Vicdan ve nefsin mahiyetlerini kavrama adına neler söyleyebiliriz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İnsanın bir mülk, bir de melekût yanı vardır. Onun bu yanlarını, başka tabirler kullanarak ifade etmek de mümkündür. Nitekim bazıları buna, melekî ve şeytanî; bazıları, maddî ve manevî; bazıları cesedî ve ruhanî; diğer bazıları da nefsî ve vicdanî demiş ve aynı hakikati başka başka ifadelerle anlatmaya çalışmışlardır.

 Bize göre, insanın manevî cephesini de maddî cephesini de ayrı birer mekanizma şeklinde ele almak ve öyle değerlendirmek daha uygundur. İsterseniz bunlardan, manevî olana vicdan mekanizması, diğerine de nefis mekanizması diyebiliriz.

Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, âlem-i emre ait Rabbanî latifeler, irade, idrak, şuur, his ve duygular vicdan mekanizmasını meydana getirirken; her türlü şehevî arzu, istek ve kaprisler, kin, nefret, öfke, inat gibi belli hikmet ve gayeler için insana verilen duygular da, nefis mekanizmasını meydana getirirler… Bu iki mekanizma âdetâ hep birbirinin aleyhine işler. Şu kadar var ki, vicdan mekanizmasının galebesi halinde, nefis mekanizması da müsbete dönüşür ve insanın yücelip yükselmesine hizmet eden bir mekanizma haline gelir. Evet, tasavvufçuların tasnifiyle, nefis mekanizması, emmârelikten kurtularak, levvâme, mülheme, râdiye, mardiyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçrayarak insana yararlı hale gelebilir. Onun içindir ki, insanı sadece mânâ yönüyle ele alıp terbiye etmek veya sadece vicdan mekanizmasından ibaret kabul etmek eksiktir, yarımdır. Hakiki velayet, Sahabe velayetidir. Sahabe, nefis mekanizmasını “Sıbgatullah” denen İlâhî boya ile boyamış ve insana verilen negatif duygulara dahi birer velayet mührü basmıştır.

Mesela şehveti ele alalım. Bu duygu sadece kendine bakan yönüyle işlettirilecek olursa, tamamen bir kötülük menbaı haline gelir. Ne var ki, Sahabe mesleğinde, bu duyguya bile velayetin bir buudu olma keyfiyeti kazandırılmıştır. Şöyle ki, şehvet helal dairede kullanıldığında, insanın hanımıyla olan münasebetleri dahi ona sevap kazandırır.

Bir gün Allah Rasûlü, bunun böyle olduğunu söyleyince, Sahabe, nasıl olur mânâsında hayretle bakakalmış. Efendimiz de onlara şu mantıkî ve mantıkî olduğu kadar da fıtrat buudlu cevabı vermişti: Eğer bir insan, helal dairede kalarak o işi yapmasaydı harama girecekti. Demek ki o, helal daire ile iktifa etmekle haramı terk etmiş oldu. (Haramı terk etmek ise insana bir vacip işleme sevabı kazandırır). Demek oluyor ki, insan nefis mekanizmasına ait bu duyguyla dahi cennet kazanabiliyor. Diğer taraftan nefis mekanizmasına ait bütün duyguları cennetin televvünlerine vesile olarak kabul edebiliriz. Yani insan, nasıl ki vicdan mekanizmasına ait his ve duygularla cennete ait bazı buudları seyredip yaşayabilir, disiplin altına alınmış nefis mekanizmasına ait bazı duygularla da yine cennete ait bazı televvünleri duyup idrak edecektir. Zaten cennetin ruh ile beraber cesede hitap edecek olmasının hikmet ve sırlarından biri de bu olsa gerektir. (Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını ve yaratılışı anlatan, balçık, kurumuş çamur vs. gibi ifadeleri, insanoğlunun mahiyetini ele veren bazı malzemeler şeklinde anlamak muvafık olsa gerek. Yoksa onu, bildiğimiz dünyaya ait balçık ve çamur şeklinde yorumlamak eksik bir anlayıştır…)

İnsanda bir de öfke var. Eğer bu öfke hissi olduğu gibi kalsa, insanı kokuşturur ve düşünceleri kanlı, duyguları kanlı, gözü kanlı ve eli kanlı bir cânî, bir Firavun haline getirebilir. Fakat aynı öfkeyle insan, ırz, namus ve vatan uğruna kavgaya girip, öldürürse gazi, ölürse de şehid olur. İşte böyle bir öfke, en az “hilm” kadar Allah nezdinde makbuldür. Şimdi, eğer insanın türabî (toprağa ait) yanları dahi iyi işletilince onu bu dereceye yükseltiyorsa, siz vicdan mekanizmasının iyi işletildiğinde neler olacağını düşünün..!

