Zaruriyat ve Fuzuliyat açısından hayatımızı nasıl şekillendirmeliyiz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Günümüzde bir çok şey gibi insanın dünya ve ukba hayatı adına değer vermesi gerekli olan şeyler maalesef olması gereken konumda değil. Her nedense insanlar en çok düşünmeleri gerekli olan şeyleri en az düşünüyor, en önemli şeyleri en sonda bir yere koyuyorlar. Fıkıh Usulü diliyle ifade edilecek olursa, “zaruriyat” gerilerin gerisinde, “hâciyat” onun önünde, “tekmiliyat” ve “tahsiniyat” kadem kadem hâciyatın önünde ve işin en garibi “fuzuliyat” hepsinin önünde. Öte taraftan onlar bu gerçeği fark etmiyor, fark etmeme bir yana yaptıklarına mutlaka bir bahane, bir neden bulup bu düşüncelerini, inançlarını ve onlara bağlı olarak yaptıkları amellerini meşru bir mekana oturtmaya çalışıyorlar.

Halbuki önemli olan Allah’ın öncelikleridir, O’nun bize önem verin dediği şeyleri yine O’nun sıralaması içinde kabullenmedir. Bu sıralamaya önem vermek, Allah’ı tazim demektir. Onun için ayette buyurulur ki; “…Kim Allah’ın şeâirini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takva duygusundandır (yani Allah ile olan irtibatındandır).” (Hac, 22/32). Takva kelimesi “vikâye”den gelir ki bu Allah’ın himayesine sığınma demektir. Demek bu sıralamaya önem vermeme, yerlerini değiştirme Allah’ın himayesinden çıkma manâsını taşır.

Evet, kanaat-i acizanemce biz her şeyi altüst ediyor, kendi heva ve hevesimize bağlıyoruz. Din yine ortada aslî hüviyeti ile duruyor ama bizim bu terk-i mevkilerle (durulması gereken yerleri terketmekle), izhar ettiğimiz dindarlığın murad-ı ilahiye uygun olduğunu söylemek çok zor olsa gerek.

Dinde halk arasında imanın şartları olarak bilinen altı esasa inanmak temeldir. Bu temeller üzerinde fazla teferruata dalınması, aralarında siyah-beyazı yansıtacak ölçüde derin ve farklı yorumlara girilmesi çok doğru değildir. Yalnız bu demek değildir ki farklı yorumlar olmayacak. Hayır, olabilir. Mesela Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı tasavvufçuların bir kısım farklı mütalâaları, hakikî ulûhiyet telakkisine dokunmuyorsa onlar mazur olabilirler. Veya Fahrüddin Râzî ve İmam Gazâlî örneğinde olduğu gibi haşir mevzuunda küçük yorum farklılıkları her zaman olabilir; ancak bir tek şartla: “Temellerin sarsılmaması”. Fakat temel esaslara taalluk ettiği zaman her ne kadar küçük de olsa söz konusu farklılıkları ve tartışmaları bazı ulema dalâlet kategorisi içinde saymışlardır. Çünkü imana müteallik meseleler, nazarî de olsa inanılması, öylece kabul edilmesi lazım gelen şeylerdir. Bunlar olmazsa olmaz hakikatlerdir, yani zaruriyattır.

