Son nefeste Azrâil görünür mü, görünürse nasıl görünür?

Evet, ruhu kabzolunan kişi ölüm meleğini görür. Kör olanlar bile görürler. “De ki, sizin canınızı almaya vekil kılınan ölüm meleği (Azrâil) canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde, 32/11); “Sonunda sizden birinize ölüm geldiği vakit, gönderdiğimiz melekler onun ruhunu alırlar ve onlar görevlerinde noksanlık yapmazlar.” (Enam, 6/61); Her insan mutlaka ölüm meleğini görür. Ölüm Meleği herkese korku saçar. Kâfir ve fâcir olanlara görünüşü daha dehşetli, mü’minlere görünüşü ise daha güzel sûrettedir. “Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler canlarını hoş ve rahat oldukları halde alırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükâfatı olarak girin Cennete..” derler.” (Nahl, 16/32); Azrâil, o kişinin yaşadığı hayata göre hususî bir sûrette gelir. Hasenât ve Seyyiâtına göre kazandığı mertebe ne ise, kişi, Azrail’le o mertebede karşılaşır. Meselâ, Kur’ân ehline bir şekilde, cihat yapmış olan ruha ona göre ve başka amellere başka sûretlerde görünür ve ruhu kabzeder. Kâfirlerin, münâfıkların ölümü esnasında ise melekler, sevimsiz ürkütücü ve dehşet verici sûrette gelirler. O kişilerin Ölüm Meleklerini  görünce ödleri kopar. Ardından Azrâil dehşet saçan bir vaziyetle gelir, kişinin başucunda oturur ve iç dünyasına göre muamelede bulunur.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı).

Ölüm anında kişinin iyi veya kötülüğüne delâlet eden haller var mı?

İnsan hayatını nasıl yaşarsa ölümü de öyle olur. Ama nerede ve nasıl öleceğimizin en doğrusunu Allah bilir. Hadislerde, ölüm ânında kişinin iyi veya kötülüğüne delâlet eden haller açıklanmıştır. Önce iyiliğine delâlet eden durumları görelim.

1) Alnın (şakakların) terlemesi: “Mü’min alnının teriyle ölür”  (İbn Mâce, Cenâiz 5) buyrulmuştur. Bazı âlimler sebebini şöyle açıklıyorlar. Allah, mü’mini Cennetle müjdelediği zaman, mü’min yapmış olduğu günahlarından ötürü Allah’tan utanır ve Allah’tan utandığından dolayı alnı terler.

2) Gözlerin yaşarması ve yüzün nurlanıp tebessüm etmesi: Mü’minin ölümü ânında yüzünün parlaması, yaptığı iyilikleri ve makamını görmesi sebebiyledir ki, gözünün yaşarması da sevincinin ifadesidir.

3) Burun deliklerinin şişmesi, genişlemesi.

Kötülüğüne delâlet eden durumlar da; boğazı sıkılmış gibi hırıltı çıkarmak, yüzün morarması, ağzın köpürmesi ve çene, boyun terlemesidir. (Bkz. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, 1/60 vd.)

Fakat şöyle diyebiliriz. Kişinin iyi veya kötü olduğunu Al-lah’tan başkası bilemez. Allah’tan hayırlı ölüm dilemek gerekir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Mü’min için kabir nimetleri nelerdir?

Kabir nimetlerini mü’min için şöylece sıralayabiliriz: Yedi kat göklere mü’minin ruhu yükselir.  (Müsned, 4/287-288). Mü’mine Cennetteki makamı gösterilip Cennete bir kapı açılarak oradan Cennetin güzel kokusu gelir. (Müslim, Cennet 17). Kabir çok genişler, (Müslim, Cennet 17) Kabir salih amellerle; namaz ve Kur’ân ile aydınlanır. (Buhârî, Salat 72, 74).  Kabir, mü’min için Cennet bahçelerinden bir bahçe, kâfirler için Cehennem çukurlarından bir çukur olur. (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet 14).

“Biriniz öldüğü zaman, ona, sabah akşam oturacağı yer gösterilir. Eğer Cennet ehlinden ise Cennet gösterilir. Cehennem ehlinden ise Cehennem gösterilir. Ona işte Allah seni kıyâmet gününde tekrar diriltinceye kadar oturacağın yerin burasıdır, denilir.” (Buhârî, Cenâiz 88).

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Ayrı zamanlarda ölenlerin kabirde azap durumu aynı mı?

Bu, zamanla alâkalı olduğu gibi sevinç ve üzüntü ile ilgili bir durumdur. Cennete âit pencereler açılan, Cennetleri seyreden mü’minin ruhu, kıyâmeti beklerken zamanın geçişini bilemez. Sevinçli, mutlu anların, günlerin, yılların çarçabuk geçmesi gibi.. Dünyada çirkin yaşayanlara, temessülü de çirkin olur, Cehennemler gösterilir. O ruh için kıyâmetin kopması çok uzundur.

Zaman mefhumu, dünya hayatına âit bir mahluktur. “Rabbin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”  (Bkz. Hac, 22/47). Bize göre milyonlarca yıl, Allah’a göre bir ân’dır. “Fakirler, Cennete zenginlerden 500 yıl önce girerler. Bu (Allah indinde) yarım gündür.”  (Tirmizî, Zühd 37).

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle duâ etmişti. “Allah’ım! beni miskin olarak yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret” Hz. Âişe “Niçin ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorunca Peygamberimiz; “Çünkü onlar Cennete zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe fakirleri sev ve onları yaklaştır, ta ki kıyâ-met günü Allah da sana yaklaşsın” (Tirmizî, Zühd 37), “Ey Yoksul Muhacirler, size müjdeler olsun, Size kıyâmet günündeki tam nuru müjdeliyorum. Sizler Cennete insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün (dünya günleriyle) beş yüz yıl eder.” (Ebû Dâvud, İlim 3).

Zaman, mü’min için ayrı, kâfir için ayrıdır. Mü’min için bir gün bin yıl gibi uzarken, kâfir için elli bin yıl gibi uzayacaktır. Bu sebepledir ki, âhirette herkes 30 veya 33 yaşında diriltilecektir. Dünyadaki gibi zaman mefhumu olsa, yaşlanmaları gerekir. Ama orada yaşlanma, hastalanma, kin, nefret, ölüm yoktur, olmayacaktır.

Berzah’ta, kabirde Âdem (Aleyhisselâm)’den beri bekleyen, iyi ruh ise, bir dakikadır beklemektedir. Kötü ruh ise, uzun bir süre beklemektedir. Zaman mefhumu dünyadaki gibi olmayınca belki de ruh, bizim zannettiğimiz gibi uzun süre değil, hangi zaman diliminde olursa olsun bir dakika bile olmayan bir süre beklemektedir. Allah Teâlâ mutlak Âdildir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

İyi kimselerin kabirde cesedi çürümez mi?

Ruh, bedende bulunduğu müddetçe beden diri ve uyanık olur. Bedenden tamamıyla ayrılırsa beden ölür. Normal şartlar altında cesedin kokması, toprağa gömüldükten sonra çürümesi gerekir. Sünnetullah böyledir.

Hadis-i Şeriflerde kabirde cesedi çürümeyenler zikredilmiştir. Fizikî ve biyolojik araştırmalar bazı şartlarda –mumyalamak vs.- cesedin çürümediğini göstermektedir.

Ehl-i sünnet âlimleri arasında bu gibi hadisleri gerçek manada anlayanlar olduğu gibi mecâzi olarak anlayanlar da vardır. Âyet ve Hadislerde zikredilenler şunlardır:

Peygamberler; Peygamberlerin cesetleri çürümez. “Allah’ın peygamberleri diridir, rızıklanır”  (İbn Mâce, Cenâiz 65).

Şehitler; Ayetler ve hadisler şehitlerin ölmediğini, diri olduklarını da haber vermektedir. (Ebû Dâvud, Cenâiz 75).

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kıyâmetin küçük alâmetleri nelerdir?

Kıyâmet, bir şeyin veya toplumun sonu manalarında kul-lanılmaktadır. Dünyanın sonu manasında olan Kıyâmet için küçük ve büyük Kıyâmet ayrımı yapılmıştır.

Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarına göre küçük alâmetler; kıyâmetin kopma zamanına daha uzak, insanların irâdeleriyle meydana gelecek olaylardır.

Hadis-i Şerif’lerde şöyle bahsedilmiştir. İslâmî ilimlerin gerilemesi, cehâletin artması, Kadın nüfusun erkeklerden çok olması, İçki içme ve zînâ gibi haram olan fiillerin artması (Bkz. Buhârî, Hudud 20), Adam öldürme olayının, ölenin ne için öldüğünü, öldürenin ne için öldürdüğünü bilmeyeceği kadar artması (Buhârî, Fiten 25),  İki İslâm ordusunun birbiriyle çarpışması (Müslim, Fiten 17),  Zenginliğin artması, malın çoğalması, sadaka verecek fakirin bulunmaması (Müslim, Zekat 61),  vb.

Bazı hadislerde geçen kıyâmet ise yok olma, anarşi vb. manalarında kullanılmıştır. “Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça kıyâmet kopmaz”  “…imamınızı öldürmedikçe, kılıçlarını birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz varis olmadıkça kıyâmet kopmaz.” (Tirmizî, Fiten 9). “Otuz kadar yalancı deccal çıkmadıkça kıyâmet kopmaz. Bunlardan her biri Allah’ın elçisi olduğunu zanneder.” (Tirmizî, Fiten 43).

Hadislerde geçen bu alâmetler; daha çok bu fiilleri yaptıktan sonra belâların geleceğini haber vermektedir. Mesela, İçki içme ve zînâ gibi fiiller arttığında sarhoşlar çoğalacak, nesiller cılız, zayıf olacak, beyinler uyuşacak, kavgalar artacak, ekonomi abes, boş şeylere akacak, sarhoş-çürük nesiller doğacak, Aids gibi hastalıklar toplumda çoğalacak, işte bunlar toplumun sonu, kıyâmeti değil midir? Elbette o toplumun, milletin kıyâmeti, sonu olur.

Hadislerde daha çok küçük kıyâmet diye bahsedilenlerin dünyaya âit bazı kötü olayların sebepleri zikredilmiş, onlara dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Sûrun Üfürülmesi ve Kıyâmetin Kopması Nasıl Olacaktır?

Allah’ın izni ile, dört büyük melekten biri olan İsrafil’in Sûr denilen ve mahiyeti ancak Allah tarafından bilinen bir şeye üflemesiyle kıyâmet kopacaktır. “Sûr’a bir defa üfürülünce yerler, dağlar yerinden oynayıp birbirine çarparak darma­dağın olunca, işte o gün olur (Kıyâmet kopar), Gök yarılır da o gün kuvvetten düşer.”(Hakka, 69/13-16) “Sûra üfürülmüştür. Bir de görürsün ki onlar, kabirlerinden kalkıp, Rablerine doğru koşup gidiyorlar.”(Yasin, 36/51) “Sûr’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp ba­kışıp dururlar.” (Zümer, 39/68) İki üfürüş arasında geçecek olan zaman, hadislerde geçen kırk sözünden gün mü, ay mı, yıl mı, kast edildiği bilinmemek­tedir. (Müslim, Fiten 28). “Gök yarıldığı, yıldızlar dağıl­dığı, denizler kaynaştığı, kabirlerin içi dışa çıktığı zaman, insa­noğlu ne yaptığını ve ne yapacağını görür.” (İnfitar, 82/1-5)

Kıyâmetin kopması, Kur’ân’da “Saat” kelimesiyle ifade edilmiş ve kıyâmeti Allah’tan başkasının bilemeyeceği belir­tilmiştir. Bu şiddetli olaya gökler ve yer dayanamayacak, o günün şiddetinden çocukların saçları ağaracak, emzikli kadın­lar bebeklerini unutacak, hamileler çocuklarını düşürecek ve bütün insanlar şaşkına dönecektir. Birçok âyet, kıyâmetin kopuşunu büyük bir kozmik değişim olarak sunarlar. Gök ya­rılacak, Güneş dürülecek, yıldızlar dökülecek, denizler kay­nayıp kabaracak, dağlar yerinden kaldırılıp yürütülecek ve ufalanıp atılmış renkli yün haline gelecek, yer ve gökler şekil değiştirecektir. (Bkz. İbrahim, 14/48; Taha, 20/105-107).

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Hâfızların Şefâati Var mı?

Kur’ân-ı Kerim okumak ve öğretmek, biliyoruz ki çok fazi­letlidir. Çünkü O’nun değerli, kıymetli oluşu Allah kelâmı olu­şundandır. Dünyada, Kur’ân’a uyulursa ebedî âhiret hayatı kazanılacaktır. Kur’ân’a uyabilmek için içindekilerin ne olduğunu, Allah’ın bizden neler istediğini bilmemiz gerekir. Elbette ki sadece dilimizle okuduğumuz, gırtlaktan aşa­ğıya inmeyen Kur’ân’ın faydası olmayacaktır. Allah Teâlâ, Kur’ân’ı okuyup içini bilmemenin, uygulamamanın yani emir­lerini, yasaklarını dinlememenin durumunu bakınız nasıl anlatıyor:

“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların (Tevrat öğretildiği halde onun emirlerini tutmayanların) duru­mu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah Zâlimler toplulu­ğunu hidayete erdirmez.” (Cuma, 62/5)

Dediğimiz şartları yerine getirenlerin mükâfatını Allah Rasûlü anlatıyor. “Kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi de helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabul ederse Allah, o kimseyi Cennete koyar. Ayrıca hepsine Cehennem şart olmuş bulunan âilesinden on kişiye Şefâatçi kılınır.”  (Tirmizî, Sevabu’l-Kur’ân 13). Kur’ân’ı ezberleyen, O’nun emir ve yasaklarını tutan hâfızın âilesinden on kişiye Şefâat edebilmesinin şartını Allah Rasûlü belirtiyor. Şefâat edilecek kişilerin de imân sahibi olmaları gerekir. “Cehennem şart olmuş bulunan” ibaresinden, imân sahibi ama büyük veya küçük günah sahibi Müslüman’ın cezasını çekmek üzere Cehenneme girecek tarzda olması anlaşılmaktadır. Bu hadis-i Şerifte; Kur’ân’ı öğrenmeye, ezber­lemeye, emir ve yasaklarını yerine getirmeye teşvik vardır. Bu mahiyette Kur’ân, vesile, şefâatçi olacaktır.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kim Kur’ân okur ve onunla amel ederse, kıyâmet günü babasına bir tâç giydirilir. Bu tacın ışığı, güneş, dünyadaki herhangi bir evde bulunduğu takdirde onun vereceği ışıktan daha güzeldir. Öyleyse Kur’ân’la bizzat amel edenin ışığı nasıl olacak düşünebiliyor musu­nuz?”  (Ebû Dâvud, Salat 349) buyurmaktadır.

Zifiri karanlıklar içinde olunacak âhiret gününde, Kur’ân, onu okuyanların ve emir-yasaklarını tutanların yollarını aydınla­tacak, nimetlere kavuşmalarını sağlayacaktır. Güneş mahlûkâta faydalıdır. Dünyada Kur’ân’la yaşayan insan, âhirette etrafına faydalı olacak, şefâatçi olacaktır. Güneş, nasıl dünyada mah­lûkâta faydalı oluyorsa, Kur’ân’la yaşayan insan da âhirette mahlûkâta faydalı olacaktır.

Bu insan, şefâatçi olacak, en yüksek mertebeye çıkacaktır. Kur’ân onu yüksek derecelere çıkaracaktır. Kur’ân’ı ezberleyip, bilip yaşayan hâfız-ı kurrâ kişiler Allah’ın izni ile şefâatçi olacaklardır.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Mahşerde Hesap ve Suâl Nelerden Olacaktır?

Mahşer yerinde herkes toplandıktan sonra büyük mah­keme kurulacak, dünyada yazıcı melekler tarafından tutulan defterler o gün sahiplerine verilecek ve herkes ne yapıp yap­madığını görecektir. Âhirette hesabın başlaması, sûra ikinci üf­leyişten sonra kabirlerdekilerin tekrar diriltilmesi ve mahşerde toplanmasıyla olacaktır. İslâm inancına göre, kıyâmet gününde insanların hesaba çekilmesi belli kayıtlara bağlı olarak yapı­lacaktır.

Kur’ân’da amel defteri şu şekilde ifade edilmektedir: Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık, her insan kendi yaptıklarına göre muamele görür. Nitekim kıyamet günü hesap defterini önünde açılmış bulacaktır (İsra, 17/­13).

Amel Defteri, yazıcı melekler tarafın­dan tutulmakta ve kişinin dünyadaki bütün söz, fiil ve niyetleri kayda geçirilmektedir. (Bkz. Kehf, 18/49; İnfitar, 82/10-12) Amel defterinin mahiyeti bilinmemektedir.

O gün insana sorulacak ilk soru imânla ilgilidir. İmanı olan insana ise, amelinden soru açılır. “Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (hesaplaşmanın olacağı) gün gelmez­den önce daha burada iken helalleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nispetinde kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.”  (Buhârî, Mezalim 10, Rikak 48). “Kıyâmet günü, hak sahiplerine haklarını mut­la­ka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için boy­nuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzeri­ne yüklenip kaldığından, adamın adamı niye yarala­dığından sorulacak” (Müslim, Birr 6).

Kişinin imânından sonra amelinden ilk önce sorulacağı şey Namazdır. “Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk çıkarsa hüsrana düştü demektir. Farzda eksik çıkarsa Allah “Bakın, kulumun nafilesi var mı?” buyurur. Böylece farzın eksikleri nafile (namazları) ile tamamlanır. Sonra bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir.” (Tirmizî, Salat 305).

Namazdan sonra kul hakkına taalluk eden meseleler­dir. Peygamberimiz çok basit gördüğümüz ‘hurma ve su’dan bile hesaba çekileceğimizi bildiriyor, Cehennem ateşine karşı yarım hurma ile de olsa kendimizi korumamızı istiyor.

Peygamberimiz, kıyâmet günü beş şeyden sual edilmedikçe kulun ayakları (Rabbin huzurundan) ayrılamayacağını bildir­mekte; Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde bulun­duğundan, malını nerede kazanıp nereye harcadığından, vücudunu nerede (gençliğini) çürüttüğünden, bildiği ile ne derece amel ettiğinden sorulacaktır. (Tirmizî, Kıyâmet 1).

Kıyâmet günü kul hesap vermek üzere getirilir: Allah Teâlâ: “Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba bu günkü benimle şu karşılaşmamı hiç düşündün mü?” diye sorar; Kul da: “Hayır” der, Allah da: “Öyleyse bugün ben de seni unutacağım, tıpkı senin dünyada beni unuttuğun gibi!” buyuracak.(Tirmizî, Kıyâmet 7).

Ehl-i sünnet âlimlerinin belirttiğine göre; Allah’ın bir kulunu unutması demek, rahmetten, şefâatten mahrum etmesi de­mektir. “Müslüman olduktan sonra iyi olana cahiliyye devrinde yaptıkları sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.” (Müslim, İman 189).

Rasûlullah buyurdu: “Size tesbih, tehlil, takdis, tekbir çek­menizi tavsiye ederim. Bunları parmaklarla sayın. Zira par­maklar (Kıyâmet günü nelerde kullanıldıklarından) suâle ma­ruz kalacaklar ve konuşturulacaklardır.” (Tirmizî, Daavat 131). Parmaklar nereler­de kullanıldığından suâl edileceklerdir. Ellerle tesbih çekmemiz istenmektedir. “Biz hangi nimetlerden sorgulanacağız?” sorusu­na Peygamberimiz: “O, iki karadan ibarettir. Hurma ve su” buyurmuştur. (İbn Mâce, Zühd 10, 12). (Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kız Çocuklarının Anne-Babalarına Şefâati Olacak mı?

Kur’ân ve Hadisler, kız çocuklarına, sorumluluğun önemine binâen biraz daha ehemmiyet verilmesini istemiştir. Unut­mayalım ki, dişi aslan yine de aslandır. Ailede, baba evden çıktıktan sonra, evin, çocukların her türlü sorumluluğu anneye kalmaktadır. Doğumdan önce başlayıp büyüyünceye kadar huyu, suyu, annesine benzeyen çocuğun, ileride anne olacak kız çocuğunun dikkatlice yetiştirilmesi, erkeğe nazaran kat kat önem arz etmektedir. Rasûlullah’ın işâret ettiği şekilde ter­biye edilen kız evladı, yaptığı amellerle anne ve babasına fayda sağlayacak, onlara şefâatçi olabilecektir. Bu yüzden­dir ki, Hz. Peygamber, kızların yakın bir sevgi ve alâka ile büyütülmesini istemektedir.

Hz. Âişe anlatıyor: “Yanıma bir kadın girdi. Beraberinde iki kız çocuğu da vardı. Bir şeyler istedi. Aksi gibi yanımda bir hurmadan başka bir şey yoktu. Ona verdim. Kadın aldı ve ikiye bölerek kızlarına taksim etti. Kendine pay ayırmadı. Çıkıp gittiler. Arkadan Rasûlullah girdi. Durumu O’na anlat­tım. Dedi ki: “Kim bu şekilde kızlarla imtihan edilir, o da onlara iyi davranırsa kızlar onun için ateşe perde olurlar.”  (Buhârî, Zekat 10, Edeb 19). “Buluğa erinceye kadar kim iki kız evladı yetiştirirse -parmaklarını bir­leştirerek- kıyâmet günü o ve ben şöylece beraber oluruz”  (Tirmizî, Birr 13). “Kim üç kız veya üç kız kardeş veya iki kız kardeş veya iki kız yetiştirir, terbiye ve te’diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse Cenneti hak etmiştir.”  (Ebû Dâvud, Edeb 130). “Kimin iki kızı olur da bunları öldürmez, alçaltmaz, oğlan çocuklarını bunlara tercih etmezse Allah onu Cennete koyar.”(Ebû Dâvud, Edeb 130).

Resulullah efendimiz (sal­lallâhu aleyhi ve sellem), bu şekilde, kız çocuklarına yapılması gereken ‘İhsan ve iyilik’leri, yedirip içirmeden evlendirmeye varıncaya kadar sayar. Bu hadisler, kızlara iyi muameleyi teşvik eder, onların anne-babalarını eğer mü’min, Müslüman iseler, Allah’ın izniy­le Cennete götüreceğini; kız evlatların, anne babalarına vesile, şefâatçi olacaklarını belirtir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Ölen Çocukların Anne-Babasına Şefâati Olacak mı?

Bir ağacın nesil ve nev’ini devam ettirmesinde çekirdek ve tohumu ne ise, insan neslinin devamında da çocuk aynı şeydir.

Kadınlar Rasûlullah’a dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden (istifade hususunda) erkekler bize galip çıktı (yeterince sizi dinleyemiyoruz), bize mustakil bir gün ayırsanız.” Hz. Peygam­ber bunun üzerine onlara bir gün verdi. O günde anlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı. “Sizden kim, kendinden önce üç çocu­ğunu (Âhirete) gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı perde (şefâatçi) olur.”

Bir kadın sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü, Ya iki çocuğu ölmüşse! (hükmü ne olacak) diye sordu: Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de:

“İki de olsa” (Müsned 1/363) buyurdu.

Hadislerde, kendilerinden önce iki ve daha fazla çocuğu ölen ebeveynin, sevabını umarak sabreder, rıza gösterirlerse, cennetle mükâfatlandırılacakları, çocuklarının kendilerine şefâatçi olacağı belirtiliyor.

“Has evladı elinden alındığında sabreder ve mükâfat umarsa Allah Cennetten başka mükâfata razı olmaz” (Bkz. Tirmizî, Zühd 58).

Çocuklarının duâsıyla, aracılığıyla, şefâatiyle, Anne-Baba, derecesini yükseltebilir. Çocukları, ölmüş anne-babası adına sadaka verirse, hac yaparsa oruç tutarsa faydası olur.

Kur’ân’ın “Göz aydınlığı, gönül huzuru, ferahlığı” diye isimlendirdiği çocuklar, “Peygamber, şehit, çocuk Cennettedir” (Ebû Dâvud, Cihad 25) buyrulduğu çocuklar; dünya hayatının süsü, nimeti ve imtihan vesilesidir.

Bir annenin ve babanın çocuğu için didinmesi, rızkı için çalışması, ona bakımı vs. hep nafile ibadet hükmüne geçmek­tedir. Peygamberimizin ifadesi ile, Allah yolunda olmaktadır. Küçük yaşta çocuğunu âhirete gönderen anne babanın, kadere rıza ve sabır göstermesi uygun bir harekettir; o çocuk kıyâmet günü bunun mükâfatı olarak Allah’ın izni ile (anne-babasına) şefâatçi olacaktır.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Ölü İçin Başkalarının Dünyada Yapabileceği Ameller Nelerdir?

Duâ; Baki mezarlığında Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in dua etmesi üzerine Hz. Aişe validemiz sorduğunda, Efendimiz “Onlar için duâ etmekle emrolundum.”, (Müsned, 6/252).  “Ölüye namaz kıldığınız zaman ona gönülden duâ edin!” buyurmuşlardır.

İstiğfar; cenazeyi defnettikten sonra; “Kardeşiniz için is­tiğfar ediniz, affını dileyiniz ve ona tesbit (sorulara sarsıl­madan cevap vermesini) isteyiniz. Çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir.” (Ebû Dâvud, Cenâiz 72). “Allah Teâlâ, salih kulunun Cennetteki dere­cesini yükseltir. Bunun üzerine o: “Ya Rabbi! bu (yükselme) nereden (ne sebebiyle) dir, diye sorar. Cenâb-ı Hak ona şöyle der: “Oğlunun senin için yaptığı istiğfar sebebiyledir.” (Bkz. İbn Mâce, Edeb 1). Ölen kişi için tövbe istiğfar yapabiliriz.

Sadaka; Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’a bir adam gelerek şöyle dedi: Ya Rasûlullah! annem birdenbire öldü, vasiyet edemedi. Öyle sanıyorum ki, konuşabilseydi sadaka verirdi. Acaba ben onun yerine sadaka versem sevabı ona ulaşır mı? Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Evet” cevabını verdi. (Buhârî, Cenâiz 94). Ölen kişi için sadaka verebiliriz, sadaka-i câriye yapabiliriz.

Ölünün borcunun ödenmesi; Kendisine fayda verip borçtan kurtulmasına sebep olur.(Bkz. Buhârî, Havalat 3).

Oruç borçlarının tutulması; “Kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse onun orucunu velisi tutar.” (Buhârî, Savm 42).

Hac etmek; Haccın sevabı da gönderilebilir.(Müslim, Sıyam 27).

Kur’ân okumanın ölüye gidip- gitmeyeceği hususu Ehl-i Sünnet âlimlerince çok tartışılmıştır. Manasını düşünerek Kur’ân okumanın ölü sebebiyle okunması durumunda, ölen kişi, bu fiile sebep olduğu, aracılık ettiği için Ehl-i Sünnet âlimlerince, seva­bının Allah’ın izniyle ulaşacağı merkezindedir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Ahiretin en çetin safhası mahşer midir?

Açıklama:

Meşhur Şefaat-i Kübra hadisinde, Âhiret âlemleri içinde en çetin safhanın sanki Mahşer olduğu gibi bir imaj var diyebilir miyiz?

O hadis-i şerifte, evet, insanların dirilmeden sonraki durumları anlatılıyor ve Rabbim o anda gazaplandığı ölçüde, ondan önce de, ondan sonra da gazaplanmadı” buyuruluyor. Önce, Allah için gazap nedir, tabiî bunu yerine iyi oturtmak lâzım. Gazap, bilhassa yerinde olmadığı zaman, bizim için bir eksiklik ifade eder. Allah (cc), her türlü eksik sıfatlardan münezzehtir. O bakımdan, bu türden ifadelerde, müfessirler olsun, kelâmcılar olsun lâzım-ı murad üzerinde durmuşlardır. Yani, “gazap” lâfzıyla ne murad edilmiştir, ne anlatılmak istenmiştir, bunun bilinmesi lâzım. Yoksa, Allah’ın bizim gibi gazaplanması söz konusu değildir. O’nun için “el, yüz” gibi ifadeler de böyledir. “El” bir insanda neyi ifade eder; “yüz” neyi ifade eder; bunlar, Cenab-ı Allah için birer sıfat olarak aynı veya benzer şeyleri ifade ederler. Yoksa Allah için, bizde olduğu gibi bir el ve yüz düşünülemez.

O Celâlî tecelli karşısında, insanlar Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’e, derken Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya gidecekler; gidecekler ama, hepsi de, kendi muhasebe ve Allah’la münasebet ölçülerine göre birer hatalarını söyleyip, bu müracaatları kabul edemeyecekler. Bunlar belki birer günah değildir ama, onlar, o anın da dehşeti içinde, bunları Allah ile olan münasebetlerine yakıştıramadıkları için, insanların bağışlanması adına Allah katında şefaatte bulunmaktan haya edecekler. En son Efendimiz’e (sav) gelinecek ve O, başını yere koyup yalvaracak. O’nun o yalvarmaları karşısında, kendisine “İste, istediğin verilecek” denecek ve O’nun oradaki şefaati, bir bakıma o andaki ve o ölçüdeki Celâlî tecellinin Cemalî tecelliye inkılâbı şeklinde olacak.

Efendimiz (sav) gibi, tevazunun zirvesini temsil eden bir insanın böyle bir ifadede bulunması, bazı kıt düşüncelerce tevazuya aykırı görülebilir. Halbuki bu, onun için çok zor bir şeydir; yani kendisiyle alâkalı büyüklüğü anlatması, esasen ona çok ağır gelmektedir ama, O’na inanmak, imanın olmazsa olmaz en esaslı iki rüknünden biri ise, O, bunu tebliğ etmek ve söylemek zorundadır. Yoksa, risalet vazifesini yerine getirmemiş olur.”

(M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Aile fertleri ahirette birlikte mi haşrolacaklar?

Bilhassa mü’min olanlar bir araya gelecekler. Tur Sûresi’nde mü’minlerin, Cennet’te yine mü’min olan aileleri ve çocuklarıyla birlikte olacakları buyurulur. Bunların, dünyada iken aileleri için şefkatli oldukları da beyan edilir. Aileleri içinde, onlara şefkatli olmak nasıl davranmayı gerektiriyorsa, öyle davranmışlardır. İnşikak Sûresi’nde ise, bunların hesaplarının kolay görüleceği ve sonra ailelerinin yanına sevinerek dönecekleri anlatılır.

Mü’minlere karşılık, inanmayanlar da Âhiret’te bir araya veya karşı karşıya geleceklerdir. Orada azabı görünce birbirlerine atf-ı cürümde bulunacak ve bazısı bazısına, Bizi Allah’ın Yolu’ndan siz saptırdınız. Siz olmasaydınız, biz hidayet üzere olurduk” derken, diğerleri de onlara, “Size hidayet geldi de, biz mi mani olduk?” şeklinde cevap verecektir. Evet, bu şekilde birbirlerini suçlayacaklar; bu ise, fayda vermek şöyle dursun, azabı artırmaktan başka bir işe yaramayacak; tam tersine, bir başka hicran ve hüsran ifade edecektir. Abese Sûresi’nde buyurulduğu gibi, orada birbirlerinden kaçacaklar; kişi kardeşinden, anne-babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacak; bir de onların üzerine yüklediği mesuliyetten, onların kendisine atf-ı cürümde bulunmasından, onlarla bir araya gelip yüzleşmekten ve haklaşmaktan kaçacak. Kur’an-ı Kerim, bunun mühim bir sebebini anlatırken, mü’minlerin durumuna tam mukabil gelen ifadede bulunur: “Çünkü onlar, dünyada aileleri içinde şen ve şakraktılar.” (İnşikak:13) Dünyada şen-şakrak ve çılgınca bir aile hayatını tercih etmişlerdi; bu, onları Allah’ın yolundan alıkoymuştu. Bir başka âyet-i kerimede buyurulduğu üzere (Vâkıa:45), dünya hayatında mütrefînden idiler; yani, dünya hayatı tek hedefleriydi; yiyip içip eğlenmekten başka bir şey düşünmüyorlardı.

Bir de, kendisi mü’min olup da, ehli içinde mü’min olmayanların durumları vardır. Bu ise, bir hadis-i şerifte şu şekilde ifade edilmektedir: Efendimiz (sav) buyuruyorlar ki: “Kıyamet günü, Hz. İbrahim’in babası getirilir; fakat bir değişikliğe uğrar ve İbrahim, ondan uzaklaşır.” Bu hadisten benim anladığım, Cennet hiçbir şekilde üzüntü yeri olmadığı için, Allah, orada mü’minleri, Cehennem’e gitmiş yakınlarından dolayı da üzmeyecektir. Bir âyet-i kerimede buyurulduğu gibi, iman ve takva dışında orada münasebetler kesilecek ve mü’minlerin mü’min olmayan yakınları herhalde mesh, yani şekil, suret değiştirme gibi bir cezaya da maruz bırakılacak ve mü’min, o yakınlarından tiksinti duyacak, onları daha fazla yakını olarak hissetmeyecek; yani, aradaki yakınlık münasebeti kesilecektir.

Âhiret, bu âlemden her bakımdan çok farklıdır. Dünya ile bir benzerlik arz etse de, bu sadece bir isim benzerliğinden ibarettir. Kur’an-ı Kerim, Cennet’te mü’minlere benzer meyveler verilecek buyurur. Bu benzerliğin, Cennet meyveleri ile dünya nimetleri arasında olduğu beyan buyurulmuş, fakat İbn-i Abbas, bu benzerliğin sadece isim benzerliğinden ibaret olacağını söylemiştir. Yani orada da portakal olacak, elma olacak, muz olacak; fakat adı, belki görüntüsü de böyle olacak, ama her şey, orada farklı bir hâl alacaktır. Orada hanım nedir, evlâd nedir, ırmak nedir, ağaç nedir, bunları ancak, inşa-Allah oraya gidince anlayacağız.”

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay

Cennete giden kadınlara ne gibi ikramlar vardır?

Açıklama: Cennete giden erkeklere huri verileceğinden bahsediliyor. Peki, cennete giden kadınlara ne gibi ikramlar vardır?

Ahirette cisimlerimiz oraya uygun bir hal alacak, duygu ve zevk anlayışımız da oraya göre olacaktır. Ahirette arzularımızın, duygularımızın, isteklerimizin dünyadaki gibi olacağını söylemek isabetli değildir. Gerçi Kur’an’da, cennetliklere verilecek nimetler, dünyada bildiğimiz nimetlerin (bunların içinde huriler de vardır) isimleriyle anılmış, “bağ, bahçe, çiçek, köşk, huri, gılman ve çeşitli meyveler” zikredilmiştir, ama bunlar yalnızca isim bakımından benzerler, mahiyetleri tamamen farklıdır. Ayette bu durum anlatılırken, “İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse: ‘Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!’ diyecekler. Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 2/25) Dünyada çeşitli zaafları, arzuları, zevkleri olan insanları güzel davranışlara teşvik için cennet nimetlerinden bahseden Kur’ân, cennetteki nimetlerin onlara ait özel isimlerini dünya hayatında bilmek mümkün olmadığı için, dünyada bildiğimiz ve hoşlandığımız nimetleri zikretmiş, insanları bunlarla teşvik eylemiştir. Sevgili Peygamberimiz de (s.a.s.) “Bana şu atımı, kılıcımı… verecekler mi?” diye soranlara “Evet” demiş, ama arkasından da “Rabbimiz Allah’tır, deyip sonra da istikamet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâd edilen cennetle sevinin!’ derler. Dünya hayatında da, âhirette de biz sizin dostunuzuz. Orada sizin canınızın çektiği her şey, gafur ve rahîm’den bir ikram olarak sizindir. Hem orada siz bütün istediklerinize kavuşacaksınız.” (Fussilet Suresi, 41/30-32) ayetlerini okumuştur.

Cennetin nimetleri anlatıldıktan sonra en büyük nimetin Allah’ın ahirette mü’minlerden razı olduğunu beyan etmesidir. Bu durum, Âl-i İmran suresinin 15. ayetinde anlatılır. Ahirette Allah’ın cemalini müşahede etmek (güzelliğini görmek), rıdvanına nail olmak diğer bütün lezzetlerin üzerindedir.

Evet, bu çerçevede erkeklere huri verildiği gibi kendisine dünyada eşlik eden eşi de -eğer saliha bir kadın ise- onunla beraber olacaktır. Erkeklerin cennette faydalandığı bütün nimetlerden kadınlar da faydalanacaktır. Kadın olmak, köle olmak, sakat olmak önemli değildir. Önemli olan Allah’ın huzuruna selim bir kalple ve salih amelle gidebilmektir. Allah (c.c.) insanın cinsiyetine, makamına değil onun kalbine bakar. Ahiret, kudret yurdudur. Orada Allah’ın kudreti konuşacaktır. Ondandır ki kişi bir şeyi istediğinde hemen onu önünde buluverecektir. Bunu dünyayla kıyaslayarak cenneti anlamaya çalışmak akıntıya karşı kürek çekmekten başka bir şey ifade etmez.

Cennetin bütün nimetleri hem erkekler hem de kadınlar içindir ve huriler de buna dâhildir, yani kadınlara da huri verilir. Huri deyince biz bu dünyadaki bakış seviyemizle hemen şehevi düşünüyoruz. Ancak Cennetteki nimetler de zevkler de dünyadakilerden farklıdır. Bunu da görebileceğimiz bir hadiste Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Cennet ehlinin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Derken kuzey rüzgârı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle hüsün ve cemalleri artar. Böylece ailelerine, daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Hanımları: ‘Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin cemal ve güzelliğiniz artmış!’ derler. Erkekler de: ‘Sizler de, Allah’a kasem olsun, bizden sonra çok daha güzelleşmişsiniz!’ derler.” (Müslim, Cennet 13) Bu hadis de bize cennetin tamamen farklı bir boyutta olduğunu ve nimetlerin dünyayla kıyaslanmaması gerektiğini gösterir.

Cennetle alakalı bazı hadisleri buraya alıyoruz ki, cennetin farkı iyice ortaya koyulmuş olsun:

Bir adam Resulullah’a (s.a.s): “Cennette at var mı?” diye sordu. Aleyhissalatu vesselam da: “Allah Teala hazretleri seni cennete koyduğu takdirde, kızıl yakuttan bir at üzerinde orada dolaşmak isteyecek olsan, o seni istediğin her yere uçuracaktır” buyurdular. Bunun üzerine diğer biri de: “Cennette deve var mı?” diye sordu. Ama buna Aleyhissalatu vesselam öncekine söylediği gibi söylemedi. Şöyle buyurdular: “Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır. (Tirmizi, Cennet 11)

Resulullah (s.a.s) buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri ferman etti ki: ‘Ben Azimu’ş-Şan, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.’ Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre (r.a) ilaveten dedi ki: “Dilerseniz şu ayet-i kerimeyi okuyun, (Mealen): ‘İşte onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlerini aydın edecek, gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.’ (Secde, 32/17) (Buhari, Bed’ül-Halk 8, Tefsir Secde 1, Tevhid 35; Müslim, Cennet 2)

Bir müslümanın ebedi olarak cehennemde kalması söz konusu mudur?

Kur’an ve Sünnet’te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet’e gireceklerdir. Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet’te gerçekleşir: “Şey­ta­na uy­mak­tan ko­ru­nan müt­ta­ki­ler ise cen­net­ler­de ve pı­nar başlarındadır­lar. Esen­lik­le, emin ola­rak gi­rin ora­ya!” (de­nir on­la­ra).  On­la­rın kalplerinde­ki ki­ni sö­küp çı­kar­mı­şız­dır. Dost ve kar­deş ola­rak, di­van­lar üze­rin­de kar­şı kar­şı­ya otu­rur­lar.  Ora­da ken­di­le­ri­ne hiç bir zah­met ve me­şak­kat do­kun­maz, ora­dan hiç çıkarılmazlar.” (Hicr Suresi, 15/45–48).

Lâ ilâhe illallah, Cennet’in anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlar da ilâhi emirlere bağlı olmak, itaat ve ibadet etmektir. İslâm dininin getirdiği inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar Cehennem’de ceza gördükten sonra Cennet’e girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel’in (r.a.) Allah Resulü’nden (s.a.s.) rivayet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:

“Kalbinde arpa miktarı hayır bulunup da ‘lâ ilahe illallah’ diyen kimse cehennemden çıkar. Kalbinde bir buğday miktarı hayır olup da ‘la ilahe illallah’ diyen kimse de cehennemden çıkar. Kalbinde bir zerre miktarı dahi hayır olup da ‘la ilahe illallah’ diyen de cehennemden çıkar.” (Buhari, İman 32)

Bu ve benzeri hadislerden açıkça anlaşılacağı üzere bir insanda zerre kadar iman bulunsa o, cehennemden çıkacak hayat ırmağında yıkanacak ve sonra cennete girecektir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancına göre de, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah” diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah’ın izniyle mutlaka Cennet’e dahil olacaktır. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.

Cennete giren herkes Allah’ı (celle celaluhû) görebilecek mi?

Cennette bulunanların nail olabileceği en büyük mutluluk ve nimet, Allah’ın kendisini kullarına göstermesidir. Allah (c.c.) bu durumu bizzat kendisi bize haber verir: “Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlayacaktır, Rabbilerine bakacaklardır.”(Kıyâme Sûresi, 75/22-23.) Bu âyetin anlamının bu şekilde anlaşılması gereğini teyit eden sahih bir rivâyette ise, şöyle buyrulur: “Muhakkak ki siz şu Ay’ı gördüğünüz gibi, Rabbinizi de göreceksiniz, ve orada izdihamdan ötürü birbirinize zarar vermiş de olmayacaksınız.”

Bu hadis-i şerifte Allah’ın mü’minler tarafından ‘Ay’ın görülmesi gibi’ görüleceği belirtiliyor. Esasında bu ifade, Allah’ın görülmesi hususunda belirebilecek bir şüpheyi kesin bir cevapla ortadan kaldırmak içindir; yani Allah’ın mutlaka görüleceğini vurgulayan bir ifadedir, yoksa insanların, Allah’ın Zat-ı Ulûhiyetini olduğu gibi görecekleri/idrak edecekleri anlamına gelmez. Böyle düşünmeye “Gözler O’nu idrak edemez, O gözleri idrak eder.”(En’am sûresi, 6/103.) âyeti de izin vermez. Zira yaratılan, Yaratanını hiçbir zaman olduğu gibi ihata edemez. Şu hâlde -keyfiyeti bizce meçhul olan bir şekilde- Cennet’teki her bir mü’min, dünyada imanını, marifetullahını inkişaf ettirdiği ölçüde Allah’ı görecektir. Buna göre, herhangi bir mü’minle, peygamberlerin Allah’ı görmeleri, keyfiyet açısından farklı olacaktır.

Netice olarak, cennet ehlinin her istediği yerine getirilecektir. Cennetlik birinin en büyük isteklerinden biri de Allah’ı görmek olacaktır. Cennetine koyduğu ve onlardan razı olduğu kullarını Allah, elbette bu isteklerinden mahrum bırakmayacak ve kendisini onlara gösterecektir. Fakat biz meseleye bütün kalbimizle inanmakla beraber, bu görünmenin ve görmenin keyfiyetini (nasıl olacağını) bilemeyiz.Allah her şeyin en iyisini bilir.

Kur’an’da cennet nimetlerinin cismani yörüngeli anlatılmasının hikmeti nedir?

Açıklama: 

Kur’an’da, insanın cismen ve şehevî olarak arzu duyduğu hususlarla alakalı bazen teferruatlı tasvirler bulunmakta ve bunlar cennette mükafât olarak vaat edilmektedir. Mesela el değmemiş bakirelerden, bağlardan, bahçelerden bahsedilmektedir. (misal olarak İnsan, Vakıa ve Nebe surelerine bakılabilir) Bazılarınca bu husus tenkit konusu oluyor ve mukaddes kitabımız hakkında ağza alınmayacak laflar ediliyor. Bu ayetleri nasıl anlamalı ve bu tenkitçilere karşı cevabımız ne olmalı?

Kur’an’da insanların şehevi yönlerinden, uzuvlarından, zevklerinden ve bunların cennette bulunacağından bahsedilmesi hem haktır hem tabiîdir hem de hikmetlidir. Allah (c.c), insanın yaratıcısı olduğundan dolayı onun ihtiyaçlarının ne olduğunu en iyi bilendir. İnsanın en önemli yanlarından biri de şehvettir. Bu yön iyi yolda kullanılırsa insanı yüceltir, kötü yönde olursa insanı alçaltır. Şehvet aynı zamanda insan için en tehlikeli imtihan unsurlarındandır. Çokları bu unsur yüzünden imtihanı kaybetmekte ve ebedi hayatını bu yüzden tehlikeye atmaktadır. İşte, insana hitap eden ve insanın dünya ahiret saadetini vaadeden Kur’an, şehvetin imtihan yönünü belirtmekle beraber, şehevî yönden insanı bekleyen mükafaatları da bildirmektedir ki insan bu dünyada şehvetinin altında kalıp ezilmesin, helaliyle iktifa etsin, harama karşı sabretsin ve o büyük mükâfatları kaçırmasın. Bu sebeple, Kur’an’da karşı cinsin cazibesinin anlatılması büyük bir hakikattir. Bu hakikati iyi anlayan bir insan, dünyada bu imtihan unsuruna karşı sabreder ve der ki, burada biraz sabır var ama Allah ötede bunları lutfedecektir hem de dünyadakinden daha güzel, daha daimi bir şekilde.. Ayrıca sadece kadın unsuru değil, bağ bahçe, içki gibi şeyler de bazen teferruatıyla Kur’an’da nazara verilmektedir.

Genel manada anlamamız gereken husus kısaca şudur: Bu dünyada Allah tarafından yasaklanan şeyler nelerse, cennette bunlar serbest bırakılacaktır. Tabi ki livata vs. hariç. Çünkü o fıtrî değildir. Dünyada ibadet ve sabır türünden emredilen şeyler de nelerse, bunlar cennette olmayacak, insan bunlarla mükellef tutulmayacaktır. Tabiri diğerle, burada imtihan olarak yasak edilen bütün cazip şeyler, ötede ebedi olarak helal kılınacaktır. Kuran, bu hususları beyan etmekle, cennete olan iştiyakı artırmakta ve dünyadaki geçici zevklere dalmaktan korumaktadır.

Kur’an’daki bu gibi ayetlerle alay edenler, onları diline dolayanlar ya her fırsatta saldırmak isteyen düşmanlardır, düşmanlıklarını ortaya koyuyorlar ya da cahildirler, insanın mahiyetini, ihtiyaçlarını, beklentilerini.. görmezlikten, anlamazlıktan geliyorlar, adeta kendilerini inkar ediyorlar. Hâlbuki Kur’an, insanı anlatıyor, onun gizli açık ihtiyaçlarına cevap veriyor, onu her yönden tatmin ediyor, ötede de tatmin olacağını haber veriyor. Öyleyse bu tür ayetlerde yadırganacak bir durum yoktur. Gayet tabiidir, güzeldir, ihtiyaçtır.

Meselâ Rusya’da doğan, büyüyen kimseler ile İslâm memleketlerinde doğup büyüyen kimseler mahşerde aynı şartlar altında mı imtihana tâbi tutulacak?

Bu soruya bir tek cümleyle cevap verilecek olursa şöyle diyebiliriz: İnsan, Cenâb-ı Hak tarafından sahip bulunduğu imkânlar ve bu imkânları değerlendirmesi nispetinde mükâfat görür veya muahezeye maruz kalır. Allah, kime ne kadar nimet bahşetmişse, bahşettiği şeylerin şükrünü eda edip etmemesine göre insanları hesaba çeker.

Küre-i arzın bazı yerlerinde öyle insanlar vardır ki, ne nebinin adını duymuş ne de ulûhiyete ait bir ses ve soluğa şahit olmuştur. Keza öyle yerler de vardır ki, –bugün Avrupa’da olduğu gibi– Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) adını duymuşlardır ama bunu seviyesiz ve cahil insanlardan duymuşlardır.

Günümüzde İslâm memleketleri Avrupa ülkelerine endeksli bir hayat yaşamaktadır. Öyle ki onların bir ambargosuyla pek çok Müslüman ülke çok zor durumda kalabilmektedir. Avrupa, âlem-i İslâm’ın bu durumu karşısında Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) adını duysa ve bilse dahi bu tür insanların mensup olduğu dini kabul etmede tereddüt yaşar. Çünkü böyle zelil kimselerden gelecek bir mesaj onlar üzerinde ciddî bir alâka uyarmaz.

Bu da şu demektir: Bu konuda Avrupalı bizden daha az imkâna sahiptir. Dolayısıyla da Efendimiz’i tanımamakta ve kendilerince bir kısım disiplinleri takip etmektedirler. Bu itibarla da onlar, sizin çizginizde kabiliyetlerini çok da inkişaf ettirme imkânına sahip değillerdir. Bu arada, öyle kimseler de vardır ki bunlar komünizm, ateizm ve inkârcılık baskıları altında yetişmekte ve serbest düşünme fırsatını bulamamaktadırlar. Şimdi, böylelerinin Allah’ı bilmeleri veya bizim istediğimiz mânâda Cenâb-ı Hakk’ı tanımaları mümkün değildir. Onlar da sahip bulundukları imkânlara göre ya muaheze veya mükâfat göreceklerdir.

Ehl-i Sünnet, Allah’ı bilme ve bulma imkânına sahip olmayan bir yerde yaşayan insan için, eğer putlara tapmıyorsa kurtulur demektedir. Ancak böyle bir hüküm, puta tapan insanlar için geçerli değildir. Çünkü onun vicdanında bir mâbud akidesi belirmiştir. O kimse kafasını kullansa, vicdanına müracaat etseydi kendi eliyle yaptığının mâbud olmayacağını anlayacaktır.

Yine Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat içinde başka bir görüş de şöyledir: “Bir insan, evsafını tam bilemese de yaratıcı bir varlığa inanması şarttır.” İşte bir insanın içinde, bu mânâda bir yaratıcı mefhumunun belirmesi, onun kurtulmasına vesile olabilir. Bu açıdan bizim İslâm’ı götüremediğimiz bir dünya, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmıyorlarsa –Allahu a’lem– kurtulabilir. Çünkü o dünyaya İslâmî inanç ve düşünce anlatılmamış ve duyurulmamıştır. Keza bir kısım şerikler arkasından koşmayan, şahıslara ulûhiyet isnat etmeyen ve küfür ve küfran içinde bulunmayan Hz. İsa’nın yolundakiler de ehl-i necat olabilir. Keza materyalizme saplanmamış, Hz. Mesih’i görememiş, duyamamış, Hz. Muhammed’den (aleyhissâlâtü vesselâm) haberdar olamamış başka biri de Allah’a inanıyorsa, mâbedinde Cenâb-ı Hakk’a imanın vecdi ve neşvesi içinde yaşıyorsa –Allahu a’lem– bir görüşe göre o da kurtulabilir. Ormanda yaşayan, Yaratıcı’ya ait bir şey hissetmeyen, dahası bu mevzuda hiçbir şey müşâhede etmeyen bir kimsenin içinde, kâinatı müşâhedesinde bir yaratıcı olabileceği kanaati varsa bu kimse de kurtulabilir…

İhtimal bütün bunlar derecelerine göre Cennet’e giderek Allah’ın nimetlerinden istifade ederler. Yalnız şöyle bir derece farkı vardır: Bir kişi Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu akıl, idrak, imkân ve bunları değerlendirmesi adına mazhar olduğu sebepler ölçüsünde kabiliyetlerini inkişaf ettirdiği nispette Cennet’te Allah’ın nimetlerinden istifade edecektir. Kendisine bahşedilen istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettiremediği nispette de onun istifadesi az olacaktır.

Menkıbe kitaplarında Hz. Musa ile alâkalı şöyle bir kıssa anlatılır: Hz. Musa yolda bir çoban görür. Çoban ona şunları söyler:

Ey kerem sahibi Allahım! Neredesin ki Sana kul, kurban olayım. –Hâşâ!– Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiselerini yıkayıp süt ikram edeyim Sana. Elini öpüp, ayağını ovayım. Bütün keçilerim Sana kurban olsun. Bütün nağmelerim Sana’dır Allahım!

Çobanın bu tür şeyler söylediğini duyan Hz. Musa:

– Kiminle konuşuyorsun, diye sorar. Çoban da:

– Bizleri ve bu yeri-göğü yaratanla, diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Musa:

– Sen sersemlemişsin. Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorsan bu hezeyanlar da ne? Amcana, dayına mı söylüyorsun bunları? Ayağa muhtaç olan çarık giyer, büyüyecek olan süt içer. Allah’ın sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı ki! El, ayak bizler için övgü vesilesidir, Allah’a nispet edildiği zaman kusur olur. Bunun üzerine çoban:

– Yâ Musa, ağzımı bağladın, pişman oldum, der. Bu sırada çoban öyle bir ah çeker ki, Hz. Musa’ya gayptan şöyle bir nida gelir:

– Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmak için mi geldin, yoksa ayırmak için mi? Gücün yettiğince ayrılığa basma. Herkese farklı huy verdim. Ona medih olan söz sana zem olabilir…[1]

Evet, işte bu çoban da böyle bir ulûhiyet anlayışı ile Cennet’e girecektir. Çünkü o, o kadar bilmektedir. Ancak Cennet’te de herkes istifazasının derecesine göre istifade edecektir.

Bunu şöyle bir örnekle izah edebiliriz: Muhteşem bir mimar âbidesi karşısında, mimarinin en ince teferruatına kadar her şeyi müdrik olan, her nokta ve hatta ayrı bir zevk ve neşveye dalan, güzel sanatların inceliklerinden haberdar bir insan düşünelim. Bir de böylesine muhteşem bir mimar âbidesini bir kısım taş yığınından ibaret gören bir çobanın olduğunu farz edelim. Mermerler üzerindeki nadide işçiliği ve desenleri gören çoban mermere parmağını sürer ve “Hakikaten bu mermeri ne güzel oymuşlar!” der. Ancak her şeyi müdrik mimar sanatkârın, sanatkârlık ruhunun, bediiyata vukufunun –yenilerin ifadesiyle– yaratıcılık gücünün ve kabiliyetinin sanata aksettiğini müşâhede eder ve engin bir hayranlık duyar.

Şimdi bir çoban Cennet’e götürülse, orada önüne çeşit çeşit nimetler konsa, fikir yoluyla anahtarı bükmemiş, o nimetlerin kapısını açmamış böyle bir insan, ağzına koyduğu kabakla karpuzu fark edemez. Çünkü o, kabiliyetlerini tam inkişaf ettirememiştir. Ancak her nimetin ayrı ayrı lezzetini idrak eden, ağzına aldığı baklavanın içindeki cevizi, fıstığı, tereyağını tefrik eden hassas bir ağız ve gönül bu nimetlerin hepsini çok iyi idrak eder.

İşte çeşitli yerlerde değişik imkânlara sahip bulunan ve ona göre mârifet ve iz’anını artıran kimseler inkişaf ettirdikleri kabiliyetlerine göre Cennet’te niam-ı ilâhiyeden böyle istifade edeceklerdir. Bununla birlikte bir çoban da kendi idrakinin üstünde bir zevkin olduğunu bilemeyecek, onun için de rahatsız olmayacaktır. Herkes kendi inkişafına göre Cennet’te bir yerde olacak ve bulunacaktır.

[1] Mevlâna, Mesnevî 2/396-399.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Muvakkat dünya hayatı için ebedî cehennem adalet mi?

Açıklama: Altmış yaşında ölen bir kâfir, çocukluk çağını çıkardığımız zaman yaklaşık kırk beş yıl küfür işliyor ve işlediği bu mahdut küfürle ebedî Cehennem’le cezalandırılıyor. Bunu adalet-i ilâhî ile nasıl bağdaştıracağız?

İsrailoğulları böyle bir mülâhazadan hareketle “Cehennem ateşi, sayılı birkaç gün dışında bize asla dokunmayacak!” (Bakara sûresi, 2/80) demişlerdir. Aslında, amel ve âkıbet arasındaki bu tür münasebete göre Cennet’te de yapılan salih ameller müddetince kalmak gibi bir husus karşımıza çıkar..!

İmanda da küfürde de asıl mesele, niyet ve azme bağlanmıştır. İnsan, üç-beş senelik muvakkat hayatında imanı ve salih ameliyle ebedî Cennet’i kazanabilir. Öyle ki biz, amellerimizle Cennet’e ehil hâle gelemeyebiliriz, ama ciddî bir niyetimiz, cehdimiz vardır. Her sabah, ezanlarla beraber namaza kalkar, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davetine icabet eder, mescide koşar; böylece bu fâni dünyada fâni adımlarımızı, ibadetlerimiz ve Hakk’a teveccühlerimizle ebedîleştirebiliriz. Zira ertesi gün ömrümüz olursa yine kalkma niyeti içindeyizdir.. ve bizde, ebedî olan Allah’a ebedî kulluk yapma arzusu vardır. Yani Allah bizi bu vaziyette bin sene yaşatsa, ciddî bir neşve ve aşk içinde bin sene O’na kulluk yapmayı düşünürüz. Bizim ebedî kulluk niyetimizi Allah, olmuş gibi kabul buyurur, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”[1] fehvâsınca bizi ebedî Cennet’le serfiraz kılar.

Kâfire gelince o, korkunç bir cinayet içindedir. Evet, ne kadar meziyet ve faziletleri de olsa o, kâinatın Sahibi’ni inkâr ve tezyif etmektedir. Her yanda Allah’ın isim ve sıfatları âsârıyla O’nu ilân ettikleri hâlde münkir kalbiyle Allah’ı inkâr etmektedir. Bu, büyük bir cinayettir. Bazıları, falan ilim adamı, filân ilim adamı gibi kimselerin avukatlığını yaparak “Onlar Cehennem’e mi gidecek?” diyedursunlar; evet, eğer onlar da Allah’ı inkâr ediyor, Sahib-i kâinat’ı tanımıyorlarsa elbette Cehennem’e gideceklerdir. Bu mevzuda küfrün şiddetini göstermek için şu basit misali arz etmekte fayda mülâhaza ediyorum:

Bir ülkenin şöyle böyle bir idaresi olsa ve bu idarenin insanî hak ve hürriyetlere de saygısı bulunmasa; masum insanlara ilişilmenin yanında, sokaklar eşkıya ile kaynayıp dursa.. bazı güç odakları sürekli millet malını hortumlasa.. kavî zayıfı ezse.. mazlum kendini ifade edemese… se.. se.. se… Şimdi böyle bir idare karşısında dahi Einstein çapında bir dâhi veya böyle bir dâhiler topluluğu çıksa; çıksa ve size dehâ ürünü bir kısım projeler sunsa, ezcümle: “Size yirmi dört saat içinde bir füze üssü tesis edeceğim. Bunun bütün masrafları da bana ait olacak.. bununla sizi semavî saltanatlara yükselteceğim; ama bir şartım var: Ben sizin hükümeti tanımıyorum. Kimseye hesap vermek de istemem.”

Böyle bir şart karşısında zannediyorum Türkiye, kendisine çok şey kazandıracak bu adama ne bu imkânları verir ne de istediği bu tavizi kabul eder. Çünkü hikmet-i hükümet hâkimiyet ister. Her şey hükümetin inisiyatifiyle olsun ister. Evet, hükümet, Türkiye’yi fezalara çıkaracak bu zatın çalışmasına mâni olur ve belki de ona şöyle der: “Ne yapıyorsan yap ama bizi dinleyecek ve bize itaat edeceksin. Bu meselenin bize göre bir plânlamadan çıkması ve devlet reisinin imza atması gerekir. Çünkü buranın hâkimi biziz. Hâkimi tanımadıktan sonra senin ne meziyetinin ne de faziletinin hiçbir kıymeti yoktur.”

Aynen bunun gibi, şu kâinat, âdeta işleyen muhteşem bir fabrikadır. Tıkır tıkır çalışmakta ve Sahibini ilân etmektedir. Kâfir ise bu muhteşem mekanizma, makine veya saat karşısında bunun yapıcısını ve ustasını tanımamaktadır. Allah inancı olmayan birisi, kalbimizden hücrelerin kalbine kadar her şeyi her an kabza-i tasarrufunda tutan, sevk ve idare eden bir kudret ve kuvvete sahip bulunan, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ile kalbimizi, zerrat-ı vücudumuzu ve kâinattaki bütün sistemleri aynı anda hareket ettiren, kontrol eden, muvazene ile yürüten bir Sultan-ı Zişan’ı inkâr etmektedir. İşte küfür böylesine korkunç bir cinayettir ve onun affedilmesi de söz konusu değildir.

Evet, kâfir, kâinattaki bütün güzellikleri tezyif etmektedir. Şöyle ki, antika sanatların dizili olduğu bir meşhergâh (sergi yeri) düşünün. Bu meşherin Sanatkâr’ı, bunları, buradaki gölgeleri görsünler de ahirete ait onların asıllarına iştihaları açılsın diye dizmiştir. Kâfir bu meşhere girmekte ve “Bunların hepsi tesadüftür, esbap ürünüdür, müessir tabiattır.” demekte ve Sanatkâr’ı hiç hatırına getirmemektedir. Bu şekilde, avizeyi idare eden düğmeye dokunulmuş da ortalık karanlıkta kalmış gibi, bu meşhergâh-ı âlemde teşhir edilen o muhteşem sanatların hepsi karanlığa dökülmüş gibi olmaktadır.

Ayrıca kâinat da “Kâfirin bizi tezyife hakkı yoktur!” diyerek bütün zerrâtı ve seyyârâtıyla onun hakkında davacı olma ihtimali vardır. Bu bakımdan bir lahza küfür, bütün kâinatın hukukuna tecavüz olduğundan, kâinatın zerrâtı adedince büyük bir cinayeti tazammun etmektedir. Kâfir de bilerek veya bilmeyerek işte böyle bir cinayeti işlemektedir. Aynı zamanda o sadece böyle bir cinayet işlemekle de kalmayıp, her akşam ve her sabahki inkârıyla, meşhergâh-ı âlemi tezyifte ısrarcı olmakla o mütemadî niyetinin cezasını da görecektir. Eğer o, “Ben bundan dönüyorum” dese kurtulur. Evet, hayatının en son lahzasında dönen kimse de mutlaka kurtuluşa erer. Uhud’da bu hakikati teyit eden şöyle bir hâdise yaşanmıştır:

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini duymuş, Medine’de olduğunu öğrenmiş ve O’nun yanına gitmeye karar vermiş Muhayrık adında bir haham vardır. Bu haham, Yunus’un saf bir Anadolu havası içinde dediği gibi,

Araya araya bulsam izini, İzinin tozuna sürsem yüzümü, Hak nasip eylese görsem yüzünü, Yâ Muhammed canım arzular seni!

diyerek araya araya Allah Resûlü’nün izini bulmuş, izinin tozuna yüzünü sürmüş, özlediği cemalini görmek üzere Medine’ye varmıştır. Ama o sırada Medine’de Uhud savaşı olmaktadır. Orada Efendimiz’in şehit olduğu söylentisini duyunca, “Aradığımı buldum fakat kaybettim. Ben niye duruyorum ki…” deyip kılıcını çeker, Allah Resûlü’nü görmeden savaşır ve neticede de şehit düşer.[2] Bu haham, bazı yerlerde “Allah Resûlü’nü görmediği hâlde Müslüman olan, Uhud’da şehit düşen ve bir ölçüde sahabi olmayan kişi kimdir?” diye lugaza olarak sorulur. Bu kutlu şahıs için bir lahzada çok şey olmuş ve onun bütün hayatı nurlanmıştır. Cenâb-ı Hak bizim de encamımızı hayretsin!

[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/185-186; el-Beyhakî, es-Sünenü’s-suğrâ s.20. [2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 3/51, 4/37.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Haşir akidesinin faydaları nelerdir?

Allah’a imandan sonra, hayatı tanzîm edip bir düzene koyma, beşerin toplu olarak huzurunu temin etme; haşre yani ölüm ötesi hayata inanmaya bağlıdır.

Yaptığı şeylerin hesabını vereceğine inanmayan bir insanın hayatının müstakîm olması düşünülemez. Buna karşılık, attığı her adım için öbür âlemde Allah’a hesap verme düşüncesini eksik etmeyen, her davranışı bir hesabın ifadesi olan, her sözü, her dinleyişi ve her kalbî temâyülünü ötede Allah’a hesap verme havasına göre hassasiyetle ele alan kişinin de hayatı oldukça muntazam bir şekil arz eder.

“Ne işte bulunsan, Kur’ân’dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka biz, içine daldığınız an üzerinizde şâhidiz (her yaptığınızı görürüz). Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, Rabb’in(in bilgisin)den kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitap (Allah’ın bilgisinin nakşedildiği Levh-i Mahfuz)da olmasın… (Allah’ın bilgisi her şeyi içine almıştır. O’nun bilgisi dışında kalan hiçbir şey yoktur. Her olay, ancak O’nun bilgisi ve izniyle olur.)” (Yunus/61).

Yani bütün davranışlar ve hareketler, kerîm melekler tarafından tespit edilmektedir. Büyük, küçük, gizli ve açık; bizim hakîr, Allah’ın azîm gördüğü veya bizim azîm Allah’ın hakîr gördüğü -hangi hesap içerisinde ele alınırsa alınsın- yaptığımız her şey tesbit edilmekte, her şeyimize nigehbân gözetleyenler, yazanlar ve her şeyimizin hesabını görmek üzere ‘deyyân’ olan Allah hâzır ve nâzırdır.

Bu ruh ve şuur içinde yaşanan bir hayat müstakîm; bu ruh ve şuur içinde yaşayan fertlerin teşkil ettiği toplum huzur içinde; yine bu ruh ve şuur içindeki aile ocağı da, yaşadıkları aileyi cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirmişlerdir.

Evet beşerin çılgınlıklarını bırakabilmesinin tek yolu vardır; o da öldükten sonra dirilmeye inanmasıdır. Gençliğin çılgınlıklarının önünü alacak, onun hezeyanlarını önleyecek, yavaş yavaş ölüme doğru giderken her adımda ayrı bir inkisâr ve ümit kırıklığına uğrayan ihtiyarlara ümit kaynağı olacak, çocukların mukavemetsiz kalplerinde her an saâdet şem’â ve şulelerini yakıp aydınlatacak da ancak haşre iman ve inançtır.

Gençten ihtiyara, kadından erkeğe, âdilden zâlime herkes için içilen su ve teneffüs edilen hava kadar haşre imana ihtiyaç vardır.

Haşre iman denen bu şerbeti içmek aynı zamanda yudum yudum huzuru yudumlamak demektir. Bu sebepledir ki, beşerin sulh ve salâhı için uğraşan ve ona huzur bahşetmeyi gaye edinen bütün fikir adamlarının; meseleyi bu zaviyeden değerlendirmeleri gerekmektedir.

Ferdin, âilenin, cemiyetin ve topyekün bütün insanlığın hakîkî refâh, saâdet ve huzura erebilmesi ancak ve ancak, büyük-küçük bütün amellerin hesabının görülebileceği bir âhiret yurduna inanmaya bağlıdır.

Kur’ân-ı Kerim:

“Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür. (İnsana ameli gösterilir, insan yaptığını görür.)” (Zilzâl/7-8) diyerek, zerre miktar hayır işleyenin hayrının mükâfatını; ve zerre miktar şer işleyenin de şerrinin cezasını göreceğini ilân etmekte ve insanlara bu mesuliyet duygusunu aşılamaktadır. İnsanlar bu iman ve inanca sahip olduktan sonra, artık ona ‘İstediğini yap!’ denebilir. Zira vak’a ve realite, yapılan her şeyin aynen karşılık göreceği kat’iyetini ifade etmektedir. Bu anlayışda bir insan, alnını ak, yüzünü pâk edecek ve ötede onu mahcub edip yere baktırmayacak işler yapma lüzumunu duyacaktır.

Çocuk, o zayıf, o nahîf ruhuyla ancak haşre iman ile huzurlu bir hayat bulabilir. Herkes çocukluğunu bu zaviyeden tetkik etse ve hayâlen çocukluk anlarına gitse bu hükmü tasdik edecektir.

Evet, çocuk ince bir kalbe sahiptir, aynı zamanda da hâdiselerin terkibini yapıp neticeye gidecek bir zekâya da sahip değildir. Hem o, büyükleri gibi, kendisini eğlenceye verip tenvîm de edemez. Onun içindir ki, ölüm endişesini bir büyükten daha derin hisseder. Her an etrafından kopup gidenler, onun içinden de bir parça koparıp götürürler. Annesi, babası vefat eden bir çocuğun dünyası ise bütün bütün yıkılır. Ruh âlemini aydınlatan bütün yıldızlar söner ve vicdanının seması karanlığa gömülür. Vicdan taşıyan hemen her insan bunları hissedebilir.

Çocukluğumda bir kardeşim ölmüştü. Onun mezarına her uğrayışımda ellerimi açar “Allah’ım ne olur dirilt de, onun güzel yüzünü bir kere daha göreyim!” der yalvarırdım. Şimdi bu halette olan, ben ve benim gibi binlercenin kalbindeki ‘Öldükten sonra dirilme inancını silin; gönlünden bu imanı söküp atın; bu yanan kalbe ve figan eden gönüle ne ile derman olacak ve bu yangını nasıl söndüreceksiniz? Hayır hayır, hiçbir şeyle ona derman olmanız ve onun ateşini söndürmeniz mümkün olmayacaktır. Sadece haşir akîdesidir ki, bu buhranlar ve sıkıntılar arasında kıvranan çocuğa soluk aldırır ve rahat ettirir.

Evet, yakınlarının teker teker kopup gidişi karşısında; ancak onların cennete gittiğine imandır ki, bu yavruya teselli verir ve onu bu dayanılmaz dertten kurtarır.

Küçük dahi olsa, alıştığı, ülfet ettiği bir yakını, büyüğü veya onsuz yapamayacağını kabul ettiği bir sevdiğinin göçüp gitmesi onun nazenin kalbinde kapanmayacak bir yara açar. Bu öyle onulmaz bir yaradır ki, ona ancak şu düşünce merhem olabilir:

‘Buradan gitti veya alındı; fakat orada Hudâ, ona cennet kapılarını açtı. Şimdi o, cennet bahçelerinde kuşlar gibi kanat çırpıp uçuyor. Eğer ben de ölsem onun gibi uçacağım.

Şayet ölen büyük ise, şöyle düşünecek; o öldü, ama orada da beni kucağına alıp sevecek, başımı okşayıp bağrına basacak. Ve işte bu düşüncelerdir ki, ölümün açtığı firkât ve ayrılık gediğini kapayacak ve onun kanayan yarasına merhem olacaktır.

Huzur mu istiyorsunuz? Onu ne dört bir yanda tütüp duran fabrika bacalarıyla, ne de yıldızlar arası seferler düzenlemekle temin edemezsiniz. Hakikî huzur, işte bu iman ve inanca dayalı olan huzurdur. Evet, bu öldükten sonra dirilme esasları üzerine kurulu huzur, işte gerçek huzur odur.

İhtiyarlar… Adım adım ölüme yaklaşan ihtiyarlar… Ağzını açmış kabir onları beklerken ve onlar da süratle ona doğru koştururlarken ne ile teselli olup, hangi şeyle kendilerini avutabilirler?.. Her gün aynada seyrettikleri ak saçların içlerinde hâsıl ettiği burkuntuyu ne ile bertaraf edebilirler?. Bu halin meydana getirdiği rûhî eksikliği nasıl kapayabilirler?.. O yaşa gelinceye kadar evlattan, torundan, arkadaştan ve yakından öbür âleme gönderdikleri kimselerin onların kalplerinde bıraktıkları izleri ne ile silebilirler?

Gençliğin, sıhhatin, makam ve mansıbın gidişi ve bu gidişlerin onun içinde bıraktığı korkunç izler varken siz onu bu haliyle nasıl teselli edebilirsiniz? Ona takdim ettiğiniz her türlü maddî teselli, ayrılıp gitmesiyle onun içinde yeniden korkunç izler bırakacak ve bu daima böyle devam edip gidecektir. Öyleyse bütün insanlarla beraber ihtiyarların da huzur bulacağı tek çare vardır: Öldükten sonra dirilmeye inanmak!.

Birkaç gün sonra kendini yutmak için bekleyen bir canavar ağzı dehşetini veren kabrin, öbür âleme giden koridorun mütevazı bir kapısı olduğuna inandırmak!. Orayı cennet bahçelerine geçmek için bekleme salonu olarak göstermek!.. Rahmet ve gufrânın mevcelendiği bir yer olarak tarif etmek!. İşte bütün bunlardır ki, ona teselli kaynağı olacaktır.

Kur’ân-ı Kerim Zekeriyâ’nın (as) diliyle:

“Rabbim, demişti. Bende kemik gevşedi; baş, ihtiyarlık aleviyle tutuştu. Rabbim, Sana duâ ile hiçbir zaman bahtsız olmadım (her duâ ettikçe kabul buyurdun, beni istediğimden mahrum etmedin)” (Meryem, 19/4)derken ve ardından da O’nun hayırlı bir evlat istemesini hikâye ederken dünyadan göçüp gitmeye hazırlanmış bir insanın feryadını en güzel bir şiir ahengi içinde tasvir etmektedir. Ruhta meydana gelen bu feryadı, eşsiz bir şekilde anlatma ve dile getirme yine Kur’ân’ın mucizevî yönlerinden birisidir. Her şuurlu insan, vicdanını dinlediği zaman kalbinin dudaklarında acı tebessümü gördüğünde ruhunda kopan böyle bir feryadı bütün dehşetiyle hissedecektir. Fakat ona bu halinde teselli olabilecek ve ruhunda kopan bu fırtınayı dindirebilecek tek çare âhirete iman olacaktır. Bu inanç ve iman, onun kulağına hayat verici soluğuyla âdeta şunları fısıldamaktadır: ‘Hayatını ikmâl ettin. Vazifeni yaptın. Seni bu dünyaya gönderen Rahmeti Sonsuz, daha fazla seni bu çöllerde mahvetmeyecek ve seni huzuruna alarak, senin için hazırladığı nimetlerini sana bahşedecektir..’

Evet, bu ve bu mânâya gelen müjdelerdir ki, o ihtiyara hakikî huzur ve saâdeti tattıracaktır. Çünkü, o, asıl vatanı olan âhiret âlemine gitmeye hazırlanmaktadır.

İçtimâî hayatın büyük bir kısmını gençler teşkil eder. Mütecaviz ve hayatları hezeyanla dolu olan gençler hayatı cehennemî bir hale çevirirler. Öte yandan sahabe gibi hayatlarından nur fışkıran, yüzleri saâdet gamzeden, bütün davranışlarıyla Allah’ı hatırlatan, bakışlarında cennet parlayan gençler ise hayatı tamamıyla bir cennet haline getirirler. Evet, gençler, haşre inanma ile gerçek benliklerini bulacak fakat haşir akîdesi ve öldükten sonra dirilme duygusu gönül ve kafalarından sökülüp atıldığı zaman beşerin huzursuzluk kaynağı haline geleceklerdir. Bugün insanlık huzursuz ise hayatının her safhası çılgınlık ve hezeyanlarla dolu olan gençlikle huzursuzdur. Pedagoglar ve terbiyeciler, buna çare getirelim derlerken, yaptıkları muâlecelerle yarayı daha da derinleştirmiş ve onulmaz bir hale getirmişlerdir. Halbuki bu yaranın dermanı, öldükten sonra dirilmeye inanmakdır.

Zira gerçek çözüm gençliğin atacağı her adımı Allah’a hesap verme inancı içinde atmasını temin etmek ve bu şuur içinde yetiştirmek ile mümkün olacaktır.

Hz. Ömer (r.a) mescide gidiyordu. Önünde hızla mescide doğru koşan bir çocuk gördü. Adımını hızlandırdı, çocuğa yaklaştı ve sordu:

– Ey yavru! Sana namaz farz değil. Niçin böyle heyecanla ve koşa koşa mescide gidiyorsun?

Çocuk sadece şu cevabı verdi:

– Ey müminlerin emiri! Dün mahallemizde bir çocuk öldü!..

Çünkü, istikâmetin medarı ve nokta-i istinâdı, sadece ve sadece herşeyin görülüp bilindiği; tesbit edildiği ve hesabının hazırlandığı bir güne göre hayatı tanzim etmededir.

Kâinattaki bütün harekât ve hâdisâtın küllî irade ile tanzim edilmesine mukâbil, insan ise hayatını kendi iradesi ile yönlendirme mecburiyetinde ve mükellefiyetindedir. İşte bu irâdenin hakkının edâ edilmesi neticesinde de Allah Rahmâniyet ve Rahîmiyetiyle insana, bütün cismânî arzularına cevap verecek, huri, gılman ve perdedârlarla donatılmış cennetler sunacaktır.

Zira, irâde, Rahmaniyet ve Rahîmiyetin cilvesidir. Cennet de Rahmâniyet ve Rahîmiyetin tezahür etmiş şeklidir. Burada insan, Rahmâniyet ve Rahîmiyetin muktezası olan irâdeyi iyi kullandığı zaman o irâdenin semeresini yine Rahmâniyet ve Rahîmiyetin tezahürü olarak görür.

Evet; hayatın âhirete göre tanzîm edilmesi ve sırların açığa çıkacağı günün unutulmaması sayesinde fert, aile ve cemiyet huzura kavuşacak ve hususiyle gençler istikamet bulacak, nizam ve intizam altında yaşayacak ve başkalarının huzurunu ihlâl etmeyeceklerdir.

Sehl b. Sa’d (ra) anlatıyor: Allah Rasûlü’ne (sav) gelip, günlerdir evine kapanmış ağlayan bir gencin durumunu haber verdiler. İki Cihan Serveri onun evine kadar gitti. İçeriye girince, genç sevinçle yerinden fırladı ve kendisini Allah Rasûlü’nün (sav) kolları arasına atıverdi. Biraz sonra da ayaklarının dibine yığılıp kaldı. Genç vefat etmişti. Rahmet Nebîsi’nin (sav) gözleri yaşardı ve dudaklarından şu inciler döküldü:

“Arkadaşınızı techiz edin. Cehennem korkusu onun ödünü kopardı. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah onu cehennemden koruyacaktır.”

“Ama kim Rabbinin makamından, (O’nun huzurunda duracağı demden) korkar ve nefsi kötü heveslerden menederse, (onun için) gidilecek yer cennettir.” (Naziat/40-41)

Rabbinin huzuruna çıkıp hesap verme endişesini taşıyan ve bu endişeye göre hayatını düzenleyen insan Rabbinin huzurunda emniyet içindedir. Zira Rahmeti Sonsuz kudsî bir hadiste şu müjdeyi vermektedir:

“İki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem.”

Burada korkan orada emniyete ermiştir. Bu düsturdan başka gençliğin çılgınlığının önünü alacak bir şey tanıyor musunuz? İnsanı muhafaza edecek bir çember ve bir daire biliyor musunuz? Eğer vereceğiniz cevap menfiyse müsbet mânâda bir hâl safhasına girmiş olacaksınız. Bütün terbiyeci ve pedagoglar bu hakikate kulak kesilmeli ve bu düsturu hayata tatbik etmelidirler.

Gençler her şey demektir. Meseleye, bir haksızlık karşısında kükreyen gence bakarak ‘gençliği olmayan bir millet mahvdır’ diyen Hz. Ömer (ra)’in ifadeleri içinde bakacak olursak, âlî duygularla mücehhez bir gençliğin cemiyet hayatının hayatı olduğu hükmüne varırız. Böyle bir millet yeni yeni medeniyetler inşâ etme istidadındadır. Bunun aksi ise hükmün de aksidir. Öyleyse bir milletin yücelmesindeki en mühim faktör gençliktir. Ama âhiret inancıyla dopdolu bir gençlik. Hülâsa; inanan insanlar huzurlu bir dünya inşâ edebilecek ve sadece inanan insanlar huzurlu bir hayat yaşama hakkına sahip olacaklardır… Gençlik bir milleti ya yatırır veya kaldırır. Millet gençlikle ya cankeş veya berhayat olur.

Beşerin büyük bir kısmını hastalar, mazlumlar ve musibetzedeler teşkil eder. Haşir akîdesinin bunların ruhunda da büyük tesiri vardır.

Hasta, her an kendisine yaklaşan ölüm ve koşarak gittiği kabir karşısında ümidi sadece o kabri öbür âleme açılan bir hol görmede bulur. Şayet kabri saâdete götüren bir yol ve ebediyete ulaştıran bir vasıta halinde görmüyorsa hasta hiçbir zaman mesud olamayacaktır. O, sancılarına, baş ve bel ağrılarına, kanser ve kangrenine karşı bununla teselli olur ve ara sıra ensesinde hissettiği Hz. Azrâil’in pençesinin ruhunda meydana getirdiği ızdıraba karşı ancak bu inançla karşı koyabilir.

‘Evet, ben gidiyorum, beni kimse burada durduramayacaktır… Fakat, asıl sıhhatime, ebedî gençliğime kavuşacağım ve herkesin muhakkak döneceği bir yer olan Allah’ın yurduna gidiyorum’ diyerek hastalığını unutup müteselli olacaktır. Onun içindir ki, ehlullâh ruhlarını Allah’a teslim ederken, dudaklarında da Dosta kavuşmanın tebessümü gonca gibi açmış olarak belirmiş ve onlar bu hâliyle ruhlarını teslim etmişlerdir.

Nebiler Nebisi (sav) son anında ellerini Hz. Âişe’nin ellerinden çekiyor ve “Allah’ım artık öteleri istiyorum”diyordu.

Bir gün evvel de şöyle buyurmuştu:

“Allah bir kulunu dilediği kadar dünya nimetleri ile kendi yanında olanlar arasında muhayyer bıraktı. Kul, Allah’ın yanında olanı seçti.”

Dünya ile ukbâ arasında muhayyer bırakılan o kul kendisiydi. Meseleyi anlayan sahâbî gözyaşlarını tutamamıştı. O elini Hazret-i Âişe’nin elinden çekiyor ve Refik-i A’lâyı istiyordu.

Aynı şekilde Hz. Ömer gibi bir kâmet-i bâlâ da harabede başını yere koyuyor ‘Allah’ım bu mükellefiyeti benim omuzlarımdan al, artık götüremeyeceğim’ diyerek ötelere olan iştiyâkını dile getiriyordu.

Bir âhiret inancı, binlerce güzelliğin tecelli edeceği âhiret yurdu ve bunların verâsında da Cemâl-i Bâki’yi görme iştiyak ve arzusuydu ki, onlara bu sözleri söyletiyor ve içlerinde bu arzuyu uyandırıyordu.

Irzını, namusunu gaddar zâlimin elinden kurtaramamış, intikam hırsıyla yanan, kavrulan mazluma gelince… O, ancak, zâlimin yakasını Allah’ın eline vereceği günü ve burada çektiklerine mukabil âhiret yurdunda kendisine bahşedilecek mükâfatları düşünmekle müteselli olur.

Zira mazlum kat’iyen bilir ki, burada yapılan zulümler zâlimin yanında kalmayacaktır… Bir mahkeme-i kübrâ açılarak inceden inceye her şey hesaba çekilecek; zâlim cezasını, mazlum ise mükâfatını görecektir.

“İşte Rabbin, zulmeden şehirleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Çünkü O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd/102). Yani Allah, zâlim bir kasabayı bir kere yakaladı mı, yaman ve yavuz yakalar. Artık onu iflah etmez. Evet, mazlum kendini elinden kurtaramadığı zâlim ve mütegallibten intikamını ancak bu şekilde alır ve müteselli olur.

Musibetzede… Semavî veya arzî musibetlere maruz kalmış, bağını bahçesini dolu vurmuş, sel götürmüş, binası zelzelede başına yıkılmış, kurduğu ümrân harâb olmuş, aile ve yuvası ile derbeder olmuş ve bunlara benzer bütün musibetzedeler de ancak öldükten sonra dirilmeyi düşünmekle teselli bulurlar.

Zira bu inanca göre musibetlerde giden mal sadaka olur, can ise onu şehidlik mertebesine erdirir. İşte bu düşünce ile orada rahat ve huzura kavuşur.

Diğer taraftan aile yuvası, âhirete iman ile cennet köşelerinden bir köşe haline gelirken, bu iman sökülüp atıldığında cehennem çukurlarından bir çukur oluverir. Çocuk dînî duygu ve yaşayıştan uzak, genç arzu ve hevesleri peşinde, ölümü beklenen hasta ise kendi ızdırapları içinde kıvranır bir vaziyette olan bu hane, daha insanlar içindeyken baykuşların ötmeye başladığı bir harabeden farksızdır. Çehreler abûs, suratlar mahkeme duvarı gibi ve işin daha kötüsü, bunlardan kaçarken kendinden uzaklaşış ve eğlencelerle kendini uyutma zavallılığı… İşte böyle bir haneye saâdetin girmesi ancak haşre ve öldükten sonra dirilmeye imanla mümkündür.

Eğer yediden yetmişe herkesi huzurlu etmeyi düşünüyorsanız bütün gönüllere haşir akîdesini yerleştirmeye çalışın… Zira o zaman gençler, nizam ve intizam içine girecek, çocuklar haylazlığı bırakacak, yaşlılar cennet yolcuları olarak saâdet içinde yaşayacak ve o hanenin içinde saâdet şimşekleri çakmaya başlayacak ve daha âhirete gitmeden âhirete ait mânâlar o hanede terennüm edilecek ve bunların neticesinde de daha dünyada iken cennet hayatı yaşanır hale gelecektir.

Şehir ve memleket de insanın büyük bir hanesidir. İçindeki gençleri nefislerine tâbi birer köle, ihtiyarları bedbîn ve karamsar, ve zâlimler de mazlumun iniltisini ney gibi dinlediği bir dünyada huzur olamaz. Böyle bir dünyada şehirler, memleketler, milletler huzursuzdur. Çünkü huzuru getirecek rükünler yerine getirilmemiştir.

Nasıl ki, bir namazın namaz olabilmesi için belli rükünler vardır ve bu rükünlerin huşû içerisinde yerine getirilmesiyle namaz kemâlini bulur ve insan namazıyla mi’racın tatlı tebessümünü dudağında hisseder. Bazen öyle bir an yaşar ki binler sene yaşamağa bedeldir. Aynen bunun gibi memleket ve milletlerin bütünüyle huzurlu olabilmesi için onu meydana getiren cüzlerin, huzurun rükünlerine tam mânâsı ile uygun olması gerekmektedir. İdeal bir şehir ve site, ancak ideal bir sistem ile kurulabilir. Varsın Eflatun ‘Cumhuriyet’inde bunun hülyasını yaşasın!.. Hayalperest Farabî ‘el-Medinetü’l-Fâzıla’sında bunu çerçevelemeye çalışsın. Bunlar hiçbir zaman bu ideal siteyi tahakkuk ettiremeyeceklerdir. Çünkü onu meydana getiren rükünlerden mahrumdurlar. Evet, hayatta bu huzuru temin edecek en büyük rükün, haşir akîdesine inanmak, dünyayı istihkâr edip âhireti intizar edecek şuur ve iz’ânı verebilmektir.

Muvâzene insanı Efendimiz’in (sav) en mühim icraatından biri de kurduğu dünya nizamını “âhirette hesap verme” akîdesine dayandırarak kurmasıdır. Bu hayat bir bakıma âhiretin mukaddimesi, âhirete hazırlayıcı bir tarla ve insan gönlünde âhiret şule ve şem’asının yakılması için verilmiş bir fırsattır. Onun içindir ki, buraya ‘yevmüddünya’, öbür tarafa da ‘yevmülâhir’ denilmiştir. Bu dünyada yapılanlar, doğacak öbür dünya için yapılmış olacaktır.

İşte Allah Rasûlü (sav) bütün gönülleri tatmin edecek ve iz’an şulesini yakacak şekilde herkese bu dersi vermiştir. Gönüller âhiret inancıyla öyle dolmuştur ki sahâbe dünyayı istihkâr edip âdeta gözleri dünya namına hiçbir şeyi görmez hale gelmişti. İşte bir misâl: Meâlen takdim ediyorum.

‘Allah Rasûlü’nün (sav) huzuruna aralarında taksimi gereken bir maldan dolayı mürafaa olmak için iki sahâbî geldi. Her ikisi de kendisine daha fazla hak iddia ediyordu. İki Cihan Serveri bunları dinledikten sonra:

“Şimdi sizden biriniz, derdini daha güzel anlatarak beni ikna edip hükmü lehine verdirebilir. Ben de sizin gibi bir beşerim; kimin delili daha muknî olursa ona göre hüküm veririm. Fakat âhirette işin hakikatine göre hüküm verilecektir. Zâlim cezasını, mazlum da mükâfatını bütünüyle orada görecektir” deyince her ikisi birden:

“Ya Rasulallah! Benim hakkım da onun olsun, ben vazgeçtim” diyorlardı.

Daha sonra da Allah Rasûlü (sav) onlara şu hususu tavsiye buyurdu:

“Gidip malınızı âdil şekilde taksim edin, sonra da kur’a çekin. Kimin hissesine neresi düşerse payına razı olsun. Karşılıklı olarak birbirinize de hakkınızı helâl edin.”

Görüldüğü gibi âhirete iman sayesinde hayat bu şekilde tanzim edilmiş oluyordu. Öyle bir tanzim ki, ferd, bir günah işlediğinde kendisini bir direğe bağlıyor, affına ferman gelinceye kadar kendisini bu şekilde cezalandırmış oluyordu. Mesele o kadar ciddi ele alınıyordu ki, işlenen günahın ancak şehadet kanıyla temizleneceğine inanan sahâbî tereddütsüz canını Allah yolunda feda ediyor ve şehadet şerbetini içmek için akıttığı kanıyla ötelere tertemiz olarak gitmeye çalışıyordu.

Sa’d b. Rebi’ (ra) Uhud’un eteğinde ruhunu Allah’a teslim edeceği sırada Allah Râsulü’nden selâm getirdiğini söyleyen Muhammed b. Mesleme’nin fısıltılarını duyuyordu. Buna karşılık Sa’d b. Rebi’de:

“Allah Rasûlü’ne benden selam söyle. Vallahi Uhud’un arkasında cennetin kokusunu duyuyorum!..”diyordu.

Evet; insana ölüm anında dahi bu saâdeti tattırabilecek olan âhirete imandan başka ne olabilir? Beşerî hangi imkân, ferde, aileye ve cemiyete bu saâdeti takdim edebilir?

Şimdi, kâinatın medâr-ı iftihârı yüce Nebi’nin (sav) ümmetini haşir inancı noktasında nasıl eğittiğini bir parça anlayabilmek için onun fem-i mübarekinden çıkan inci mercanlardan birkaç numune verelim.

Allah Rasulü (sav) buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizler yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolacaksınız.’ Zerrat-ı asliyeniz, ervah ve eşbahınızla yeniden dirileceksiniz. Hem cismânî hem rûhânî bir haşre mazhar olacaksınız. Vicdanınızda duyup kendisini göremediğiniz cenneti; bunun da ötesinde cilvelerini müşahede edip hakikatine eremediğiniz Mevlâ’yı görmek için haşrolacaksınız. Allah Rasûlü (sav) devamla: ‘Dikkat edin! Âhirette ilk defa elbise giydirilecek Hz. İbrahim’dir. Dikkat edin! O gün ümmetimden birtakım insanlar sol taraflarından yakalanmış olarak getirilir. Ben: ‘Ya Rabbi! Bunlar benim ashabım!..’ derim. Cenâb-ı Hakk bana hitaben: ‘Ya Muhammed! Bilmiyorsun onlar senden sonra neler işlediler’ der. Ben de artık salih kul Hz. İsa gibi derim: ‘Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahittim, beni aralarından aldığında onları Sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin. Onlara azap edersen doğrusu onlar Senin kulların, onları bağışlarsan güçlü olan, Hakîm olan şüphesiz ancak Sensin!.”

Ahmet b. Hanbel’in Hz. Enes’ten (ra) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de Allah Rasûlü (sav) şöyle buyuruyor:

‘Ademoğlu Allah onu yarattığından bu yana ölümden daha şiddetli bir hadiseyle karşılaşmamıştır. Sonra ölüm, ölümden sonrakilere nazaran daha hafif gelir. O gün öyle bir şiddetle karşılaşırlar ki, çenelerine kadar terlerler. Âdeta ter, onların çenelerine gem gibi olur. Öyle ki o ter denizinde istense gemiler bile yüzdürülebilir.’

Buharî ve Müslim’in Ebû Hureyre’den (ra) rivayet ettikleri şu hadis yukarıdaki hadisi biraz daha tafsil eder mahiyettedir. Allah Rasulü (sav) şöyle ferman ediyor:

“İnsanlar (kıyamet gününde) üç hâl üzere haşrolurlar. Bunlardan birinci sınıf; dünyada havf ve reca muvazenesini kurmuş insanlardır.” İçleri her an Allah ile dolup taşan ve işlerini âhirette hesap verme şuur ve idrâkine göre ayarlayanlardır. En ümitsiz hadiseler karşısında dahi Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümitvar olanlardır. Alabildiğine Allah’tan korkmalarına rağmen küfrün bir şiârı olan ye’se ve ümitsizliğe düşmeyenlerdir. Ve böylece rağbet ve rehbet içinde hayatlarını geçirenlerdir.

“Diğer ikinci sınıf; cennete girebilmek için iki, üç, dört… ve on kişi bir bineğe binmiş olanlardır.” Bir hayvanın üzerine bu kadar kişi binerek düşe kalka Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna gitmeye çalışmaktadırlar. Burada düşe kalka gittikleri, masiyet ve günahlarla yüzüstü düştükleri gibi orada da düşe kalka gideceklerdir.

“Üçüncü sınıfa gelince onları cehennem sevk edecektir (Cehennemin içinden gelen kıvılcımlara göre mecburi istikamet takip edecekler). Onlar kuşluk uykusuna yatmak isteseler cehennem onlarla kaylûle yapar; ne zaman geceleseler cehennem onlarla beraber geceler; ne zaman sabahlasalar cehennem onlarla beraber sabahlar. Ve yine ne zaman akşamı idrâk etseler cehennem de onlarla beraber akşama girer…”

Çünkü onlar ruh ve vicdanlarında cehennemin çekirdeğini böyle taşıdılar. Cehennemin çekirdeğiyle geceleyip onunla sabahladılar. Binaenaleyh nasıl yaşadılarsa öyle muamele görecekler. O çekirdek bir ağaç halinde neşv ü nema bulacak ve yakalarını bırakmayacak.

İşte bunlar ve bunlara benzer dersler ile Allah Rasûlü ümmetini ciddi bir âhiret şuuru içinde yetiştiriyor ve bilhassa kendi devrinde sahâbî, perdenin verasında bütün dehşetiyle cehennemi ve bütün debdebesiyle cenneti müşahede eder bir hava içinde hareket ediyordu.

Evet, hayatı istikâmet ve faziletlerle geçirmenin tek çaresi bu edep ile edeplenmek ve âhiret hayatını dünyada ahlâk haline getirmektir. Yoksa âhirete imanı olmayan fertlerde ve bu fertlerin meydana getirdiği cemiyetlerde fazilet ve istikâmet düşünülemez. Eğer onlarda da faziletten bir iz görülüyorsa, bu sadece insanlık fıtratının cevherine ve çekirdeğine Cenâb-ı Hakk tarafından yerleştirilmiş olan fazilettir. Fıtrata yerleştirilmiş olduğundan dolayı da aksini yapmaları mümkün değildir. Bu imkânsızlıktır ki, onları böyle faziletli işler yapmaya zorlamıştır. Bu ise hiçbir zaman çalışmak ve kazanmakla elde edilen fazilet seviyesinde değildir.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Kerim ve Rahim isimleri ahireti iktiza eder mi?

En zayıf ve en muhtaçlara, en güzel ve en mükemmel şekilde bakılıyor. En çelimsiz canlıların, elsiz ve ayaksız varlıkların çok rahatlıkla beslendiğini görüyoruz.

İradesini kötüye kullanarak işe müdahale eden insanların yanlış müdahaleleri bir tarafa bırakılacak olursa, en zayıf, çelimsiz, aciz ve nahif varlıklara en güzel şekilde bakıldığını müşahede ediyoruz.

İşte, bir hücrenin hayatiyetini devam ettirmesi; ana rahmindeki ceninin en mükemmel usulle beslenmesi ve dünyaya gelen yavruya annenin musahhar edilerek en küçük ihtiyacının dahi, büyük bir ihtimamla deruhte ettirilmesi; denizin dibindeki balıklar ve meyvenin içindeki kurtların gayet mükemmel beslenmesi; yerinden kımıldama imkânı olmayan ağaçların ve yatalak hastaların rızıklarının kendilerine kadar getirilmesi ve bunlar gibi binlerce müşahhas misaller yukarıda mücerret fikir halinde söylediğimiz hususu te’kid etmektedir.

Bütün bunlarla anlıyoruz ki, kâinatta hükmeden Kerîm ve Rahîm bir Zât vardır.

Cenâb-ı Hakk umum kâinatta bu kadar ihsan ve kerem sahibi olursa, O daima ikrâm ve ihsan etmek ister. İkram ve ihsan etmek istemesinin yanında ikram ve ihsan edeceklerinin de vücutlarını iktiza eder. Madem ki bu dünyada âciz, zaif ve aynı zamanda fanî insanlara bu kadar ikrâm ve ihsanda bulunuyor; rahmet ve keremi bu ikramlarının devamını istilzam eder. Halbuki burada insan yediği bir üzüm tanesine mukabil bin tokat yiyor. Tadıyor, fakat doymuyor. Ağzında tat, kalbinde feryat ve figan meydana geliyor. Ona zevk veren şeyler, veda dahi etmeden ve hiç sormadan çekip gidiyorlar. Gençlik, güç, kuvvet ve daha nice zâil olan nimetler gibi… Öyleyse burada insana bu kadar ihsanda bulunan Cenâb-ı Hakk ihsan ve nimetlerini kesivermekle, nimeti nikmete, lezzeti azaba ve muhabbeti düşmanlığa çevirmeyecektir. Halbuki bütün bunlar ebedî olmazsa, nimet nikmet olur. Lezzet azab olur. Ve sevgi düşmanlığa dönüşür. Öyleyse, bu nimet ve ihsanların devam edeceği bir ebedî âlem vardır ve mutlaka olacaktır.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Şefkatin ahireti iktiza etmesini nasıl anlamalıyız?

Yeryüzünde çok açık olarak bir şefkatin hükümferma olduğunu müşahede ediyoruz. Şefkat acıma hissidir. Şefkat bir mazlûma merhamet etme hissidir. Şefkat, ağlayanın ağlamasına kulak verme hissidir. Şefkat, yaralı, arızalı, bereli bir kimsenin arızasını tedavi etme hissidir. En küçük daireden en büyük dairelere kadar bu şefkat hissinin geçerli olduğunu görüyoruz.

Eliniz yaralansa, siz de elinizi tedaviye koyulsanız, Allah’ın merhamet ve şefkati olmasa, inanın kanınızın, yaralanan o kısmı nescetme, onarma faaliyeti görülemeyecek ve siz o yarayı kapatamayacaksınız. Kapanmayan yaralar görüyoruz, bunlar size bir şey anlatmıyor mu? Çok ciddi ameliyat iktiza eden bir hastalık karşısında, bir insanı ameliyat masasına yatırmadan evvel hekimler baş başa verip düşünüyorlar. Ya bir şeker hastalığı veya daha başka bir sebep yüzünden: ‘Biz bu hastayı ameliyat edersek, bu yaranın kapanması zor olacak’ diyebiliyorlar. Yine sizler, öyle ameliyat geçirmiş kimseleri görürsünüz ki, bunların yaraları aylar, bazen de seneler sonra kapanmaktadır. Allah (cc) kapatmazsa kapanmaz. Ya şeker nispetini yükseltiyor ya da pankreasla ilgili bir arıza meydana getiriyor, ensülin dengesi bozuluyor ve yara kapanmayabiliyor.

İşte, insanın büyük sayılabilecek yaralarının dahi kısa zamanda iyileşmesini temin eden Cenâb-ı Hakk’ın sadece bu noktadaki şefkatini anlayabiliyor musunuz? Cenâb-ı Hakk (cc) bizlere merhamet ediyor. Ama ne ile? Ancak mikroskoplarla görebileceğiniz küçücük varlıkları imdadınıza göndererek.

Hele yavruların durumu. O bütün bütün insanı hayrette bırakıyor. Allah (cc) küçücük bebelere ayrı bir şekilde merhamet ediyor. Dünyaya gelen, en saf, en temiz gıdalara ihtiyacı olan o yavrulara ayrı bir ihtimam sözkonusu. Onu önce ana rahminde besliyor. Rahmin cidarlarını yavrunun beslenebileceği bir vasat haline getiriyor. Dilimizde meşimen olarak da adlandırılan bu rahmin duvarları gıdalarla donatılıyor. Anne, çocuğa bir hâdime, hizmetçi haline getiriliyor. Yavru, dünyaya gelirken, Cenâb-ı Hakk onun için yeniden öyle bir gıda meydana getiriyor ki, yeni dünyaya gelmiş bir canlının ilk zaruri ihtiyacı odur: Anne sütü. Evet, anne sütü hiçbir gıdanın yavru üzerinde hasıl edemeyeceği müspet bir tesir meydana getiriyor. Hattâ siz o sütü sağıp başka bir kaba koysanız ilk andaki halavetini ve vitaminlerini koruyamayacaksınız. Sizler, beslemiş olduğunuz koyun ve sığırların tertemiz memelerinden aldığınız sütü dezenfekte edilmiş kaplara alsanız, sonra da bu sütü yavrulara verseniz onları daha iyi beslemiş olmayacaksınız. Tetkik edecek olursanız doğrudan doğruya annesinden beslenen buzağı ile, kaplara alınmış sütle beslenen buzağılar arasında yetişme açısından oldukça farklılıklar meydana geldiğini göreceksiniz. İşte, anne memelerinden bir âb-ı hayat gibi sütü akıtan ve bu süt vasıtasıyla şefkate çok muhtaç olan yavruları besleyen Allah’ın o sonsuz şefkati değil de nedir? Allah’ın (cc) sonsuz merhameti olmasaydı bütün bu hüsünler meydana gelir miydi?

Evet, dört bir yanda azim bir şefkatin hükümferma olduğunu gökkuşağı gibi görüyoruz. Sular çağlayıp çağlayıp bitkilerin ihtiyacına koşuyor. Rahmet onların da başını okşuyor. Onlar için çok zarurî olan hava, ağaçların ağzı, burnu menzilesindeki yapraklarla teneffüs ediliyor. İnsanın teneffüsüne mani olsanız onun ölümüne sebep olabileceğiniz gibi bitkiler de havasız bırakılsa canlılıklarını yitirir ve kuru bir çöp haline gelirler. Yeryüzünün canlı bütün organizmalarına şâmil bir şefkat olduğunu kabul etmedikten sonra yapmaya çalışacağınız bütün izahlar, birer diyalektikten öteye geçmeyecektir. Şimdi lütfen dikkat ediniz. Böyle en ehemmiyetsiz gibi görünen canlıların imdadına şefkati ile karşılık veren Cenâb-ı Hakk, o şefkate çok muhtaç bekâ arzusuyla yanıp tutuşan insanın arzusunu yerine getirmemesi mümkün müdür? İnsanı dünyada bu kadar nimetlerle perverde etsin de sonra insanı idam-ı ebedî ile yok etsin, kabirle insanın hayatını ve varlığını sona erdirsin, ona ebedî bahçeler, cennetler açmasın, ebedî nimetlerle serfiraz kılmasın mümkün müdür?

Bizler bütün yeryüzündeki şefkat eserlerinden istidlâl ederek şu hükme varıyoruz: Zerrelerden küreye, hücrelerden en kompleks organizmalara kadar her tarafta O’nun şefkat ufuklarını açmış olan Allah (cc) âhireti açacak, insanları yeniden diriltecek, bu dünyada çeşitli nimetleriyle perverde etmiş olduğu insanı, âhirette de o bitmek tükenmek bilmeyen nimetleriyle donatacaktır.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Celal ve izzet ahireti iktiza eder mi?

Tepeden tırnağa bizi bu denli nimetlerle perverde eden Cenâb-ı Hakk’ın bir de izzeti vardır. O, nimetlerine başkasının müdahale etmesini kabul etmeyeceği gibi, nimetler mukabilinde yapılacak olan arz-ı teşekkür ve minnetin de başkasına yapılmasına razı olmaz. Bunun yanında, aksi hareket edip, nimetlerine nankörlük edenlere karşı da bir gayret ve ceberutu vardır.

Halbuki, nice insanlar var ki, binlerce nimete gark olmuşlarken nankörlük edip, kulluk ve ubudiyetlerini Allah’tan başkasına yapıyorlar. Allah’ın (cc) kendisini tanıtmak için yaptığı bunca ihsanına karşı gözü kapalılıkla mukabelede bulunuyorlar. Bu dünyada, kâfir, zalim, cebbâr ve gaddâr ceza görmeden çekip gidiyor.

Halbuki izzet ve celal, öyle edebsizlerin te’dibini ve cezalandırılmasını ister. Bu, dünyada olmuyor. Demek ki, başka bir âlemde olacaktır. Orada zâlim cezasını, mazlum da mükâfatını görecektir.

Evet, öyle bir gün gelecek ki, o günde Allah’ın nimetlerine nimetleri cinsinden şükrünü eda edebilenler:

‘Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü (bugün) afiyetle yiyin, için!’ hitabıyla karşılaşacaklardır. (Hâkka/24)

Ayrıca bir hadis-i kudside Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

‘Salih kullarıma, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşerin kalbine dahi gelmeyen şeyler hazırladım.’

Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insanın kalbine hutûr etmeyen derin işler yapan, derinleştikçe derinleşen, içiyle yaşayan, gafletten uzak ve her an, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hazır olma havası içinde hayatını devam ettiren hüşyâr kalpler, aynı hareketlerinin ve amellerinin mükâfatını da aynı cinsten görecekler. Cenâb-ı Hakk onları bir takım sürprizlerle karşı karşıya getirecek.

Eşya ve hadiseleri değerlendirerek fikir yapısında mesafe ve inkişaf kaydeden insanlar herhalde, dünyada bir çoban gibi yaşayan insanlardan farklı muamele görecektir.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Kainatta görülen cömertlik ahirete imanı gerektirir mi?

Muhtaç olduğumuz şeyler Cenâb-ı Hakk’ın lütuf seyri içinde gelmese, cihanları versek dahi birini elde edemeyiz.

Harun Reşid’in karşısına çıkan Allah dostu sorar:

– Harun! Şu bir bardak suya muhtaç olduğunda onu elde edebilmek için bütün saltanatını verir miydin? – Evet, – Peki, bu suyu içsen de dışarıya çıkaramasan, onu çıkarmak için bütün saltanatını verir miydin? – Evet.

Bunun üzerine ârif insan şunları söyler:

– İşte ya Hârun! Senin bütün servet ve saltanatın bir bardak sudan ibarettir!…

Şu bir bardak sudan alalım da her an muhtaç olduğumuz havaya kadar, bütün nimetleri, kapımızda hazır buluyoruz.

Her mevsim ayrı ayrı binlerce çeşit meyve Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanıyla geliyor. Aksini düşünseydik, değil o meyveleri, bütün cihana bedel bir çekirdeği dahi elde edemezdik.

İşte, dünyada, Cenâb-ı Hakk’ın bu denli seha ve cömertliğini görüyoruz.

Zavallı insan, keramet ve mucize arıyor. Halbuki etrafımızdaki bu çeşit hadiselerin hepsi hârikulade olarak meydana geliyor.

Cömertliğe bakın ki, güneş ve ay insana iki mûtî hizmetkâr gibi çalışıyor ve hizmet ediyor. Isısıyla başımızı okşarken, ihtiyacımız olan meyve, sebze ve hububatın olgunlaşmasını da deruhte ediyor. Eğer bütün bu cömertlikler geçici ve fani şu dünya misafirhanesine mahsus olsa ve devam etmese, düşündüğümüz ve her an bize gelmesi muhtemel ölüm sebebiyle, her nimetin ardından bir bardak zehir içiyor gibi ızdırap çekecektik. Zira itlâf ettiğimiz her nimet bize, bir gün bütün nimetlerden mahrum olacağımızı ihtar etmektedir. Bundan da korkuncu ebedî yokluğu hatırlatmaktadır.

Halbuki bu kadar cömert bir Zât, verdiği bunca nimetleri tattırdıktan sonra elimizden almaz. Belki o nimeti devam ettirir ve ebedîleştirir. İşte bu geçici âlemde bu kadar cömertliği cilvelenen Zât’ın, bir de ebedî ve tükenmeyen bir âlemi vardır ki, burada numunesini gördüğümüz cömertlikler orada bizzat ve ebedî olarak devam edecektir. Yoksa onun bunca cömertliği, aksiyle vasıflanır ki, bu da onun Zat-ı ulûhiyetiyle bağdaşamaz ve O, böyle çirkinliklerden münezzeh ve mukaddestir.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

“Ebedî cemâl ahireti ister” deniyor, ne buyurursunuz?

Bir bahar mevsiminde, kuşların şakıyışı ve suların çağlayışını dinleyelim. Bütün nebatat ve ağaçların yemyeşil zümrüt gibi güzelliğini; güneşin doğuş ve batışını ve bulutsuz bir gecede mehtabı seyredelim. Kâinatta cilvelenen bütün güzellikleri hayalimizin nazarına arz edelim.

İşte bu ve bunun gibi bütün tatlı tablolar Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin bir cilvesidir. O peşi peşine birbirini takip eden bu manzaralarla bize, kendi güzelliğini göstermektedir. Bizler de O’nun bu cilvelerindeki güzelliği seyretmekle kendimizden geçiyoruz. O, kendini tanıttırmak istiyor, biz de tanımaya çalışıyoruz.

Şayet biz bu güzellikleri seyrederken perdeyi kapayıverse ve bizi yokluk karanlıklarında bıraksa, nimet nikmete, muhabbet musibete, akıl da bize ızdırap veren bir âlete döner. Halbuki böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinlikten münezzeh ve mukaddestir.

Aslında nimeti nimet yapan ve aklı her şeyden lezzet alır hale getiren, o nimetlerin devamıdır. Binâenaleyh Allah, kendi ebedî ve sermedî olan Cemâlini devamlı bize göstereceği ayrı bir yurt açacak, bizi o diyarda haşr ve neşr edecek, sonsuz nimetlerini Cemâl ve Kemâlini bize orada gösterecektir.

Hem O’nun güzellikleri ebedîdir. Öyleyse güzelliklerin devam edeceği ebedî bir âlem gerekir. Tâ ki, buradan geçip giden güzellikler orada ebedî olarak devam etsin. Evet, bu dünyada cilvelerinin güzelliğiyle kendimizden geçtiğimiz gibi, bir gün Zâtı’nın Cemâl ve güzelliğini seyrederken de kendimizden geçeceğiz.

‘Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar. Rabb’ine bakar.’ (Kıyâme/22, 23)

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Bütün varlıkta görülen tenasübün ahireti gerektirmesini nasıl anlamalıyız?

Dış eşya ile insan arasında çok ciddi bir alâka görüyoruz. Bu alâka her ikisini yaratan Hâlıkın birlik ve vahdetine delâlet eder. Dışta görülecek, duyulacak, tadılacak şeyleri yaradan kim ise; insana görme, duyma ve tad alma duygularını ihsan eden de yine O’dur.

Şefkat edilecekleri var edenle, insana şefkat duygusu veren aynı Zâttır. Bazı hâdiseler irade ile halledilir. Bu hâdiseleri vaz’ eden de, insanda iradeyi vaz’ eden de aynı Zât olmalıdır. Saymakla bitmez nimetleri verenle, kendisine bu nimetleri tatma duygusu veren, var eden bir Vâcibü’l-Vücud vardır. İnsan vücuduna gözü yerleştiren kim ise, semanın gözüne güneşi gözbebeği gibi yerleştiren de O’dur. Zira güneş ile insanın gözü arasında ciddi bir münasebet ve tenasüb vardır.

Elma insan vücudu için faydalı vitaminleri taşıyor. Sert ve selülozlu kabuğu dahi, faydadan hâli değildir. Çünkü yendiği zaman bağırsaklarda onu eritecek enzim olmadığından bağırsak tembellikten kurtulur ki, bu da vücut için faydalı bir husustur.

Elma, vitaminleriyle faydalıdır. Ancak insan onun vitamininden istifade ederken, ağız ondan tat almasa ve tiksinti duysa acaba o vitaminleri almaya yeltenmek kâbil olur mu? Ancak çok zarurî hallerde ve zaruret miktarı kadar; aynen bir ilâç gibi alınır ve insanın içinde daima bir isteksizlik doğurur. Fakat, düşünelim ki, evvelâ bizim vücudumuz ondaki vitaminlere muhtaç olarak yaratılmış. Ayrıca o vitaminleri alırken ağzımıza da bahşiş veriliyor ve biz bir elmayı yerken, vücudumuza faydasından ziyade ağzımızda hâsıl ettiği tadından ve lezzetinden dolayı yiyoruz. Bütün meyveleri elmaya kıyas ederken bu usulün hayatın her sahasında tatbik edildiğini de hatırlatmış olalım.

İnsan neslinin hattâ bütün canlıların, tükenmemesi ve milletinin devam etmesi için, Cenâb-ı Hakk bir kanun koymuştur. Fakat bu fıtrat kanununun içine bir de peşin ücret mânâsına bir zevk ve lezzet yerleştirmiştir. Eğer bu ücret peşinen o muamelenin içine yerleştirilmeseydi, ve tam aksine bu hareket insanın nefret ettiği bir hususla telâfi edilseydi hiçbir neslin devamı düşünülemezdi.

Bütün bunlarla anlaşılıyor ki, neslin devamı kanununu kim vaz’ etmişse, o peşin ücreti de o vaz’ etmiştir. Vaz’ ederken de, fıtrî ve yaratılışa uygun vaz’ etmiştir. Öyleyse fıtratı yaratan da O Zât’tır.

İşte Cenâb-ı Hakk birbirleriyle bu denli münasebettar nimetleriyle bizi perverde edip, soframızı donatıyor; sonra da hava kararıp bir fırtına esiyor. Ardından da bu ihtimamla hazırlanmış sofra altüst oluyor. Ölüm rüzgârı esiyor; ya bizi, ya da o nimetleri alıp götürüyor. Demek ki burada bize takdim edilen nimetler sadece geçici ve fâni dünya için verilmiyor. Nasıl ki, burada verdiği nimetler arasında bir münasebet varsa bütün bu nimetlerin de münasebetdar olduğu başka ve daha büyük bir nimeti de vardır. Burada tattırdıkları da sadece diğerlerini teşvik içindir. Yani bu dünyadaki nimetler âhirette verilecek olanlar için bir numuneden ibarettir. Ve asılları orada verilecektir. Dünyadaki bu münasebeti kabul ettikten sonra, âhiretle olan münasebeti kabul etmemek akıl kârı değildir.

Cenâb-ı Hakk bu âlemle öbür âlemi, birbirine muttasıl ve çok ciddi bir râbıta ile alâkalı olarak yaratmıştır.

Varlık, varlıktaki ölçü ve mizan bütün nimetler ve güzellikler öbür âlemdeki mânâlarına işaret ederken belâ, musibet ve ızdıraplar da, müstehakları için öbür âlemde aynılarının olacağına delâlet ederler.

Hesap ve muhasebeler; hıfz ve muhafazalar, bütün amellerin bir hesabının olacağına ve muhafaza edilen amellerin durumuna göre, bir gün çehrelerin ya kararıp simsiyah veya nadret ve sürurla gün gibi aydın, parıl parıl olacağına kat’î delildirler. Gönüllere inşirah salan şu ilâhî beyanı bir kere daha tekrar edelim: “Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar. Rabb’ine bakar.” (Kıyâme/22, 23)

Evet, bir evin odaları arasında nasıl ciddi bir alâka ve tenasüb varsa, dünya ile âhiret arasında da aynen öyle ve hatta daha mükemmel bir surette tenasüb vardır.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Dünyada herşeyin kaydedilmesi ahiretin varlığına bir delil olabilir mi?

Bu âlemde mükemmel bir hafîziyet hükümfermadır. İnsanın mahiyeti sperm denilen bir hücrede muhafaza edilmektedir. Karakterinin en ince teferruatına kadar kromozomlarda onun istikbali saklanmaktadır. Sizler insandaki kromozom sayısını değiştirmeye kalksanız onun mahiyetini değiştirmiş olacaksınız. Bilindiği gibi insanın ruh yapısı, karakteri, iç dünyası bu kromozomlar vasıtasıyla şekillenmektedir. Bunların sayısı 46 değil de 44 ya da 48 olsa, insan bambaşka bir canlı şekline dönüşmüş olur. Görüldüğü şekilde kromozom gibi minnacık varlıklar insanın ne olacağı hususunda, sebep ve vesile olarak hüküm veriyorlar. Demek ki, Cenâb-ı Hak onlara takdir hakkını vermiş ve belli bir nizamı böylece sürdürüyor. Biz de burada riyâzî bir keyfiyetin hükümferma olduğunu müşahede ediyoruz.

İnsan zâyi olmamaktadır. Bugün insan olarak doğan yarın hayvana, başka bir gün de bitkiye dönüşmemektedir. Evet, mikroskopla ancak görülebilecek kadar küçük bir varlıkta kâinatın hülasası olan insan muhafaza olunuyor. O, insan olarak doğacak, yaşayacak, ölecek ve nihayet yine insan olarak haşrolup insan olarak hesaba çekilecektir.

Koca çam ağacı, küçücük çekirdeğine yerleştirilmiş ve orada semaya ser çekecek istikbaldeki haliyle muhafaza ediliyor.

Atom fiziğinin kurucularından S. James: ‘Kâinatı yaratan muhakkak en mükemmel bir matematikçidir’ derken, kâinatta hüküm süren riyazî ölçülere işaret etmektedir. Hiçbir hâdise, yön ve harekette, kâinatta mevcut bulunan riyazî ölçülere terslik göstermez. Esasen bütün bunlar bize O’nun Mukaddir ismini anlatıyor. Fakat Jean ve onun gibi düşünenler sâir isimleri de, O’nun Mukaddir isminin gölgesine sokuyor. Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak, bir yönüyle bunu kabul ederiz. Bir dairede herhangi bir isim hâkim ise, diğer isimler, mevcudiyetlerini o ismin gölgesinde hissettirirler. İşte, takdir, ölçü, kıstas, matematiğin hâkimiyeti ve gözü tırmalayacak bir durumun bulunmaması açısından eşya ve hâdiselere baktığımızda evvelâ bütün ihtişamiyle Allah’ın ‘Mukaddir’ ismini görüyoruz.

Her şeyin muhafaza edildiğini söylemiştik. Bütün bitkileri de aslî hüviyetlerinde muhafaza eden kromozomlarıdır. Evet, insan spermde; bir ağaç, çekirdeğinde muhafaza edildiği gibi, bütün sesler de fezada ve çeşitli cisimlerde muhafaza ediliyor. Belki bir gün gelecek keşfedilen aletlerle bu sesleri yeniden dinleme imkânı doğacaktır. Bir teyp bandına sesler tesbit edildiği gibi, bize ait ses, tavır ve hareketler de yanından geçtiğimiz veya içinde yaşadığımız cisimler tarafından tesbit edilmektedir ki, bir gün leh veya aleyhimizde şehadet edeceklerdir.

Bir ilim adamının yapmış olduğu denemede şöyle bir husus gözlenmiştir: İlim adamı deneme yapıyor. Bir ağaç altında işlenen cinayetle ilgili olarak şüpheli birkaç kişi deneme mahalline getiriliyor. Maznunlardan masum olanlar içeriye girdiğinde hiçbir değişiklik göstermeyen ağaçlar, kâtil içeriye girdiğinde sarsılmaya başlıyorlar. Ve böylece kâtil tespit edilmiş oluyor. Daha önce katilin çıkardığı şerareler, ağaç tarafından tesbit ve muhafaza edildiğinden dolayı sonra kâtili ihbar ediyor.

En basit hareket ve hâdiselerin dahi tesbit edildiği ilmen sabit olduktan sonra, meselenin insana ait yönüne bakabiliriz: İnsanı spermde, ağacı çekirdekte ve bir tavuğu yumurtanın hayat düğümünde muhafaza eden böyle bir Hafîz, insan gibi, kâinatın nokta-i mihrâkiyesi ve yeryüzünün halifesi bir sultanı öldükten sonra, başıboş bırakmayacak ve toprağa atılan bir tohum gibi, başka bir âlemde, ona şayeste bir hayat bahşedecektir.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Allah’ın sonsuz kudretinin ahireti iktiza etmesi nasıl anlaşılmalıdır?

Dudaklarda bir tebessüm meydana getirecek veya dudakları patlatacak her iki manzarayı da hâvi bir mahşerin kurulacağını Cenâb-ı Hakk, Kurân’ında vaad ve vaîd ediyor. Bu ifadeler bir yönüyle müjde diğer yönüyle korkutma mânâsını taşıyor.

O, söz veriyor. Verdiği sözü yerine getirmeye muktedirdir. Sözünden dönmek ise O’nun keyfiyetsiz keyfiyetine asla yakışmaz. Zira O, hulfu’l-vâ’d gibi bir noksanlıktan münezzehtir.

Bütün kâinatta eşya ve hadiselerin içinde veya dışında, Cenâb-ı Hakk’ın muhteşem kudretini müşahede ediyoruz.

Atomlar âleminden, nebülozlar âlemine kadar çok sıkı riyazî bir râbıtanın varlığını biliyoruz. Meselâ, bir atomu ele alalım: Çekirdeğin etrafında dönen elektronlardan başlayıp ona denk içteki ağırlığı teşkil eden ve bu ağırlık içinde esas tecrid ameliyesini yapan nötron ve protonlara kadar inceleyelim. Neticede, atomda çok ciddi bir riyaziyenin hükümferma olduğunu göreceğiz.

Atomlar, yarı müstakil varlıklar oldukları halde bir araya gelip yeni koloniler teşkil ederler ve bunlardan moleküller meydana gelir.

Çekim sahası ve radyasyon durumuyla güneş sistemini ele aldığımızda, peykleriyle güneş arasında çok sıkı bir irtibatın olduğunu görürüz. Bu râbıta kendisini o kadar canlı hissettirir ki, güneşteki hususî durumların yer fiziği üzerinde çok kere tesir icrâ ettiğini müşahede ederiz. Bu tesir, çekim sahası ve radyasyon durumuyla doğru orantılıdır.

Forsed şöyle der: ‘Bir hücrenin diğer hücrelerle münasebeti gibi makro âlemde de münasebet vardır.’

Bir hücre yarı müstakil hükümet gibidir. İçlerindeki emir-komuta hep müstakildir. Kendi yapısını muhafazaya çalışır. Belli bir merkeze ihtiyaçlarını bildirir. O merkez de, kendi üstündeki merkeze tembih yapar, durumu anlatır. Daha önceki müracaatlarında gösterdikleri ihtiyaç listesine göre rızıkları kapılarına kadar gelir. Her hücre, harcamasını müstakil olarak yapar. Bu hücre denen devletçikler yan yana gelerek federatif bir devlet teşekkül ettirirler.

Eşya arasındaki bu râbıta, muhteşem bir şuurun eseri olarak görülüyor. Esas meseleyi bilmeyenlerin söyledikleri her şey şaşkınlıktan öteye gitmiyor, bu şuuru tabiatta aradıklarından dolayı şaşkınlıklarını ifade etmekten başka çare bulamıyorlar. Biz ise: diyor ve hayrette kalışımızı böylece ifadelendiriyoruz. Evet, ‘kudretin sergilediği eserler karşısında akılların hayretten donakaldığı O Zât acz ve kusurdan münezzehtir.’

Vücudu teşkil eden milyonlarca hücrenin her biri, âdetâ Eflâtun’un beynini taşıyor ve dünyayı idare edebilecek bir karihaya sahip. Vücudun korunması; sıhhatle devam etmesi ve hijyen prensipleri içinde hüküm sürmesi için hepsi baş başa vermiş ve anlaşmış gibidir. Onların bu vaziyeti, bütün bunlara hükmeden bir hâkim kudretin varlığını göstermiyor mu?

Mikro âlem denilen küçüklerin oynaştığı, kaynaştığı âlemde de bu böyledir. Makro âlem denilen galaksilerin ve yıldızların cevelan ettiği âlemde de durum aynıdır. Elektromanyetik dalgalar, radyasyonlar, birbirleriyle çok şuurlu bir şekilde alışveriş yapıyorlar. Şayet bu şekilde bir şuurlu alışveriş olmasa, bir kalp gibi çarpan ve genişleyerek bir tarafa doğru giden bir galaksinin hayatını devam ettirmesi mümkün değildir. Görüldüğü gibi büyük bir kuvvet ve kudretle karşı karşıyayız. Bütün varlık arasında şuurlu bir müdahalenin varlığını haykıran sımsıkı bir râbıta var.

Şimdi düşünelim: En küçük âlemden, en büyük âleme kadar, bu şuurlu râbıtayı, inzibat ve hâkimiyeti tesis eden; zavallı, kör, sağır, iktidarsız ve şuursuz şu zerreler midir? Yoksa kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak mıdır? Evet O’dur. Ve O’nun kudreti sonsuzdur…

İşte böyle kudreti sonsuz olan Cenâb-ı Hakk bir kitap gibi yarattığı şu kâinatı bir gün kapatıp, başka bir gün yeniden açacağını vaad ediyor. Madem ki, söyleyen O’dur; ve bu mevzuun ihtisas sahibi olan nebiler, sıddıklar ve veliler hep buna şehadet ediyorlar; öyleyse muhakkak olacaktır. O halde haşrin meydana geleceğine mümkün olarak değil mutlak vaki’ nazarıyla bakmalıdır.

‘O gün Sur’a üflenir, bölük bölük gelirsiniz. Gök açılmış kapı kapı olmuştur.’ (Nebe/18, 19)

Sırtlarına yüklenen büyük emanet hakkında kendilerine sorulacak sorulara cevap vermek, istintaka tâbi tutulmak üzere, ins ve cinle beraber, melâike de mahşeri saracaktır. Kur’ân-ı Kerim’in müteaddid ayetleri bu hususa dikkati çekiyor.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Yeryüzünde görülen ölümler ve dirilmelerin ahirete bakan yönünü açıklayabilir misiniz?

Yeryüzünü tetkik ettiğimiz zaman, bir an olur ki, o anda her şey var olma ve dirilme havası içinde arz-ı didar eder. El ele, omuz omuza, diz dize, bütün mahlûkat Cenâb-ı Hakk’ın karşısında resm-i geçit vaziyeti alıyor gibi hazır vaziyet alırlar. Ağaçlar, otlar, yeşillikler ve bütün çemenzâr, formalarını takan askerler gibi, Şâhid-i Ezelî’nin karşısında boy boy dizilirler. Başka bir an olur ki, yapraklar dökülür, varlıklar enkaz haline gelir ve zemin çöl manzarası arzetmeye başlar. İlkbaharda, yeryüzünü alabildiğine cazibedarlık, revnekdarlık içinde görmemize karşılık, hazan mevsiminde, yıkıcı, sökücü ve götürücü rüzgârların ardından, her şeyin yüzüne kül elenmiş gibi bir manzara müşâhede ederiz. Sonbaharda çölde yürüyor gibi yürürüz. Hele kış basıp da kar düşen yerlerde, hayattan ve canlılıktan eser kalmaz gibi olur. Ağaçlar kupkuru kemik haline gelir. Otlar çürür, hayatları biter. Toprak istihâlelerle tohumları çürütür.

Fakat ilkbaharda bu enkaz yeniden canlanmaya başlar. Bir de bakarsınız, o kül üzerinde yan gelmiş yatan ağaçlar, sündüs ve istebrak gibi bütün süs ve zinetlerini takınır; Şahid-i Ezelî’nin karşısında kıyâma dururlar. Ağaçlar altında pörsümüş ve solmuş o otlar, çiçekler ve toprağın altındaki tohumlar yeniden neşv ü nema bulup arz-ı didar etmeğe başlarlar. Bütün hevâmm ve haşerât ölüm uykusundan rahat rahat gözlerini açarlar, teneffüs edecekleri tertemiz havanın, yüzlerini okşadığını hissederler. Rızıklarını, toprağın sinesinde yeşillikler halinde stok edilmiş olarak bulurlar. Her baharda Cenâb-ı Hakk, milyonlarca mahlukat çeşidini bunun gibi haşr ve neşreder.

İşte bu umumî haşr ve neşr; o kadar canlı ve revnekdar cereyan etmektedir ki, buna bakan herkes şu kanaate varır: Biz de öldükten sonra, aynen bunlar gibi, öbür âlemin baharında haşr ve neşr olacağız. Eşya ve hâdiselerin her bir parçası bu meseleye gayet şuurlu olarak hazırdır ve bu mevzuda çeşitli tablolar arzetmektedir. Fakat bütün bunları teker teker ele alıp tetkik etmek şu satırlar içinde mümkün değildir. Biz sadece bir misal verelim: Soframıza gelen, ağaçların başında bize tebessüm eden, bazen bağlar bazen de dikenler arasında bize gülüp, dudak büken meyveler… Evet, ağzımıza tad, vücudumuza kût ve gıda olan meyveler nasıl teşekkül ediyor? Bunu iyi anlayabilmek için fotosentez meselesini iyi bilmek gerekmektedir.

Fotosentez çok rahat ve bollukla hasıl oluyor. Beşer, teknik ilerlemesine ve teknolojinin baş döndürücü muvaffakiyetlerine rağmen, henüz bir ağacın yaptığı bu ameliyeyi yapmaya muktedir değildir.

Su, karbondioksit, yeşil ağaçlardaki klorofil ve güneş enerjisi; karbonhidrat denilen şekeri meydana getiriyor. Karbondioksit, ağacın yeşil yapraklarındaki hava delikleri tarafından emiliyor ve ağaç teneffüs ediyor. Buna absorbsiyon diyoruz. Karbondioksit, ağacın yaprağı içinde bir difüzyonla, klorofilin bulunduğu yere geçiyor. Zaten yeşilliğin temel unsuru da bu klorofildir. Köklerden gelen sularla birleştiği zaman da şeker hasıl oluyor. Bu gayet basit bir ameliye ile varılan neticedir. İşte Cenâb-ı Hakk, gayet basit bir şekilde bunları meydana getiriyor. Fakat bu basitlik, sehl-i mümteni denilen bir keyfiyet arz ediyor. Beşer bunu yapamıyor. Kupkuru bir ağaçtan ağzımızın suyunu akıtan meyveler, işte böyle sehl-i mümteni bir yaratılışla oluyor.

Fotosentez ameliyesi yapılırken ağaç teneffüs ediyor ve bu teneffüste bir harcama yapıyor. Fakat kendisine lazım olan asimilasyonun beş-on mislini deruhte ediyor. sebebi de şu: Ağacın önünde kapkaranlık bir gece var. Gecede ise onun soluk alma durumu değişir. Ayrıca bir de kış var. Kışın o, bu ameliyeyi yapamayacaktır. Diğer taraftan, ağacın yeşil olmayan kısımlarının harcaması da düşünülmelidir. Bu ne müthiş bir akıl ve nasıl bir şuurdur!.. Şuursuz ağaca böyle bir şuur izafiyesi ise en büyük şuursuzluktur!

Kupkuru ağacın dalındaki bir meyveyi başıboş bırakmayan kudret, acaba kâinat ağacının meyvesi olan insanı başıboş bırakır mı? En küçük bir mahlûkun en küçük bir arzusunu yerine getiren böyle bir Zât, insan gibi en büyük bir mahlûkun en büyük arzusu olan, ebed arzusunu yerine getiremez mi?

Hayır, bekâ için yaratılan ve Bâki-i Hakikî’den başkasına râzı olmayan insan, kabre konulup çürümeye terkedilemez. O yeniden ve başka bir âlemde, oraya mahsus hayatı yaşamak üzere diriltilecektir.

Kur’ân-ı Kerim:

‘De ki: ‘Yeryüzünde gezin, bakın yaratmağa nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah, her şeye kâdirdir.’ (Ankebût, 29/20)

‘Allah’ın rahmetinin eserlerine bakın ki, nasıl yeri ölümünden sonra diriltiyor?! Şüphe yok ki, O, ölüleri de diriltecektir. O, her şeye kâdirdir’ (Rûm, 30/50) diyerek bu hakikate işaret etmektedir.

Bir sahifede, milyonlarca kitabı birbirine karıştırmadan yazıp nazarımıza arz eden bir Zât, formalarını söküp dağıttığı bir kitabı ikinci defa aynı şekilde bir araya getireceğini vaad etse, bu O’nun kudretinden uzak görülebilir mi?

Yoktan, bir makinayı icad eden sanatkâr, daha sonra bu makinayı söküp dağıtsa ve ikinci defa aynı makinayı monte edeceğini söylese, inkâr edilebilir mi? Hiçten ve yoktan bir orduyu teşkil edip intizam altına alan bir kumandan, efradı istirahat için dağılmış bir orduyu, bir boru sesiyle tekrar toplayabileceğini söylese, ona karşı ‘hayır yapamazsın’ denilir mi?

İşte bu basit misaller dahi âhiretin inkârının mümkün olmadığına kanaat getirtmeğe kafi ve yeterlidir. Halbuki bunun misali üç-beş değil, üçyüzbin, belki milyonlarcadır.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Diğer semavî kitaplarda ahiretin varlığına işaretler var mıdır?

Kur’ân-ı Kerim’in beşte üçü âhiretle alâkalıdır. Burada sözü yine oraya havale etmekle iktifa edeceğiz.

Tevrat, Hz. Musa’dan (as) günümüze kadar birçok defa tahrif edildi. Hatta Efendimiz (sav) zamanındaki Tevratlarda mevcut olan bazı ayetleri bile şimdi bulmamız mümkün değil. Kısas ayeti, buna bir delil olarak gösterilebilir.

Tevrat, tamamen maddîleştirildi. Gün be gün mânâya ait yüce mefhumlar teker teker silinip, yerine tam zıddı fikirler yerleştirildi. Buna rağmen işaret kabilinden dahi olsa, Tevrat’ta âhirete ait birçok meselelere temas edilmiştir.

İncil, bir cihetle Tevrat’ta tahrif olunanları tashih, tahrif olunmayan hususları ise tasdik için gelmiştir. O günün Tevrat’ında âhirete ait meseleler anlatıldığından dolayı, İncil bunu tasdik etmekle yetinmiş ve meselenin tafsiline girmemiştir. Böyle olmasına rağmen yine biz yer yer onda da âhirete ait mânâları ifade eden ayetler buluruz.

Matta İncil’i Beşinci İshah’da şu ayetler var:

‘Kim bu dünyada salih amel işlerse, o, Rabb’in melekutuna yükselecektir.’ ‘Müjdeler olsun miskinlere! Onlar melekut-u semavata yükselecekler.’ ‘Müjdeler olsun merhametlilere ki, onlar öbür âlemde Allah’ın merhametine mazhar olacaklar.’ ‘Müjdeler olsun müttakilere ki, onlar Rablerini görecekler.’

‘Göklerin ve yerin melekûtunun misali şuna benzer: Zürra tarlaya tohum atar. Bu tohumlar biter. Matlup olan semaya doğru ser çeker ve büyür. İçinde birtakım dikenler de boy gösterir. Bunu görenler tarlanın sahibine müracaat edip derler: Seyyidimiz! Mahsulü matlup olan bu güzel bitki nema buldu yeşerdi, fakat aradaki bu dikenler de nedir? Cevap verir: ‘O da bu da gerek!’ Havâriler Hz. Mesih’e sordular: ‘Bunu bize izah eder misin?’ Hz. Mesih: ‘Evet’, diyor ve anlatıyor: ‘O tohumu atan Allah’tır (cc). Mezra ise yeryüzüdür. Ekilen tohum, beşerdir. Matlup olan mahsul ise salih insanlardır. Dikenler ise kâfirlerdir. Burada iyi kötüyle beraber bulunacaktır. Fakat âhirette iyiler melekut-u semâvâta yükselecek; kötüler ise cehenneme girecektir.’

Matta İncili Yirmibirinci İshah:

‘O gün melik gelecek. Ebrar sağında; eşrar ise solunda yerlerini alacaklar. Melik, ebrara şöyle diyecek: ‘Sizi bugün mükâfatlandıracağım. Çünkü dünyada iken ben acıktım, yedirdiniz. Susadım, su verdiniz. Mahpus oldum, âzad ettiniz. Garip kaldım, beni barındırdınız. ‘Onlar melike şöyle diyecekler: ‘Rabbimiz! Sen nasıl acıkır, susar, mahpus olur ve garip kalırsın? Zira sen Rab’sin!..’ Allah (cc) onlara şöyle karşılık verecek: ‘Dünyada benim zaif ve garip kullarım vardı. Siz biliyordunuz ki, onlara yedirdiğiniz, içirdiğiniz zaman bana yedirip içirmiş gibi oldunuz. Onları âzad ettiğiniz ve barındırdığınızda sanki bu iyilikleri bana yapmış gibi oldunuz.’

Sonra da Rab, solundakilere döner ve şöyle der: ‘Sizi bugün ta’zib edeceğim. Çünkü acıktım bir şey yedirmediniz. Susadım, içirmediniz. Garip kaldım, barındırmadınız. Mahpus oldum, âzad etmediniz.’ Onlar da aynı şekilde ‘Ey Rabbimiz! Sen nasıl acıkır, susar, garip kalır ve mahbus olursun!?’ derler. Bunun üzerine Melik: ‘Bilmiyor musunuz, eğer benim dünyada bazı kullarım acıktığında doyursaydınız, susadığında su içirseydiniz, garip kaldığında barındırsaydınız ve mahpus kaldıklarında âzad etseydiniz, bütün bunları bana karşı yapmış gibi olacaktınız’ der.

İncil’de bunlara munzam daha birçok âyetlerde, hemen hemen Kur’ân-ı Kerim’in ifadelerine mutabık şekilde âhirete ait meseleler dile getirilmiştir. Fakat bu mevzuda esas söz sahibi; her türlü tahrip ve tahriften korunmuş olan Kur’ân-ı Kerim’e aittir.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Yeniden dirilme nasıl olacaktır?

Mahşer, beşerin ruhen ve ceseden dirileceği bir yerdir. Kur’ân-ı Kerim, meseleyi bize takdim ederken, ayrı ayrı tablolar halinde de olsa bu şekliyle takdim etmektedir. Ruhun ehemmiyet kazandığı yerde ruh, cesedin ehemmiyet kazandığı yerde ise cesed anlatılmaktadır.

Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş (yaptığın işlerle Allah’ı memnun etmiş ve aldığın nimetlerle Allah tarafından memnun edilmiş) olarak Rabb’ine dön! (İyi) kullarım arasına gir! Cennetime gir!'(Fecr/27-30) derken, sadece ruhun Cenâb-ı Hakk’a avdet ve ric’atini anlatmaktadır. Fakat umumî kıyametin anlatılmasında, baharın, ağaçların, maddî ve kesif şeylerin misal verilmesinde ise; eşbah ve cesetlerin haşr ve neşr olacağı dile getirilmektedir.

Biz burada bu gibi meselelerin münakaşasını yapıp, iki ayrı görüşte olanların delillerini serdedecek değiliz. İslâm ulemâsı arasında, bir iki şahıs, ‘haşir sadece ruhlara mahsustur’ dese dahi; ulemânın büyük bir çoğunluğu ruh ve cesedin beraberce haşrolacağına kâildir. Ayrıca ‘ceseddeki zerrelerin hepsi mi, yoksa insanın çekirdeği mahiyetinde olan asıl zerreler mi haşrolacak?’ şeklindeki istifhamın uzun boylu tafsiline de girişmeyeceğiz. Bu mevzuda İmam Gazalî ile İmam Fahreddin er-Râzî arasında farklı düşünceler serdedilmiştir. Biz haşrin hakikatine Kur’ân ve hadislerin anlattığı şekilde inanır ve meselenin bize ait olmayan yönünü Cenâb-ı Hakk’ın ilmine havale ederiz.

Cennet ve cehennem iki mühim neticedir. Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatları her ikisini de iktizâ etmektedir. Ve inanan için hem cennet hem de cehennem her ikisi de rahmettir. Sure-i Rahman’daki:

‘İkinizin de üzerine, ateşten yalın alev ve kıpkızıl bir duman (yahut erimiş bakır) gönderilir, kendinizi savunamazsınız. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz'(Rahmân/35,36) âyetleri bize bunu anlatır. Onların üzerine atom bombasının tesirinin veya güneşin merkezindeki hararetin ancak fikir verebileceği korkunç ateşler salıverilecek. İşte Kur’ân-ı Kerim böyle bir ateşin salıverilmesinin hemen ardından cin ve inse ‘Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?’ diye hitap ediyor. Burada kastedilen nimet nedir? Cehennem bütün dehşetiyle insanın içinde bir ürperti hasıl ederek, mü’minin hayatını tanzim hususunda ona bir fikir veriyorsa, işte bu onun için bir nimettir.

Cennet, ulvî duygulu insanlar için onları yüksek zirvelere sevk etmekte âmil olduğu gibi, cehennem de, seviyesi olgunluğa ermemiş insanların ondan korkmaları sebebiyle hayatlarını ciddi bir kontrol altına almalarına sebeptir. Evet, cehennem, tehlikeli bir yolda yakılmış bir ateş gibidir. O yola düşmekten insanı korur. Cennet ise, müstakim yola kurulmuş bir sofradır, insanı o yola dâvet eder. Böylece her ikisi de neticeyi düşünebilen insanlar için ayrı ayrı birer nimet olmuş olur.

Kur’ân-ı Kerim, cennet ve cehennem hakikatini yüz yirmi küsur yerde ele alır. Mücmel veya mufassal olarak anlatır. Bu anlatışlarda hem cehennemi hem de cenneti tablolaştırırken, ruh ve ceset beraberliğine de işaret eder. Cennete giren insanın yüzü beşaşet içindedir; ve bu ruhen huzurlu oluşun ifadesidir. Bir de orada canının istediği her türlü yiyecek ve içecek hazırdır. Dünyadaki hanımlarıyla beraber, sayısız huriler etrafında dönüp durmaktadır. Bu ise cesede ait yönüyle nimetlerinin sıralanışıdır.

Cehennem ehlinin pişmanlıkları, vicdanlarını kanatan ızdırapları hep ruhîdir ancak, alev alev ateşin içine girmeleri; yanan derilerinin yerine azabın yenilenmesi için derhal yeni deri giydirilmesi; ve âzâlarının kendi aleyhinde şahitlikte bulunması gibi hususlar ise tamamen cesede mahsus azap çeşitleridir.

Bizim bu başlık içinde cennet ve cehenneme temas etmemiz, sadece ruh ve ceset beraberliği hakkında Kur’ân-ı Kerim’in işaretlerine dikkat çekmek içindir. Yoksa bu mevzu, ayrı, müstakil ve uzun bir mevzudur.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Hayvanlar cennete girecek mi? Girecekse hangileri girecek?

Allah’ın (c.c) isimlerinden biri de Hakîm’dir. Hakîm, hikmetle yaratan, hikmetle iş yapan demektir. Bu isim, yaratılan şeylerin boşa gitmemesini, israf edilmemesini, yokluğa atılmamasını gerektirir. Buradan hareketle hayvanların da yokluğa atılmayacağını, onların ötede bazı şekil ve hallerde hayatlarını devam ettireceklerini çıkarabiliriz. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, konuyla alakalı olarak özetle şöyle demektedir: Hayvanların ruhlarının bâki kalacağı, Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselam) Hüdhüd kuşu ve karıncası, Hazreti Salih’in (aleyhisselam) devesi ve Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi bazı hususi hayvanların hem cesetleriyle hem de ruhlarıyla baki kalacağı, her tür hayvanın kullanılmak üzere ara sıra ceset  giyeceği sahih rivayetlerden anlaşılacağı gibi(1), hikmet, hakikat, rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza eder.(2)

1- Begavî, Meâlimü’t-tenzil, 3/154; Ebu’s-Suud, Tefsiru Ebi’s-Suud 5/212.

2- Şualar, Üçüncü Şua, s. 66.

Hıristiyanlar cennete girebilir mi?

“Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullah” demeyen, bu hakikate inanmayan cennete giremez. Hıristiyanların ve diğer gayr-i müslimlerin bülûğa ermeyen çocukları öldüklerinde mükellef olmadıkları için cennete gireceklerdir. Mükellef Hıristiyanlar, eğer fetret ehli değillerse Allah’ı ve Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabul etmedikten sonra cennete giremezler. Fetret ehli iseler, fetret ehlinin kurtulacağına dâir ulemâ ittifak ediyor. Zamanımızda ise fetretin devam ettiği hükmü ağır basmaktadır. Fakat kimin ehli fetret olduğunu kimin olmadığını bilmek normal şartlarda çok zordur. Bu ancak ehl-i keşfe müyesser olur. Günümüzde fetretin devam ettiğini belirten, ehl-i keşif zâtlardan Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki bir müşâhedesini, hakîkatten aldığı haberi, manevî ihtârı şöyle dile getiriyor:

(Gayet ehemmiyetlidir)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevî merhamet ve mükâfat vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet-i semâviye, masumlar hakkında bir nevî şehâdet hükmüne geçiyor.

Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa’da Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimât, bu elîm elem-i şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musîbet-i semâviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (aleyhissalâtü vesselâm) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (aleyhisselâm) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (aleyhissalâtü vesselâm) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum. (Kastamonu Lâhikası, Şahdamar Yay. s.83).

Dikkat edilirse, burada Üstad Hazretleri, meseleyi masûmiyete, mazlûmiyete ve Hazreti İsâ’ya mensubiyete bağlıyor ve bu sıfatlara sahip olanların kurtuluş ümidinden bahsediyor. Yoksa meseleyi umûmîleştirip bütün Hıristiyanlar cennete girecek demiyor.

Not: Sitemizden “fetret” kelimesiyle arama yapınız.

Bebek olarak ölenler cennete gidiyorsa o halde dünyaya gönderilmelerinin hikmeti nedir?

Hayatın bin bir hikmeti vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle hayatın bize bakan fayda ve hikmeti bir ise, Allah’a bakan yönü bindir. Bir insanın bir dakikalık hayatı bile Allah nazarında çok değerlidir. Çünkü onu Allah bir sanat harikası olarak yaratmıştır, ona hikmetler takmış, maslahatlar yüklemiştir. Bu yüzden biz meseleyi, kendi dar ufkumuza göre değerlendirmemeli, bu hikmet ve maslahatları görmeye çalışmalıyız.

Anne baba sevinir çocuğumuz oldu diye, sonra da onu kaybedince üzülürler. Bu durumda eğer sabrederlerse kazanırlar, ahiret adına büyük bir yatırım olur. Orada çocuklarıyla ebediyyen beraber olurlar.  Belki çocuk büyüseydi, cenneti kazanamayacaktı. Belki çocuk ölmeseydi, anne babası ve kardeşleri bu kadar ahirete bağlanmayacaklardı ve onlar da kaybedeceklerdi. Ölüm, onları ahirete bağladı..vs. Bunun gibi pek çok hikmet düşünülebilir.

Hayatın anlamı için Bediüzzaman Hazretlerinin 30. Lem’a’daki Hay isminin tefsirine, ayrıca çocuk taziyenamesi olan 17. Mektuba bakmanızı tavsiye ederiz.

Darwin Nazariyesi Neden Hala Savunuluyor?

Dünyada Darwinizm kadar “ba’sü ba’de’l-mevt-öldükten sonra dirilme”si olan ikinci bir hâdise göstermek mümkün değildir. Ölmüş ölmüş dirilmiş ve belli bir koma devrinden sonra şimdi yine hortlatılmak istenmektedir. Bir kısım ilim adamları var gücüyle Darwin’e ait düşünceleri müdâfaa ederken, yine bir kısım ilim adamları Darwin’i ve düşüncelerini yerden yere vurmakta ve artık bugün böyle şeylere inanmanın, bir aldanmışlık olduğunu ifâde etmekte… Bugün dünya ilim mahfillerinde görünen manzara budur; fakat yine de Darwinizm, belli bir süre daha gündemi işgal edeceğe benzer. Dünden bugüne batıda ve doğuda bu mevzûda binlerce kitap yazılmıştır, yazılmaktadır ve gelecekte de yazılacaktır.

 

Şunu hemen ifâde edelim ki, günümüzde batı ve doğu kültürü bütünüyle maddeci bir temel üzerine oturtulmuş ve tamamen materyalist felsefenin kâideleri üzerinde durmaktadır. Rusya ne kadar maddeci ise, Amerika da en az o kadar maddecidir. Zaten bu gün batı kültürü büyük bir çoğunlukla Amerikan kültürüne kaymış durumdadır. Sadece ilk bakıştaki coğrafî farkı işaretlemek için söylediğimiz doğu tabiri, düşünce bakımından değildir. Bir başka soru münasebetiyle de söylediğimiz gibi , bugün doğu ve batı artık coğrafî sınırları aşmış durumdadır. Onun için biz, Rusya’yı da bu yönüyle batılı kefesinde mütalaa etmekteyiz.

Her iki tarafın dine bakışı da, ilimlere bakışı da aynı paralellik üzerinde seyretmektedir. Batı, dine, Russo’nun ve Renan’ın bakışı içinde, içtimâî hayat için gerekli küçük bir ünite nazarıyla bakar. Yani din hiçbir zaman onlar için gaye ve hedef değildir; sadece bazı insanların mutluluğuna diğer vasıtalar gibi bir vasıtadır. Onun için dine de ruhsat verilmelidir. Zaten Rusya da bugün aynı çizgiye gelmiş durumdadır. Ancak bu yeni telakki bir çözülme kabul edilse bile, bizim anladığımız manâda bir din anlayışı değildir.

Bunların ilimlere bakışı da, ilmin bütün bölümlerini kastederek söylüyorum, aynı şekildedir.

Bugün dünyanın durumu budur. Buna rağmen, materyalist düşünceli insanlar dahi Darwin Nazariyesini ele almış, bir çok yönleriyle onu örselemiş, hatta çürütmüş ve kabul edilebilecek bir tarafını bırakmamışlardır. Bu hususta görüş ve düşünce tarzının değişmesi Amerika ve Avrupa’da açıktan açığa, komünist blokta da şimdilik kapalı olarak cereyan etmektedir.

Evet, bugün Rusya ve ona bağlı ülkelerde hâlâ bu görüşte ısrar edilmektedir. Çünkü bunlar, çürük devlet temellerini tarihî maddecilik üzerine kurmuşlardı ve bunlar için Darwin’in söylediklerinin doğru olması çok mühimdi. Şu bir gerçektir ki, materyalizm ve tarihî maddecilik yıkıldığı zaman, metafizik ortaya çıkacak ve insanlar, ihtiyaçlarının bütününde artık iktisat ve maddî yapılanmadan daha çok mânevî esaslara müracaat edeceklerdir. Bu da bağlı oldukları sistemin ölümü demektir. Onun içindir ki dünden bugüne sık sık Darwinizmi sahneye sürmüşler ve daha da süreceklerdir.

Ben, burada meselenin geniş çapta tahlilini yapacak değilim. Daha önce, bir konferans vesilesiyle bu mevzûu tafsilatıyla ele alıp takdim etmiştim. Daha sonra bu mevzû, inanç cephesinde değişik arkadaşlar tarafından ele alınıp incelendi ve hakikaten hacimli ve verimli eserler vücuda getirildi. Mevzuun tafsilini bu gibi eserlere bırakarak, sadece, soru-cevap sütununun kapasitesi ölçüsünde bir-iki hususu arzetmeye çalışacağım.

Bu düşüncede olan insanlar derler ki: Canlıların ana maddeleri, suda evvelâ amino asitler hâlinde, sonra amip veya hücre, daha sonra da çeşitli canlılar halinde teşekkül etmiştir. Sonra da bu canlılar evrim geçire geçire maymun (bazılarına göre köpek) sonra da insan olmuştur. Söylediklerine delil olarak da bazı yerlerde bulunan fosilleri göstermişler ve gösterdikleri bu fosilleri de çeşitli cinslere menşe yapmışlardır. Meselâ bunlardan bir kısmı, atın bir kısmı, denizanasının ve diğer bir kısmı da su yosunlarının anasıdır. Aradan geçen şu kadar bin sene sonra onlar bugünkü hallerini almışlardır…

Halbuki ilim adamlarının son buluş ve tespitleri onların bu dediklerini tekzip etmektedir.

Evet, evrimcilerin, inatçı mahluk dedikleri haşerât, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ 350 milyon sene evvelki hallerini devam ettiriyorlar. Böcekler de bu kadar yıl sonra aynı durumlarını koruyorlar.

Eklem bacaklıların, süngerlerin ve deniz akreplerinin, 500 milyon sene evvel, taşların altında kalmış fosilleri ne ise, bugünküler de aynı şekildedir. Arada en küçük bir farklılık dahi yoktur.Bunu söyleyenler de yine zoologlardır. En küçük varlıklarda dahi herhangi bir değişiklik yoksa, o zaman Darwinistlerin iddia ettiği gibi, atın ayağı da değişmiş değildir. İnsan ilk yaratıldığı günkü fizyonomik şeklini aynen korumakta ve muhafaza etmektedir.

Evet, evrimcilere göre, bütün bu saydıklarımızın ve daha binlerce sayamadıklarımızın hepsinin değişmesi ve belli bir hal alması gerekirken, karşımıza 500 milyon sene evvelki varlıklar çıkıyor ve evrimcileri tekzip ederek, “Hayır, biz hiç değişmedik”diyorlar.

Onlar bir de şunu iddia ediyor ve diyorlar ki: Varlıklar tamamen tesadüfi olarak değişmektedir. Bu değişme, zamanla ve yavaş yavaş olmaktadır. Her varlığın değişme durumu, içinde bulunduğu yer ve şartlarla yakından alâkalıdır. Güneşle dünyanın bir biriyle olan münasebeti, uzaklık veya yakınlığı, dünyanın dönüş keyfiyetindeki değişmeler ve buna paralel olarak mevsimlerin değişmesi, bütün bunlar mutasyonlara müspet veya menfi tesir eden faktörlerdir. Ve dolayısıyla meydana gelen değişiklikler bu şartlara göre tahakkuk etmektedir. Meselâ, atlar milyonlarca sene evvel küçücük hayvanlardı ve beş tırnakları vardı. Sonra üzerlerinden bu kadar zaman geçince, büyüdüler ve derken tek tırnaklı hâle geldiler…

Türkiye’de de bu işi bayraklaştıranlar, o zihniyete hizmet eden bir kısım öğretim görevlisi ve öğreticilerdir. Onlar her biyoloji dersinde Darwinizmi, büyük bir hakikatmış gibi ele alır, işler ve körpe dimağları onunla zehirlemeye çalışırlar.

Aslında, bunların ellerinde mevzû ile alâkalı ciddi bir vesika da yoktur. Geçmişe ait bir varlıktan bahsediyor ve onun at olduğunu iddia ediyorlar. Halbuki bahsettikleri yaratıkla bizim bildiğimiz at arasında hiç bir münasebet yok. Allah (cc) o devirde bir hayvan yaratmıştır.. ve o hayvanın belli bir süre sonra da nesli tükenmiştir. Şu anda da öyle bir hayvan yoktur. Şimdi onu biz niçin at olarak kabul edeceğiz? Cenâb-ı Hakk (cc) o devirde öyle bir hayvan yarattı, daha sonraki devirlerde de atı yarattı. Bunları birbirine niçin dayayalım ki..?

Milyonlarca sene evvel tespit edilen arı ve ballar var. Görülüyor ki arı 100 milyon sene evvel, aynı hendesî ölçü içinde bal yapmış. Aradan 100 milyon sene geçtikten sonra bakılıyor ki arı yine aynı şekilde bal yapıyor. Demek, dünden bugüne ne arının beyni ne de bal yapmak şekli değişmiştir. Fizyolojik yapısında da bir değişiklik yoktur. Eğer bir değişme söz konusu ise bu değişme nerede ve nasıl olmuştur? Her halde bunu göstermek lazımdır.. ve göstermek de onlara düşer.

Birkaç sene evvel, Neo Darwinistlerden biri kalktı ve yarısı insan yarısı maymun bir kafayı, maymundan insana geçişe bir delil olmak üzere dünyaya ilan etti. Tabiî ki kısa zamanda işin üçyüzü anlaşıldı. Yapılan şey şuydu: Hakikaten bir insana, bir de maymuna ait iki kafatasından yarı yarıya alınmış; bunlar birleştirilerek tek bir kafatası haline getirilmiş.. bu kafatası bir müddet asitte bekletilmiş ve bazı yerleri de, yıpranmış hissini vermek için biraz eğelenmiş ve böylece mutavassıt-ata diye bütün dünyaya ilan edilmişti. İşte bir muzibin, yaptığı böyle bir muziplik nerde ise maymunla insan arasındaki geçiş dönemine ait bir varlık diye bütün ilim mahfillerine kabul ettirilecekti. Ancak hemen meseleye müdahele eden ilim adamları, kısa zamanda, bu sahtekarlığı gün yüzüne çıkardı ve bunu gazete ve dergilerde neşrettiler. Aynı mevzû Türk basınında da uzun uzadıya işlendi ve üzerine makaleler yayınlandı..

Mutasyona gelince; mutasyon: Canlı varlıklardaki soy çekiminin atlama şeklinde de değişebileceğini ve bu değişmenin, türlerin meydana gelmesine esas teşkil edebileceğini ileri süren bir nazariyedir…

Günümüzde, genetik ve biyokimyanın bir kısım keşifleriyle, iyice anlaşılmıştır ki, tesadüflere dayalı mutasyonlarla, tekamüle gitmenin, evolüsyona uğramanın imkânı yoktur.Dolayısıyla böyle bir iddia da artık çıkmazdadır.

Meselâ, senelerden beri, güvercin ve köpekler üzerinde durmadan melezlemeler yapılıyor. Fakat, köpek inadına köpek kalmakda devam ediyor. Belki fizyonomik değişiklikler oluyor, diyelim ki burnu, ağzı bir çeşit oluyor; ama hiç bir zaman bu köpek bir merkep olmuyor. Güvercin de saksağana dönüşmüyor ve güvercin olarak kalıyor…

Daha önce de drosafilla sineği üzerinde aynı deneyleri yapmışlardı: Bu sinek de sinek kalmakta diretmiş ve araştırmacılar, elleri boş, canları sıkkın ve ümitsiz bir halde araştırmayı terketmişlerdi..

Fakat bu araştırmaların bir faydası oldu; ilim adamları iyice anladılar ki, bir nev’den diğer bir nev’e geçmek mümkün değildir.. türler arasında atlanması mümkün olmayan sütreler mevcuttur. Kaldı ki, orta nev’in akim kaldığı da herkesin malumu olan bir husustur. Bilindiği gibi, katır ne erkektir ne dişidir. Bu durumda katırın neslinin devam etmesi imkânsızdır. Nasıl oluyor da böyle bir orta varlıktan, mutasyonlar neticesi insan gibi bir varlık, hem de kıyamete kadar nesli devam edecek olan mükemmel bir varlık vücuda gelebiliyor? Böyle bir neticeyi değil düşünmek, hâyal etmek dahi insanı kendinden utandıracak derecede komik bir hezeyandır ve ciddiye alınacak bir tarafı da yoktur.

Madagaskar civarında bir balık fosili bulundu. Araştırdılar ve bu balık nevinin 60 milyon sene evvel yaşamış olduğu tespit edildi ve çok acele bir kararla, bu balığın, türü tükenen balıklardan olduğu kararına varıldı. Aradan çok kısa bir zaman geçmişti ki, aynı ada civarında bir balıkçı, onların dediği balıktan birini yakalayıverdi. Görüldü ki, 60 milyon sene evvel yaşamış balık ne ise, son yakalanan balık da aynı şekildeydi. Bu mevzûda da evrimcilerin arzuları kursaklarında kalmıştı.. yaşayan balık, fosille senarize edilmek istenen oyunu bozmuştu. Yani silah geri tepmiş ve evrimcilerin elinde patlamıştı…

Fakat, bütün bunlara rağmen, tarihî maddeciliğin temel unsurlarından biri olan evolüsyon, materyalizme dayanak olması Marx ve Engels’in de ısrarla üzerinde durmalarından dolayı, maddeciler, körü körüne bile olsa; hatta ilim ve fenne ters düşse dahi, kat’iyyen bu düşünceden vaz geçmeyecekler ve vaz geçmeye de niyetleri yok gibidir.

Onların düşüncesine göre, her mesele mutlaka, materyalizmle izah edilmelidir. Onlar katiyyen “Bu meseleyi izah edemedik, öyleyse buna müdahale eden manevî ve haricî bir güç vardır”demeyeceklerdir; ve zaten, bütün çırpınışlarının altında da böyle bir itiraftan kurtulma gayreti gözükmektedir. Bu gayret ve çırpınış onları o kadar akıl, mantık ve mutedil davranıştan uzaklaştırmıştır ki, bazan değil bir ilim adamına, sıradan bir insana dahi yakışmayacak sahtekarlıklara ve çeşitli mantık oyunlarına tevessül edebilmektedirler. Ancak her defasında, yüzü kızaran ve girecek delik arayan da yine onlar olmaktadır.

Maalesef, bu arada bazı körpe dimağlar ve saf beyinler, onların te’siriyle bulanmış ve bozulmuş olmaktadır ama; “yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış”derler. Aslında bunların mumu daha akşam üstü veya ikindi vakti sönüverdi.

Ne diyelim; bir deli kuyuya bir taş atarmış da, kırk akıllı onu çıkaramazmış ya, bu mes’ele de öyle oldu.

Darwin’in kendi bilmeden ilim dünyasına faydası da olmuştur. Türlerin belli bir tertibe ve tasnife tabi tutulması, onun çalışmalarının bir ürünüdür. O istemese de buldukları, kainatta mevcud baş döndürücü âhenk ve düzeni ispat eder mahiyettedir. Bu âhengi kuran ve kurduğu âhengi kimsenin bozmasına müsade etmeyen Allah (cc) ne yücedir!.

Hidayet bütünüyle O’nun elindedir. Darwin’in buldukları bizim imanımızı arttırırken, o kendi bulduklarıyla dalalete gitmiştir.

M Fethullah Gülen

“Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?”Sualine “Evet Rabbimizsin”İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?

Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Ancak bu gibi şeylerin imkânı anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle bir şeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmaz.

Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:

Böyle bir şey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun ispatı nasıl yapılır?

Mümin fert bu işten haberdar olmuş mudur? Evvelâ, Cenab-ı Hakkın, bir âlemde, ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”Onların da: “Evet, Rabbimizsin. ” demesi, kati midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur’an-ı Kerim’de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde: “Rabbin, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim”(demişti) (A’râf/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin zaman hakkında ihtilaf içindedirler.

Bir kısmı” zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkip hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır” demektedir. Bazı tefsirciler ise; ” bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür” derler. Bir Hadis-i Şerifin de te’yidine dayanarak, bazı muhakkik müfessirler de derler ki, “hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür.”

Esas itibariyle Cenab-ı Hakk’ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir sitilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç ve dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız var… Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara bir şeyler anlatırız.

Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kaib konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: “Kendi içinizden ne konuştunuz öyle?”Biz de: “Şunu, şunu dedik” diye anlatırız. Kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.

Bazen olur ki, rüyâlarımızda bir şeyler konuşuruz. Başkalarından da bir şeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi, kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik sitilde bir konuşma şeklidir.

Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâlî şahıslarla konuşurlar. Belki çok maddeciler bunlara inanmaz ve ” halüsinasyon” derler, varsın desinler… Resul-ü Ekrem’in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Âlem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, Onun (sav) kutsi nazarına arz edilir, Oda gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına naklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Vahiy ise,başka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygambere (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) de şuuru açık olarak duyuyor ve hissediyordu; ama, buudlar âdeta başkaydı. Efendimizin (sav) dışında kimse bir şey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek bir şey idiyse yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden bir tanesinin dizine başını koyup yatarken, bazan bir sahabinin göğsüne başını dayayıp otururken, mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne bir şey duyar, ne de hissederlerdi. Resul-ü Ekrem (sav), vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı: Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzı.

Velinin kalbine ilham geliyor: âdeta onun içine fısıldanıyor. Bu da değişik sitilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi bir şey… Mors’ta nasıl ” di..di..dit; dâ..dâ..dit” denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, Veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: veli: “Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.” der, açarlar kapıyı bakarlar o adam karşılarında… Bu da ayrı bir konuşmadır.

Bir de telepati var… Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla muhabereleşmeyi hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhabereleşmesi. Bu da bir başka beyan.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc) “lâ yuâd velâ yuhsâ” (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.

Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bize “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu; ama,bunu hangi konuşma sitilinde söyledi, bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse; bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olmaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise ruha hitap nevinden değildir…

Şu nokta çok önemlidir, insanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: “Kabirde Münker-Nekir gelir, size soru sorar”Acaba adamın neyine soru soracaklar? İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; Ama, ölü duysa bile onun yanında bulunan kimseler bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tespit edemezler. Çünkü, artık mükâleme başka buudlarda oluyor; sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein’in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya,işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.

Binaenaleyh, bu elestü bi-Rabbikum ‘Allah’ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceğini intizar etmek gerektir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarla bunu hissedebiliriz.

Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: “Ben bunu duymadım.”Ben de “Duydum” dedim. “Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumu çok iyi hatırlıyorum.”Ne ile duyduğum sorulacak olursa, içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah’ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim. İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkârlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı aleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken,ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; Cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben ” onu duydum” diyorum.

Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah’ı terennüm eder ve hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, talep ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur’an-ı Kerim “Dikkat edin, kalbler, ancak Allah’ı anış ve onu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.”(Ra’d/28) buyuruyor.

Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah’ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Bir noktada Kant, “Ben, Allah’ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!” diyor. Bergson sadece sezgisiyle bu istikamette gidiyor; tek delil de vicdanı… Vicdan, Allah’ı inkârdan muzdariptir. Vicdan Allah’a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanının sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Mabud arzusunu onun içinde duyacaktır. İşte bu hava, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allahu Tealâ’nın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına verilen “Evet Rabbimizsin” cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, ispatı, kendi sahasında yapılabilir bir husustur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliya ve Enbiya, bunu açık ve seçik, görmüş ve göstermişlerdir.

Ama, aklî ispatına gelince, tabii, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusâtı ispat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.

M Fethullah Gülen

Materyalist Zihniyetli Batı İnsanına İslam Nasıl Anlatılmalıdır?

Fizik alemi, metafizik alemin üzerine çekilmiş tenteneli bir perdedir. Fizik alemine endeksli nazarların, bu tenteneli perdenin arkasını müşahede etmeleri çok zor, hatta imkansızdır. Evet, bizim içinde bulunduğumuz bu alem, mülk alemidir; ancak bu alemden melekût âlemine aralanmış bir kısım kapılar da vardır. Ne var ki, bu kapı aralıklarından, o kapıların arkasını, eşyanın verasını ve öteleri müşahede edebilmek için de basirete ihtiyaç vardır. Her şeyi madde alemine münhasır görüp, mana alemine karşı kapalı olan talihsizler, eşya ve hadiselerin dış yüzüne takılıp kalır da iki adım ötesini göremezler.

 

Bugün bu türlü manevi körlüğü materyalistler temsil etmektedirler. Bütün materyalistler, dolayısıyla da körler her şeyi maddede arar ve fizikî dünyada çözmeye çalışırlar. Pozitif ilimlere esas teşkil edebilecek yollara veya tespit ettikleri verilere “var”derler de, onun dışında tecrübî ilimlerin sahasına girmeyen şeyleri aslâ kabul etmezler.

Böyle bir durum daha çok Batılılar için söz konusudur. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, bugün Batı’da fiziğin yanında metafiziğe açık birçok insan vardır. Nitekim ruhtan maddenin meydana gelmesini kabul etmeyen materyalistlerin -şayet Batılıların anladığı manada pozitif insanlarsa- Hz. Mesih’i kabul etmeleri de mümkün değildir. Çünkü Hz. Mesih, babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu sebeple Batı’da, sayıları az da olsa madde alemini her şey kabul etmeyen dünya kadar düşünür ve ilim adamının mevcudiyeti de söz konusudur.

Evet, Batı bir dönemde, neseb-i gayr-i sahih bir sistem sayılan komünizm ve sosyalizmi daha sonra ise maddeyi esas alarak kapitalizmi kabul edip göklere çıkarmıştı; öyle ki, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatının esaslarını tamamen bu materyalist düşünce üzerine bina ediyor ve ona göre örgülüyordu. Bu açıdan da, Marks’ın nokta-i nazarıyla, bugünkü Batı dünyasının düşünür ve bilim adamları arasında esasda bir fark yoktur. Bunlara göre her şey, ağız, yemek borusu ve bağırsaklar arasında cereyan edip durmakta ve daha başka bir mana da ifade etmemektedir. Madde esas alındığından ötürü metaryalist düşünce onların duygu, düşünce ve fikir hayatlarına, hatta dinî hayatlarına da tesir etmiştir. Öyle ki onların dini dünyalarında dahi ahirete ait meseleleri bulmak çok zor, hatta imkansızdır. Bu sebeple, materyalizme kilitlenmiş gönüllere, büyük ölçüde maneviyata dayanan, maneviyat kaynaklı ve maneviyat buudlu hakikatları anlatmak bir hayli zordur. Nitekim Hz. Mesih ve havarileri de Batı’ya Hıristiyanlığı anlatırken çok zorlanmışlardır. Dahası bütün azizler, bazı dönemlerde hak ve hakikat adına bir şeyler anlatsalar da, netice itibariyle bir çok açıdan materyalizm ve Roma putperestliği karşısında yenik düşmüşlerdir. İnsan, bazı önemli yerleri gezerken bu gerçeği bizzat müşahede edebilir. Fakir, bir yerdeki müşahadelerim karşısında şöyle demiştim: “Hıristiyanlık buraları fethetmeye gelmiş ama, belli ölçüde mağlup toplumun düşünce tarzına yenik düşmüş.”Çünkü görülen manzara, aynı zamanda bir duygu, düşünce, mantık ve felsefeyi anlatmaktaydı. Zira yüreğinde aşk ve heyecan duyan herkes, bir maddeye sığınmış, ruhundaki derinliklerini ve heyecanlarını da bununla ifade etmeye çalışmış. İşte bu durum bize Batı’nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı, havari vasıtasıyla gitmiş; ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslam’ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vakıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslupla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye katedilse de kanaat-ı acizanemce Batılıya hak ve hakikatları ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslüman’ın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur’an ve Sünnet’in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslam’ın ruhi hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır. Bu insanlar, Muhyiddin İbni Arabi, Mevlana ve Yunus Emre gibi İslamî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslam’ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslam’a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslam’ın temsil yoluyla seslendirilen hal besteli, Kur’an ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.

Burada Asr-ı saadetten bir tablo ile mevzuyu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları halleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbni Erkam’ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lahutî iklimlerini müşahede edemiyor ve dolayısıyla da İslamî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke’yi bütün bütün ter kedip Medine’ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar. Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur’an’ın “fetih”dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında adeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hal ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevç fevç İslamiyet’e dehalet ettiler.

Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslam’a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Halbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hal ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman’ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur’an’ın elmas düsturlarını ve Nebevî ahlakı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda makes buldu.

Hasılı, İslam’ın yeniden gönüllerde makes bulması ve fevç fevç dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslam’ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hal dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.

M Fethullah Gülen

Taklîdî ve Tahkîkî İman Ne Demektir?

Taklit; benzemeye çalışmak, birinin hareketlerini tekrarlamak; bir şeyin “kalp”ını yapmak demektir.

Tahkik ise; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikata ulamak için cehd ve gayret göstermekten ibarettir.

Kelam ilminde büyük bir yer işgal eden bu mesele, asırlarca en dâhî imamların münazaralarına medar olmuş, oldukça nazik bir mevzudur. Böyle ciddi mevzuun, ulu orta ele alınması gayr-ı tabiî sayılsa bile, günümüzdün getirdiği bir kısım meseleler karşısında biz bunu zarurî görmekteyiz.

Evet, günümüzde taklit ve tahkik meseleleri, eski ehemmiyetlerine ilaveten daha da kıymetlenmiş ve nezaket kazanmışlardır. Zira bir taraftan tahkikte usul ve metot değişirken, beri tarafta da, bilgiyle beraber taşınan şüphe ve tereddüt,en ücra yerlere kadar sokularak taklîde ait her şeyi tarumar etmiştir. Artık yeni nesiller, eskilerin inandığı gibi “niçin”siz ve “neden”siz inanamıyorlar. Taklit, onların ruhlarına yabancı ve düşüncelerine ters geliyor. Bir bakıma haklı da sayılabilirler. Çünkü başkalarının hareketini tekrardan ibaret olan taklit, düşüncede şahsiyetsizliğin, anlayışta bağnazlığın, ferdî mükellefiyet ve muamelâtta müsamahasızlığın beslenip gelişmesine en müsait bir atmosfer sayılmaktadır.

Nice kavim ve cemaatler vardır ki; en sağlam itikadî prensipleri, sırf alışageldikleri şeylere uygun bulmadıklarından ötürü: “Biz babalarımızı üzerinde bulunduğumuz yola uyarız.”(Kur’an-ı Kerim) diyerek, reddedilmişlerdir. Bu katı görüşün indirdiği balyozlarla kim bilir, nice elmas gibi hakikatler paramparça oldu; saadet ve fazilete giden yollar tıkandı. Ve, kim bilir, üç beş beyinsiz yüzünden ne kadar zaman ve nice milletler dünya ve ukbâ hüsranına uğradılar…

Vâkıa, insanın taklit etmesi gerekli olan şahıslar da yok değildir. Ne var ki, insanoğlunun öteden beri taklit edegeldiği bu zevatı, alelâde insanlar içinde mütalaa etmeye iman yoktur. Bunların herbirerleri, belli devirlerin ay’ı, güneşi; asırların nûru, ziyası; cin ve insin reis ve efendisi olmuşlardır. Zâten, daima Hak’la münasebetten olan, Hak’tan te’yid gören ve hep aydınlıkta yürüyen bu kimseler, imam ve rehber olsunlar ve kitleler tarafından taklit edilsinler diye gönderilmiştir.

Bu, özleri, sâfi, düşünceleri duru; kafaları Hak’la halk arasında büyük gerçeğin haliçesini ören müstesna insanlar, hiçbir zaman hasîs işlerle yaralanmamış, maddeye serfürû etmemiş; doğruluktan ayrılmamış; alabildiğine hasbî; alabildiğine diğergâm ve alabildiğine incelerden ince yaşamışlardı. Üstelik bütün bir hayat boyu da, bu fevkaledeliği devam ettirmişlerdir.

Kaç insan gösterebilirsiniz ki, girdiği bir yol ve başlattığı bir işi sonuna kadar, aynı saflık, aynı duruluk içinde devam ettirmiştir. Halbuki bu zatlar, üç beş insanla hizmete başladıkları devrede, nasıl bir düşünce ve davranış içinde iseler, cihana hükmettikleri zaman da aynı davranış ve düşünce içinde olmuşlardır. Makamlar, mansıplar, hırslar, tama’lar onların ayaklarına zincir vuramamış; zaferler ve muvaffakiyetler bakışlarını bulandıramamıştır. Enbiyâdan asfiyâya, ondan müceddit ve müctehidlere kadar, tarihin kaydettiği bütün hakikat erleri, insanlığın büyük bir kısmı tarafından daima taklit etmişler ve kıyamete kadar da taklit edileceklerdir.

Taklidin bu türlüsü, yönlendirici, yüceltici ve maddî ma’nevî huzura erdiricidir. Bu taklitte, hürriyet ve iradeyi nefy ve inkâr yoktur. Bilakis hürriyet ve iradeyi müdafaa; ama, su-i istimal edilmelerine meydan vermeme vardır.

İnsanoğlu için ışık ve rehber sayılan ve düşüncede, tasavvurda, yaşamada, ona hep öteleri gösteren bu semavî taklit, daima mübeccel [1] kalacaktır.

Mezmum ve zararlı taklid ise, akl-i selim kâle alınmadan; müspet fenlerin ortaya koyduğu sâbit neticeler düşünülmeden, insanın, yine kendisi gibi insanların hareketlerini tekrarlamasından ibarettir. Böyle bir taklit, insanlık mânasına hakâret ve insanı, kendi gibi aciz, zayıf varlıklara kul ve köle eylemektir.

Taklidin böylesine bin nefrîn ve bunu tavsiye edenlere de yazıklar olsun!..

Şimdi bir parça da, sualle izahı istenen (taklit) üzerinde duralım:

Bir insanın, herhangi bir araştırma lüzumunu duymadan, görüp bildiği gibi, inanması ve netice itibariyle de davranışlarını ona göre ayarlaması bir taklittir. Bu türlü davranışta muhakeme ve dolayısıyla de “ilm-i yakîn”bulunmadığından, kitlelerin akışına, hârîscî müessirlerin ağır basmalarına göre, sık sık yer ve yön değiştirmeler olabilir. Vâkıa, taklîd etmede takip edilen zatların, cazibe ve kuvve-i kudsiyesi ve bazı kere de, onlara karşı olan hüsnü zan mukallitlerin sebat ve devamlarının netice verebilir. Ama bu durum, hem çok nâdir, hem de “objektif”değildir.

Meselenin gerçeğe aykırı, bu yönünden olsa gerektir ki; ehl-i sünnet imamlarından bazıları, taklide bir kıymet atfederken, diğer bir kısmı bu görüşün aleyhinde olmuşlardır.

Kanaat-i acizanemce, araştırma ve tahkik imkanını bulamayan bir kısım ümmî kimselerin –inanılan şeylere ta’zimin gereği olarak- imamlarını kabul etme mecburiyetine binâen (taklit)in geçerli olduğunu tercihte ihtiyat ve tedbir vardı. Ancak fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfran karşısında taklidin mukavemet edemeyeceği de muhakkaktır. Bu bakımdan da –bilhassa günümüzde- tahkik yolunun işlettirilip, umûmî bir şehrâh [2] haline getirilmesinde zaruret vardır.

Evet, kalbi ve rûhu itibariyle, kâfî derecede doyurulup tatmin edilemeyen gençliğin, hâli hazırdaki çılgınlığı, taklidin sâlim ve sıhhatlı bir yol olmadığını göstermektedir. Kaldı ki, ilâhî kelâmın büyük bir kısmı, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımızı yakalayarak, bizi hep yeni yeni şeyler göstermekte ve daima cedid ve ceyyid bakış açıları kazandırmaktadır. Bizzat, o Kelam-ı Kadim’in şanlı tebliğcisine “De’ki; işte benim yolum budur: Allah’a basiretle da’vet ederim, ben ve bana uyanlar…”dedirterek, büyük da’va ve da’vetin esasının (basiret) olduğuna dikkat çekilmektedir. Hele, İlâhî beyanın takriben beşte birinin insanı araştırmaya âfakî ve enfüsî [3] tetkîk ve tefekküre teşvik buyurduğu düşünülecek olursa, (tahkîk)in ağırlığı kendi kendine ortaya çıkar.

Bu büyük hakikatin, çoklarınca vaktinde kavranılmış olmaması, neslin büyük bir kesiminin maddî, manevi perişaniyet ve sefaletine sebebiyet vermiştir. Eğer bu gerçeği biraz daha önceden karayarak, kalb ve rûhu aç olan insanımızı (tahkik)le doyurabilseydik, bugün çeşitli sarsıntılarla kaybettiğimiz kurbanların sayısı üzücü ve utandırıcı bir seviyeye ulaşmayacaktı. Heyhat! Göremedik ve bilemedik. Nihayet dünkü felâketzedelerin zakkum olan yemişleri bütün bir cihanı dolduracak hale geldi. Müntesiplerinin cehaleti, hasımlarının amansız düşmanlığı karşısında “Esmezse, bir ezelî nefha yakında”daha nice civanlar eriyip gidecek bir yakıcı atmosfer içinde.

Ümit ediyoruz ki, son felaketlerle iyice, ırgalanan insanımızın aklı başına gelmiş olsun da, bir kere daha tarihî tekerrürlere girilmesin.

Günümüzde, araştırma ve tahkik en ehemmiyetli bir mevzu haline gelmiştir. Baştan başa milletin, bu istikamette uyarılmasında zaruret vardır. Tahkike götürücü eserlerin mütalaa edilmeleri üzerinde ısrarla durmak şarttır. Keza, bu istikamette tertip edilecek konferans ve seminerlerin, yurt sathında yaygınlaştırılması da mübrem bir ihtiyaçtır.

Kitaplar, bu mevzu etrafında tahşidat yapmalı. Mecmua ve gazetelerde bu hususa geniş yer verilmeli ve her mahfîl bu istikamette değerlendirilmelidir.

Bağrı yaralı vatanımın, düşününe ve araştıran insanlara iyiye ve fazilete ereceği ümidiyle.

M. Fethullah Gülen

Kelimeler

[1] Mübeccel: Muhterem. Büyük saygı gösterilmiş [2] Şehrâh: Büyük ve işlek yol, cadde [3] Âfakî ve enfüsî: Kainat içindeki hadiselere ve nefse, dâhile ait

“Yoktan Var Olmaz, Vardan da Yok Olamaz”Diyorlar. Zamanımızda Geçerli midir?

Lavoisier’e dayandırılan bu söz sadece bir iddiadır. Diyorlar ki: “Madde enerjiden mürekkeb ve enerjinin şekillenmiş halidir. Madde-enerji, enerji-madde bir devr-i daim halinde sürer gider. Demek ki, var yok olmaz, yok da var olmaz. Meselâ, yeryüzünde insanlar var olurlar, öldüklerinde çürür ve bu sefer de toprak olurlar. Ve varlıklarını toprak şeklinde devam ettirirler. Güneşteki hidrojen helyuma çevrilir, ondan çıkan şua, radyasyon ve çeşitli boydaki dalgalar, dünyanın yedi bucağına yayılır hatta birçok sistemlere kadar gider, ve onlar da kendilerine göre bunlardan istifade ederler. Yani, değişen sadece varlığın keyfiyetidir; yoksa bizzat varlık hep devam etmektedir.”

Evvela, Lavoisier “Var yok olmaz, yok da var olmaz”derken bunu eşyanın kendisine nispet ederek söylemektedir. Yani, hiçbir varlık kendi kendine yok olmaz. Yok olan da yine kendi kendine var olamaz. Aynı zamanda, var ve yok etme gücüne sahip olamayan, sebepler, tesadüfler; hatta varlık içinde en kabiliyetli olan insanlar dahi, bu hükme dahildirler.. onlar da bir varı yok, bir yoku da var edemezler. Onların eliyle sadece terkipler değişir; varlık varlığını devam ettirirken, yok da ebediyyen yok olarak kalır. Ancak, mes’ele Cenâb-ı Hakk’a (cc) isnat edildiğinde bu hüküm tamamen tersine çevrilir. Allah (cc) varı yok eder, yoku da var eder. Her baharda binlerce, yüz binlerce, yoktan ve hiçten yaratılan bunca nebâtatı gördüğü halde, yok var olmaz diyen muannid evvelâ kendisi yok olmalıdır. Evet, Allah (cc) varı yok eder yoku da var eder. Zaten Lavoisier’nin de buna bir itirazı yoktur.

İkincisi: Varlık veya yokluk bizim mâlumatımızın dar mahbesine sıkıştırdığımız şeylerden mi ibarettir ki böyle bir iddiada bulunmak doğru olsun!

Epikür ve Tales’ten bu yana maddenin en küçük parçası olarak bilinen atom bugün daha küçük parçalara ayrılmış olarak bilinmektedir. Atom, kendi çekirdeğinin etrafında dönen, eksi yüklü elektronlar, artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan müteşekkildir. Dün bilinmeyen bu husus bugün herkesin malumudur; ve bugün yine her kesin malumudur ki, bunlar durmadan dalga neşretmektedirler. Görülüyor ki, bilgilerimiz daima yenileniyor ve bilgi dağarcımıza her an yeni bilgiler ilâve oluyor. Atom nazariyesi bir çok değişikliğe uğraya dursun, belli bir dönemde foton nazariyesi ortaya atıldı ve ilim adamları artık bütün mesâilerini partiküller üzerine teksif etmeye başladılar. Biz çok şey bildiğimizi zannediyoruz; halbuki çok şey bilmiyoruz. Varlık hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimize nisbetle deryada katre kalır…

Biz yine düne kadar, her şeyin atomdan meydana geldiğini kabul ediyorduk. Ancak bugün anti-madde nazariyesiyle atomun karşısında da bir anti-atom olduğu söylenmektedir ki, “Daha bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı”(Yasin/36) manâsına gelen âyetin içinde bu manâyı düşünmek de mümkündür.

Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu ilmî gerçeklere ve telkin ettiği îmana bakınız ki, “Atomdan seyyarata kadar, her şeyi Cenâb-ı Hakk (cc) çift olarak yarattı. Tek olan birisi vardır o da Allah’tır (cc).”Sadece O tek olan Zât’tır ki, parçalanmaz, bölünmez, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez, kemmî ve keyfî olarak ele alınmaz. O zâtında vardır ve bir Zât-ı ecell-i âlâdır. Tebeddülden, tağayyürden, elvan u eşkâlden münezzeh ve müberrâdır.

Anderson’dan Asimov’a kadar, fizik ve astrofizik dünyasında yeni bir görüş olarak üzerinde durulan, anti-madde, anti-atom, anti-proton ve anti-nötron hususu bilgi sınırımızı tesbitte ve bilgi kapasitemizin azlığı mevzûunda düşüncelerimize bir buud daha kazandıracak mahiyettedir. Çok şey bildiğini zanneden insan, hiçbir şey bilmediğini bu yeni gelişmelerle daha iyi anlamış durumdadır. Zaten okudukça insanın, bir taraftan ilmi, diğer taraftan da cehâleti artmaktadır.

Anderson, pozitronu bulduktan sonra, elektron yerinde dönen başka bir şey buldu. Çünkü bu bulduğu artı yüklüydü. Halbuki elektron eksi yüklü olması gerekiyordu. Bu, maddenin karşısında zıt bir maddenin olduğunu ispat ediyordu. İlim dünyası şimdi bu sırrı çözmekle meşgul ve yoğun bir faaliyet içinde çalışıp durmaktadır. Bir de sıralamayı devam ettirirsek, bakın iş nereye kadar uzayacakdır: Anti-x, anti-partikül, anti-proton, anti-nötron, anti-elektron, anti-molekül. Ondan sonra da canlılara gelelim. (Yalnız şimdilik böyle bir tabir bilinmiyor) anti-bitki, anti hayvan, anti-insan ve anti-dünya…vs.

Çok sözleri kehânet derecesine varan Einstein demiştir ki, “Görünen üç buudlu mekanın dördüncü bir buudu daha vardır; o da zamandır.”Tabii ki bu sezip görebilmeye bağlıdır. Siz o mekanın içinde bulunsanız, eşyaya bakışınız başka türlü olacaktır. Öyleyse, içinde bulunduğumuz mekânın dışında bu mekandan başka bir mekân vardır. Ve bu mekan hiçbir zaman başka bir maddenin değişmesinden teşekkül etmiş değildir.

Madde ile anti-madde arasındaki münasebet nedir? Bu sorunun cevabında deniliyor ki, bunlar birbirini yok edebilecek bir mahiyette yaratılmışlardır.

Ve yine ilim adamları, bir gün bütün kâinatta, maddenin anti-maddeye galebe edeceğinden bahsetmektedirler. Halbuki onların sözlerini te’yid eden hiçbir delilleri de yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; acaba ilim adamları her şeyi biliyorlar mı ki, böyle bir neticeyi hemen kestirip atıyorlar.

Haydi onların bazı dediklerini kabul edelim. Yeryüzünde madde daha çoktur, anti-madde ise daha azdır. Ama bir de ileri sürdükleri hususlar üzerinde düşünelim. Meselâ onlar diyorlar ki, kâinat yaratılırken madde ve anti-madde birbirine mukâbil yaratıldı. Diyelim ki madde tarafında ikibin iki tane madde vardı; anti-madde tarafında ise bu oran ikibin taneydi. Sonra madde anti-maddeyi yedi, tüketti. Sonunda madde, anti-maddeden sadece iki tane fazla kaldı ve bu fazlalıktan dolayı, kalan iki fazla maddeden bu âlem vücuda geldi. Böylece de, madde anti-maddeye galebe çalmış oldu. Aslında hiç de böyle bir durum yoktur. Çünkü, eğer böyle bir şey olsaydı, yeryüzünde anti-maddeden bahsetmeye imkân olmazdı. Zira, iddiaya göre anti-madde baştan bütünüyle yok edilmiş sayılıyordu.

M. Fethullah Gülen

Cenabı Hakk’ın İsimleri ve Sıfatları Arasında Derece Mevzubahis midir?

Biz,bize ait isimleri anne ve babamızın isimlendirmesiyle değil de sonradan elde edeceğimiz mahâretlere göre almış olsaydık kimimiz ekmek pişiren ma’nâsına “Habbaz”, kimimiz, marangozluk işlerini iyi becermesiyle “Neccâr”.. vs. gibi isimler alırdık. Yani kimin mahâreti hangi yönde ise, alacağı isim o ma’nâyı ifâde eden bir isim olurdu. Bazan bu isimler, mübâlâğa kalıbıyla da ifâde edilir. Meselâ normal setredene “Sâtir”, fakat, tastamam ve kusursuz setredene ise “Settâr”normal hamdedene “Hâmid’; ham, vazifesini tam yerine getirene de “hammâd”denir.

Halbuki, bizim isimlerimiz, sonradan kazanacağımız mahârete göre değil de anne ve babalarımızın arzusuna göre verilir. Hatta bazan, hiç de bize uygun düşmeyen veya bizimle alâkası olmayan bir isimle de isimlendirilebiliriz.

Böyle bir benzetme ilk bakışda kaba ve sevimsiz görülebilir. Ne var ki, mücerret hakikatların anlatılmasında öteden beri hep aynı yolda hareket edilmiş ve ifâde tenezzülâtına gidilmiştir.

Cenabı Hakk’a ait isimler, kâinatta icraatı müşahede edilip ve yine O güzel isimler sâhibi tarafından, O’nun has kulları vasıtasıyla bize tâlim edilmiş isimlerdir. Meselâ, kâinatta apaçık gördüğümüz bir güzellik vardır. Gökkuşağı gibi bu güzellikler birbiri içinde bütün varlığı sarmış durumundadır. Ovada, obada, çiçekte baharda, gözde ve kaşta bir güzellikler cümbüşü hâkimdir. Bu güzelliklerin sâdece dış yüzüne bakıp hayranlığını ifade için, binlerce senedir, binlerce edip ve şâir hep bu güzellikleri destanlaştırmaya çalışmış, yine de söylenmesi mümküne kıyasla, çok az şey söyleyebilmişlerdir. Anlatmakla bitiremeyeceğimiz bütün bu güzellikler elbette Cenâbı Hakk’ın bu ma’nâyı ifâde eden bir ismine dayanmaktadır ki o da “Cemil”ismidir.

Yine, kâinatta ince bir nizâm ve intizam dâhilinde, rızık tevziatı yapılmaktadır. Hücreden gergedana kadar her canlı kendine münâsip bir rızıkla beslenmektedir. İbâdet ve tesbihler meleğe rızık olurken, et insana, kemiği de cinlere rızık olmaktadır. İşte gözle gördüğümüz rızka ait bu faaliyet, hiç şüphesiz, Cenabı Hakk’ın bir “Rezzâk”ismi olduğunu isbat etmektedir.

Eğer biz Cenabı Hakk’ın “Cemil”ve “Rezzâk”isimlerini bilmemiş olsaydık icraatını gördükten sonra, Ona hitaben “Sen Cemilsin”, “Sen Rezzâksın”diyecektik. Bunun gibi,diğer isimlerini de icraatından anlayıp yine, O’na o isimlerle seslenecektik. İşte Cenabı Hakk, icraatını gösterdikten sonra, bizi yanıltmamak için kendisini bu isimlerle tesmiye etmiştir. Ancak Esmâ-i İlâhi istikrâidir. Biz, Zât-ı Ulûhiyet hakkında kendi kafamızdan isim uyduramayız.

Bu isimler, Zât-ı Ulûhiyette, bunlara medâr olabilecek bir kısım sıfatlara dayanmaktadır. Yine yukarıdaki misâlden hareketle söyleyecek olursak, kendisi ne “Habbâz”ismi verilen bir insanda eğer ekmek yapma sıfatı yoksa veya”Neccâr”bir marangozluk sıfatına sâhip değilse bu isimlerin ona verilmesi mümkün değildir. İşte, Cenabı Hakk’ın, herşeyin yüzüne perçinlediği güzelliklerle kendisinde varlığını kabul ettiğimiz ve belli bir seviyedeki insanların da müşâhede ettiği “Cemil”ismi, bütün güzelliklerin kaynağı olan “Cemâl”sıfatına dayanmaktadır. Bunun gibi bütün isimler kendilerine kaynak olacak bir sıfata,bütün sıfatlar da “Şe’n”e ki, bunu beşer için kullanacak olursak, kâbiliyet ve istidât diyebiliriz, ancak Cenabı Hakk için böyle bir tabir kullanmamız doğru değildir, dayanmaktadır. Demek oluyor ki fiiller isimlere, isimler sıfatlara, sıfatlar Şuûnât-ı hâhiyeye ve Şuûnat-ı hâhiye ise Cenabı Hakk’ın Zâtına dayanmaktadır. İşin burasında duruyor ve Allah Resulü gibi;’Seni hakkıyla bilemedik Ey Ma’ruf”diyoruz.Ve yine Hz. Ebu Bekir gibi “Seni anlamaktan âciz olmak Seni anlamak demektir”diyor ve edeble iki büklüm oluyoruz..

O vardır. Varlığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Fakat O’nu idrak etmekten de âciz bulunuyoruz. O’ndan daha âydn bir nesne yoktur, ama, O yine de bir mevctld-umeçhuldür.

Şimdilik, O’nun isim ve sıfatları arasındaki farka, böyle avamca bir bakışla iktifa ediyor ve tafsilâtını bir başka zamana bırakıyoruz.

M. Fethullah Gülen

Materyalistlerin, İnkârcıların, Din ve Mukaddesat Hakkındaki Propaganda ve Telkinleri Nasıl Değerlendirilmelidir?

Öncelikle, insanın yaratılış itibariyle etkilenebilir bir yapıdadır ve telkine açıktır, bu durumuyla boş bir kabı andırır. Kalp ve beyni olumlu fikir ve hakikatlerle doldurulmazsa, onların yerini, ister istemez menfî ideolojiler, hurafe ve safsatalar alır. Bugün gençliği sarsan psikolojik bunalımların, ruh sıkıntılarının asıl sebebi budur. Bu manevi ızdıraplardan kurtulmanın tek yolu, akıl, kalp ve vicdanlarını Kur’anın getirdiği ulvî hakikatlerle doyurmak iken , bir kısım gençler, ilim ve fikir yerine, aldatıcı sloganlara, sihirli reçetelere (!) daha çok meyleder. Manevî boşluklarını böylece doldurup, huzura kavuşacaklarını ve ızdıraplardan kurtulacaklarını zannederler. Materyalistler, onların bu hâlinden istifade ederek bu safdil ve zavallıları, adalet, eşitlik, gibi hayalî slogan ve propagandalarla aldatır, kendilerine çekerler. Onları sempatizan hâline getirdikten sonra, sosyal problemler için ileri sürdükleri, hayalî vehmî reçeteler yanında yer yer bu gençlerin kafalarına maneviyatı sarsıcı şüpheler atarlar. Belli bir dönemden sonra, sürekli ve yoğun telkinlerle, zavallı muhataplarının beyinlerini yıkaya yıkaya, nihayet onları materyalist ve ateist düşünce dışında hiçbir hakikati kabul edemeyecek, bir hâle sokarlar. Artık bu insanlar mantık ve muhakemelerini kaybederek robotlaşır. Basit bir hanenin dahi ustasız olamayacağı kesin bir gerçek iken, şu muhteşem kâinat sarayını, sahipsiz ve yaratansız kabul ederler. Bir harfin kâtipsiz olması muhal olduğu hâlde, her harfinde nihayetsiz hikmetler bulunan şu kainat kitabını katipsiz kabul ederler. Hem bütün bitkiler, hayvanlar ve insanları, hayatsız ve şuursuz ve iradesiz tabiatın yaptığına, yahut bunların kendi kendine meydana geldiğine inanırlar. Kendilerini gayesiz, vazifesiz, başıboş ve sahipsiz zannederler, korkunç bir dalalete düşerler.

İnsanın kıymet ve mahiyetini elmas derecesinden kömür derecesine indiren, bütün insanî özellikleri silip süpürerek, onu hayvandan çok aşağı dereceye düşüren inkârcılığın iç yüzündeki çirkinliği ve imkânsızlığı göremezler. Hâlbuki kâinattaki büyük ve kuşatıcı hakikatler, küfür ve inkâr ile izah edilemez. Mesela aşağıdaki soruların cevaplarını makul ve tatminkâr bir şekilde asla materyalist felsefede bulamazsınız:

Bu kâinatı ve içindeki hadsiz varlıkları yaratan kimdir?

Bu âlemi atomdan güneşlere kadar, insanın hizmetinde koşturan kimdir?

Gökyüzündeki binlerce gök cismini, mükemmel bir nizam ve hikmetle evirip çeviren kimdir?

Yeryüzünü dağ ve bağlarıyla, deniz ve nehirleriyle, toprağı suyu ve havası ile, insanlara hizmet ettiren kimdir?

İnsanı diğer varlıklara oranla, üstün bir yaratılışta yaratarak, ruhuna harika özellikler veren, o ruha akıl ve hayal gibi her biri dünya kıymetinde binlerce latif hissiyatı takan kimdir?

İnsan bu âleme nereden gelmiştir, bu dünyadaki vazifesi nedir ve nereye gidecektir?

Her an süratle ölüme yaklaşan bir insan ruhu, ancak bu sorulara cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur, dünyada rahata, ahirette saadet ve selamete kavuşur.

Hem inkârın mahiyeti, yalan olmakla beraber, gerçeğin zıddını kabuldür. Mesela, Selimiye Camii’nin mimarını inkâr etmek, hakikatsiz bir safsata ve büyük bir yalandır. Evet, mükemmel plânı, harika estetiği, sanatlı yapılışı ile akılları hayrete düşüren böyle muhteşem bir eser, ortada iken, onun ustasını inkâr etmek en büyük bir safsata, en dehşetli bir zulüm ve en hakikatsiz bir hurafedir.

Aynen bu misal gibi, binlerce menzilleri ihtiva eden şu muhteşem kâinat sarayının Hâlık ve Mâlikini, sahip ve mutasarrıfını inkâr etmek, bu misalden hadsiz derecede çirkin bir yalan, müthiş bir hezeyan, korkunç bir safsatadır.

Mehmet Kırkıncı

“Allah (cc), Esmasıyla Malum, Sıfatlarıyla Muhat, Zâtıyla Mevcud u Meçhuldür.”Sözünü Açar mısınız?

Lafza-i celâle olan “Allah”kelimesi, Cenab-ı Hakk’ın zâtının ismidir ve bu isim, O’nun bütün esma-i hüsnasını ihtiva etmektedir. Üstad’ın ifadesiyle, “Allah (cc), esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud u meçhuldur.”

Hakâik-i eşyâ, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin birer tecellisidir. Kainattaki o büyüleyen ışık ve renk kuşağı, o nakış ve sanat eserleri, evet hasılı eşya adına ortada bulunan her şey, hakâik-i esmâ-i İlâhiyedir. Bu tecelliler, bir sinema perdesinde kare kare alınan değişik resimlerin peşi peşine gelmesi sebebiyle kopukluğun hissedilmemesi gibi, herhangi bir inkıtaa ve inkisara uğramadan, peşi peşine ve sürekli devam eder durur. Evet varlık, esmâ-i İlâhi sağanağı karşısında, melekût regülasyonlarından geçerek, kendine has bir şekillenme içinde belli bir tecelli odaklaşmasıdır.

Allahu Teala’nın isimlerinin dışında bir de sıfatları vardır ki, bu sıfatlar, O’nun isimlerinin kaynağını teşkil etmektedir. Mesela Cenab-ı Hakk’ın “Mükevvin”, “Mukaddir”, “Musavvir”gibi isimleri, “Tekvin”sıfatından, kendi hayatını ifade eden “Hayy”ismi de “Hayat”sıfatından nebaan etmektedir.

Evet bu, bir yönüyle Cenab-ı Allah’ın kendisiyle muhat olması demektir. Çünkü zatında Allah muhittir ve aslâ muhat değildir. Yani O, bütün eşyayı çepeçevre kuşatmıştır. O’nu aşkın ve hâric hiçbir yer yoktur. O, her yerde hâzır ve nâzırdır. “O’nun kürsîsi bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.”(Bakara/255) Evet O, muhittir, kuşatandır; dolayısıyla da kuşatılamaz. O’nun emir ve fermanları belli bir kürsîden gelmektedir. Allah Rasulü’nün (sav) nurlu beyanları içinde, ışık hızıyla trilyon sene ötelerde bulunan galaksiler ve galaksiler.. O’nun kürsîsine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesindedir.

Allah (cc) zâtı ile de mevcûd-u meçhuldür. O’nun vücûdu kabul edilmeden mevcudattan bahsedilemez. Zira kainatta mevcut bulunan başdöndürücü nizam ve ölçüler, O’nun ihtiyar ve takdirine delalet ettiği gibi, bütün varlık da heyet-i mecmuasıyla, O’nun vücûduna delalet etmektedir. Esasen, Hz. Vücûd’un kendine has ve enfes yorumlar vardır ama, ben meseleyi dağıtmak istemediğimden, müsadenizle o konuya girmeyeceğim.

Mesnevi-i Nuriye’de de ifade edildiği gibi, Lafz-ı celâl, Cenab-ı Hakk’ın bazı isimlerini “bi’l-mutabaka”, bazılarını “bi’l-iltizam”ve bazılarını da “bi’t-tazammun”ifade etmektedir. Mesala “Hâlık”ve “Rahmân”isimleri, “Allah”lafzını bi’l-mutabaka ifade etmektedir. Hâlık, “Allah’tan başka yaratıcı yoktur”; Rahmân ise, “dünya ve ukbada insanları rahmetiyle kucaklayan”demektir. Bazı isimler de vardır ki, Allah lafzı, o isimleri bi’l-iltizam ifade eder. Allah lafzının bütünleştiği o isimler söylenmezse, O’na bir nakise isnad edilmiş olunur. Oysa ki Allah (cc), noksanlıklardan münezzehtir. Cenab-ı Hakk’ın bazı isimlerinde ise, bir tazammun sözkonusudur. Yani Allah ism-i mubareki, mabud-u mutlak ve maksud-u bi’l-istihkak ünvanı olduğundan, bunları ihtiva eden bütün isimleri kuşatmaktadır. Öyleyse biz, “Allah”dediğimizde aynı zamanda bütün esmâ-i İlâhiyeyi de söylemiş oluruz.

Hz. Ebu Hüreyre (ra), esma-i hüsnâyı “doksan dokuz”olarak rivayet eden tek ravidir. Daha sonraki asırlarda ise, esma-i hüsna doksan dokuz olarak meşhur olmuştur. Aslında Kur’an-ı Kerim’deki esma-i İlahî sayılacak olsa, doksan dokuzdan çok fazla olduğu görülecektir. İhtimal ki, o zaman Hz. Ebu Hüreyre’ye bildirilen esma-i İlahiye o kadardı veya aklında kalanlar bunlardı. Vakıa, Cevşen’de de, müfret ve mürekkep olarak Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi vardır. Burada Goethe’nin şu enfes sözünü hatırlamak da zannediyorum yerinde olur. “Seni onlarca, yüzlerce isimle çağırıyorlar. Ey Mevcudu Meçhul olan Zat! Seni binlerce isimle bile çağırsak, yine de zât-ı ulûhiyetin hakkında ciddi bir şey söylemiş olamayız. “

Evet, Cenab-ı Hakk’ın zatının ismi olan “Allah”lafzı, ism-i hâs olduğu için bütün esma-i İlâhiyeyi tazammun etmektedir. O (cc), isim ve sıfatlarıyla kainatta her an tecelli etmekte ve kainat da o başdöndürücü nizamıyla her dem bu hakikati haykırmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Cenâb-ı Hakk Hem Bir Tane Hem de Her Yerde, İzahı Nedir?

Cenab-ı Hak, hem bir tanedir, hem de her zaman ve her mekanda ilmiyle, kudretiyle, hâzır ve nâzırdır. Biz böyle demekle, Allah’ın zatıyla, bir cisim gibi yer tuttuğunu, bir hayyiz işgal ettiğini düşünmüyoruz. Allah bir tanedir derken, celâlinin ve azametinin ifadesini söylüyoruz. Allah her yerdedir derken de, Rahmâniyetiyle, Rahîmiyetiyle, ilmiyle, kudretiyle yani -benzetmek olmasın- güneş şualarıyla başımızı okşadığı halde, biz ona yetişemeyecek kadar bizden uzak olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’da bu sıfatlarıyla bizi kuşattığı ve bize bizden yakın olduğu halde, bizim O’na ulaşmama buudumuzla da bizden nâmütenahi muallâdır. Evet, Cenab-ı Hak “Biz insana şah damarından daha yakınız.”(Kaf/16) buyuruyor. Bana şah damarımdan daha yakın olan Allah, demek ki keyfiyetsiz, kemmiyet siz olarak her yerde hâzır ve nâzırdır. O, “İnsanla kalbi arasına girer”(Enfal/24). Demek ki bana kalbimden de yakın. Eğer ben desem ki, “Kalbimde Allah vardır”doğrudur. Çünkü O beni benden daha iyi bilir. Ben kendi kalbimi anlayamamış olabilirim. Ve yine: “Attığın zaman sen atmadın, attığını Allah attı.”(Enfal/17) buyurulduğuna göre, demek ki Bedir’de ve daha başka yerlerde Efendimiz adına atan da Allah (cc) idi. Öyleyse atmaya varıncaya kadar her şeye doğrudan tesir ediyor. Öyleyse Allah her yerde… Bu ve benzeri ayetler, Rabbimizin, Rahmaniyet ve Rahîmiyetiyle, Cemaliyle, Celaliyle, Kemaliyle, Kudretiyle, İlmiyle, İradesiyle ve diğer sıfat ve isimleriyle her yerde hâzır ve nâzır olduğunu gösteriyor.

Ve, Allah aynı zamanda da bir tanedir. Bir tane olması, hem kâinattaki hakikatların, hem de Kur’an’ın nasslarının ifadesidir. Eğer, -haşa!- kâinatta iki ilah olsaydı, yer gök fesada giderdi. Zaten Allah Kelamı da bundan başkasını söylemiyor. “Allah’dan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada gider, her yeri bir kaos alırdı”(Enbiya/22) Yani yıldızlar müsademe eder, zerreler ve küreler birbiriyle çarpışırdı. Öbür taraftan güneşten gelen şualar ve radyasyonlar karşısında yeryüzündeki uranyum inkılaplara girerdi, zincirleme reaksiyonlarla her şey yok olur giderdi. Eski kelâmcılar buna “Bürhan u temanü”diyorlar. Yani bu delîle göre, Allah bir tanedir. İki olmaz. Çünkü en küçük bir şey dahi, meselâ bir vapurun dümenine iki el karışsa karıştırır. Bir arabanın iki tarafında iki tane direksiyon olup da, iki şoför tarafından idâre edildiğinde, yollara rağmen keşmekeşliğe girileceği gibi, kâinat da, iki muhtar güç tarafından idâre edildiğinde fesat ve kargaşaya gireceği kaçınılmazdır. Binaenaleyh ahenk içinde devam eden şu kocaman kâinat mekânizması içinde, gizli bir kaderin işlediğini görüyoruz. Makro âlemden normo âleme, ondan mikro âleme kadar, her şeyde baş döndürücü bir nizam ve ahengin varolduğu seziliyor. Bu ahenk ve nizam, ilmî bir plân ister. Bunun, ilmî plândan varlık sahasına çıkması için de bir kudret ve irade gerekir. Sonra da devamlı görüp-gözetme şarttır. Bunun için de bir tek elden başkasının karışmaması. Zira insanlar bile kendi işlerine başkasını müdahale ettirmek istemezken -ki buna “Redd-i müdahale kanunu”denmektedir- nasıl olur da Cenab-ı Hakk’ın bu kâinat çapındaki iç içe işlerine başkası karışabilir. Onun için diyoruz ki, şu kocaman kâinat kitabının, fabrikasının veya saatinin içine iki el birden uzansaydı mutlaka her şey karışacaktı. Karışmadığına göre, kâinatın Sâhibi, Mâliki, İdarecisi bir tanedir.

Şimdi, meseleyi bir de vicdan yönüyle ele alalım:

Çevremizde cereyan eden olaylar, hem bizim iç dünyamızda hem de realite plânında, Allah’ın biricik dayanak, biricik sığınak ve biricik melce olduğunu ispat etmektedir. Çünkü, meselâ, ben âciz ve fakir bir insan olarak, acz ve fakrımı idrak şuuru içinde, kırılmış bir tahta parçası üzerinde, denizin müthiş dalgaları arasında, ellerimi kaldırıp “Ya Rabbi Ya Rabbi!”diyorum. Vicdanımın derinliklerinde biliyorum ki beni duyacak birisi var.. Beni duyması için de O’nun her yerde hâzır ve nâzır bir Rabbûl Âlemîn olması lazımdır. Öyle bir Rabbûl Âlemîn ki, benim niyazımı işittiği aynı anda bir karıncanın kendisine has ızdırar diliyle yaptığı duâ ve taleplerini de işitir.

Demek ki O, karıncaya da şah damarından daha yakın. Dünya çapında kabul olan bütün duâlar bu gerçeği ifade de güçlü birer beyandır.

Allah Rasûlü anlatıyor: -Geçmiş Peygamberlerden biri kavmini topladı, yağmur duâsı için yola çıktı. Yolda bir karınca gördü. Karınca sırtüstü yatmış el ve ayaklarını hareket ettiriyor ve kendine has diliyle duâ ediyordu. O Peygamber yanındakilere hitaben: “Artık geri dönebilirsiniz. Çünkü Allah sizden başkasının duâsı sebebiyle yağmur gönderecektir”dedi. Sonra da ihtiyaç veya ızdırar diliyle o duâyı yapanın karınca olduğunu bildirdi.

En küçüğünden en büyüğüne kadar muztar kalan her varlık Allah’a karşı duâ ve niyazda bulunur, Allah da bu duâlara cevap verir. Cenab-ı Hak “Muzdar duâ ettiği zaman onun duâsına icabet eden kimdir?”(Neml/62) âyetiyle bize bu hakikatı talim edip haber vermektedir. Zaten vicdanlarımız bunun şahidi değil mi?

Öyleyse Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. O, herkesin her halini görür, her sesi duyar, herkesin imdadına koşar, herkese Rahmâniyet ve Rahîmiyeti ile tecellî eder. Binaenaleyh, azametlidir, başka yardımcıya ihtiyacı yoktur. O, her şeyi tek başına yapar; cenneti, baharı yaratma kolaylığı içinde yaratır. Bu O’nun azamet, Celâl ve Vâhidiyetinden kaynaklanan bir neticedir. Ve Allah her yerde, her mekanda hâzır ve nâzırdır, ama cisim olarak ve mekan tutarak değil, O, esma ve sıfatlarıyla keyfiyet ve kemmiyetten müberra ve münezzeh olarak, hâzır ve nâzırdır. Bu da Cenab-ı Hakk’ın Ehadiyetinin, Cemâlinin, Rahmaniyet ve Rahîmiyetinin cilvesidir. Meselâ, işte şahid!

Eğer benim gözümden suyu çekip kurutsa, ve onu hiç sulandırmasaydı, bir hastalık olan göz kuruması gibi bir illete maruz kalacaktım. Demek ki O, her dakika gözümü görüyor ki, hastalıktan korumak için onu sulandırıyor. Gözü bana veren ve eşyayı görmeme onu vesile ve vasıta kılan aynı zamanda gözümü de, gözümün gördüklerini de bilen, birisi olması lazımdır ki, bu işler olsun. Ve yine, meselâ; yediğimi hazmedebilmem için, ağzımda lokmayı sulandıran, mideme şifre gönderen, kafamı harekete geçiren, vücudumdaki gıda maddelerini muhtaç olan hücrelere, hem de en âdil bir şekilde taksim eden bir zât olması lazımdır ki, şu benim hayatım devam edebilsin. Onun içindir ki, “Rabbimizin isimleri bizim üzerimizde Rahmâniyet ve Rahîmiyetiyle tecelli ediyor.”diyoruz. Eğer Rabbimiz her yerde hâzır ve nâzır olmasaydı, lokma ağzımızda kurur kalırdı, mideye inen şey taş gibi inerdi ve hiçbir şey hücrelere âdilane taksim edilemezdi. İşte bütün bunlarla biz, Allah’ın bize bizden daha yakın olduğunu anlıyoruz. Evet, Cenab-ı Hak isim tecellileriyle bize şah damarımızdan daha yakındır. Fakat biz, bize ait hususiyetlerimizle O’ndan çok uzağız…

Şimdi, bunu nasıl tevfik edeceğiz, onu bir misalle izah etmeye çalışalım: Meselâ güneş bize bizden yakındır. Ama biz ondan çok uzağız. Güneş haddizatında bir tanedir, fakat her gün çeşitli boydaki dalgalarıyla başımızı okşar, her gün ağaçların dallarında bizim hesabımıza meyvaları kendi kazanında pişirir, durur.. Güneşin harâreti, ziyası, ışığı, renkleri tıpkı onun sıfatları gibidir. Eğer harareti onun kudreti, ışığı ilmi, yedi rengi de görmesi, duyması vs. gibi duyguları olsaydı bize bizden daha yakın olarak, bizde tasarruf yapacaktı. Kaldı ki güneş, kesif ve maddi bir varlıktır. Onun bünyesinde her zaman Hidrojen helyuma dönüşüp bundan hasıl olan ve milyonlarca tona tekabül eden ışın ve radyasyonlar da gelip bize, küremize, küremiz gibi daha nice yerlere ulaşmaktadır. Kaldı ki, Güneş, netice itibariyle maddeden ibaret bir varlıktır. Halbuki Allah maddeden münezzeh ve müberradır. Allah; ışın, radyasyon veya atom değildir. O, bunları yaratandır. Onun için bunlardan başkadır.. Allah-u Teâlâ Münevvirunnûr’dur. Nûra fer veren O’dur; nûru tasvir eden, şekillendiren O’dur; nûra kaynak olan O’dur; nûru yaratan O’dur. Bütün ziyalar, ışıklar, harâretler, renkler, O’nun kabza-ı tasarrufundadır. Allah’ın yarattığı güneş öyle olunca, elbette Allah (cc) evveliyetle hem bir tane, hem de her yerde hâzır ve nâzır olacaktır. Kaldı ki Nûr ismine mazhar Ehlullah’dan, “Abdal”dediğimiz bir kısım zatlar, “vücud-u mevhibe-i Rabbaniye”leriyle, yani ruh buudlu ikinci vücudla bir anda yüzlerce yerde bulunabiliyorlar. Sözlerine itimat edilir pek çok kişinin şehadetiyle bir zat, aynı günde hem İzmir’de hem Eskişehir ve hem de Ankara’da görülebilmektedir. Ve onu, kim bilir daha nerelerde görenler vardır! Allah’ın maddeden mürekkep âciz bir kulunun, ikinci varlığı olan dublesi, bir anda böyle yüz yerde görülürse, onu bu kadar kâbiliyet ve istidatlarla donatan, maddeden münezzeh ve müberra olan Hâlık, birliğiyle beraber niçin isim ve sıfatları ile her yerde hâzır ve nâzır olmasın ki! Değil mü’min veliler ve onlardaki “vücud-u mevhibe-i Rabbani”, bugün Avrupa’da rûhî tecrübeleriyle bir kısım spritualistler ve medyumlar aynı şeyi yapıyorlar. Gün geçmiyor ki, gazetelerde, mecmualarda bunlara dair pek çok enteresan hâdise neşredilmiş olmasın.

Evet, bunlara dair, her gün bir sürü şey duyuyor ve okuyoruz. Bunlardan birisi diyor ki: “Ben Londra’da bir seansta bulundum, aynı anda Fransa’da bulundum, aynı anda Belçika’da da bulundum.”Hakikaten o şahsı oralarda görüyorlar. Melâike-i Kirâm bir anda pek çok yerde bulunabiliyor, cinler bir anda bir çok yerde görülebiliyor, büyük şeytan, büyük kimselerin hepsine tesir etme yolunda, bir tane olmasına rağmen, tahtını bir yere kuruyor.. ve bilhassa baştakilerin hepsine bir anda sinyaller göndererek, hepsini bir ölçüde tesir altına alabiliyor… Allah’ın en aciz, en hakir varlıkları bu kadar hârika şeylere mazhar olurlarsa, acaba bunları var eden, varlıklarını devam ettiren, O Hayy-u Kayyûm olan Allah (cc), isim ve sıfat tecellileriyle her yerde hâzır ve nâzır olamaz mı?

M. Fethullah Gülen

Ateizm Var mıdır?

Ateizm,inançsızlık demektir.Allah’ı inkar edenlere de, ateist denir.Aslında, yok diyenler de var olduğunu söylemiş oluyorlar. Allah o kadar var ki, onun yokluğunu anlatmak için , asırlardır birçok insan bir çok çaba sarfediyor.Eğer yokluğu ispatlanmış olsa, bunca çabaya ne lüzum var?

Evet, o kadar var ve varlığı o kadar açık ki, yokluğunu açıklamaya çalışanlar hep varlar…Hep varlar , çünkü iddialarını bir türlü ispatlayamıyorlar. Yok olduğunu ispat edemiyorlar ama , iddialarından da vazgeçmiyorlar.Her devirde , az da olsa, azınlık da olsa, bir grup insan , “Allah yoktur!”demeye devam ediyor.”-Yok! Diyenlere bir sözüm var:

‘-Siz bana gerçekten yok olan bir şeyi gösterebilir misiniz ki, yok olanı ispat edebilesiniz?

Yoktur dediğinizi gösterebilecek olsanız, zaten o şey yok değil , var olur.Eğer yoktur dediğinizi gösteremezseniz, o zaman da yok demeye imkanınız kalmaz.Öyleyse , Allah’a,’yoktur’ demeniz de ayrıca ispat ediyor ki, O ‘VAR’ın ta kendisidir.”(Necip Fazıl)

Sahte ve uydurma tanrılar da , var ve bir Olan Allah’ı ispatlar. Çünkü , bir şeyin taklitlerinin olması , hakikisinin de var olduğunu gösterir..Gerçekten de ,Bir Yaratıcı olmasa, bunca sahtesi nasıl bulunur?

Öyleyse, aslında ateizm yoktur…Ancak, kendisinin ateist olduğunu iddia eden insanlar vardır. Çünkü ruh, inanma ihtiyacı ile yaratılmıştır.Ateizm yoktur. “Çünkü gerçek bir ateizm, yani bir ruhta Tanrı kavramının tam ve nihai bir yok oluşu , aslında sadece var olmayan bir gerçek değil, aynı zamanda da imkansızdır.”

İnsan kendi isteğiyle bu kavramı yıkabilir. Ancak, bir Yaratıcı’ya iman, vazgeçilemez bir ihtiyaç şeklinde varlığım devam ettirir. Eğer ruh, iman ile tatmin edilmezse , onun yerini hiçbir şey dolduramaz. İnsanın manevi hayatındaki boşluk, onulmaz bir yara gibi kanayıp duracak demektir.

Vehbi Vakkasoğlu

Allah Tarif Edilebilir mi, Bilinebilir mi?

Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz. Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez. Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir. Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz:

Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz. Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk. Evet, hakikaten kapı vuruluyordu. İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: “Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır”ilh… Biz, buna tasavvur diyoruz. Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur. Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdik; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır. Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz.

Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah’ı (cc) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât’a (1) yükselerek tanımaya çalışırız. Yani, eserlerinden tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan (2) şuhûda (3) yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûs çırpınıp dururuz. Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra’şedâr (4) olup ürpeririz.

Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim “ma’rufumuz”ve “malûmumuz”ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz. O’nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz. Evet, Allah isimleriyle ma’lûm (5), sıfatlarıyla muhât (6), zâtıyla mevcuttur; Hz. Sıddîk’ın ifâdesiyle: O’nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir. Veya en büyük Tarifçiye isnat edilen bir sözdeki itirafla, “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf”ölçüsüyle bir mârûf ve malûm’dur.

Kur’ân-ı Kerim’in, O’nun ef’âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O’nu ef’al ve sıfatlarıyla bir Ma’bud-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz.

Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma’bud-u Mutlak!… Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında vâzettiğin şiirimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinde bütünleşiyor ve itmi’nana eriyoruz.

M. Fethullah Gülen

Kelimeler

[1] Tecellî-i Zât: Ani ve berki olan Zâtî tecellî. [2] Gayb: Alâmet ve emare ile bilinmeyen, his ve akıl ötesi âlem. [3] Şuhûd: O’na ait emarelerin sezilip duyulduğu âlem. [4] Ra’şedâr: Titreyen, ürperen. [5] Esmâsı ile malûm: Allah isimleriyle bilinir. [6] Muhât: İhata olunmuş kavranmış.

Allah Kelimesi İle Tanrı Kelimesi Arasında Nasıl Bir Fark Vardır?

Bizim eski atalarımız müslüman olmadan önce yaratıcı bir zâta inanıyorlardı. Belki kendilerine göre, değişik tanrıları da vardı. Ama onlar daha çok kendi lehçeleri ile “Tengri”dedikleri zaman, zât-ı ulûhiyeti kasdediyorlardı. Bu kelime sonra biraz daha incelik kazandı ve tanrı şeklini aldı ki, aslında mabud demektir ve Arapçadaki “İlâh”ın, Fransızcadaki “Diyo”nun, Farsçadaki “Hudâ”nın karşılığı olan bir kelimedir. Ama hiçbir zaman, Cenab-ı Hakk’ın bütün Esmâ-i Hüsnâsını câmi, İsm-i Zât olan Allah kelimesinin karşılığı değildir. Allah dendiği an,bütün kâinatta tecelli eden isimleriyle bir Zât-ı Ecell-i A’lâ akla gelir. Allah kelimesiyle anlaşılan budur. Yani O, Ma’bud-u Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Maksûd-u Mutlak, Rezzâk-ı Mutlak, Bâri-i Mutlak, Cemil-i Mutlak’tır. İlh… Esmâ-i Hüsnâ’yı câmi Allah kelimesinde böyle umumi bir mânâ anlaşılır. Ve, bu itibarla da Allah’ın (cc) ism-i hâssıdır. Allah dendiği an bu Ma’bud-u Mutlak anlaşılır ve Vâcib-ül Vücûd akla gelir. Ama, tanrı dendiği zamân Yunanlının aklına Zeus gelir. Mısırlının Apis Boğası ve Hintlinin aklına da kendi inekleri… Demek tanrı kelimesiyle yerli-yersiz ma’but kelimesinin akla gelmesine karşılık, Lafz-i Celâle olan Allah kelimesi Vâcibül Vücûd’un ism-i hâssı olarak sadece o Esmâ-i Hüsnâ sahibi Zât-ı Zülcelâl-i akla getirir. Onun için bir insan, tanrı demekle Allah yerinde kullanırsa, maksadını anlatamaz ve hata etmiş olur. Tanrı, ilâh kelimesi yerinde Hudâ, Diyo ve God yerinde kullanılabilir; fakat Allah yerinde değil.. AIlah, Cenabı Hakk’ın Zâtının has ismidir. Onun için “L İLÂHE İLLALLAH”diyoruz; fakat “Lâ Allah’a illallah”demiyoruz. Evvelâ ilâhlar, tanrılar ne varsa hepsi nefyediliyor, sonra da isbatta, Ma’bud-u Mutlak, getiriliyor ve sadece Allah vardır, deniliyor.

Mevlid yazarı Süleyman Çelebi, bu hususu çok güzel tefrik ederek “Birdir Allah ondan artık tanrı yok”deyip, her iki kelimenin yerini de tayin ve tesbit etmiştir.

Buna binâen bir insanın ağzından tanrı kelimesi çıktığında, hemen reaksiyon göstermemeli, o adamın maksadına bakmalı, Allah yerinde o mânâyı kullanmışsa tatlıca ikâz etmeli. Aksine, tehevvür gösterilmemeli. Hele günümüzde katiyyen!..

M. Fethullah Gülen

Eğer Allah Varsa Niçin Göremiyoruz?

Görme, ihâta meselesidir. Meselâ: İnsanın vücudunda mikroplar var, hatta bir dişin dibinde belki bir kaç milyon bakteri bulunur. Bunlar kendi ellerindeki imkân ve edevâtla, insanın dişini yontmaya, yıpratmaya, aşındırmaya çalışırlar. Halbuki insan, ne bunların gürültüsünü duyar, ne de mevcudiyetlerinden haberdardır. Onlar da tamamiyle insanı göremez ve hele katiyyen ihâta edemezler. Esasen, insanı görüp tam ihâta edebilmeleri için, onun dışında ve tamamen müstakil olmaları ve aynı zamanda onu görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip bulunmaları lâzımdır. Demek ki, ihâta edemeyişleri görmelerine mâni oluyor. Onlar ise, o anda neyin karşısında bulunuyorlarsa ancak onu görüyorlar…

 

Mikro âlemdeki bu misâle benzer bir misâl de, makro âlemden arz edelim; meselâ: Büyük bir teleskopun başına oturduğumuzu düşünelim ki; bu teleskop, ışık yılıyla dört milyar sene ötesini gösteriyor. Yine de, bütün kâinat ve mekânlar hakkındaki bilgimiz “deryada katre”. Belki, sadece o teleskopla gördüğümüz saha hakkında, bulanık faraziyeler nev’inden bir kısım malûmata sahip olabiliyoruz. Bu faraziyeler ile de yeni faraziyelere ulaşarak başka malûmatlar elde etmeye çalışıyoruz.

Biz burada da, kâinatın idâresini, umumî şeklini, muhtevâsını ve mâhiyetini göremeyecek ve idrâk edemeyeceğiz. Çünkü, mikro âlemde olduğu gibi, makro âlemde de tam bir ihâtaya sahip değiliz.

Görülüyor ki, elimizde mikroskop veya X ışınları, mikro varlıklar karşısında ihatasızlık içinde olduğumuz gibi, makro âlemde de aynı ihâtasızlık içinde bulunuyoruz. Şimdi bir de, Allah’ı (cc) düşünelim: Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Allah’ın kürsîsine nispeten, bütün kevn ü mekânlar”yani ışık hızıyla trilyon defa trilyon derinlikleri bulunan kevn ü mekânlar, çöle atılmış bir halka gibidir. “Onun arşına nispeten de kürsî, çöle atılmış bir halka gibidir”. Kemmiyet ve keyfiyet ölçüleri içinde, arş ve kürsî ele alınırken ortaya konan nispetlerle bu ne müthiş azamet!.. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, emir ve irâdesini bu arş ve kürsîden tenfiz ve hükmünü oradan icrâ ediyor…

Şimdi, kâinatlara nispeten mikroskobik bir hüviyette olan sizlerin, bütün kevnü mekânları anlayabilme iddianız, nasıl abes bir iş ise, öyle de bütün mekânlar O’na nispeten mikroskobik bir varlık hâline gelen; Arş-ı A’zam’ı anlama gayretiniz de o derece abes bir iştir. Kaldı ki, Arş-ı Âzam da ancak, Allah’ın emirlerinin tenfîz ve icrâ mahâllidir. Böyle olunca, Allah nasıl ihata edilip kavranacak ki?..

Onun için Kurân-ı Kerim’de “Onu gözler ihata edemez; Onun ilmi ise bütün gözleri ihâta eder”(En’am, 103) duyurulmaktadır.

Evet, o basar ve basiretler Ona idrâk ve ihâta edemez. Görmek için ihâta lâzımdır. O, bütün basar ve basiretleri idrâk buyurur, ihâta buyurur da, gözler Onu ihâta edemez. Mevzuun aydınlığa kavuşması için, bu cihetin de böylece bilinmesi şarttır.

Bir diğer yönüyle; Nur, Allah’ın (cc) hicâptır (perde). Biz, nuru bile ihâta edemiyoruz. Efendimize (sav) Miraç’tan dönüşte, sahâbî sordu: “Rabbini gördün mü?”Bir defa şöyle buyurdular: (Ebû Zerr naklediyor) “O bir Nûr; nasıl görürüm Onu”. Başka bir yerde buyururlar ki: “Ben bir nûr gördüm.”Halbuki nur, mahlûktur. Allah, Münevviru’n Nûr’dur. Nûr’a şekil veren, biçim veren, tasvîrini yapan Allah’tır (cc). Nûr, Allah değildir; Onun mahlûkudur. Başka bir hadiste tavzih buyururlar: “Allah in hicâbı nûrdur. “Yânî sizinle Onun arasında bir nûr vardır. Siz, nûr ile muhâtsınız. Burada da ayrı bir derinlik var! Yine muhât diyoruz; ama sıfatları ile, başkası ile değil. Sıfatları ne gayri, ne de aynı…

Ulûhiyete dâir meselelere girince, mevzû derinleşiyor, ağırlaşıyor ve altından kalkılamaz bir hâl alıyor.

Netice olarak diyebiliriz ki: Allah (cc) görülmez. Hicâbı, nurdur Onun. Siz, görseniz-görseniz ancak nur görürsünüz. Meselâ: Nefs-i emmâre sırrını aşmağa çalıştığınız zaman, kızıl bir nur görürsünüz; nefs-i levvâmeye geldiğiniz zaman mavi; nefs-i mütmainneye geldiğiniz zaman da yeşil bir nûr görürsünüz. Sonra bir seviyeye gelirsiniz ki, orada gördüğünüz nûrun rengini tâyin ve tespit edemezsiniz. Bunlar, ehlullahın müşâhedesidir ve ancak vicdânî tecrübelerle inkişaf eder.

Bir fikir verebilmek için, mevzûa bu renklerle girdim ve arz etmeye çalıştım. Binâenaleyh, sizin de göreceğiniz sadece, Cenab-ı Hakk’ın nurunun gölgesinin gölgesinden ibaret olacaktır. Bu îtibarla da yine görmüş sayılmayacaksınız.

Şimdi de, mevzûu bir üçüncü yönüyle ele alalım: İbrahim Hakkı Hazretleri der ki: “Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli, âlemde ve sûretten münezzehtir, mukaddestir, Taâlallah”

Evvelâ, Rabbimizin zıddı yoktur. Bu çok mühim bir husustur. Bir şeyin zıddı olacak ki, görülebilsin. Yani sen ışığı görüyorsun; çünkü onun karşısında karanlık var. Kezâ, bir kısım uzunluklar hakkında fikrini söylüyorsun; Meselâ: Bu iki metre diğeri üç ilh… Zıddı olduğundan dolayı, bunlar tertibe girebiliyorlar.

Allah’ın ne zıddı, ne de niddi vardır ki: karanlık ışığı gösterdiği gibi, O da, zıddıyla görünsün.

Bir de bu meseleyi fizik açısından ele alalım. Acaba insan, şu önüne serilip teşhîr edilen kevn-ü mekânın kaçta kaçını görüyor. Evet, gördüğünüz şeyler hakkında bir rakam verebilir misiniz? Meselâ, düşünelim ki, görülebilecek şeylerden milyar-kere milyar eşya şu kâinat meşherinde bizim nazarımıza arz edilmiş ve “Buyurun, görün, ibret alın; Yaradanı alkışlayın!”denmiş. Halbuki nazarımıza arz edilen bu şeylerin ancak milyonda beşini görebiliyor, geri kalanları ise tanımıyoruz bile. Evet, sadece belli bir boyda, belli ışık dalgaları içinde olanları görüyoruz. O hâlde dikkat buyurun: “Ben niye Allah’ı görmüyorum?”diyen bir insan, milyonda beş gördüğü daracık kâinatın içine, bütün kevn-ü mekânı elinde tutan Allah’ı da sokmak istiyor!.. Âh, sefil düşünce!..

Evet, âyât-ı tekvîniyye (kâinat kitabının mevzû ve meseleleri) karşısında bin türlü kafa sancısı çeken Onu görecektir. Büyük Nebi Hz. Musa ve Nebilerin efendisi Hz. Muhammed (sav) kendi durumlarına göre mutlaka Onu göreceklerdir. Diğerleri de kendi çaplarına göre… Ve, burada araştırma, tefekkür etme hususuna büyük bir teşvik vardır. Ahirette bey ve sultan olmak isteyenler, dünyada, kafa ve kalp yapılarını yenilemeye çalışacak, daha doğrusu, orada, fikren ve rûhen yükselmiş kimselere yakışır şekilde Allah’ı görmek ve duymak için burada, kalp ve ruhlarını yaşayacak, hürmetlerini âli tutacak; bir kova su ile oraya gitmeyecek, bir umman taşıyacaklar ötelere… Tabii istidatlarınca. Zayıf bir hadîste -bazıları mevzû da diyor- İbrahim Hakkı, zayıf olduğuna bakmadan tercüme etmiştir.”Sığmam dedi Hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil madeninden.”

Cihanlar, azameti yanında zerreler kadar dahi olmayan O yüce varlık, ne lütûfkârdır ki; her müminin kalbindeki “kenzen”bilinir ve onun duygularının itmi’nânına vesîle olur!..

Her şeyin doğrusunu O bilir.

M. Fethullah Gülen

Allah’ın Özü ve Nitelikleri Nelerdir?

Allah, yarattığı şeylerden; onların hakikisinden ve izâfisinden tamamen başkadır. Kaldı ki, insan, şu sınırlı âlemde hep, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar.

Evet, insanın bu âlemde gördüğü şeyler, milyonda beş nisbetindedir. Duyduğu şeyler de o kadar. Meselâ o, sâniyede 40 defa ihtizaz (titreşim) yapan bir sesi duymaz. Binleri aşan ihtizâzı da duymaz. Öyle ise insanın, sesleri duyup alması sınırlıdır. Bu da, ancak milyonda çok küçük nisbetde bir şeydir. O’nun görüş ve duyuş sahası da çok dardır. Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın “Allah için görülmüyor? Nasıldır?”demesi -hâşâ!- O’na kemmiyet ve keyfiyet izâfe ederek, O’nun üzerinde düşünmesi, dolayısıyla da haddini bilmemesi demektir. Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah’ı da bilesin!.. Allah kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir ve senin nâkıs kıstaslarınla ölçülmeyecek kadar muâllâdır. (1) Sen ışık hızıyla trilyon sene ötelere gitsen ve trilyonlar senelik öteleri görsen, sonra gördüğün bu kâinatları üst üste yığsan; bunlar, O’nun varlığına nisbetle mikroskobik birşey bile olamaz. Bizler daha Antartika kıtasını bilemezken, bütün kevn-ü mekânları evirip çeviren Allah’ın -hâşâ- ve kellâ- “nitelik”ve “niceliği”hakkında nereden bilgimiz olacak!! Allah, Allah olduğu için, O’nun tâbiriyle “nitelik”ve “nicelik”ten de mukaddes ve münezzehtir. O, bizim, her türlü tasavvurlarımızın ötesinde, ötelerin de ötesindedir…

Kelâmcı: “Aklına her ne gelirse, Allah ondan başkadır”der. Tasavvufçu ise: “Aklına ne gelirse, onun verâsının ve verâsının verâsındadır. Ve sen, dâima seni saran perdelerle âdetâ bir fanus içindesin…”

Descartes der ki: “İnsan, herşeyi ile sınırlıdır. Sınırlı olan birşey, sınırsızı düşünemez.”Allah ise, varlığı sınırsızdır; nâmütenâhidir. Binâenaleyh, sınırlı düşünen insanoğlu O’nu ihâta edemez.

Alman edibi Goethe: “Seni binbir isminle anıyorlar, ey Mevcûd-u Meçhûl! Biri değil, seni binlerce isminle ansam, yine de seni senâ etmiş sayılamam. Çünkü sen, hertürlü tavsifin verâsındasın”sözüyle, bu mevcûd-u meçhûlu anlatır bize…

Mütefekkirler, Allah’ı mevcut, fakat idrâk edilmez bir mevcut olarak mütalâa ederler. Allah, insanın kavrayabileceği, bilebileceği şeylerden değildir. Göz, O’nu göremez, kulak O’nu işitemez. Öyle ise, sen, O’nun hakkında sadece Nebilerin ta’limine uyup öylece inanmalısın!..

Allah nasıl bilinir ki: O vücudun da, ilmin de ilk mebdei, ilk illetidir. Varlığımız, O’nun varlığının nurunun gölgesi; ilmimiz, O’nun muhit olan ilm-i İlâhisinin bir şemmesidir. Evet, bir seviyede, Allah’ı bilmenin ve irfan sahibi olmanın yolu vardır: Ne var ki bu yol, eşyayı bilme yolundan bütün bütün başkadır… Yanlış yolla O’nu tanımağa kalkanlar, nefislerinin gururunu kıramamış, iç müşâhedenin ne olduğunu duyamamış, tadamamış bir kısım talihsizlerdir ki; “Allah i aradım da bulamadım”hezeyânıyla fen ve felsefe nâmına dalâletlerini izhâr ederler.

Allah öyle bir Allah’tır ki, gerek enfüsi ve gerekse âfâki, kalb ve ruhun mi’racında seyr-i rûhi ve kalbi varlığını ve varlığının zarûri olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini bize hissettirir. İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu vicdâni duygu, bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Böyle iken, biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zuhul ederiz de hata ve dalâletlere düşeriz.

Kâinat, bunu hatırlatıcı bin dil ve bin teldir. Kur’ân, belâğatlı lisaniyle en büyük hatırlatıcı, Peygamberimiz ise en mükemmel bir tebliğcisidir.”Sığmam dedi hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil ma’deninden”

Muallâ: Yüce, uzak

M. Fethullah Gülen

Allah’ın Mâsum Canlılara Musibet Vermesi Zulüm müdür?

Hâşâ! Mülk Onundur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba, san’atkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp, gayet san’atkârâne yaptığı murassâ bir libası sana giydiriyor; hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor, seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki, “Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin”? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin. Aynen öyle de, Sâni-i Zülcelâl göz, kulak, lisan gibi duygularla murassâ, gayet san’atkârâne bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, müptelâ eder, aç eder, tok eder, susuz eder, bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen, “Beni niçin bu mesâibe müptelâ ediyorsun?”Temsilde işaret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak.

Zaten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf, bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücuttur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur, beliyyat vasıtasıyla terakki eder. Hayat, cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder, kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini ifa eder, ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkak eder.

Bedîüzzaman Said Nursi

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz