şeyler tavsiye ederken, o atına bindi, ‘Peygamber’in yolunda tek başıma da olsa giderim.’ dedi.” ifadeleriyle Hz. Ebû Bekir’in Allah Resûlü’ne olan sevgisini ve bağlılığını anlatmaktadır.

Allah Resûlü’nü bu ölçüde seven ve hayatının her döneminde bir lahza olsun O’nun yanından ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’in, Efendimiz’in bu dünyadan ahirete göç etmelerinden sonra tekfin ve defin esnasında Hz. Ali’nin yanında bulunmadığını görüyoruz. Çünkü o anda ondan daha önemli bir mesele vardır; Efendimiz’in irtihalini müteakip o güne kadar yapılan şeyler yıkılabilir, bazıları Müslümanlar arasına nifak sokabilir ve önü alınmaz iftiraklar meydana gelebilirdi.

İşte tam bu esnada Hz. Ebu Bekir hemen ortaya çıktı ve: “Her kim, Hz. Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki O, vefat etti. Her kim Allah’a iman ediyorsa, bilsin ki O, Hayy u Kayyumdur.” demişti. Arkasından“Muhammed, sadece resûldür, elçidir. Nitekim O’ndan önce de nice resûller gelip geçmiştir. Şayet O ölür veya öldürülürse, siz hemen gerisin geriye dinden dönecek misiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki o Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/144) âyetini okuyunca, umumun hissiyatına tercüman olan Hz. Ömer, “Zannettim ki o âyet yeni nazil oldu. Hz Ebû Bekir, bizi uyardı.” diyecektir. Daha sonra bilindiği üzere Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde gibi çok şuurlu ve Efendimiz’in davasını iyi kavrayan mü’minler, sakife-i Benî Sâide’de toplanarak orada hilafet meselesini halletmişlerdir.

Allah Resûlü’nü bütün sahabiler çok seviyorlardı ve hepsi de gönülden O’na bağlıydılar. Esasen böyle bir bağlılığın da hiçbir zararı yoktur. Ancak O’nun getirdiği mesajı O’na bağlı görmek ve O gidince de her şey bitti nazarıyla bakmak yanlıştır.

Hz. Ebû Bekir’in sergilediği bu şuurlu tabloyu, Hz. Ömer’in hilafeti zamanında da görüyoruz. Hz. Halid, Hz. Ömer’in ordu komutanıdır. O, atını İran’ın üzerine sürdüğünde İran’ın bütün güçlerini çökertir, Roma İmparatorluğu’nun üzerine sürdüğünde de onların surlarını yıkar ve eşi benzeri olmayan büyük bir askerî deha gösterir.

İşte bu büyük komutanı Hz. Ömer görevinden azletmiş ve azil sebebini de şöyle ifade etmiştir: “Halid! Allah biliyor ki seni çok seviyorum. Fakat halk, elde edilen zaferleri, senin şahsında buluyordu. Ama ben biliyorum ki, bu zaferleri bize ihsan eden Allah’tır. Bu sebeple seni görevinden azlediyorum.” Hz. Halid, görevinden alındıktan sonra zaferler yine devam etmiş ve halk, kazanılan zaferlerin Hz. Halid’den değil Allah’tan kaynaklandığını anlamıştır.

Eskiden olduğu gibi günümüzde de bu düşünceye saplanıp meseleyi şahıslarda görenler olmuştur. Hâlbuki İslâm’daki fetih hareketleri, Efendimiz’in vefatından sonra devam ettiği gibi mânevî sahadaki fütuhatlar da her zaman devam etmiştir. Meselâ Abdülkadir Geylanî Hazretleriyle, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri vefat etmişler, ancak günümüze kadar onların devamı mahiyetinde nice insanlar gelmiştir.

Asrın başındaki zat da vefat edince, bazılarınca her şeye bitti nazarıyla bakılmıştı; ancak o zat: “Ben hayattayken bir şahıs iken, toprağa atıldıktan sonra, bir başak hayatını netice vereceğim. Şimdi hizmet-i imaniye bir yerde neşredilmesine mukabil, benim vefatımdan sonra, belki yüz yerde inkişaf edecektir.” demiştir.