Hâciyat olan şeylere gelince -ki bunlar bir ölçüde dini siyanet adına dış kale, dış surlar gibi şeylerdir- bunlarda iş biraz daha esnekliğe müsaittir. İnsana geniş sayılabilecek ölçüde düşünme alanı tanınmıştır burada. Meselâ sıfât-ı sübhaniye, esma-i ilahiye mevzuularında, onların hakikatleri ve yeryüzündeki tecellileri adına mütalaada bulunma gibi. Yalnız bu alanda dahi olsa yorumlamalarda bulunurken takınılacak tavır çok önemlidir. Kaldı ki bu tavır ilgili kişinin imanı ile doğrudan alâkalıdır. Biz selef-i salihinden bırakın bir ayet hakkında yorum yapmayı, o ayete kendini muhatap gördüğü için okuduğu an kendinden geçen ve sonra da farklı mütalâalara kapalı kalıp bir türlü ikna olmayan yüce ruhları biliyoruz. Mesela bunlardan birisi, “Ve in minküm illâ vâridühâ kâne alâ Rabbike hatmen makdiyyâ – Sizden hiç kimse yoktur ki cehenneme varmasın. Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem, 19/71) ayetini okuyunca tir tir titremiş ve ayetin gerisini okuyamamış. Çevresindekiler; “Devamı var bunun” deyip ayeti okumuşlar: “Sümme nüneccillezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ – Sonra Allah’tan korkup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız.” (Meryem, 19/72); ama tavrı değişmemiş. “Ellezîne âmenû ve lem yelbisû îmanehüm bi zulmin ülâike lehümül emnü ve hüm mühtedûn – İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am, 6/82) ayeti söz konusu olduğunda da aynı tavrı sergilemişler çokları: Bu ayeti okuyan sahabeler Efendimiz’e gelmişler ve tahassür içinde “hangimiz zulme bulaşmamıştır ki?” demişlerdir. Zira, zulüm geniş bir kavram. Nefsine zulmetme, mahiyetine zulmetme, zamanına zulmetme, Allahın tayin-takdir buyurduğu hayata zulmetme vs. Haddini bilmemek, ona tecavüz etmek, aşırı gitmek zulmün başka göstergeleri. “Şimdi zalim miyim ben? Aşırı gidiyor muyum? Zalim olmadığıma, aşırı gitmediğime kim teminat verecek?” demişler. Buna karşılık Efendimiz ayetteki zulümden maksadın şirk olduğunu beyan ederek onları rahatlatmıştır.

Kur’an’da Allah’ın azab ve te’dib ile alâkalı ortaya koyduğu meseleler küllî şeylerdir. Meselâ; “Yevme yefirru’l-mer’ü min ahîh, ve ümmihî ve ebîh, ve sâhibetihi ve benîh. Liküllimriin minhüm yevmeizin şe’nün yuğnîh – İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlâtlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” (Abese, 80/34-37) veya “Yevme tübles serâir, femâ lehû min kuvvetin velâ nâsır – Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. O gün insanın ne bir kudreti, ne de bir yardımcısı kalır.” (Târık, 86/9-10) ayetleri bu hakikate iki küçük örnek. Fakat şu da unutulmamalı; hiç bir umumî hüküm yoktur ki onun içinden hususî bir şey istisna edilmiş olmasın. Dolayısıyla yukarıdaki ayetler kafir-mü’min ayırdetmeksizin herkesi içine alır. Ancak istisnai mahiyette -enbiyâ-i izam gibi- Cenab-ı Hakk’ın siyanet buyurduğu bazı kimseler olabilir. Zira onlar masum ve aynı zamanda masûndur. Ama buna rağmen onların da meselenin küllîliği karşısında endişe taşıdıklarını görüyoruz. Kıyamet sahnelerini anlatan hadis-i şeriflere bakın. Bütün enbiya-i izam mahşerde “Allahümme sellim, sellim” diyorlar. Sıratta aynı şeyi söylüyorlar. Cennet’e adımlarını atacakları ana kadar bu duayı tekrar ediyorlar. Demek meseleyi umumî olarak kabul ediyorlar.

Evet, ahirette herkes bu hakikati şöyle ya da böyle duyacak. Nitekim bir hadis-i şerifte Cenab-ı Hak kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir: “şunu, şunu yaptın ama bunları ketmettin, fâş etmedin. Yani fasık u facir değildin, günahlarının hicabını yaşıyordun.” der. “O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.”

Bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın kahrı, te’dibi, lütufları adına, istisnaları olabileceğini hatırdan çıkarmadan meseleleri küllî olarak ele almak lazım. Onun için her mü’min ben de o müstesnalardan biri olabilirim ümidini taşımalıdır. Tıpkı hadiste anlatılan insan örneğinde olduğu gibi: Bir zat Cehennem’e çok yakın bir yerde durduruluyor. Yüzü Cehennem’e müteveccih. “Ya Rabbi! Yüzümü bir döndür de Cennet’e bakayım.” der. “Daha ötesini istemeyeceğine dair söz ver bana” diyor Cenab-ı Hakk. Yüzü çevrilince; “Ya Rabbi! Az yaklaştır” diyor. Yine söz alıyor Allah (celle celâlühü) başka bir şey istemeyeceğine. Az yaklaşıyor oraya. İçeriyi müşahade ediyor kapıdan. İçerde baş döndüren güzellikleri, hadisin ifadesiyle “Mâ lâ aynün raet ve lâ üzünün semiat ve lâ hatara ala kalbi beşer – gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği” güzellikleri bütün ihtişamıyla, gözleri kamaştıracak şekilde görünce; “Ya Rabbi! İçeriye koyar mısın?” diyor. Çünkü tahammül edilecek gibi değil. Bir tarafta dünyanın binlerce sene mes’ûdâne hayatının, dakikasına mukabil gelmediği bir Cennet hayatı, beri tarafta Cehennem var. Hadisin ravisi olan Hazreti Ebu Hureyre diyor ki: “Cenab-ı Hak, “Pekala sen de gir içeri!” der ve tebessüm eder. Tebessüm, Allah’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti, muazzamiyeti içinde bir tebessüm.

Evet, herkes bu istisna ben olabilirim demeli. Çünkü kat’iyen ihraz edeceğimiz yerler hakkında rahmet-i ilahiye ve O’nun hakkındaki recamızın dışında hiçbir sermayemiz yok. Kaldı ki Cennet istihkak alanı değildir. O Cenab-ı Hakk’ın fazlıdır, ihsanıdır. Cehennem’e gelince orası istihkak alanıdır. İnsan yaptığı amelleri ile hakeder orayı. Dolayısıyla herkes Cehennem’le yüz yüze geleceği gerçeğini hatırından çıkarmamalı. O günün, o anın endişesini taşımalı ve korkmalı. Korkmuyorsa bir insan, öyle bir endişesi yoksa akıbetinden endişe edilir onun. İçinde duygularına hakim böyle bir korku yoksa korkulur ondan. Gerektiği gibi inanmamıştır denebilir bu tip insanlar için. Bir başka ifadeyle bunlar, “eslemnâ” çerçevesinde dolaşıyor, “âmennâ” ufkuna ulaşamamış demektir.

Bu ufka ulaşmak ise bilmeye bağlıdır. İnsan bilgisi ölçüsünde umar, ümit eder, beklenti içinde olur. Yine bilgisi ölçüsünde korkar. Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem “Lev ta’lemûne mâ a’lem, le dahiktum kalîlen vele bekeytum kesirâ – Benim bildiğimi bilseydiniz az güler ve çok ağlardınız.” diyor. Sahabinin derciyle, “yumuşak yataklarınızı terkeder, dağlara çıkar, yırtılırcasına ağlardınız” diyor. Demek ki lâubaliliğimiz, kendimizi salıvermemiz, bilmediğimizden, cehâletimizden kaynaklanıyor. Fakat bu öyle bir cehalet ki affedilir gibi değil. Fiziği, kimyayı bilmemekle insan dünya adına bazı şeyler kaybedebilir, fakat bu, ahiret adına bir kayıp sayılmayabilir. Ama Allah’ın murad ettiği şeyler çok daha önemlidir. İnsan bu mevzuda bilmesi gerekli olan şeyleri mutlaka bilmeli ki hayat dengelenebilsin. İnsanın ahiretle alâkalı hayatının dengelenmesi o mevzudaki malûmatıyla mebsûten mütenasiptir. Ne kadar biliyorsa o kadar dengeli yaşar, tavırlarında ve hareketlerinde Allah o kadar nümâyân olur, her hâlinden Allah’a ait manâlar dökülür.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

36|57|Orada kendileri için meyveler var. İstedikleri her şey kendilerinin olacak.
Sura 36