Evet insan, türabî yönüyle dahi her zaman melekler seviyesine ulaşabilir. Bir de vicdan mekanizması devreye girince, o, meleklerden daha üstün hale gelir. Zira meleklerde zorlanma yoktur. Onların iradesi, önündeki marziyyat güzelliklerini seçme şeklinde tecelli eder. Halbuki insan iradesi, iyiyle kötü arasında mutlaka tercih yapmakla mükelleftir. “Mağnem de mağrem” (mükâfatda meşakkat) nisbetinde olacağına göre, insanın önündeki bu handikapların aşılması, insanın meleklerden üstün hale gelmesine vesile ve vasıta sayılacaktır.

Vicdan, kelime olarak “bulmak” mânâsına gelir. İnsan onunla hem kendini, hem de Rabbini bulur. Onun içindir ki, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi İslâm büyüklerinden alın da, birçok Batılı düşünürlere kadar yüzlerce insan, keşif ve sezişleriyle vicdanı ele almış ve onun bu hususiyeti üzerinde ısrarla durmuşlardır. Burada “keşif ve seziş” ifadesini bilhassa kullanıyorum. Veliler, vicdana ait hususiyetleri keşfen; mütefekkir ve filozoflar ise sezişleriyle bilirler. Vicdanın yalan söylemeyeceği hususunda ise her iki grup ittifak halindedir.

Bediüzzaman Hazretleri ilk eserlerinde, Cenab-ı Hakk’ın varlığına delil olan ana ve temel bürhanlar arasında vicdanı da sayar. Fakat daha sonra vicdanı, herkesin anlayacağı ölçüde objektif bir delil görmediği için, Sözler’de bu tür delilleri üçe indirir: Kur’ân, Efendimiz ve bir de kâinat kitabı…

Evet, herkes vicdanın hafi dilini anlayamaz. Onun için objektif bir delil olması söz konusu değildir. Ama, onun dilinden anlayanlar için o, delillerin en büyüğü ve en keskinidir. Hiçbir malûmat, hiçbir müktesebât, insana vicdanının duyurduğunu duyuramaz.

Vicdanda bir nokta-i istinat ve bir de nokta-i istimdat vardır. İnsan bunlarla acziyetini, hiçliğini idrak eder ve bu idrakle, Cenab-ı Hakk’a dayanır; dayanır ve ne isteyecekse O’ndan ister. Madem ki insanda bir “medet isteme” hissi vardır. Öyleyse ona medet edecek bir Zat da vardır. Böyle olmasaydı bu hissin insana verilişi abes olurdu. Halbuki kâinatta abes hiçbir şey yoktur. Bizdeki her duygunun mutlaka bir karşılığı vardır. Öyleyse vicdandaki, istinat ve istimdat noktalarının da hiç şüphesiz birer karşılığı olacaktır. Ne var ki, hayatında bir kere olsun vicdanını dinlememiş bir insanın, bunu duyup sezmesi mümkün değildir. Gerçi şuur da vicdan mekanizmasına ait bir bölümdür ama, zatî değerinin yanında, o da tek başına bir kıymet demek değildir. İrade, his ve kalple inzimam edince, o da âdetâ tek başına bir vicdan olur.

Hakk varlığının hiçbir zaman susmayan bütün şahidleri gibi, vicdan da tek başına hakkı ve hakikati haykıran İlâhî ve semavî bir sadâdır. Ama, bu, vicdanın bizim tarifimize giren vicdan olması itibariyledir. Yoksa, nefis mekanizmasının altında kalıp ezilmiş bir vicdandan aynı neticeleri beklemek elbette ki mümkün değildir.

Evet, bir insan düşünün ki, bütünüyle bir şehvet, kin, öfke, makam-mansıp sevdalısı haline gelmiştir. Yaptığı her işinde ruhunu sarmış bu negatif duyguların te’sirindedir. Böyle bir vicdanın eli-kolu bağlı ve dolayısıyla da tesirsizdir. Biz, böyle bir insana kelimenin tam mânâsıyla “vicdansız” deriz. Böyle insanların vicdan mekanizması adına bilgileri olmadığı gibi, vicdanın ifade ettiği mânâyı ve onun gayeler üstü gayesini de sezmeleri mümkün değildir.

Burada önemli olan bir başka husus da şudur:

Kant, Saf Aklın Kritiği’nde, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilineceğini söyler. Demek ki, güzel davranışlar, güzel ameller bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek insanı, mücerred bilgiyle ulaşılmayan noktaya ulaştırıyor. Evet, mücerred bilgi ve malumat insanı hiçbir zaman bu seviyeye yükseltmez. Temrinden yoksun, amelden mahrum insanlar yükler dolusu kitap devirseler de, vicdanlarında duyulması gerekenleri kat’iyen duyamazlar.

Tatbik görmesi gereken ameller ise, bizim için bellidir: O, dinin güzel gördüğü ve “salih amel” diye vasıflandırdığı amellerdir. Vicdan mekanizmasının işlettirilmesi ve ondan semere alınması “salih amel” kavramının hayata geçirilmesiyle çok yakından irtibatlıdır.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

3|192|"Ey Rabbimiz! Sen birini ateşe soktun mu onu tam rezil etmişsindir. Zalimlerin, yardımcıları olmayacaktır."
Sura 3