Yine aynı zat bize bu konuda şu ölçüleri vermiştir: “Isparta’da Hüsrev ve Re’fet gibi mübarek kardeşlerim diyorlardı ki: Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifadesi, istifademize illettir. Böylece bu kardeşlerimiz, iktiranı illetle iltibas yapıyorlardı. Ben de sizin gibi iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit diyordum ki, bu kardeşlerim gibi eli kalem tutan kimseler olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir insan nasıl hizmet ederdi? Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakiyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş, birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz.”

Aslında her bir mü’minin de böyle düşünmesi gerekir. Çünkü hepimize Allah’ın lütfu müşterek olarak gelmektedir. Bir müessesenin kapısındaki kapıyı açıp kapayan kapıcıdan, o müesseseyi idare eden müdüre kadar her yerde bir iktiran vardır. Rabbim bunu intikale ve bu iktiran içinde cehd ü gayret göstermeye bizleri muvaffak eylesin!..

Arkadaşımın hidayeti için aylardır dua ediyorum ancak hala bir gelişme olmadı, ne dersiniz?

Her dua edilen şahıs hidayete erecek diye bir şart yoktur. Neticede hidayet Allah’ın elindedir. Biz yaptığımız dualarla Allahtan yardım dileriz. Allah dilerse olur dilerse olmaz. Bir de sadece sözlü duayla yetinmemek lazım. Bunun yanında fiili dua dediğimiz şeylere başvurmak gerekiyor. Öncelikle bu arkadaşınıza dini yaşama noktasında örnek olmalısınız. Daha sonra anlatabildiğiniz ölçüde anlatırsınız. Anlatamıyorsanız takıldığı noktalar itibariyle bilen birisiyle buluşturursunuz güzel ortamlara götürmeye çalışırsınız. Yani meselenin irşad ve tebliğ boyutunu ihmal etmemek gerekir. Dua bu işin bir yönü ise, irşad ve tebliğ adına yapılması gereken şeyler de işin diğer boyutudur.

Reenkarnasyon nedir? Bazıları reenkarnasyonu Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle telif ediyorlar, ne dersiniz?

Reenkarnasyon (tenasüh), ruhun, bedenin ölümünden sonra yeni bir cesede bürünerek yeryüzüne tekrar geri dönmesi şeklinde tarif edilmektedir. Reenkarnasyon ile tenasühün aynı şeyler olduğunu söyleyenler olduğu gibi, ruhun, ölümden sonra yine bir insan bedenine geçmesine reenkarnasyon, hayvan bedenine geçmesine ise tenasüh denildiğini ve bunların farklı şeyler olduğunu söyleyenler de olmuştur.

Bazıları, “Kur’ân-ı Kerim de reenkarnasyona işaret ediyor.” diyerek bazı âyetleri bu görüşlerine delil olarak öne sürmektedirler. Bu âyetlerden birisi “Kâlû rabbenâ emettene’sneteyni ve ahyeytene’s-neteyni fa’terafnâ bizunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl Onlar: Yâ Rabbenâ, derler, Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi, telafi etmek için buradan çıkmaya yok mudur bir yol?”[1]âyetidir. Reenkarnasyoncular, “Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin.” ifadesini reenkarnasyona işaret şeklinde yorumlamaktadırlar.

İnsan, esasen yaratılışının ilk safhasında sperm şeklinde bir varlıktır. Bu spermi, Allah Kur’ân’daki ifadesiyle[2]müstevda’da bir müddet bekletmektedir. Müstevda’, emaneten ve muvakkat olarak konulan bir yer demektir. İnsan, bundan önce ölüdür ve anne karnında hayata ilk adımını atmıştır. İkincisi ise, insan biyolojik olarak ölür, sonra tekrar dirilir ve böylece insan için âyette ifade edilen iki defa ölme ve iki defa dirilme gerçekleşmiş olur. Ta ilk devirden günümüze kadar İbn Cerir et-Taberî, Fahruddin Râzî, Elmalılı Hamdi Yazır gibi tefsirin dev âlimleri ve daha burada ismini zikretmediğimiz müfessirler bu âyeti bu şekilde yorumlamışlardır. Üstad Bediüzzaman da yer yer kapalı da olsa mezkur âyete işaret sadedinde, “Hayat sayesinde bir şey çok şey olabilir, çok şey de bir şey olabilir.” der ve bunu Cenâb-ı Hakk’ın kudretine irca ederek “Allah (celle celâluhu), çok şeyi bir şey yapar ve bir şeyi de çok şey yapar.” şeklinde ifadeler kullanır.

Evet, burada iki şekilde bir ölüm söz konusudur. İnsan evvelâ biyolojik olarak ölmekte, Üstad’ın yaklaşımı içinde mertebe-i insaniyeye yükselip dirilmektedir. Bu, birinci ölüm ve diriliştir. İkinci defa insan, fert şeklinde kendi kaderiyle yaşayıp ölecek, öte dünyada da yine fert olarak dirilecektir. Bu hususta şimdiye kadar gelen âlimler içinde herhangi bir farklı mütalâada bulunan yoktur. Bu şekliyle de âyetin tenasühle alâkası olduğu söylenemez. Çünkü makam itibarıyla mezkur âyet-i kerime, bu dünyadaki insanların içindeki ruhun sesi soluğu değil, Cehennem’e girmiş azap içinde, hırıltı hâlinde konuşan insanların sesini soluğunu ifade etmektedir.

Reenkarnasyonu savunanların ahiret hayatına da inanmadıkları anlaşılmaktadır. Onlar, iyi insanın mutlu olacağını iddia etmektedirler. Tabiî burada hemen akla, “Pekâlâ mutsuz yaşamış bizden evvelki insanların hâli ne olacak?” şeklinde bir soru gelmektedir. Onlara göre bir, üç, beş nesil perişan olacak, daha sonra gelecek olan yedinci ve sekizinci nesil gökler saltanatına namzet olacak, ya Efendimiz’in ya da Seyyidina Hz. Mesih’in arkasında saltanat yaşayacaklar ve dolayısıyla sadece bunlar saltanata ereceklerdir, diğerleri değil.

Bu nasıl adalettir? Allah (celle celâluhu) birilerini öldürecek, onların enkazından başkalarını var edecek ve onların enkazını başkalarının saltanatının aksesuarı, malzemesi hâline getirecek; bu kabul edilecek bir şey değildir. Onlar, “Ahiret diye bir şey yoktur. Esas olan insanın ruh ve vicdan huzurudur.” demektedirler. Allah’a, Peygamber’e ve Kitab’a inanmayan bazı kimseler de bu şekilde düşünmektedirler.. ve bu anlayış, içi boş bir iddiadır.

Aslında mü’minin dünyadaki ölümüne ölüm denemez. Mü’min, ölümle bir yönüyle ebedî diriliş adına bir sürece girmektedir. Eğer onlar, o ölümü kastediyorlarsa mü’min bir kere ölür; diğeri de onu çok alâkadar etmez. Çünkü o ilk ölümün ne teklif-i hitâbîsi, ne de teklif-i vaz’îsi diye bir şey vardır. Beraberinde herhangi bir sorumluluk getirmez. Onun için “O sorumluluklar şu şartlar altında gerçekleştirilir.” gibi bir mülâhaza bahis mevzuu değildir. Eğer burada esas olan, insanın vücuduna temel teşkil edecek zerrât-ı asliyenin çözülmesi ve onların insan olmaya doğru yürümesiyse şayet, insanlar, o noktaya ulaşacakları âna kadar meselenin şuurunda değillerdir. Mü’minlerin şuurları esas sorumluluklarını hissettikleri andan itibaren başlar ve yeniden dirildikten sonra da onlar, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerini beklemeye koyulurlar.

İnsanlar nasıl yaşarlarsa öyle ölürler ve nasıl ölürlerse öyle dirilirler. Bazı insanlar vardır inanmışlardır ama inançlarını amel hâlinde yaşayamamışlardır. Bu insanlar ötede, bir zindanda yaşıyorlar gibi hep “Acaba ne olacak, buradan çıkıp yeniden bir hayata dönecek miyiz, dönemeyecek miyiz?” duygu ve düşüncesi içinde olacaklardır. Bazı insanlar da ölümü hep yokluk olarak kabul etmişlerdir. Bunlar da orada, bir haps-i münferit içinde olacaklardır. Netice itibarıyla bir hayata erecekler ama bütün berzah hayatlarını hep haps-i münferitte yaşayacaklardır. Kimseyle herhangi bir temas ve mülâkatları olamayacaktır. Eğer bir şey görür, birinin rüyasına girerlerse veya birisi onu rüyasına misafir ederse dünyada gördüğü rüyalar türünden görecektir. Ama bunlar, dünyada nasıl yaşamışlarsa berzah hayatını da öyle geçireceklerdir.

Berzah hayatı, ahiret ile dünya hayatı ortasında misalî bir âlemden ibarettir. Bu hayat, ruhun bir kısım temessülâtından, sabit aynalar hâlinde sinema şeridine giriyor gibi girip, kareler hâlinde onun yer yer bizim de rüyalarımızla algıladığımız bir âlemde gösterilerek bir ekran veya perdeye aksetmesi gibi bir şeydir. Perdeye akseden şeylerin hakikati ne kadarsa, onların hakikati de bir ölçüde o kadardır. Hâsılı, en ciddî âleme geçilen yol, bu dünyadan geçmekte, berzah ve ötesinde ahiret, burada yapılan amellere göre şekillenmektedir.

“Kur’ân’da reenkarnasyon vardır.” diyenlerin ortaya koydukları diğer âyet ise şudur: “Keyfe tekfurûne billahi ve küntüm emvâten feahyâküm sümme yumîtükum sümme yuhyîkum sümme ileyhi turceûn Ey kâfirler! Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki! Siz ölü iken size hayatı veren O’dur. Şunu bilin ki, tayin ettiği vade gelince sizi öldürecek, yine diriltecek ve sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz.” [3]

İnsanı hayata getiren ve sonra öldüren de Allah’tır. Çünkü hayat esasen ruhun tezahürü ise, ruh alınıp verilen bir şeydir. O, ruhu nefheder, sonra nefhettiği şeyi alır. Onun için O, “yuhyî-yümît” fiillerinin sahibidir. Esasen “diriltir” ve “öldürür” sözü onu çok ifade etmemektedir. Bunun yerine “hayatı veren” ve “hayatı alan” demek daha doğrudur. Evet, hayatı ruhun tezahürleri ile alan ve yeniden ebedî bir hayatı veren O’dur.

Kur’ân’ın âyetleri ve kelimeleriyle oynamak günahtır; hatta bazı teviller itibarıyla küfürdür. Kur’ân bir meseleyi bir yerde icmal etmişse, başka bir yerde tafsil etmiştir. Farz-ı muhal, zikredilen bu iki âyet reenkarnasyona işaretse, o zaman haşr u neşre delâlet eden pek çok âyeti nasıl izah edeceğiz?..

Şimdi de müsaadenizle, reenkarnasyon düşüncesini reddeden birkaç âyet zikretmek istiyorum:

“Bir görseydin o suçluları: Rabbilerinin huzurunda, mahcupluktan başları önlerine eğilmiş şöyle derken: “Gördük, işittik yâ Rabbenâ! Ne olur bizi dünyaya bir gönder! Öyle güzel, makbul işler yapalım! Çünkü gerçeği artık kesin olarak biliyoruz. (Sonra Allah şöyle buyurur:) Eğer dileseydik bütün insanlara hidayet verir, doğru yola koyardık. Lakin “Cehennem’i cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.” hükmü kesinleşmiştir. Öyleyse siz nasıl bugünkü buluşmayı unuttunuz ve bu unutmayı ömür boyu sürdürdüyseniz, biz de bugün size unutulmuş olma muamelesi yaptık. Yaptıklarınızdan ötürü tadın bakalım sürekli azabı!” [4]

“Ahireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman: ‘Yâ Rabbi, der, ne olur beni dünyaya geri gönder ki, zayi ettiğim ömrümü telâfi edip iyi işler yapayım.’ Hayır, hayır! Bu onun söylediği mânâsız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde, artık, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” “Onlar ateşin karşısında durdurulup da “Ah n’olurdu, dünyaya bir geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek, mü’minlerden olsak!” dedikleri zaman bir görsen, neler olacak neler! Hayır! Öteden beri gizledikleri utandırıcı çirkin hâlleri, münafıklıkları yüzlerine vuruldu da ondan böyle söylüyorlar. Yoksa geri gönderilseler de, yine kendilerine yasaklanan kötülükleri yapmaya dönecek ve diyeceklerdi ki: “Hayat, sırf dünya hayatımızdan ibaret, biz bir daha diriltilecek de değiliz!” Onlar, hiç şüphesiz yalancıdırlar.” [5]

Bu âyetleri daha da çoğaltmak mümkündür. İnancı olmayan ve hayatını o inancın gereğine göre planlamayan insanlar dünyada kendi dar havsalaları ve dar kafalarına göre Cennet ve Cehennemler icat etmektedirler. Bir insanın üç beş günlük dünya hayatında mazur görülmesi, insanlar nazarında mazereti adına bu kadar yanlışlıklara gidilmesi ve bu kadar yanlış yorumlara saplanılması akıllı insan işi değildir. Ayrıca dini birilerine hoş göstermek için dinin en önemli rükünlerini yıkarak insanlara, din diye böyle bir şey takdim etmek büyük bir yanlıştır. Dinin önemli bir buudu olan ahireti yıkıp âdeta “İnan ve inancının Cennetini yaşa!” der gibi bir din telâkkisi ortaya koyma aynı zamanda bir küstahlıktır. Rousseau ve Renan gibi mensup oldukları dinin tatmin etmemesinden dolayı dine tavır alan insanlar bile böyle bir yanılgıya düşmemişlerdir. Bu insanlar, daha sonra uydurma şeylerin, insanların çizgisini korumaya yetmediğini görünce, tabiî dinciliğin kurucuları oluvermişlerdir. Onlara göre insanlara mutlaka hayatlarının hesabını verecekleri bir din ve o dinin vaad ettikleri telkin edilmeliydi. Burada, din dairesi içinde görünen ve “Kur’ân’da reenkarnasyon vardır.” düşüncesine sahip olan insanların bu kadar bile basiretlerinin olmadığı görülmektedir. Bir kısım kimseler de bu ifadelerden cesaret alarak bunları dinsizliklerine alet etmekte, hakikî dindarlara düşmanlıklarını bunların onlara kaptırdığı sloganlarla sürdürmekte ve “İşte din adamı, din âlimi ve din düşünürü böyle olur.” deyip onların o yarım yamalak dindarlıklarına dayanarak gerçek dindarlara hücum etmektedirler.

Evet din ve dini meseleler hakkında konuşmak derin hassasiyet gerektiren bir meseledir. O yüzden çok dikkatli olunmalı ve din diye kendi hezeyanlarını ortaya koyan insanlara ise mutlaka uzmanlar tarafından gereken cevaplar verilmelidir.

Bu konunun “Tereddütler”de daha geniş izahı olduğunu hatırlıyorum. Oraya da bakılabilir. [6]

[1] Mü’min sûresi, 40/11 [2] 83 Bkz.: Hûd sûresi, 11/6 [3] Bakara sûresi, 2/28 [4] Secde sûresi, 32/12-14 [5] En’âm sûresi, 6/27-29 [6] Bkz.: Asrın Getirdiği Tereddütler-1/114-126

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Bazıları akıllarına ters gördüklerinden dolayı bazı iman hakikatlerini inkâra kalkıyorlar. Ne dersiniz?

Akıl, önemli bir unsurdur. Eline bir rehber ve pusula verildiği takdirde, o rehber ve pusulaya bakmak suretiyle çok hayatî şeylere imza atabilir. Bu itibarladır ki biz, aklı külliyen nefyetmiyoruz; etmiyor ve bir kısım tecrübecilerin, pozitivistlerin iddia ettikleri gibi “Akıl, kat’iyen hakikate ulaştırmaz.” veya rasyonalistlerin iddia ettikleri gibi “Hakikate ulaştıran tek şey varsa o da akıldır.” da demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki, bize göre, ilmin sebepleri üçtür:

Birincisi, akl-ı selimdir. Akl-ı selim, bozulmamış, akledebilen akıl demektir. Ben buna “şartlanmamış akıl” da diyorum. Ayrı bir yaklaşımla Allah’ın sevmediği, istemediği şeyler gelip akla yerleşmekle aklın istikameti değişmemişse, işte bu akıl, selim veya sâlim akıldır.

İkincisi, haber-i mütevatirdir. Bunu aşağıda arz etmeye çalışacağım.

Üçüncüsü, havâss-ı selimedir. Yani insanî duyuların, daha doğrusu havâssın selâmetidir. Bu, el yordamıyla kavranılacak şeyler için elin sağlamlığı, gözle görülecek şeyler için gözün sağlam görmesi, kulakla duyulacak şeyler için de kulağın sağlam olması demektir. Yani dokunma, koku alma, tatma, duyma ve görme gibi beş duyu organının sağlamlığı da ilmin sebeplerinden biridir. Ancak her şeyi müşâhedeye dayayanlar da ilmi sadece bunlara vermek suretiyle diğer esbab-ı ilmi görmezlikten gelmektedirler.

Yukarıda işaret edildiği gibi ilmin diğer bir sebebi de haber-i mütevatirdir. Haber-i mütevatir, yalan üzerine bir araya gelip ittifak etmeleri muhal bir cemaatin verdiği haber demektir. Halk arasında mütevatir sözü daha ziyade yalana ve ekazibe (uydurma sözler) denir. Oysaki mütevatir, en doğru haber demektir. Meselâ, pek çok insan Amerika’ya gitmemiştir. Şimdi ben kalkıp “Amerika diye bir yer yoktur!” desem herkes bana güler. Pek çok kimse gidip görmediği hâlde yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat böyle bir yerin olduğunu anlattığı için buna inanılır. İngiltere’de arzın küre olmadığına ve Ay’a da gitmenin imkânsızlığına inanan ve bunu iddia eden bir cemiyet var. Bizim içimizde de bu görüşte olan bazı kimseler olabilir. Onlara göre Ay’a gidilmez. Çünkü Ay nurdur. İnsanın gözleri kamaşır. Ay, oraya gidenleri yakar. Bununla beraber yalan üzerine ittifakları muhal olan bir grup, Ay’a gidildiğini ve üzerinde araştırmalar yapıldığını söylediği için biz bunlara inanırız. İşte böyle haberlere mütevatir haber denir.

Bizim ilim adına mesnet olarak kullandığımız pek çok konuda yüz yirmi dört bin[1] veya iki yüz yirmi dört bin[2] peygamber “Bu böyledir.” diye haber vermektedirler. Aynı zamanda nebilerin vahiy yoluyla “Bu böyledir.” dedikleri meseleleri, zevken ve keşfen gören, müşâhede edip ruh ve vicdanında duyan yüz yirmi dört milyon veya iki yüz yirmi dört milyon evliya da “Bu böyledir.” demektedir. Biz, buna da mütevatir diyoruz. Böyle bir haberi tekzip etmek, ilmî hakikatlere ters düşmek ve temerrüt göstermek demektir. Onun için biz ilme sebep olarak sadece aklı kabul etmiyoruz. Yani rasyonalistlerin anladığı mânâda akılcı değiliz. Akla ve müşâhedeye, aynı zamanda haber-i mütevatire de inanıyoruz. Oysaki ne müşâhedecinin ne de akılcının müşâhedesi içinde tevatürün yeri vardır. Bu şekilde biz, ilmî meseleleri kapsamlı bir hüviyetle ele alıyor, en mâkul şekliyle ilim ancak böyle elde edilir diyoruz.

Aklın bir yeri vardır. Akıl vahyin ışığı altında hakikati keşfetmek için önemli bir alettir. Müşâhedenin de bir yeri vardır. Gerçek mesnedi Kur’ân’da görmek suretiyle müşâhede bizi fünûn-u müsbeteye götürür. Darvin bir kısım beşerî ve hayvanî müstehâse (fosiller) üzerinde çalışmalar yapmış, bir kısım hakikatlere gitmiş, meseleleri müşâhedelerine dayandırmış ve bir iskelet bulduğu zaman onunla tekâmülü yorumlamaya çalışmıştı. Keza maymunların şeklini ve şemailini görünce “Bundan insan olabilir.” diyerek nazariyesini yine bu tür müşâhedelere dayandırmıştı. Ancak o, bu mevzuda tevatürü sem’-i itibara hiç almamış ve vahy-i semavîye de kulağını tıkamıştı. Neticede Hz. Mesih’in getirdiği envar ve esrarın dışında bir sapma yaşamıştı ki iddia ettiği bu şeylerin hepsi birer nazariyeden ibaret kalmıştı.

Evet, bunlardan da anlaşıldığı üzere sadece müşâhede, ilim adına yeterli değildir. Müşâhedenin içinde akıl olmalı, akılla ilmî terkiplere varılmalı ve onunla yeni buluşlara gidilmelidir. Aynı zamanda bunun içinde tevatür de bulunmalıdır. Çünkü akıl sadece vasıtadır. Hz. Mevlâna’nın dediği gibi akıl, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoluna kurban olduğu zaman, toprak mertebesinden evc-i kemala çıkacaktır. Biz, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in bir prensibi olarak hakikati anlamada aklı bir vasıta olarak kabul ediyoruz. Onun için mücerret aklın bir kısım iddialarda bulunması, bazılarının “Aklım almadı.” demesi bir imanî hakikatin inkârına yol açmamalıdır. Evvelâ bunu diyenin aklının tam olup olmadığı sorgulanmalıdır. Nice fatîn (akıllı) ve fetanette de zirve kimseler, böylelerinin iddia ettiği şeyin aksini iddia etmektedir. Bu, nebi ve veliden olabileceği gibi feylesoflardan da olabilir. Meselâ Descartes, Leibniz ve Malebranche akılcı insanlardır ama “Allah vardır.” demektedirler. Hatta bunlardan bazıları bizim anladığımız mânânın da ötesinde bir bakıma spritüalist bir anlayış içinde “Allah vardır ve her şey O’dur. Siz birer gölgeden ibaretsiniz. Bizi aldatıyorsunuz.” diyecek kadar meseleyi ileri götürmüşlerdir. Demek ki çok akıllı kimseler de Allah’ın mevcudiyetini kabul etmektedir. Meselâ Shaekspear ve Goethe de Allah’a inanıyordu.

Evet, akıl, inkârın aleti değildir. Aklı iyi kullanamayan, aklın açtığı gayyaya baş aşağı düşer. Aklı, tevatürü ve havâss-ı selîmenin semeratını birbirinden ayırmadan, kelime-i vâhide ile Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yolundan ayrılmadan onların cadde-i nuraniyesinde gidenler ise aldanmamıştır, aldanmayacaktır. O caddeyi terk eden ve akıllı geçinenler ise aldanmışlardır ve aldanacaklardır.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/265; el-Bezzâr, el-Müsned 9/427. [2] el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 3/343.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz