Tebliğde Vesile Faktörü Nasıl Kullanılmalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Hz. Peygamber (s.a.s)’in dedesi Abdulmuttalib, gökçek yüzlü, pırıl pırıl, temiz nasiyeli ve iyi bir sürgüne esas teşkil edebilecek mahiyette bir kök görünümünde idi. Yani o, İnsanlığın İftihar Tablosu’na dede olabilecek maddî-manevî bir donanımı hâizdi. Efendimiz (s.a.s) hayata gözlerini fakir olarak açmış, fakir olarak büyümüş ve fakir olarak da hayatını idame ettirmişti. Hz. Hatice ile evleninceye kadar da, bu hep böyle devam etti. Zira ne dedesi, ne amcası (Ebu Talib) ona birşey bırakacak imkâna sahip değillerdi. Allah Rasulü (s.a.s) Hz. Hatice Validemiz ile evlendikten sonra. Mekke’nin zengin kişilerinden biri sayılabilirdi ama, peygamberliğinin 5. veya 6. senesinde elinde avucunda hiçbir şey kalmamış ve yine eski hayatına dönüvermişti.

Pekala, Nebiler Serveri bu servetini nerede ve nasıl harcamıştı? Siyer kitaplarında verilen bilgiler ve onların satır aralarından anlayabildiğimiz kadarıyla O bu serveti, halkı iman ve Kur’an’a davet etme yolunda, yemek yedirme, hediyeler verme.. gibi alanlarda harcadı ve tüketti. Evet, insanları Allah’a çağırmada, en uygun metod İlâhî ahlâkla ahlâklanmadan geçer. İlahi ahlâk ise bize hep şunu talim eder: “Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben bir zirâ, o bir zirâ gelirse, ben bir kulaç, o yürüyerek gelirse, ben koşarak gelirim.” Buna göre, önce siz insanlara yaklaşmadan, böyle bir yaklaşma yolunda bazı şeyleri feda etmeden (toplumların örf ve adetleri bu noktada mutlaka dikkate alınmalıdır) onları kendinize doğru bir adım dahi yaklaştıramazsınız. İşte Nebiler Serveri (s.a.s) yemek yedirmek, hediyeler vermek suretivle itidalin çerçevelediği sınırlar içerisinde sürekli tebliğ yapıyor ve o koca servetini bu uğurda tüketiyordu.

Geçenlerde bir vesile ile arz etmeye çalışırken; cihadın, Allah ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek, onların AIlah ile buluşmalarını sağlama ameliyesi diye. yeni bir tarifi üzerinde durmuştum. İşin doğrusu bizim, insanların kalbine hem de zorla Allah’a imanı yerleştirecek halimiz yok. Allah dilediği insanın kalbine tecelli eder. Yalnız, insanların gönlünden küfrün baskısını izale etme, onların bakış açılarını düzeltme, gurur, kibir, zulüm gibi imânâ mâni engelleri bertaraf etme gibi bir sorumluluğumuz söz konusu. Bunun için de toplumun her kesimi ile içli-dışlı olmak şarttır. Bu konuda yemek yedirmek, hediyeleşmek veya toplumun yadırgamayacağı daha başka vesileler de mutlaka kullanılmalıdır. Efendimiz (s.a.s) döneminde Hudeybiye sulhu, iki toplum arasında kaynaşmayı sağlamıştı. Ve Kur’an ona “apaçık fetih” diyerek, onun ne bereketli bir başlangıç olduğuna bilhassa dikkatleri çekmektedir.

Evet, artık devir akıl, mantık, muhakeme devridir. Üstad’ın dediği gibi “Medenîlere galebe ikna iledir. Söz anlamayan vahşîlere yapıldığı gibi icbar ile değildir.” Şayet bizler, insanları, sapık anlayış ve sapık dinlerin akıl-mantık ile çelişen esaslarından kurtarmayı düşünüyorsak ve Uzak Doğu da meditasyonlar ile din adına teselli arayan, metafizik duygularını bu yolla tatmin etmeye çalışan insanları kurtarmak istiyorsak -ki bu ortamı hazırlamak ewel emirde bizim vazifemizdir- bunun için mutlaka yukarıda arz edilen esaslar üzerinde ısrarla durulması gerekir.

Bu cümleden olarak bizim hahambaşı, patrik, rahib, vs. demeden ve ayınm yapmadan, onlarla münasebete ve diyaloğa geçmemiz şarttır. Bunu yaparken de onların kendi inançlarını terketmelerini beklemek doğru değildir. Bu onları rencide eder.. ve zaten cihan tarihinin hiçbir döneminde birdenbire böyle seri bir değişim olmamıştır ve olmasını beklemek de hayalperestliktir. Şahsen ben, yukarıda zikrettiğim türden eşhas ile yaptığım görüşmelerde, onları çok sıcak buldum. Eski düşüncem onların Türkiye’ye ve Türk insanına tepeden baktıkları istikametindeydi.. evet, Amerika, Rusya, Almanya, İngiltere gibi dünya siyasetinde, gerçekleştirdikleri lobi faaliyetleri ile söz sahibi olan, dünya ticaret piyasalarında inkar edilmez ağırlıkları bulunan bu insanların, hakikaten bize tepeden baktıklarını zannediyordum. Ancak beşerî münasebetler açısından onlara doğru, bir-iki adım atınca gördük ki, hiç de diyolağa mani bir yanları yokmuş. Evet, gördük ki, onlar hâlâ, Endülüs’ten Türkiye’ye getirilmelerinin medyuniyetlerini yaşıyorlar. Ve gördük ki, “en az biz de sizin kadar Türküz” diyorlar. Onların bu tavrını görünce, çok duygulandım, gözlerim yaşardı ve şunu demek zonında kaldım: “Bizim atalarımız Orta Asya’dan Ahlat’a oradan doğu Anadolu’ya gelip yerleşmişler ve bunun mazisi en çok birkaç asır. Ama siz beşyüz seneden beri buradasınız.”

Evet, eğer onlar kendilerini bu şekilde bize yakın buluyor ve bunu çekinmeden itiraf ediyorlarsa, bence bunu değerlendirmek gerekir. Sertlik ve düşmanlıkla hiçbir yere varılmaz. Aramızda uçurumlar olursa, onlarla nasıl birarada bulunabilir ve dinimizin müsamaha ufkunu nasıl gösterebiliriz ki!

Biz, yine bu münasebetler sonucu öğrendik ki, problem genelde idarî kesimler arasında. Kitlelerin kendi aralarında hemen hemen hiçbir problemi yok gibi. Zaten yabancılarla yapılan onca sinaî, ticarî belki ziraî ortaklıklar bunu göstermiyor mu?

Bu itibarla, işte böylesi birebir ilişkiler ve daha geniş dâirede ülkeler-devletler arası münasebetler, Hz. Muhammed (s.a.s)’in genel tavrı ve peygamberliğinin en önemli, en gözkamaştırıcı ve en parlak esprisi olması açısından sünnet yolu olsa gerek. Kaldı ki, bunun için ortam da eskiye nisbetle fevkalade müsait durumda. Bizim sahibi olduğumuz sistem ve onun yeterliliği hakkında hiç şüphemiz olmadığına göre, her zaman, olabildiğince açıklık içinde ve rahatlıkla, ister birebir, isterse ülkeler arası müessesevî plânda herkesle münasebete geçebiliriz.

Son olarak bir şeye daha işaret etmek istiyorum; son yıllarda herkesi belli bir kap ve kalıp içine koyarak, kimisini kafirlik, kimisini münafıklık ve kimisini de zalimlik ve facirlikle itham eden çok sert radikal çıkışlar hiç de yararlı olmamıştır. Böyle bir yaklaşım, kitleleri birbirine yakınlaştırmaktan ziyade uzaklaştırmış ve düşman kutuplar meydana getirmiştir. Bu gerçeğin bir an önce görülüp, dine, imânâ zarar verecek düşünce ve çıkışlara son verilmesi, en büyük dilek ve temennimizdir.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

12|107|Peki onlar, Allah'ın azabından bir sarıp sarmalayanın gelmesinden yahut hiç farkında olmadıkları bir sırada kıyametin ansızın tepelerine inmesinden emin mi bulunuyorlar?
Sura 12