Beş Duyu Organıyla Algılanamayan Şeyler İnkar Edilir mi?

Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan görme duyusu ile, maddî varlıkları görür. Dili ile tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, mıknatısın itme ve çekme kuvveti gibi nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.

İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, görmediğime inanmam diyerek bütün varlık âlemini sadece gözleriyle gördüklerine özgüleyerek büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi olmamasına delil olmaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.

Görmediğim şeye inanmam safsatasının altında aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz kulağın; burun, dilin görevini göremez. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların işlevlerini yerine getirmezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez. Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. Görmediğime inanmam, diyen bir insan, bir eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat potansiyelinin ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun ustasını, sanatkârını göremiyorum diyen insan son derece, ilim ve aklıdan uzaklaşmış olur.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızkı verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?

Evet, Allah’ın görme organımız olan göz ile görünmemesi, kudret ve ilmiyle her şeyi kapsamasından ve zıddının yokluğundandır. Mesela, atmosferin yer küreyi her yandan kuşatması gibi, güneşin de bütün feza âlemini, cismi ile kuşattığını farz etsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Her yer güneşin ışığıyla kaplandığından güneş görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığından zıddının yokluğundan dolayı, güneş görülmez ve bilinmez. Bununla beraber, ışığıyla her yerde bulunan ve her yeri kapsayan, güneşin varlığını inkâr etmek de nihayetsiz cehalet olur.

Aynı mantık perspektifi içerisinde, isim ve sıfatlarıyla her şeyi kuşatan ve her yerde hazır olan ve zıddı olmayan Allah’ın da göz ile görülmemesine bir derece bakılabilir.”Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”

Mehmet Kırkıncı

Allah’ın Mahiyeti İnsan Aklıyla Kavranabilir mi?

Öncelikle, şurası iyi anlaşılmalıdır ki bir şeyin varlığını bilmek ayrıdır, mahiyetini bilmek ayrıdır. Kainatta bir çok şey vardır ki; akıl onların varlıklarını apaçık bildiği hâlde mahiyetlerini kavrayamamaktadır.

Mesela insan, bir fizik kanuna olan yerçekimini bildiği ve hatta o kanuna tabi olduğu hâlde, onun mahiyeti hakkında hiçbir fikir sahibi değildir. Annenin, evladına sarılmasıyla varlığını anladığımız şefkat hissinin nasıl bir his olduğu konusunda yine hiç kimse bir fikir sahibi değildir. Ruh, elektrik, hayal gibi hususların varlığı nasıl apaçık bir hakikat ise onların mahiyetlerinin bilinmemesi de aynı derecede açık bir hakikattir.

Akıl ile anlaşılamayacak konuları anlamaya, izaha zorlanmak; demagojidir, cehalettir. Bu davranışıyla insan, doğru düşünce kulvarından sapar ve altından kalkamayacağı ve sonuçta kendisinin helâkine sebep olacak ağır bir yükün altına girer.

Eser ustasının idrak edip anlayamayacağı gibi, akıl da kendisini yaratanın mahiyetini anlamaktan acizdir. Çünkü akıl, yaratılmıştır ve sanat eseridir ve sınırlıdır. Görmenin, işitmenin kısaca beş duyunun sınırlı bir algılama sahası olduğu gibi, aklında belirli bir anlama sahası, sınırlı bir algılama gücü vardır. Cenabıhakk’ın kudsî mahiyetini anlamak, idrak etmek, aklın idrak ve intikal sahasının dışındadır.

Şurası bilinen bir gerçektir ki; insan değil Allah’ın zatını, kendi ruhunun, hayalinin, vicdanının dahi mahiyetini kavrayamaz. Çünkü saydığımız bu özellikler cismanî olmadığından dolayı, akıl onlara bir suret giydiremez, bir şekil veremez. Mesela, hayal için; uzunluk-kısalık, büyüklük-küçüklük, söz konusu olmadığından, akıl onlara bir şekil veremez ve bir sınır çizemez. Bununla birlikte hiçbir insan, mahiyeti bilinmemen bu duyguyu inkâr da edemez.

Kendi mahiyetini bilmekten aciz olan insanın, bütün akılların, hayallerin, ruhların, hislerin, vicdanların, hafızaların ve meleklerin yaratıcısı olan Allah’ın kutsi mahiyetini anlamaya zorlanması, en büyük bir cehalet ve demagojidir.

Allah’ın bütün sıfatları, sonsuzdur, sınırsızdır ezelî ve ebedîdir. Akıl, ise sınırlıdır ve sonradan yaratılmıştır. Sınırlı olan sınırsız olanı, başlangıcı ve sonu olan, ezelî ve ebedî olanı elbette kavrayamaz. İşte gerçek anlamda idrak ve doğru algılama, insanın Allah’ın mahiyetini algılamaktan aciz olduğunu anlaması, idrak etmesidir.

İnsan aklı, bilinmeyene bilinenden, soyuta somuttan, zora kolaydan, genele özelden gitme eğilimindedir. Yüce Allah’ın, eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur ki; insan, kıyas ve temsil yoluyla; deney ve tecrübe vasıtasıyla, düşünce ve hayal aracılığıyla onun kutsi hakikatini anlamaya yol bulabilsin.

Aklın, Allah’ın mahiyetini idraki, mantıksal olarak da çelişkiyi gerektirir. Çünkü o hâlde sınırlı, sınırsızı; sonradan olanın başlangıcı olmayanı kapsaması gerekir. Bu ise imkânsızdır. Akıl, Allah’ı varlığı zorunlu, kudreti sınırsız, iradesi sonsuz, ilmi her şeyi kuşatan olarak bilmekle sorumludur. Zaten yaratılış amacı da budur. Şu hâlde Allah’ın kutsal mahiyeti ne idrak ne hayal ne hissedilebilir. Akılla anlaşılan ve duygularla algılanan her şey mahluktur. Allah’ın varlığı bu dünyada, ancak aklın nuruyla görülür, kalbin sezgisiyle sezilir.

Evet, aklın görevi, Allah’ın kainatta yansıyan büyüklük ve yüceliğini, kudret ve hakimiyetini ve yarattıklarında ortaya koyduğu sınırsız estetik dizaynı ve kulları için yaptığı lütuf ve yardımları gözlemlemek derinden derine düşünmektir.

Mehmet Kırkıncı

Küçük Canlılar Niçin Yaratılmış Olabilir?

Bu soruyu kendisine tevcih ettiğimiz muhterem hocamızın verdiği cevap yıllarca zihnimizi meşgul etmişti. Onun: “Kâinata nisbet edildiğinde siz büyük canlı mısınız, siz niçin yaratıldığınızı düşündünüz mü?”şeklindeki cevabı; bize büyüklük ve küçüklüğün izafî olduğunu öğretiyordu. Allah (cc)’ın çok küçük mahluklara çok büyük işler gördürebileceğini, yıllar sonra anlayabildik. Geçmişte yaşanan veba gibi salgınlarla medeniyetlerin nasıl çökebileceğini, ancak bugün gündeme gelen şarbon veya SARS’ın biyolojik silâh olarak kullanılabilme potansiyelleriyle öğrendik.

Mikroorganizma dendiğinde akla gelen şey, bunların mikroskopik oldukları, yani gözle görülemediğidir. Temizlik hususunda çok hassas olan Efendimiz (sav) tırnakların belli aralıklarla düzenli olarak kesilmesini tavsiye ederken, Hz. Ali’ye hitaben tırnaklarımızın altında barınan ve insanı hasta eden varlıklara dikkat çekmiştir (Deylemi). Daha sonra Orta Çağ boyunca, başta İbni Sina olmak üzere birçok âlim bu görünmez varlıkların tesirlerinden bahsetmiştir.

Mikroorganizma dendiğinde, tek tip varlıklar akla gelmemelidir. Aksine birbirlerinden çok farklı plân ve sistemlerle yaratılmış binlerce canlı bu gruba dahildir. Kabaca sınıflandırıldığında bakteriler, mantarlar, protozoonlar, algler ve virüsleri sayabiliriz. Virüsler önceleri ‘canlı mı, cansız mı’ diye tartışılırken; sahip oldukları organizasyon ve çok ince sanatlı yapılarından dolayı, artık canlı kabul edilmektedir. Bakterilerin bir zarla sınırlanmış çekirdekleri olmadığı halde (prokaryotik hücre), mantar ve protozoa hücrelerinin çekirdekleri vardır (eukaryotik hücre).

Mikroskopik canlıların dünyasının büyüklüğünü ve ihtişamını idrâk için tıp fakültelerinin müfredatı ve Sağlık Bakanlığı istatistikleri incelenebilir. Tıp fakültelerinin parazitoloji, mikrobiyoloji, klinik mikrobiyoloji, bakteriyoloji ve enfeksiyon hastalıkları gibi bölümlerinde, fakülte bittikten sonra üç yıl ihtisas yapılır, doktora tezleri hazırlanır. Mikroskopik canlılar üzerine yıllarca araştırmalar yapılmış ve halen yapılmakta, araştırmalar derinleştikçe bu âlemin büyüklüğü ve bu canlılardaki muhteşem sanatlar çok daha iyi anlaşılmaktadır. Hastalık yapan bakterilere karşı yeni yeni antibiyotikler geliştirilirken, bakteriler de, “Durun, bu dünyada sadece sizler yoksunuz, bizler de varız.”dercesine direnç gösteriyor.

Bakterilerin clostridium cinsi; karbonhidratlardan selülozu, nişastayı, çözünür şekerleri ve hattâ lâktik asiti bile fermente ederek, parçalar. Böylece bütirik asit, asetik asit, CO2 ve H2 gibi ürünlerin açığa çıkmasına sebep olur. Meydana gelen bu maddeler, bakteriler açısından yan üründür. Fakat bu iş insanlar tarafından bütirik asit ve asetik asit elde etmek için yapılırsa, fermantasyon sonunda meydana gelen bu dört madde esas ürün kabul edilir.

I. Dünya Harbi’nde İngiltere’de harp levazımatı yapmak için, bol miktarda asetona ihtiyaç duyulmuştur. Bu hal, asetonun fermantasyon yolu ile yapılması için araştırmalara zemin sağlamıştır. Bir kimyacı olan Weisman, bakterilerden fermantasyon yolu ile aseton elde etmede başarı göstermiştir.

Bakterilerin acetobacter cinsi, alkolü okside ederek asetik asite dönüştürür. Bu bakterilerden istifade edilerek pratikte sirke yapılır. Bakterilerden streptococcus ve leucorostocun bazı türleri ticarî kültürlü ayran, tereyağı ve peynir gibi süt ürünlerinin yapılmasında kullanılır. Bu bakteri türleri tek yoldan madde sentezlemeye programlandığından, sadece lâktik asit istihsal eder. Bu asit, ayranın ekşiliğini temin eder. Yine ticarî maksatla tereyağının tadını daha iyi hale getirmek için, s. lactis ile s. diacetilactis bakterileri kullanılır. Bazı lactobacillus türlerini kullanmak suretiyle elde edilen lâktik asit, plâstiklerin yapılmasında, bazı besin maddelerinin hazırlanmasında, boyacılıkta ve derilerin tabaklanmasında kullanılır. Propionibacterium türleri, bazı özel peynirlerin olgunlaştırılmasında ve İsviçre peynirinin üretilmesinde kullanılır.

Streptosmycetaceae familyasına ait bazı bakteri türleri, antibiyotik istihsali dolayısıyla ekonomik bir öneme sahiptir. Meselâ bugün antibiyotik olarak kullanılan streptesmicin, streptomycesgriseus’tan elde edilir. Hastalıklardan korunmada ve tedavide bakterilerden elde edilen aşılar ve serumlardan istifade edilir. Öldürülmüş veya zayıflatılmış canlı bakteriler kullanılarak aşı hazırlanır. Meselâ tifo aşısı, ölü bakteri; verem (tüberküloz) aşısı, zayıflatılmış canlı bakteri ihtiva eder. Antibiyotikler, insilün gibi bazı hormonlar, kanser tedavisinde kullanılan bazı kimyevî maddeler biyo-teknolojik metotlarla bakterilerden elde edilebilmektedir.

Biyolojik mücadele çalışmalarında, zehirli madde üreten bakteriler kullanılarak zararlılarla savaşılır. Özel olarak üretilip, tarla bitkileri üzerine püskürtülen bu bakteriler, bitkiyi yiyen zararlı böceklerin ölümüne sebep olur. Sivrisineklere karşı bu metot kullanılmaktadır.

Nitrobacteraceae familyasına ait bakterilere daha ziyade toprakta rastlanır. Bunlar topraktaki faaliyetleri neticesi azot devr-i daiminde önemli rol oynayarak toprağın verimliliğini artırır. Bilindiği gibi bitkilerin azot kaynağının mühim bir kısmını, bu bakterilerin oluşturduğu nitratlar teşkil eder. Saprofit (çürükçül) bakteriler, organik maddeleri çürüterek kendileri için besin ve enerji elde ederken, oluşan organik ve inorganik maddeler, toprağın zenginleşmesine, tabiatta sınırlı miktarda bulunan maddelerin tekrar kullanılmasına, madde devr-i daimine vesile olur.

Bitki ve hayvan kalıntılarının çürüyerek toprağa karışmasında, yeryüzündeki madde devr-i daiminde mantarlar da önemli rol alır. Bitkilerin sonbaharda dökülen yaprakları, mantar ve bakteriler vasıtasıyla çürütülerek humuslu organik maddelere dönüştürülür. Oluşan fosfat ve nitrat gibi mineraller, bitkiler tarafından alınarak hayat devrine dahil olur.

Mantarlar; gıda ve fermantasyon (mayalanma) endüstrisi, ilâç sanayii ve çeşitli ürünlerin elde edilmesinde kullanılmaktadır. Peynir, alkol, ilâç ve ekmek yapımında mantarlardan yararlanılır. Mantarlarda minerallerden; kalsiyum, demir, fosfor, potasyum ve bakır bulunmaktadır. Çeşitli antibiyotikler, steroid hormonlar ve birçok vitamin, mantarlardan elde edilir. Son zamanlarda mantarlar, kanser tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır. Penicillumchrysogenum mantarının ürettiği penisilin antibiyotiği, bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Denizlerde, çok fazla alg çeşidi bulunuyor. Algler; protein, vitamin ve mineraller yönünden zengin canlı grubundandır. Bu alglerden çeşitli besin maddeleri üretilerek beslenme problemlerinin çözümlenebileceğini gösteren uygulamalar vardır. Japonya’da bu gâye ile alg çiftlikleri kurulmuştur. Besin değerleri ve ürettikleri oksijen sebebiyle algler, insanlar ve denizlerdeki hayvanlar için vazgeçilmez canlı grubudur. Gıda zinciri de denen, bir canlının diğer canlıya gıda olması şeklinde açıkladığımız silsilenin en birinci halkası bir hücreli alglerdir. Eğer algler olmasaydı, insana kadar ulaşan bu mükemmel gıda zinciri olmazdı.

Gerek bakteri ve mantarlar, gerekse virüslerin hastalık yapan türleri geçmişten günümüze birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. Ölüm olmasaydı, dünyanın ne kadar feci bir hâl alacağını, bilim-kurgu filmlerinde seyretmek bile, insanı ürpertmektedir. Dünyamızın dolup boşaltılmasında ve yeni gelenlere yer açılmasında bu mikroorganizmalara çok iş düşmektedir.

Mikroskopta zor görülen bu minik canlıların anatomik ve fizyolojik mükemellikleri ise, ciltler dolusudur. ‘Büyük saati mi yapmak daha kolaydır, küçük saati mi?’ şeklinde bir soruyla karşılaşıldığında, herkes küçük saatin daha sanatlı ve ince işçilik gerektirdiği için, daha zor olduğunu söyleyecektir. Allah (cc) için zorluk ve kolaylık mevzubahis olmamasına rağmen, bir mikrobun vücudundaki biyokimyevî hâdiseleri ve organcıkları düşünmek, Yaratıcı’mızın kudretinin ve ilminin sonsuzluğunu daha iyi anlamamıza vesile olmaktadır.

Küçük canlıların niçin yaratıldığına dair biyoloji, tıp ve ziraat biliminin ortaya koyduğu neticelerden sadece bazılarına temas ettik. Bu bile yeryüzünün dengesinde küçük canlıların önemli varlıklar olduğunu gösteriyor. İleriki yıllarda ortaya konacak daha çarpıcı neticeleri gördükçe, Allah’ın (cc) küçük canlıları niçin yarattığını çok daha iyi anlayacağız.

Dr. Hacı Lüy

Allah, Yaratmış Olduğu Mahlukları İle Kıyaslanabilir mi?

İnsanı aldatan, önemli hususlardan bir tanesi de yaratıcıya ait sıfat ve niteliklerle yaratılanlara ait özellikleri karşılaştırması ve karıştırmasıdır. Allah, varlığı kendisinden olup başlangıcı ve sonu olmayandır. Mahlukatın, var olmak için mutlaka bir yaratıcıya ihtiyacı olduğu gibi, başlangıç ve sonları da vardır. Allah, bütün sıfatları itibarıyla sonsuz kemaldedir. Aczden, ihtiyaçtan, zaman ve mekan kayıtları ile bağlı değildir.

Yaratılanlar ise varlıklarını devam ettirebilmek için beslenmeye, faaliyet gösterebilmek için zaman ve mekana ihtiyaç duyar. Şurası bilimsel bir gerçektir ki; mukayese ve değerlendirmeler aynı türler arasında yapılır. İki elmanın üç armutla toplanamayacağı ilkokul çocuğunun bileceği bir gerçek iken, varlığı zorunlu olan ile, var ya da yok olması eşit olan, yaratıcı ile yaratılan konumunda olan, sınırlı ile sınırsız olan nasıl birbiriyle kıyaslanabilir?

Mehmet Kırkıncı

Genetik Kopyalama ile Allah’ın Yaratması Aynı mıdır?

İnsanın yaratmasıyla Allah’ın yaratması arasında (yok)la (var) arasındaki kadar fark vardır. Bu büyük farkın farkına varmayanlar, (yarattım) diyenlerin küfre düşeceğini düşünüyorlar. Halbuki, Allah’ın yaratmasıyla kulun yaratması arasında fark vardır. Allah’ın yaratması yoktan var etmesi demektir. Kulun yaratması da var olana şekil vermesi demektir…

Bu sebeple hiçbir kul, yoktan var ederek yaratamaz. Yaratıkların hepsinin de önce bir çekirdeği, özü ve aslı mevcuttur. Bu çekirdek, öz ve asıldan üretmiş, şekillendirmiş, geliştirmiş olur insan. Bu manada kullara yarattı, denebilir. Ama yoktan var etti manasında yarattı denemez. Bir mobilyacı ağaç yaratamaz. Ama yaratılmış ağaçlardan güzel mobilya yapabilir. Buna yarattım derse, yoktan yaratmış olmaz. Belki var olan ağaçtan güzel şekiller yapmış, kendi ifadesiyle yaratmış olur..

Kopyalama olayı da böyledir. Yoktan yaratma değil, var olan geni geliştirme olayıdır.

Nitekim bu konuda şöyle diyenler de mevcuttur:”Kopyalama yaratma değildir! Yaratma, yoktan var etmedir. Allah canlı ve cansız bütün varlıkları yoktan ve önceden mevcut bir örneğe bakmadan, ondan yararlanmadan yaratmıştır. Genetik kopyalama ise mevcut yaratılmış genler üzerinde işlemler yaparak gerçekleştirilmektedir. Bunun yaratma ile bir ilgisi olmadığına göre ortada bir “ikinci yaratıcı”da yoktur.

Genetik kopyalama insanlara uygulanamaz. Hayvan ve bitkiler için ise, insanlara faydalı olmak, hiçbir şeye ve kimseye zarar vermemek kaydıyla uygulanabilir.”

Hemen hatırlatalım ki, yaratma kelimesini kullananların niyetleri mühimdir.

İmanına delil bulunan kimsenin “yarattım”demesiyle küfrüne hüküm verilemez. Ağız alışkanlığı yahut da kelimenin manasının nereye kadar uzandığını bilememesi olarak yorumlanır. Çünkü imanına delil vardır.

Nitekim camiye çocuğuyla birlikte namaza gelmiş olan bir babanın, namazdan çıkışta cami avlusunda çiçekleri koparan çocuğuna söylediği, “Yavrum, çiçekleri koparma. Allah (baba-gökte) seni çarpar sonra!”sözünde küfür kelimeleri vardır.

Çocuğunu terbiye maksadıyla söylenen bu sözlerin içindeki iki kelime küfür manasına gelmektedir. Biri Allah’a (baba) demesi. Allah’ın Hıristiyanlar gibi babalık sıfatının olduğunu söylemiş olması. İkincisi de (gökte) demekle Allah’a mekan göstermiş olması… İkisi de kelam ilminde küfürden başkası değildir.

Şayet bu kelimelere bakarak bu babanın kâfir olduğunu söyleyecek olursak sorarlar:

-Kâfirin camide hem de çocuğuyla işi ne? Adam namaz kılıp çıkmıştır cami avlusuna.

Namaz kılışı imanına delildir. Öyle ise sarf ettiği (Allah baba, Allah gökte) sözlerine bakarak küfrüne hükmedilemez..

İşte burada konuyu aydınlatan Bediüzzaman Hazretleri, meşhur ikazını şöyle yapıyor:”Bazen kelam küfür görünür, ama sahibi kâfir olmaz!”

Bana öyle geliyor ki bu tek cümlelik açıklama, sanki koskoca bir kitap kadar tatmin edici olmakta, imanlı insanları küfür ithamından kurtarmaktadır.

Yoksa aynı safta namaz kıldığımız insanı, avluda çocuğuna söylediği sözleri yüzünden küfürle ithamdan çekinmeyecektik. Çünkü açıkça, “Allah baba”diyor, gökte olduğunu da söylüyor

Evet, bu cümle tekrar edilerek ezberlenmeli:

-Bazen kelam küfür görünür; ama sahibi kâfir olmaz!..

Bununla beraber yanlış anlaşılacak küfür kelimelerini kullanmamalı, su-i zanna sebep olmamalıdır. Onda tartışma yoktur zaten…

Ahmet Şahin

Kâinatın Kumandanı Kimdir?

Nazarını kâinata gezdiren insanın, kendisini ve diğer mahlukatı mükemmel bir tenasüb ile yaratıp gıdalandıran; hazık bir hekim gibi, herşeyi insanlara yarayışlı hâle getiren Allah’ı anlamaması ve tanımaması basiretsizliktir, körlüktür.

Dikkat edildiğinde, insan vücudunun nelere ihtiyacı varsa, hepsinin en uygun şekilde istifadesine sunulduğu görülür. Mesela mikroskopla görülebilen ve mikronla ölçülebilen hücrelerin bile gıdalanması ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri sözkonusudur. Asitlerden ve aminoasitlerden mürekkep hücre, ortadaki çekirdek ve etrafındaki stoplazma ile dıştaki incecik zardan müteşekkil elsiz, ayaksız bir şeydir.

En küçük dış müdahalelerden bile zarar görüp hayatiyetini yitirebilecek bu çok hassas yapı, ağzımıza koyduğumuz herşeyden ve teneffüs ettiğimiz havadan nasibini alır.Gerekli minaralleri, vitaminleri, karbonhidratları ve oksijeni temin edip, hareket eder ve çoğalır. Bulunduğu yer ve yapısı itibariyle yürümesi, uçması ve yüzmesi mümkün değildir ama, o hücre, yaratılışının gereği hemen her yöne hareket eder, hemen heryere gider ve bölünerek ürer. Bir iken iki, üç, dört olur. Hususiyetlerini koruyarak mevcudiyetini devam ettirir.

Bir hücrede mütahade edilen bu keyfiyet müteselsil daireler hâlinde, kâinatın her tarafında da müşahade edilir. Hücreyi büyütseniz insan, insanı büyütseniz kâinat olur. Kâinatı küçültseniz insan, insanı küçültseniz atom meydana gelir. İşte kâinatta böylesine bir tenasüb ve tevhid vardır. Bu açıdan: “Kürre-i Arz nedir?”sorusuna: “İnsanı var eden, onu birtakım arzular ve ihtiyaçlarla yaratan Allah’ın o ihtiyaç ve arzulara cevab vermek üzere hazırladığı bir sofra, bir ambar veya bir eczahanedir”cevabı verilebilir.

Yüzünüzü semaya çevirip, uzaktan uzağa göz kırpıp, bize tebessüm eden yıldızlarla yaldızlanmış gökyüzüne baktığınızda; yeryüzündeki kumlardan daha çok ve bizim küremizden binlerce defa büyük küreleri, en küçük bir düzensizliğe meydan vermeden gezdirip dolaştıran, ahenkle yörüngelerinde tutan Allah’ın mevcudiyetini, kudretini ve kayyumiyetini göreceksiniz. Hâttâ, dünyamıza düşerken atmosferde yanıp parçalanan meteorların, adeta, şeytanların başına vurup: “Dikkat et, bunlar Allah’ın kudret ve irâdesiyle dönüyor.”dediklerini duyacaksınız. Bu perspektifle baktığınızda, elektronikten kozmolojiye, atom fiziğinden radyolojiye kadar herşeye hükmü geçen Sani-i Hakîm’i göreceksiniz. Yıldızların, güneşlerin, galâksilerin, kozmik bulutların, hâttâ en küçük meteorların kendi dilleri ile “Allah vardır. Bizi, feza boşluğunda tutup, birbirimize çarptırmadan gezdiren, ahenkle dolaştıran O’dur”dediklerini duyacaksınız.

Zerrelerden gezegenlere kadar herşeyin, Allah’ın emirlerini dinlemeleri ve O’nun emirlerine amade oluşlarını müşahade için kâinata baktığınızda da, O Kumandan-ı Ekmel’in, O Kumandan-ı Ekber’in, adeta, ordularına “İleri Marş!”emrini verişi gibi, zerrelere “Yürüyün!”dediğinde yürüdüklerini, kürelere “İleri!”dediğinde hareket ettiklerini ve herşeye istediği nizamı verdiğini göreceksiniz.

İşte bunları müşahade ederek, ilminiz ve aklınızı kullanıp tefekkür ederek, kâinatın Kumandan-ı Ekmel’ini bulduğunuz an, siz de: “Ey büyük kumandan! Seni tanımaya, azametine uygun kulluk yapmaya geldim”diyecek, secdeye kapanacak, O’nun büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünüzü idrak ederek kulluğun tadına varacak, sermest olacaksınız.

M. Fethullah Gülen

Atomları Hareket Ettiren Kuvvet Nedir?

Canlıların en küçük parçası olan hücrenin içine girdiğinizde, harikalarla karşılaşırsınız. Mesela, insan vücudunu teşkil eden hücreler ile hayvanların ve bitkilerin hücrelerini teşkil eden hücrelerin birbirinden farklı olduğunu görürsünüz. İnsan vücudundaki bir hücrenin hemoglabin sayısı altmışdokuzbin ise hayvan hücresindeki hemoglobin sayısı kırkbindir. Bu sayılar hiçbir zaman değişmez. Bunların dizilişi ise karşı karşıya, birbirine mütekabil zincirler gibidir. O halkaların herhangi birine müdahale edildiği an, zincir bozulacak ve canlının hayatiyetinin kaybolmasına sebep olacaktır. O küçücük müdahalenin neticesi olan değişme, canlının ölümüne mal olacaktır.

Her hücrenin içindeki kimyevî maddeler farklı miktar ve çeşitliliktedir. Kimisinde demir, kimisinde fosfor, kimisinde magnezyum bulunmakla birlikte miktarları da farklıdır. Hücrenin yapısına göre değişiklik gösteren bu miktar ve çeşitlerin değişmesi ihtimali ve imkanı da yoktur. İlmî araştırmalar neticesinde, basit bir misal olarak dikkatinizi çektiğim, vücudun en küçük parçası olan hücrenin bu boyutu ile ilgili olarak, şu hakikata varıldı: “Zerreleri hareket ettiren, atomlara yol gösteren; bunları şekillendirip, nizama sokarak insanı, hayvanı, bitkiyi ve bütün eşyayı karekteristik hususiyetlerle ayrı, ayrı yaratıp yaşatan Allah’tır.”

Kimya araştırmacıları, Hegel ve Bughner devrinde ortaya atılmış olan “Protoplazma nazariyesi”nden meded umdular. “Madem ki, yeryüzündeki atomlar insanı varetmeye, yaratmaya müsait değildir. O hâlde ilk canlı başka bir kürede meydana gelmiştir. Mesela, Merih’te meydana gelerek bir kısım anaforlar veya fırtınalar ile hayat cürsümeleri hâlindeki protoplazmalar dünyamıza indi ve hayata menşe’ oldular.Sonra stoplazma, sonra hücre, sonra canlılar meydana geldi”dediler.

Münakaşası yapılan böyle bir nazariyenin kabulüne ve böyle bir şeyin vuku bulmasına imkan yoktur. Düşünüp, kıyaslayalım. Akıllı bir canlı olan insan, binlerce yıllık ilminin ve tekniğinin birikimi ile geliştirdiği füzeyi, binbir hesap ve ihtimamla uzaya gönderiyor. Onun atmosfere girdiği anda sürtünme ile yanabileceği; iç ve dış basınç farklarıyla deforme olup parçalanabileceği; yörüngesinden uzaklaşıp, kaybolabileceği; kullanılan yakıtın tehlikeli durumlara sebebiyet verebileceği; astranotların beslenmesi, solunumu, psikolojik yapıları, vs. gibi milyonlarca menfî durum ve ihtimal hesap ediliyor. En küçük bir hata ve yanlışlığın yapılagelen herşeyi faydasız hâle getireceği bilindiğinden, tesadüflere göre hareket edilmiyor.

Yani, özel olarak eğitilmiş kişiler, özel alaşımlı metallerden yapılmış füzeler ve binbir hesapla belirlenmiş yörüngelerle fezadaki en yakın bir menzile gitmek tesadüfe bırakılmıyor da; bir hayat cürsümesi, bir protoplazma, binlerce menfi şarta, ışık hızıyla hesap edilen mesafelere, kozmik anaforlar ve manyetik fırtınalara, ultroviyole ışın bombardımanlarına rağmen; dünyamıza geliyor, bir köteye konuyor… Mağmalarla ve çevre şartlarıyla mücadele edip yaşama kavgası veriyor…Sabırla, müsbet şartların oluşmasını bekliyor… Sonra stoplazma meydana geliyor… Hücre teşekkül ediyor… Parçalanıyor, ikinci hücre, üçüncü hücre, dördüncü hücre ve basit canlılar… Ardından daha mükemmelleri ve insan…

O hayat cürsümesinin başka bir kürede meydana gelebileceğini kabul etsek bile burada karşımıza çıkan zorluklar orada karşımıza çıkmayacak mı? Dünya gibi, canlıların yaşamasına en müsait ortamda bile meydana gelemeyen bir protoplazmayı, yaşamaya elverişsiz olduğunu bildiğimiz o gezegenlerde nasıl meydana getireceksiniz?

Uzaklara gitmeyin. Buyrun, aynı elementleri, aynı maddeleri alın. En basit bir hücrenin terkibini yapmaya çalışın. Mahiyetini bildiğinizi, terkibini bildiğinizi iddia ettiğiniz, basit bir canlı olan tek hücreli amipe hayatiyet veriniz. Ama, hiçbir şeye ve hiçbir hücreye hayatiyet veremezsiniz, veremeyeceksiniz de…

İşte bu nazariyenin de kıymeti; beşikteki bebelere bile anlatamayacağınız bir safsata.

M. Fethullah Gülen

Allah Neden Sebepleri Çalıştırıyor?

Her şeyin sebeplerle meydana geldiği bir âlemde yaşıyoruz. Yağmur buluttan, meyve ağaçtan, insanlar anne ve babadan bu âleme geliyorlar. Acaba, bütün bu sebepler, kendileriyle meydana gelen şeylerin yaratıcısı mıdır? Onlar olmasa neticeler olmaz mı? Bu konuda Mevlâna şunları söyler:”Ne Hz. Musa’nın, ne de Peygamberimizin mu’cizeleri, sebeplerle değil, Allah’ın yaratmasıyla olmuştur. Yoklara kabiliyet nereden geliyor?”Allah, arayanlar için bu gök kubbenin altında bir âdet koydu. Sebepler ve yollar yarattı. Olayların pek çoğu o âdete göre olagelir. Fakat bazı da olur ki, kudret o âdeti yırtar, kaldırır. “…Fakat arayan muradına erişsin diye, çok defa yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yaratır.”

İlk yaratılış, sebepler olmaksızın meydana gelmiştir. Mevlâna bunu “Yoklara kabiliyet nereden geliyor?”, diye ifade eder. Sonrasında ise, “âdetullah, sünnetullah”tabir edilen İlâhî kanunlarla, neticeler sebeplerle yaratılmaya başlanmıştır. Fakat bu kanunlar -haşa- Allah’ı bağlayıcı değildir. Allah, elbette kendi koyduğu kanunların mahkumu olamaz. Nitekim, Hz. Musa’nın ve Peygamberimizin ve diğer peygamberlerin mu’cizeleri, İlâhî iradenin ispatıdır. Cenab-ı Hak, peygamberlerinin elinde gösterdiği harikulade olaylarla dilediğini, dilediği şekilde yaptığını göstermektedir. “Sebepler, ancak birer perdedir.”

Evliyaullahın kerametleri veya bazı olağanüstü olaylar da, Allah’ın sebepler kanunuyla değil, hususi irade kanunuyla meydana gelir. Mesela, onuncu kattan düşen bir çocuğun ölmemesi, uçuruma yuvarlanan bir taksideki insanların burunları kanamadan kurtulmaları gibi olaylar, nadiren de olsa vuku bulmaktadır. Mevlâna, bu gibi şeylere: “Allah’ın bazen sebepleri tesirsiz bırakmasında ben şaşırmış kalmışım. Hakkı tahayyül ve tasavvur hususunda sofestailer gibi olmuşum”. diyerek dikkat çeker. Yani, sofestailer eşya ve olaylar hakkında kesin hüküm vermekten kaçındıkları gibi, ben de kesin hüküm veremez hale gelmişim. Yarın güneş doğar mı? Belki doğmayabilir. Ateş yakar mı? Bazen yakmayabilir. Bir avuç toprak, bütün düşmanın gözüne isabet eder mi? Allah dilerse edebilir.

Fakat yanlış anlaşılmasın. Sebeplerin perde olması, sebeplerin ihmali demek değildir. Nitekim, Peygamberimiz (asm) sebepleri ihmal etmemiş, harpte zırh giymiş, sipere girmiş, hendek kazmıştır. Mevlâna, bu noktayı da şöyle belirtir:”Kuru duayı bırak! Ağaç isteyen tohum eker. Yere tohum ekmek… Ondan, ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir. Bu ancak, ‘bunun aslını yokluk âleminden veren sensin. Bundan bana lazım’ diye işarette bulunmaktan ibarettir. ‘Yedim de, tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu nimetten yine bize ihsan et’ demektir.”

Demek, sebepler ihmal edilmemeli, fakat neticeler de Allah’tan beklenmeli. Tohum ekmeden meyve bekleyen Allah’ın kanununa karşı geldiği gibi; tohum ekmekle mutlaka meyve alacağını sanan kişi de, Allah’ın irade ve kudretine karşı geliyor demektir.

Doç. Dr. Şadi Eren

Eşya Birbirine Hem Mahkum Hem De Hakim Olabilir mi?

Her varlık çeşitli atomlardan mürekkeptir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu atomlar, kâinattaki umumi aşk, cezbe ve incizabdan nasibdar olarak birbirleri etrafında vecd ile döner, birleşir, kendilerinden büyük varlıkları meydana getirmeye çalışırlar. İnsanların ve diğer mahlûkatın vücudunu teşkil eden bu atomlar şuursuz ve cansızdırlar. Hâttâ atomun parçalanıp enerji hâline gelmesi, maddenin kaybolması durumu “Atom madde midir, değil midir?”istifahamını da karşımıza çıkarmıştır. Buna rağmen, mahiyeti tam olarak bilinemeyen, “Madde mi, değil mi?”tartışması yapılan atomda ruh, can ve hayatîyet aranması, hele ruhu, canı ve hayatı verebileceğinin düşünülmesi hangi aklın ve mantığın tezahürüdür?

Bütün vücutlar, başbaşa vererek bir kubbe meydana getiren tatlar gibi birbirine dayanan atomların teşkil ettiği uzuvlardan meydana gelmiştir. Eğer, Allah’ı kabul etmez, bütün uzuvlar ile vücutları O’nun yaratıcılığına vermezsek; adeta, birlikte uzuvlar teşkil eden atomların hem emredip hem de itaat ederek, hem hâkim hem de mahkûm durumunda olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Herhangi bir atom diğerine: “Gel, yanyana duralım, başbaşa verelim. Sen altta kal ben üste çıkayım. Şöyle bir varlık meydana getirelim.”gibi şeyler diyecektir. Veya aynı şeyleri başka bir atom söyleyecektir. Hangisi böyle şeyler dese, diğerleri ona itaat edecek, karşı koymadan kabul edecektir. Birbirinin emsali ve aynısı olan şeyler, yine birbirinin hâkimi ve mahkûmu olacaklardır. Aynı zamanda, her atom kâinattaki bütün dengelere, kanunlara ve şartlara uygun olarak istedikleri uzvu, istedikleri canlıyı meydana getirebilecek sonsuz ilme, iradeye ve ihataya sahip olacakdır.

Bu durumda, eğer, Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti inkar edilip, birbirinin aynı ve emsali şeylerin hem hâkim hem de mahkûm olabileceği kabul edilse bile; her zerreye Eflatun kadar akıl, Aristo kadar muhakeme ve çağları aşan dâhilerinki kadar deha vermek gerekecektir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’a layık görülmeyip, O’na verilmeyen kudret, irâde, ilim ve hikmetin şuursuz, ruhsuz ve cansız atomlara layık görülmesi demektir. Böyle bir muhal elbette irâde, ilim ve şuurdan mahrum akılsızlara layık bir iddiadır.

Mesela, parmağınızın ucuna bakın. Oradaki başbaşa vermiş milyarlarca atom, adeta bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibidir. Parmağı teşkil eden kemik, tırnak, kılcal damarlar, sinirler vs. hepsi de atomların birleşmesiyle meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda kâlbinizdeki ve beyninizdeki bir kısım atomlar müstesna, -onlarda molekül halinde değişir- vücudunuzun tamamı değişmektedir. Bütün insanlar her an değişmekte ve üç-dört senede tamamen başka bir vücuda sahip olmaktadırlar.

İşte bedeninizi teşkil eden atomlar, çeşitli yollarla ayrılıp yerlerini yeni gelenlere bırakırken, çok hassas bir hesap ve plana uygun olarak hareket ederler. Öyle ki, kulağınız veya bir başka uzvunuz hiç bir zaman olduğundan küçük veya büyük hâle gelmez. Gözlerinizin rengi, çenenizin şekli, kaşlarınızın kavsi değişmez. Hastalık ve maraz belirtisi olan arızalar müstesna, vücudunuzun herhangi bir yerinde şişlikler veya yarıklar meydana gelmez. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine ait plana göre teşkil edilen hücreler ve atomlar hadlerini aşmaya kalksalar “Dur! Hududun burasıdır. Buradan ileriye geçemezsin!”emriyle karşılaşırlar. İlmî, şuurî, iktidarî ve irâdî bir sevk ile tedvir ve tedbir edilirler.

M. Fethullah Gülen

Sebepler ve Tabiat Kanunları Yaratıcı Olabilir mi?

Burada, yanlış kanaatler neticesinde revaç bulan mesnetsiz ve çürük iki anlayış üzerinde duracağız. Eşyayı sebeplere vererek “sebepler yarattı”diyenler ile fen adına ortaya çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın icraatını “tabiat kanunları”na vererek Allah’ı inkara yeltenenlere sille-i te’dib de bulanacağız.”Eşyayı sebepler yarattı”denilerek herşeyin bir meçhule bağlanması ilim adamı işlenen böyle bir cinayetin ifadesidir. Maalesef bu, kendini ilim adama sayan bir kısım insanlar nazarında da rağbet ve revaç bulmuştur. Hâlâ böyle bir muhal ve hurafenin tesirinde kalan bu insanlara Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlatmak, sebeplerin Allah’a ayine olduklarını göstermek lazımdır.

Meydana gelen herşeyin bir kısım sebeplere bağlı olduğunu görmekteyiz. Çiçeklerin tebessüm etmesi için yağmurun yağması, güneşin şualar neşretmesi, rüzgarın esmesi, toprağın tavına gelmesi, mevsimlerin değişmesi, yeryüzünün bütün gezegenler ile tenasüb içinde bulunması gibi sebeplerin içtimaı gerekmektedir. Ama bu sebepler gerçekten bir çiçeği yaratabilecek, ondaki revnekdar hayatı varedebilecek kabiliyet ve kudrette midirler? Üzerinde asıl durulacak ve düşünülecek nokta budur.

İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını bir kısım sebeplere bağlayanlar: “Daha önce şöyle olmuştur, sonra anne ile babanın izdivacı, sonra döllenmeler, üremeler ve türemeler vuku bulmuştur…”gibi şeyler söylerler. Bir çocuğun yaratılışını, karanlıklar ve bilinmezler içindeki spermin yumurtaya ulaşmasını, yumurtanın döllenmeye hazır hâle gelip beklemesini, ceninin kan ve fışkı arasında ışıksız, havasız bir ortamda beslenmesini, doğum vakti gelince en uygun pozisyonu almasını ve diğer gelişmeleri annenin meşimenine verirler. Üstelik Cenâb-ı Hakk’ın mümtaz ve antika bir sanatı olarak kıymet ve değerini ancak O’nun bildiği ve ahsen-i takvim suretinde yarattığı insanın yaratılışını, bir kadın ile erkeğin şehevî hislerinin tatminine bağlayarak, onu sefil arzuların semeresi olarak mütalaa ederler.

Resûl-ü Ekrem’in huzuruna gelen dağdan inmiş, baldırı çıplak bir bedevi şöyle diyordu: “Bir yerdeki deve pisliği, oradan devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerdeki ayak izi, orada yürüyen birisinin mevcudiyetine delalet etmez mi? Sema burç burç nizam içinde, yıldızlar ve güneşler ahenkle hareket etmekte, yeryüzü vadi vadi insanlığın ihtiyaçlarına hitab edip cevap vermekte… Bütün bunlar, herşeyi yaratan ve herşeyi bilen Alîm ve Hakîm bir Allah’ın varlığına delalet etmez mi?”O baldırı çıplak bedevi, laboratuar tahlilleriyle bile Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve azametini göremeyen gafil ilim adamlarından daha ileriye gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesine varıp Allah’ı bulmuş, idrak sahibi bir insandı.

Hayatın ve yaratılışın hiçbir sebebe bağlanamayacağını, “Hayat sırrı”nı izah ederken arz etmiştim. Hayat ve yaratılış bir muammadır ama, ötesinde bulunan mübeyyin kudret izleri ile müzeyyen bir muamma. Ve o muammayı çözmek, bahsi geçen bedevinin bakışı ve anlayışı içinde bakmakla mümkündür. Böylece kâinattaki çeşit çeşit eserler, çok çeşitli izler ve yollar görülecek, bilinecek, kör, şuursuz ve ma’nâsız şeylere bağlanılmayacaktır.

M. Fethullah Gülen

Farklılıklar ve Zıtlıklara Rağmen Uygunluk Nasıl Oluyor?

Yaratılan herşeyde, hâttâ zıtların biraraya gelmesinde bile, birbiriyle uygunluk görülmektedir. Vücudumuzun fizyolojik, anatomik ve ruhî yapılanışı ile yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve galaksilerin yapılanışı arasında hiçbir aykırılık yoktur. Herhangi bir aykırılık mevzu bahis olsaydı, nebatlardan, hayvanlardan ve aslî unsurlardan istifade ile ihtiyaçlarımızı temin edemeyecek, böylece hayatımızı idame ettiremeyecek, mahvolup gidecektik. Cenâb-ı Hakk birbirinin zıddı şeyleri hayatîyetimize mastar yapmakta, onlar arasındaki mübayenetle hayata ayrı bir neşve katmaktadır. Artı ve eksi kutupların zıtlarını çekip, aynılarını itmesi veya erkek ile dişinin birbiriyle alakası gibi münasebetlerin yanında, insan ile nebat arasındaki tatlı alışveriş gibi… Nebatat ile insanların, biri oksijen alıp karbondioksit verirken, diğerinin karbondioksit alıp oksijen vermesi… Adeta, ellerinde bulunan emtiayı takas ederek ticaret yapmalarını, arz ve talepleri ile yeryüzündeki hayatın devamına vesile olmalarını Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine vermediğimiz takdirde, cansız ve şuursuz atomlara yaratıcılık vermemiz gerekecektir ki, bu yüz derece akılsızlığı gösterecek bir hurafedir, deliliktir.

Diğer bir nokta da şudur: Her varlık zamanla çeşitli suretlere girer, hergün ayrı bir şekil alır. Bazı canlılar saniyede, bazıları günde, bazıları ayda, bazıları da yılda birkaç defa değişir, farklı suretlere girerler. İşte bunlar her bir şekil, tavır ve suret için ayrı ayrı modeller ve kalıplar ister. Siz, bezlere sarılmış bir bebek, sokaklarda oynayan bir çocuk veya arzularının itişi ile sağa-sola koşan bir delikanlı iken, ayrı ayrı tavırlar ve kalıplar içinde bulunursunuz. Kudret ve İrâde elinin ahirette göstereceği filimlere, her anınız, ayrı ayrı şekiller ve pozlar olarak kaybedilmektedir. İşte bu tavırların hepsi aslî hüviyetini kaybetmeyen ayrı kalıplar ister ki, herhangi bir tavır ve hareketinizin akabinde kafanızın duruşu, vücudunuzun endamı, iç organlarınızın şekli ile ahlak, huy ve karekterinizde kalıcı değişmeler olmasın.

İlim adamları karakter, manevî yapı ve maddî sima gibi hususiyetlerin kromozonlar tarafından taşındığını ve nesilden nesile aktarıldığını söyleyerek, herşeyi onlara bağlıyorlar. Ama tamamen maddeden müteşekkil ve değişmeye mahkum olan kromozonlar bu işi nasıl yapabilirler? Bütün hususiyetlerini, şifrelerini ve sırlarını kendi yerlerine geçen zerelere bırakmaya ve değişmeye mecbur iken nasıl oluyor da hiçbirşeyi karıştırmadan aktarabiliyorlar? Hangi sırla karekteristik yapılar değişmiyor, fizyonomiler bozulmuyor da uzuvlar kemal buluyor?

Hâlbuki mütemadi değişmeler var. Yenilen şeyler, teneffüs edilen hava, içilen sular, dışarıya atılan şeylerle yer değiştirirken; aslî unsurların hiç değişmemesi ve bozulmaması gösteriyor ki, eşya var edilmeden evvel bir hesap ve hendeseye tâbi tutulmuş, o planlar ve kanunlara göre Âlem-i şehadete gönderilmiştir. Böylece hiçbir karışıklık ve hecr-ü merç meydana gelmemiş, âlemler birbiriyle çekişmemiştir.

Mesela, Allah bir ağacı yaratırken, ona öyle bir mahiyet vermiştir ki, güneşin yakıcı şualarına maruz kaldığı hâlde zarar görmez, bilakis özümleme yaparak gelişmesini temin eder. O ağaca böyle bir karakter verilmeseydi, kavurucu güneş şuaları altında hayatîyetini devam ettiremeyecekti. Keza suda bulunan erimiş ve havada gaz hâlinde bulunan oksijen ile bunlara göre yaratılmış kara ve deniz hayvanlarının ciğerleri, solungaçları ve bunun gibi binlerce misal…

Sizi, binlerce koridora açılan bir kapıdan girmeye mecbur etseler. Geçeceğiniz o koridorların herbirinin adab, usul ve kanunları farklı; giyeceğiniz kıyafetler, yiyeceğiniz şeyler ve alacağınız tavırlar değişik; giriş-çıkış şekilleri, yürüme ve durma tarzları, kapıları açıp-kapama usulleri vs. hepsi ayrı ayrı olsa, siz, hiçbir bilgi ve tecrübeniz olmadan; muhakeme, irade ve insiyatiften mahrum olarak o koridorlara itilseniz, herşeye rağmen bir baştan girip öbür başa kadar, bütün usul ve kaidelere riayet ederek geçip, hiç hata yapmadan öbür taraftan çıkabilir misiniz? Böyle bir teyin vukuu dütünülebilir mi?

Bütün mahluklar, hususiyle Ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insan ruhî, bedenî, şehevî gadabî ve aklî yapısı, melekiyete ve şeytaniyete ait yönleriyle her an başka bir koridora, farklı bir Labirente girmekte, kendileri için meçhul olan mukadder ve muhakkak neticeye doğru, her şart ve duruma göre tavır ve şekil alırken aslî hüviyetlerini muhafaza etmektedirler. İşte bu hâl ve keyfiyet, Allah’ın siyanet bulutu hâlinde bütün eşyayı ihata eden mutlak ilmine, irâdesine ve mevcudiyetine delalet eder: “Allah vardır! Bütün sebepleri, sebeplerin de sebeplerini yaratan Müsebbib-ül Esbab O’dur.”der.

M. Fethullah Gülen

Allah her şeyi yarattı, -hâşâ- O’nu kim yarattı?

Ben bu soruyu, Resûl-i Ekrem’in (sas) Peygamberliğinin bir alâmeti olarak görüyor ve verdiği gaybî ihbârın tahakkuku karşısında boynumu büküp “Eşhedü enne Muhammede’r-Resûlullah.” diyerek şehâdet ediyorum. Evet, Resûl-i Ekrem (sas) Allah’ın şerefli elçisidir. Kıyâmete kadar olup bitecek her şeyi, bir televizyon ekranından görüyor gibi seyretmiş ve söylediği her şeyi dosdoğru söylemiştir. Daha sonra meydana gelecek hâdiseler hakkında verdiği hükümler, söylediği şeyler o kadar isabetlidir ki; yeri geldiği zaman hepsi de aynı aynına doğru çıkmıştır.

İşte, bu da onlardan bir tanesidir. Buyurur ki: (Sahabenin aklından böyle bir şey geçmez) “Bir gün gelecek ayağını ayağının üstüne atarak -gurur, kibir, enâniyet içinde ve her meseleyi halletmiş gibi- bunu Allah yarattı, şunu Allah yarattı, Allah’ı kimi yarattı?” diyecekler.[1][1] Ben, bu soru tevcîh edildiği zaman kendi kendime düşündüm ve “Eşhedü enne Muhammede’r-Resûlullah.” dedim. Nasıl da görmüşsün ve nasıl da doğru söylüyorsun!… Şu, nefisleri ve enâniyetleri firavunlaşan, sebeplere ulûhiyet isnat eden ve her şeyi sebepler içinde izaha kalkışan insanların idraksizliğini, düşünce sefaletini bundan daha güzel ifade mümkün olamazdı…

 Asıl meseleye gelince, bu da, inkârcıların ortaya attıkları sorulardan biridir. Çok defa, körpe dimağlar, bu türlü soruların altında kalır ve ezilirler. Evet onlar, nâmütenâhîliği anlayamaz; sebeplerin zincirleme uzayıp gitmesini ve böyle bir aldatmacanın bir şey ifade edip etmemesini kat’iyen değerlendiremezler.

Bundan ötürü tereddüde düşer de, zanneder ki; Allah da bir sebeptir; tıpkı herhangi bir sebep gibi… Ve Allah’ı, meydana getiren bir sebep vardır ki, Allah, ona göre müsebbeptir (sonuçtur). Bu, bir yanlış kanaatin neticesidir. Ve temelinde de Yaratanın bilinmemesi vardır. Allah, Müsebbibü’l-Esbâb’tır ve varlığının evveli yoktur.

Bugüne kadar kelâmcılar, sebeplerin, böyle zincirleme devam edip gidemeyeceğini belli usûllerle ortaya koyarak “Müsebbibü’l-Esbâb” olan Allah’ın varlığını isbâta çalışmışlardır. Onların, bu husustaki düşüncelerinin hulâsasını, bir iki misalle anlatmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Kelâmcılar derler ki: Sebeplerin zincirleme (teselsül) devam edip gideceğini düşünmek, o sebeplerin mahiyetini bilmemenin ve Yaratıcı’dan gaflet etmenin ifadesidir. Evet, eşyanın sonsuzdan beri süregelen bir kısım sebepler zincirinden ibaret olduğuna ihtimal vermek doğru değildir. Böyle bir şeyi mümkün görüp ihtimal vermek sırf bir aldanmışlıktır. Meselâ, yeryüzünün yeşermesi, hava, su ve güneşe bağlı olsun; hava, su güneş de bir kısım madde parçacıklarına; oksijen, hidrojen, karbon, azot… vs. gibi.. bu madde parçaları da daha küçüklere ve onlar da kendilerinden küçüklere… Bunun böyle uzayıp gitmesine ihtimal vermek ve eşyanın bu yolla izah edileceğine inanmak bir aldanma ve mugalâtadır. Hele, bir yerde, bunun karşısına anti-madde, anti-atomla çıkılıyor ve metafizik fiziğe galebe çalıyorsa… Ve hele, ilk ve son bütün sebepler fevkalâde âhenk içinde birer kanun, birer memur gibi hareket ediyorlarsa!..

Evet, “Şu şundan, şu şundan, şu da şundan…” demek, herhangi bir meseleyi halletmesi şöyle dursun, bilâkis, her şeyi içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Zira, böyle bir meseleyi mümkün görmek, tıpkı “Yumurta tavuktan, tavuk yumurtadan…” düşüncesinin ilelebet sürüp gideceğine ihtimal verme gibi bir safsataya benzer ki; bunlardan tavuk veya yumurtayı, Kudreti Sonsuz, Ezelî bir Zât’a vereceğimiz âna kadar, iddialar hep mesnetsiz sayılır. Aksine, bunlar varlığı kendinden olan Yüce Yaratıcı’ya isnat edilince mesele birden aydınlığa kavuşur. Ondan sonra, tek bir hücre olarak yumurtanın yaratılmış olması veya kendi neslini devam ettirmek için tavuğun yaratılmış bulunması ve yumurtanın ondan çıkması arasında fark yoktur.

Bunu böyle kabul etmeyip de “O ondan, o da ondan” demekle hiçbir şeye aydınlık getirilemeyeceği gibi, cevaplandırılan her soruyla beraber birkaç tane de istifham ortaya çıkacaktır. Meselâ, yağmur, buluta bağlı; bulut, zâit-nâkıs (artı-eksi) habbeciklere, onlar buharlaşma hâdisesine, o da suların mevcûdiyetine ve nihayet o da suyu meydana getiren unsurlara… Böylece sebepler zinciri, belki birkaç adım daha ilerleyerek devam eder durur; ama durduğu yerde yine “Şöyle de olabilir, böyle de” diyerek insan kendini faraziyelerin kucağında hisseder ve onlarla tatmin olmaya çalışır. Bu ise, fevkalâde bir nizam; bir âhenk ve birbiriyle münasebet içinde, bir hikmet eliyle meydana geldiği sezilen bütün eşyayı çocuk hezeyanlarıyla izah etmeye yeltenmekten başka, bir de ilimlerin ufkunu ve hedefini karartmak demektir. Oysaki, her netice için mutlaka mâkul bir sebebe ihtiyaç vardır. Gayr-i mâkul ve gayr-i mantıkî sebeplerin uzayıp gitmesi, uzayıp gitmenin kerâmeti olarak mâkul hâle geleceğini düşünmek, imkânsızı mümkün görmek gibi bir hezeyandır.

Şimdi bir misalle bu hususu aydınlatmaya çalışalım. Meselâ: Ben, arka ayakları olmayan bir sandalye üzerinde oturuyorum. Sandalye, düşmemesi için, kendisi gibi bir diğer sandalyeye dayandırılmış, o da bir başkasına… İlâ nihâye devam edip gidiyor. Bu hâl, zaman ve mekânlara sığmayan rakamlarla sürüp gitse de, arka ayakları olan ve yere tam oturan bir mesnede dayandırılmadıktan sonra, işi zincirleme uzatıp durmak, sandalyeye arka ayak olamayacaktır.

Bir başka numune, meselâ: Önümüzde bir sıfır olduğunu düşünelim. Bu sıfır, solundaki bir rakamla omuz omuza gelmedikten sonra, mücerret sıfırların çoğaltılması kat’iyen ona bir değer kazandırmayacaktır. Trilyon defa trilyon sıfırlar peşi peşine sıralansa dahi, kıymet yine sıfır olacaktır. Ne vakit soluna bir rakam konulacak, işte o zaman sıfır da solundaki rakama göre bir kıymet alacaktır. Bu, şunu ifade etmektedir: Bir şeyin müstakillen varlığı yok ve kendi kendine kâim değilse, kendisi gibi muhtaçların ona varlık bahşetmelerine ve esas olmalarına imkân yoktur. Hep aynı şeye muhtaç ve aynı hususta âciz olanların bir araya gelmesi, ihtiyacı çoğaltma ve aczi arttırmadan başka bir işe yaramaz. Kaldı ki -muhâl farz- sebeplerin müdahalesi kabul edilse bile, fiziğin sarsılmaz kanunlarından “tenâsüb-ü illiyet” prensibine göre, sebeple netice arasında mâkul bir münasebetin bulunması şarttır. Buna göre, meselâ; yer kürenin hayata müsait hâle gelmesinden, insanın düşünür bir varlık olmasına kadar, her şeye bir sebep bulmak, hem de mâkul ve o neticeyi hâsıl etmeye gücü yetebilecek bir sebep bulmak lâzım gelir.

Oysaki, küre-i arzın hâlihazırdaki durumundan; yani, hızı, Güneş’e olan mesafesi, atmosfer tabakası, periyodiği, hikmetli meyli; atmosferi teşkil eden gazların ihtiva ettiği maslahatlar.. gibi hususlardan tutun da, onun toprak ve nebat örtüsüne; denizlere ve onlarda cereyan eden esrarlı kanunlara, rüzgârlar ve onların yüklendikleri vazifelere kadar binlerce, yüz binlerce hâdise, öyle bir âhenk içinde cereyan etmektedir ki; bütün bunları kör-sağır sebeplere ve serseri tesadüflere havale etmek, aklın kendi kendini nakzetmesi ve çürütmesi demektir.

Vâkıa, bu hususta, kelâmcıların “devir ve teselsül” yoluyla bütün sebepleri kesip biçtikten sonra, işi müsebbibü’l-esbâp olan Allah’a ulaştırıp sonra da her şeye “mümkinü’l-vücûd” demelerine karşılık, bütün sebeplerin, bütün illetlerin gidip O’na dayandığı zâta “Vâcibü’l-Vücûd” diyerek tevhide menfezler açmışlar ise de, onların elde ettikleri neticeyi daha selâmetli bir yolda elde etmek de mümkündür. Evet, Yüce Yaratıcı’nın her eserinde kendine ait mühürlerin, sikkelerin bulunması, O’nun varlığına bir değil, binlerce delillerdir. İlimlerin, kâinatın sırlarına ışık tutmaya başladığı günümüzde, her fen kendine has diliyle O’nun varlığını ilân etmekte ve O’nu haykırmaktadır.

Bu mevzuda pek çok kimsenin yazdığı çok kıymetli eserlere iktifâ ederek sadede dönüyorum.

Evet, her şey sonradan var olmuştur. Var edense Allah’tır. Allah, Allah olduğu için, yaratılmamıştır. Yaratılan her şey mahlûk ve muhtaçtır. O ise, varlığı kendinden ve kimseye muhtaç olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-Itlak’tır. Her şey gidip O’na dayanmakta; bütün karanlıklar, izah edilemeyecek gibi görünen şeyler, O’nunla aydınlığa kavuşmaktadır. Var eden O, varlığı sürdüren O, çeken O, iten O ve bir hedefe götüren de O’dur. Artık, O’ndan öte bir şey yoktur ki, O’na da bir sebep aransın!..

Bunu da yine bir-iki basit misalle izah etmeye çalışalım: Meselâ, vücudumu ayaklarım taşıyor, ayaklarımı da zemin. Artık böyle mâkul bir taşıyıcı bulduktan sonra bunun ötesinde yeni sebepler aramaya hiç de gerek yoktur. Hem meselâ: Diyelim ki, trenin en arkadaki vagonunu onun önündeki hareket ettiriyor; onu da bir diğeri; onu da bir başkası; nihayet gelip lokomotife dayanınca; o, kendine has gücü, kuvveti, yapısı ve işleyişiyle “Kendi kendine hareket ediyor.” deriz. Verilen bu misaller, Allah’ın yarattığı eşyadan ve aldanmış akılların yeni yeni sebeplerle lokomotif değiştirmeleri mümkün olacak cinsten misallerdir. Ne var ki, durmadan lokomotif değiştirseler bile, tıkanıp kaldıkları noktaya “İşte sebeplerin bitişi.” deyip suratlarına çarpacağız.

Burada zihinleri bulandıran diğer bir mesele de, sınırlı düşünen insanoğlunun, ezel mefhumunu kavrayamayarak, maddeyi ezelî görmesi, daha sonra da, rakamlarla izah edilmeyecek bir geçmiş içinde, hiç olmayacak bazı şeylere olabilir ihtimalini vermesidir.

Bir kere ezel gelmiş zamanın sonu değil, o bir zamansızlıktır. Zamanlar, kentrilyon defa “kentrilyon” seneleriyle, ezel karşısında bir âşire bile olamazlar. Oysaki, sebeplerin teselsülünde bir esas olan maddenin bir başlangıcının bulunması bugün hemen herkes tarafından bilinip kabul edilen bir mevzudur. Elektronların hareketi, çekirdek fiziğindeki sır, devamlı radyasyon neşreden Güneş’teki esrarlı işleyiş ve termodinamik kanununun kâinat çapındaki geçerliliği, her şeyin bir sonu olacağına dair yıldızlar cesâmetinde ve güneşler parlaklığında bin bir mesajdır. Sonu olan her şeyin bir başlangıcının bulunması ise, üzerinde münakaşa yapılmayacak kadar açık ve bedihîdir.

Binâenaleyh her şey, başlangıçta varlığa mazhariyetiyle, Yaradan’dan bahsettiği gibi, sönüp gitmesiyle de O’nun evvel ve âhiri olmadığına delâlet etmektedir. Zira, başlangıcı olanın bir gün sonunun geleceği tabiî olduğu gibi, evveli olmayanın, âhiri olmayacağı da zarurîdir. Onun içindir ki bizler madde ve maddeden meydana gelen her şeye, bugün var olsa dahi, yarın yok olacağı nazarıyla bakmaktayız. Ancak, kâinatların tedricî olarak eriyip gitmesi, maddenin yavaş yavaş tükenmesi, çoklarını aldatabilecek mahiyette ve oldukça âhestedir. Ne var ki, yavaş da olsa, uzun bir geçmişten bu yana gelişip genişleyen dünyalar, bir gün büzüle-çekile mutlaka silinip gideceklerdir. Evet madde bugün var ise de, bir kısım pozitif neticelerin ışığı altında, başkalaşmaya doğru gittiğinden kimsenin kuşkusu yoktur. Şimdi bunu size, yine bir tren misaliyle anlatmaya çalışalım:

Farz ediniz ki, İzmir’den kalkan bir tren, “50-55” km ötede bulunan Turgutlu istikametine hareket etti. Hareket esnasında trenin hızı saatte “55” kilometredir. Buna göre, trenimiz bu mesafeyi ancak bir saatte alabilecektir. Bu hızla yarım saat kadar yürüyen tren, yolun geriye kalan kısmında hızını tam yarıya düşürür. Buna göre, yolun henüz kat edilmedik 27.5 kilometrelik mesafesi kalmıştır ki, hızını yarıya düşüren tren bu 27.5 kilometrenin ancak yarısını, yarım saatte alabilecektir. Bu tempoyla hareket eden tren yarım saat gittikten sonra yine hızını yarıya indirdiğini düşünelim; geriye kalan kısmın yarısını da yarım saatte kat edebilecektir. Böylece her yarım saatte bir hızını yarıya düşüren tren, âdeta hiçbir zaman Turgutlu’ya ulaşamayacaktır: ‘Aslında mesafeler bitecek ve varılması gerekli olan yere mutlaka varılacaktır. Ancak, bu tempo ile hareket edildiği sürece, insan hiçbir zaman oraya varamayacağını zannedecektir.

Bunun gibi, madde de bir çözülme ve inhilâle doğru gitmektedir. Bu birkaç milyon sene sonra dahi olsa mutlaka tahakkuk edecektir. Ve, Varlığı Kendinden olanın dışında her şey fenâ ve zevâl bulup gidecek, sadece O kalacaktır.

Netice, Allah bizzat var ve her şeyin yaratıcısıdır. O’na yaratılmışlık isnadı, Yaratıcı’yı yaratılandan ayıramama gibi bir düşünce sefaletidir. Bu türlü ürpertici bir tasavvuru ortaya atan zavallı münkirler, akıllı görüneyim derken, akılla nasıl bir tenakuza düştüklerinin farkında bile değillerdir. Evet bugün artık, birinin kalkıp maddeye, ezeliyet kesip biçmesi ve Zât-ı Ulûhiyeti inkâr etmesi oldukça garip ve garip olduğu kadar da bağnazca bir iddiadır.

Ne var ki, eşya ve hâdiselere gerektiği gibi nüfûz edemeyen bir kısım materyalistler, maddenin ense köküne inen çözülüp dağılmayı, atomun karşısına dikilen tükenişi, mânâ ve neticeleriyle sezip idrak edecekleri güne kadar düşüncelerinde hakikatsiz, beyanlarında yalancı olmalarına rağmen, bir kısım safderûn kimseleri aldatmaya devam edeceklerdir.

İşin doğrusunu, ilmi bütün eşyayı ihâta eden Zât-ı Ulûhiyet bilir.

Kelimeler

 Âşire: Saniyenin onda biri

Fena: Yokluk, yok olma

Ganiyy-i Ale’l-Itlak: Kayıtsız, sınırsız zenginlik sahibi Allah (c.c.)

Gayr-i mâkul: Akla uygun olmayan, saçma

Gayr-i mantıkî: Mantıksız

Habbe: Tohum, tane

Hezeyan: Saçmalama

Muhal farz: Olabileceğini kabul ederek, varsayarak

Nakzetmek: Hükmü bozmak, yok saymak

Müsebbibü’l-Esbab: Sebepleri birbirine bağlı icad eden, yaratan Allah (c.c.)

Nâmütenâhi: Nihayetsiz, sonsuz

Tedrici: Yavaş yavaş, azar azar

Tenâsüb-ü illiyet: Sebep sonuç uygunluğu

Termodinamik: Isı enerjisi ile kinetik enerji arasındaki olayları inceleyen fizik kolu

Teselsül: Art arda gelme, birbirini takip etme, zincirleme

 Zeval: Zail olma, sona erme

Allah Kâinatı Neden Yarattı ve Neden Daha Önce Yaratmadı?

Bu sorunun iki yönü var: Biri; kâinatın niçin yaratılmış olduğu, ikincisi ise neden daha önceden yaratılmadığıdır. Evvelâ, hemen arz edeyim ki, biz insanlar her şeyi kendi ölçülerimiz zaviyesinden ele alıyor ve ona göre fikirler imâl ediyoruz. Meselâ, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öyle yaparız. Ve çok defa, kat’î zaruretlerle ancak harekete geçeriz. Böyle bir düşünce saplantısıyla, Cenâb-ı Hakk’ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannediyoruz. Hâlbuki böyle bir soruyu tevcih ederken düşünmeliyiz ki; Allah birer eksiklik ve noksanlık olan bu türlü şeylerden münezzehtir.

 

“Allah, kâinatı niye yarattı?” sorusunu cedel yoluyla ele almak da mümkündür: Kimdir kâinatın yaratılmasından rahatsız olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki; şu tohum atma, döllendirme, mahsûl alma ve bütün imkânlarını en iyi şekilde kullanarak mes’ut olma yollarını araştırmasın? Evet, bir kısım sıkıcı hâdiseler karşısında, aceleden verilmiş kararlarla, dünyaya gelişine pişmanlık izhar edenler, hatta hayatlarına kıyanlar vardır; fakat bunlar nedret ifade edecek kadar ehemmiyetsizdir. Yoksa, herkes “Var” olduğuna, hayata mazhariyetine, insan olarak bulunuşuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşmaktadır. Rica ederim, çocuk olup kucaklarda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının neşvesini duymaktan, olgunlukta aile ve çoluk çocukla hemhâl olmaktan şikâyet etmek mümkün müdür? Ve hele ötelere inanan insanlar için… Bir de bu insan, bütün bir saadetin teminâtı olan ebedî bahtiyarlığın tohumlarını nemâlandırabiliyorsa, şikâyet etmek şöyle dursun; mutlak saadete açılan menfezlerin sırlı anahtarlarını keşfettiğinden ötürü çok çok memnun olacaktır.

Evet biz, bütün bunları vicdanlarımızda duyuyor ve kâinatı yaratan, bizi buraya getiren Zât’a, kalb dolusu şükranlarımızı arz ediyoruz.

Meselenin, kendi realitesi içinde izahına gelince: Bu kâinatın, büyük-küçük, canlı-cansız, rengârenk sanat eserleriyle süslenmiş; bitip tükenme bilmeyen bir “manzaralar resmî geçidi” ve bir meşher mahiyetinde, herkesi seyr ve tenezzühe sevk edecek cazibedârlık içinde hazırlanmış olduğu görünüyor.

Bu güzel manzaralar, bu fevkalâde süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hâdiseler üzerinde, bir iş ve ameli, o iş ve amele hâkim kudretli ve sevimli eli gösteriyor. Bizler, bu fiiller adesesiyle dalgalanan isimlere şâhit oluyor ve maşukuna visal aşkıyla koşan âşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpmaların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve kendimizi bizim için bir belirsizlik arz eden sıfatlar dairesi önünde buluyoruz. Şaşkın, yorgun ve alabildiğine arzulu… Kalbe açılan menfezlerle zâtîşeinleri takibe çalışıyor ve kendimizden geçiyoruz. Bir yükseliş ve urûc içinde cereyan eden bu yolculuk, eşya ve hâdiselerden tut tâ insan-kâinat münasebetlerine; ondan insanın Allah’ın isimleri, sıfatları dairesiyle alâkasına kadar çok geniş bir sahada cereyan etmektedir.

Şimdi, biraz da Yaratıcı’nın maksadı mevzuunda bir şeyler söylerken, bu idrak ve inkişâfı, bir avam anlayışı içinde takip edelim:

Meselâ, pek çok işte çok mahir bir sanatkâr düşünelim ki, bu sanatkârın mahir olduğu yönlerden bir tanesi de, güzel yazı yazma (hüsnühat)dır. Bu maharetiyle O, objektifi aşıyor, sübjektife başkaldırıyor ve inşa gücüyle kendini gösteriyor ve yine farzedelim ki, bu sanatkâr, aynı zamanda fevkalâde bir heykeltıraştır; birkaç çekiç darbesiyle en sert mermerlere âdeta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, yanağına gamze hâkkettiği suretlerle ayrı bir maharet izhar ediyor. Hüsnühat yönüyle alkışlanan sanatkârımız, heykeltıraşlığı ile de hakkında yazılan methiye ve takdirleri dinleyedursun, biz onun üçüncü bir kabiliyetini daha kurcalayalım:

Meselâ, sanat dehâmız aynı zamanda mahir bir dülger olsun.. cevize sanat ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger.. Sanat ve sanatkârdan anlayan eller bu hususta da onu alkışlaya dursun, biz onun maharetlerinin bir başka yönüne daha bakalım:

Meselâ, şimdi de aynı zâtın mükemmel bir ressam olduğunu düşünelim. Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel motifler, en şahane kombinezonlar sıralansın dursun ve bir-iki el hareketiyle insanı kendinden geçirecek şeyleri resmetsin… Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, ilâve edilen her yeni sanat, sanat-dehâmızın ayrı bir yönüne aydınlık getirmekte ve onu o yönüyle de tanımamıza yardımcı olmaktadır.

Şimdi, böyle bir sanatkâr, kabiliyetleriyle kendini göstermedikten sonra, onu bilmemiz mümkün olmayacağı gibi, bazı sanatlarını izhar etmemesiyle de, tam ve kusursuz bir tanımadan söz edilemeyecektir. Bu itibarladır ki, her istîdat, kendinde saklı kabiliyetleri izhar ve ilim planındaki varlıklara, haricî vücût giydirip teşhir etmek ister. Tohumdaki hayat ukdesinin uyanması, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görünme ve gösterme şevkiyle yapılan şeylerden değil midir?

Bunlar, hem bizde, hem de bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun ve önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki, zaten, aslından aksetmiş gölgeleri, bunun dışında da düşünemeyiz. Ama, asıl Sanatkâr’a gelince, O, kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü ârâzlardan münezzehtir. Şurası unutulmamalıdır ki, aslın ne cilvesi, ne de cilvenin tertibi, kat’iyen gölgedeki gibi olmayacaktır.

Evet, bütün kevn ü mekânları dolduran rengârenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar, bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat âbidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gibi, hünerli bir Zât’ın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zât’ın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır.

Büyük Sanatkâr, güzelliğin, envai ile kendi güzelliğini, nizam ve ahengin şiirimsi keyfiyetiyle irade ve kuvvetini, kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce sıfat ve unvanlarıyla kendini bizlere tanıttırmak, hem de eksiksiz olarak tanıttırmak istemektedir.

Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmî mahiyetleri, haricî vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini göstermek; en hârika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semâya kadar bir hayret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor.

Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkâr, sanatlarıyla hârika istîdat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce mânâsıyla, bu kâinatın Sahibi de, kendi sanat şe’nini göstermek için, bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış…

Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gelelim: Evvelâ “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyorsak; zaman kaydına giren sonsuz “evvel’lere dahi aynı sual vârit olacaktır. Meselâ, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, mâkul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?

Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kasdediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zât-ı Ecell-i Âlâ’nın kendine has sıfatı ve Zâtı’nın lâzımıdır. Yani O, O’ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz.

Ancak, mahlûkatın Allah’ın ilmi içinde bir ilmî vücûtları vardır ki; istersek ona tasavvufî ifade ile “sabit ayn’lar, zılâl-i envâr” diyelim; istersek O’nu sadece plân ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizâtiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah’a karşı sû-i edep olacaktır.

Bizler, daracık kıstaslarımızla haricî vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayp sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif mânâsıyla kendini bilmemezliktir.

Bütün kevn ü mekânlar, Kürsî’sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş’ına nispeten de, Kürsîsi o hâle gelen, Arş-ı Azîm’in Sâhibi’ni, insan nasıl bilecek ki; O’nun Daire-i Ulûhiyetinin sırlarına tercüman olsun!..

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendine has işlerine ve Zât’ına ayna olacak pek çok şey vardır. Evvelâ, mahlûkat yok iken de O, kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan kendine has işleri bilir; isimlerinde Zatî şe’nlerini görür, bilir isimler âleminde esirde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlûkatlarına da gösterir..

İlm-i ezelisinde ayrı bir bilme, isimler âleminde -bize göre- ayrı bir bilme; eterde ayrı bir bilme devam edip gider de, O’nda bir değişme olmaz. Zira O, İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:

“Yemez içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah, Tebeddülden, tegayyürden dahi elvan u eşkâlden, Muhakkak ol müberrâdır, budur Selb-i Sıfâtullah.” (İbrahim Hakkı, Ehl-i Sünnet İnancı, 5 ve 6. beyitler)

Biz bugün, O’nun neleri tertip edip sahneye sürdüğünü görüyoruz; ama, dün ne olduğumuzu ve yarın ne hâle geleceğimizi bilemiyoruz ve kestiremiyoruz. İlmî varlık ne idi? Ayân-ı sabite ne idi, ruhlar âlemi neyin ifadesi ve nebülozla-rın helezonik keyfiyeti, varlığın hangi muzlim noktasını şiirleştirip âhenge kavuşturuyor ve vuzuh getiriyordu? Bütün bunları bilemediğimiz gibi, yarınki “ukbâ” hayatıyla yine önüne ve sonuna bakacak, bu büyük bilmece karşısında: “Seni de şuûnatını da hakkıyla bilemedik ey Mâruf!”diyeceğiz.

Şayet, sözü biraz uzattı isem, bu türlü meselelerde ihtiyatlı olmak gerektiği için uzattım, hata etti isem, O’ndan bağışlanmamı dilerim.

Her şeyin en doğrusunu O bilir.

Cedel: Münakaşa. Galibiyet için çekişme. Diyalektik Zâtî şe’n: Zâta ait iş, hâl ve tavır.

M. Fethullah Gülen

Tabi afetlerin diliyle anlatılmak istenen nedir?

Soru: Son zamanlarda Türkiye ve bazı ülkelerin başlarına gelen tabiî afetlerin diliyle anlatılmak istenen nedir? Ne gibi dersler almalıyız?

Allah insanı kâinatla, kâinatı da insanla alâkalı olarak yaratmıştır. Fakat O, icraatını hep sebepler perdesi arkasında gerçekleştirmektedir. Tıpkı insanın davranışlarında olduğu gibi. Üstad bu hakikate şu veciz ifadesiyle işaret buyururlar:

 “İzzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab, ellerini çeksinler te’sir-i hakikîden..” Demek ki kainatta cereyan eden hemen her şey bir sebeple meydana gelmektedir. Evet insanı sürekli sebepler yönlendirir.. yönlendirir ama, perde gerisinde her şeyi kudretiyle yaratan, hikmetiyle evirip-çeviren Allah (c.c) vardır.

Bu kısa girişten sonra, soruda kasdedilen hususa geçelim: Bunun bir gerçek olduğu hepimizin malûmudur. Hem de yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir bucağında; meselâ, Meksika’da, Bangladeş’te, Filipinler’de, Japonya’da deprem, sel, kasırga, fırtına gibi tabiî afetler, devam edip gidiyor. Bunların bazıları için ilim adamları çeşitli sebeplerden bahsediyor. Meselâ son depremler hakkında fay kayması ya da Fransa’nın nükleer denemeleri sonucu meydana gelmiştir diyebiliyorlar. Başta da söylediğim gibi bunlar doğru olabilir. Beşerin kendi eliyle tabiatı tahrip edip, ekolojik dengeyi bozması sonucu da olmuş olabilir. Ancak bunlar birer sebeptir. Cenâb-ı Hakk isterse bu sebeplere te’sir gücü vermeyebilir. Yani Rihter ölçeğine göre dokuz şiddetinde uzun bir müddet deprem olur da can ve mal zayiatı olmayabilir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Nitekim bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (s.a.s) “İnsanlar Allah’a tam kul olduklarında, Allah geceleri yağmur yağdırır, gündüzleri de güneş doğar” buyurur. Yani bir taraftan yağmurla gelecek olan bereket, yümün, öte taraftan onun insanı rahatsız ve günlük hayatını alt-üst eden birtakım olumsuz yönlerinden insanlar etkilenmez. Demek ki, yağmurun hayat veren yanları, Allah’a hakiki kul olanlara ulaşıyor ve şer gibi gözüken yanlarını da O duyurmuyor. Hadiste belirtilen bu hakikat niçin depremde veya sair tabiî afetlerde olmasın ki! Olmaması için hiç bir sebep yok. Yeter ki biz O’na hakiki kul olabilelim.

Öte yandan; Allah bir âyet-i kerimede şöyle ferman buyuruyor: “Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir” (Hud, 11/117). Madem Cenâb-ı Hak böyle vaad ediyor, öyleyse biz kendimize düşeni yapalım, gerisine karışmayalım. Şimdi acaba bizler, Kur’ân’ın istediği performansı gösterebiliyor muyuz? Yani gerçek anlamda belaların def’i için şemsiye vazifesi görebiliyor muyuz?

Kur’ân bu vazifeleri yapan insanları “muslihûn” sözcüğü ile anlatır. “Muslihûn” isim cümlesidir. İsim cümlesi Arapçada devam ve sebat ifade eder. Öyleyse “muslihûn” aralıksız; yani yatarken-kalkarken, yerken-içerken, “ifsad içinde boğulan şu insanlığın hali ne olacak?” diye düşünen, insanlığın insanlık zirvelerine çıkmasını planlayan, bu hususta projeler üreten, onları tatbikata koyan ve âdeta bunun haricinde hiçbir derdi, dâvâsı olmayan insanlar demektir. İşte böylesi insanlar olduğu müddetçe, Allah o ülkeyi helâk etmeyecektir. O halde bu âyetten aldığımız güçle, çok rahatlıkla şöyle diyebiliriz: “Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belalar vermeyecektir.”

Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır; “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar yenik durumda idiler ki, bu bela başlarına geldi.” Demek ki üç-beş insanın düşüncesi, çabası belaların def’i için yeterli olmayabiliyor.

Ayrı bir husus; böyle afetlere maruz kalmış insanlar, Allah’a tazarru edecekleri yerde, dönüp kaymakama, valiye, hükümete, devlete hakaret eder ve: “Devlet bu belayı hazırladı, altyapı hazır değildi, inşaat ruhsatı verilmemeliydi vs.” diyorlar. Halbuki İslâm inancına göre maziye ve musibetlere kader açısından bakılır. Artık bu safhada bize Allah’a tevekkül etmek düşer. Yoksa böyle bir bakış açısı, musibeti Üstad’ın ifadesiyle ikileştirir.

Kaldı ki bu millet vefalıdır. Tekrar oraları ihya edebilir. Yardım kampanyaları açar, yardım elini uzatır. O, bugüne kadar bu yolla nice yerleri ihya etmiştir. İşte Erzincan! Bu açıdan, olumsuz düşünme, olumsuz davranma musibeti ikileştirir. Hem mal, hem can gider, hem de şuna-buna atf-ı cürümde bulunulursa din-iman gider. Kelimenin tam anlamıyla “hasire’d-dünya ve’l-âhire” dünyada da ahirette de kaybeden insanlar arasında yerini alır…

Hasılı, Allah tarafından gelen bela ve musibetlerin bizim düşüncelerimiz ve davranışlarımızla çok ilgisi vardır. O halde sadece ülkemizde değil, bütün dünyada sarsıntıların, sellerin, fırtınaların durmasını istiyorsak, topyekün yeryüzünü ihya, imar ve ıslah gayreti göstermeli, gösterip Kur’ân’ı temsil etmeliyiz ki, bu belalara karşı şemsiye vazifesi görebilelim.

Son olarak, babamdan dinlediğim, mevsuk kitaplarda ise görmediğim bir hususu arzetmek istiyorum: Allah bir beldenin altını-üstüne getirmeyi kader planında yazmış; derken kaza vakti gelmiş. Tam o esnada bir çocuk, annesi hamur yoğururken bir ihtiyacından dolayı çığlık çığlığa bağırmaya, ağlamaya başlamış. Annesi ellerini temizleyip onun yanına gidinceye kadar biraz vakit geçmiş. Bu arada anne çocuğuna karşı şöyle sesleniyormuş: “A be evladım, ne öyle çılgınca bağırıyorsun? Allah bile bir ülkeyi helâk ederken bu kadar acele etmez.” İşte bu söz üzerine, Cenâb-ı Hak atâsı ile kaderi bozmuş ve o ülkeyi helâk etmemiş. Görüldüğü gibi Allah’a bir yöneliş, bir teveccüh, bir güzel hal ve tavır, böylesi ilâhî atâların meydana gelmesine vesile olabiliyor. Ancak insanlar, O’na karşı firavunlardan daha mütemerrid davranıyorlarsa… Evet bu şart cümlesinin cevabı yok.

Ya Rabb! Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Merhametini üzerimizden eksik etme. Hususiyle merhametini, bizleri mükemmel insanlığa yönlendirmesi şeklinde tecelli ettir. Âmîn!

M. Fethullah Gülen

İnsanın Esma-i İlahiye ile münasebeti var mıdır?

Soru: “İnsan yaptığı işte ne ölçüde esma-i ilâhiye ile münasebet halinde ise, neticede elde ettiği faydalar da aynı nisbette olacaktır” buyuruyorsunuz. İzah eder misiniz?

İnsan, esmâ-i ilâhiyenin bir nokta-i mihrakiyesi ve bir yörüngesidir. Bütün insanlar, “alâ külli hâl” Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine mazhardırlar. Ancak bu isimlerden bazıları, insanda “gâlip isim” olarak tecelli eder ve bu gâlip isim insandan insana da değişiklik arzeder.

Konuya ışık tutması açısından Efendimiz (s.a.s)’in “Ben enbiyâ-yı izâm arasında Hz. İbrahim’e benzerim; Hz. Ömer, Hz. Nuh ve Hz. Musa’ya; Hz. Ebu Bekir de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih’e benzer” sözlerini örnek verebiliriz. Nebiler Serveri (s.a.s)’nin, kendisini Hz. İbrahim’e; Hz. Ömer’i, Hz. Nuh ve Hz. Musa’ya; Hz. Ebu Bekir’i de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih’e benzetmesi; ahlâk, huy, karakter, yapı, duygu, düşünce ve insanlarla münasebet açısından milimi milimine bir benzetme demek değildir. Bu sözler, “Efendimiz (s.a.s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer illa da birine benzetilecek olursa, bu şahıslara benzetilmelidir” mânâsını taşır. Benim burada esas vurgulamak istediğim farklılık, başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere, Sünnet-i Sahiha ve evliyaullahın ilham ve keşif kaynaklı ifadelerinde ortaya konmaktadır: Hz. İbrahim de haliliyet, Efendimiz (s.a.s)’de ise habibiyet hakimdir ki, bu da bize, nebiler dahil, Cenab-ı Hakk’ın her insanda farklı, gâlip ve hâkim bir isminin tecelli ettiğini göstermektedir.

Mevlânâ’nın dediği gibi, insanlar ve insanların içinde birer çiçek mahiyetindeki bu başyüce kametler, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ hazinesini aksettirir. Esmâ-i İlâhiye, kâinatın bağrında gizli bir definedir ve bu define, insanı bir damar ve kanal halinde Zât-ı Ulûhiyetin marifetine götürür. O kenzin bir ucu da, fihrist olarak insanın mahiyetine dercedilmiş bulunmaktadır.

“Sığmam dedi Hakk arz u semaya,

Kenzen bilindi dil madeninde.” (Hz. İ. Hakkı) mısraları

bu mânâyı ne güzel ifade eder!

Öte yandan insanda hâkim olan bu isimler, seyr-i rûhânî ile hükümlerini icra ede ede daha belirgin bir hale gelirler. Tasavvufî bir üslupla ifade edecek olursak, daha sonra hangi isim insanda hâkimse, o isme, mürebbi mânâsına o zatın Rabbi denir. Mesela, bir insanda “Cemil” isminin hâkim olduğu takdirde Cemil isminin terbiyesinde yetişen ve seyr ü sülûkünü tamamlayan insanın Rabbi, yani mürebbisi, Cemil ismi olur.

İnsanda hâkim olarak tecelli eden bazı isimlerin, insanın manevî terakkisi adına da birtakım hususiyetleri vardır. Örneğin “Vedûd” ismine mazhar olan zatlar, umumiyetle sekr içinde yaşar ve âdeta ellerinde İlahî aşk kâseleriyle kâinât meşherinde hep mest ü mahmur dolaşırlar. İşte bu hâl, o isme mazhariyetin bir ifadesidir. Sekir içinde yaşamak, mutlak büyüklük demek değildir. Her zaman onlardan daha büyük kametler olabilir; ancak, bahsini ettiğimiz insanlar, enbiya-yı izam gibi veya velayet-i kübrayı temsil eden Sahabe-i Kirâm gibi tam yakaze ve temkîn insânı değillerdir.

Zannediyorum, Hz. Ebu Bekir (r.a) kadar Allah Rasulünü seven ikinci bir insan yoktur. Oysaki, canından daha çok sevdiği Efendisi vefat ettiği zaman, o büyük temkin insanı, üzüntü ve kederden bayılıp kalması, kendini yerden yere vurması gerekirken, hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği, “Her kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa -yani ölmez zannediyorsa- işte o öldü. Her kim de Allah’a inanıyorsa bilsin ki O, Hayy ve Bâki’dir” sözlerini söyleyerek, insanları temkine davet etmiştir. İşte bu durum bir temkin insanı olmanın ifadesidir. İnsan ağlayıp sızlayabilir, ama sürekli temkinli, dikkatli ve teyakkuz içinde olmak, ayrıca Allah’ın, her lâhza, her yerde hâzır ve nâzır olduğu şuuru ile yaşamak.. evet işte bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın, sadece kullarından bazılarına bahşettiği isimlerinin birer tezahürüdür.

Her insanın mayasında hâkim unsur olan bu isimler, tecelli ettikleri insanın benliğinde de bir ip ve bir hat gibi kendilerini hissettirirler. Bunu bazıları keşfen, bazıları da etrafındakilerle kendilerini mukayese ederek onlarla kendisi arasındaki farkı, kavrayabilir. Hiç olmazsa vicdanıyla sezebilir.

Evet, insan esmâ-i İlahiye ile münasebettardır. Onun esmâ-i İlahiyeye dayanarak, kendisinde hâkim olan ismi vird edinip her gün çekmesi, o insanın dualarının kabulüne ve manevi terakki adına ilerlemesine vesile olabilir.

İnsanın kendi mahiyetine konan esmânın hususiyetlerini, renklerini aşması mümkün değildir. İnsan, ister esmâya sığınsın, ister varlık içindeki tecellilerini değerlendirsin, o ancak bir yere kadar ulaşabilir.. evet herkesin bir arş-ı kemâlâtı, bir münteha noktası vardır. O, kabiliyetlerini kullanarak o noktaya ulaşınca, “artık benim ilerleyecek hiçbir şeyim yok, ben de müntehaya ulaştım” der.. der ve müntehaya ermiş olmanın haz, neşe ve zevklerini duyar. Kendi müntehasından başka müntehaların olup olmadığını da bilemediğinden, kendi zirvesinin zevklerini müntehiyâne bir hisle duyar. İnsanın cennetteki hali de böyledir. Orada herkes halinden memnundur ve hiç kimse şikayette bulunmaz. Burada sabır ve tahammülle elde edilmeye çalışılan mazhariyetler, orada mahiyetin açık olduğu terakkiyi sonuna kadar yakalamış olmakla elde edilir. Başı kendi arş-ı kemalâtının kubbesine değen bir insana, “mahlûkat içinde senden daha büyük var mı?” diye bir soru yöneltilse, “Ben çevremde görmüyorum. Şayet varsa benim bilmediğim âlemlerdedir.” şeklinde cevaplandınr. Çünkü o insan, kendi arş-ı kemâlâtının zirvesindedir. Onun için İmam Rabbaniye kadar gelen pek çok veli, kendini velilerin en büyüğü olarak görmüştür. Bu açıdan insanın, mazhar olduğu esmânın terakkisi ile de çok alâkası vardır.

İnsanın terakki adına vird-i zeban ettiği esmânın, yine onun, mahiyet, kabiliyet ve gerçek kimliği ve Allah tarafından onun mahiyetine konan renklerle çok alakası vardır. Mesela ben, ne kadar çok istesem de bir başkasının seviyesini yakalamam mümkün değildir. Çünkü o, doğrudan doğruya duru ve berzahsız esmâ-i İlahiye, sıfat-ı İlahiye ve şe’n-i Rububiyet’e açık bir insandır ve âdeta peyke binmiş gibi Allah’a yükselir. Bu hakikat, 24. Söz’deki Zühre, Katre, Reşha meselelerinde ifade edilmiştir. Zühre yırtılsa, dökülse ve parçalansa da güneşle olan münasebetini değiştiremez. Çünkü güneş, onun renklerinde istihale ederek kendisini ona hissettirir. Yine katre, ne yaparsa yapsın bir reşhanın güneşle münasebetini yakalayamaz. Çünkü o bir cisimdir ve onu, ancak gözbebeğinin içine alabilir.

Hasılı, esmâ-i İlâhi çok önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Fıtratlarda hâkim olan isim tesbit edilerek o vird edinilmelidir. Susuzluktan yanmış ve kavrulmuş bir insan suyu nasıl yudumlarsa, esmâ-i İlâhi de öyle yudumlanmalıdır. Böylece her insan, manevî terakkisi adına adım adım yükselir ve kendi kemâlatının arşına ulaşır.

M. Fethullah Gülen

Kulluk şuurunda mükemmellik nasıl yakalanabilir?

Soru: Sohbetlerinizde sık sık kulluk şuurunda mükemmelliğin yakalanmasından bahsediyorsunuz. Bu ne demektir ve buna nasıl ulaşılır?

Tarih boyu hemen her yenilenme (tecdit) döneminde, kullukta mükemmelliğin yakalanması söz konusu olmuştur. Mükemmeli bulma, şahıstan şahısa, durumdan duruma değiştiğinden dolayı da bu, bir mânâda izafî kabul edilebilir. Ama mükemmel kulluk adına ille bir ölçü söylenmesi gerekiyorsa; bunu, emir ve yasaklara saygı ve sadakat dairesinde kalarak Allah nezdinden gelen vâridlerin insan gönlünde hissedilmesi ve kulluğun, nazarî bilginin üstünde keşfen ve zevken de duyulması şeklinde bir ölçü ile özetleyebiliriz. Aslında kulluk adına hepimiz yapılması gerekli olan şeyleri biliriz ama, onların zamanla kalbimizde inkişaf edip bir de zevken, keşfen kendini hissettirmesi meselesi vardır ki, bu tamamen, her şahsın bu hususta biraz kendini zorlamasıyla alâkalıdır. Kendilerini okumaya yanaşmayan insanların üzerlerindeki bu türlü vâridleri hissetmeleri de söz konusu değildir.

Meselâ, namaz nedir? Nezd-i Ulûhiyette ne ifade eder? Kalbte duyulması nedir? Evet kalbte kemmiyetsiz, keyfiyetsiz Zât-ı uluhiyet duyuluyorsa -Allah kelimesini bilhassa kullanmıyorum- evleviyetle en kâmil peygamberin, en kâmil ümmetinin en kâmil ibâdeti, hatta neredeyse iman derecesine yükseltilen namaz, kendine mahsus çizgileriyle insanın vicdanında duyulmalıdır. Bu ise ikinci bir bilgi veya bilginin marifete dönüşmesi ile mümkün olur. Allah hakkında “bir yaratıcı” vardır demek başkadır; zamanla ibadet ü taat, evrad u ezkârla aynı bilginin bir kalb kültürü haline gelmesi tamamen başkadır.

İnsanlığın yaratılışından gaye, insan-ı kâmil olmaktır. “Ve mâ halaktü’l-cinne ve’f-inse illâ liva’büdûn; Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”ayet-i kerimesinde, yaratılışın esas gayesi anlatılırken “ibadet” kelimesinin kullanılması mânidardır. İbadet deyince bizim ilk aklımıza gelen namaz, oruç, zekat, hac nevinden yaptığımız ameller olur. Oysa kelimenin iştikakından istifadeyle yapılacak bir tahkikle meseleye daha farklı yaklaşıldığında görülür ki, ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesi ve yaşanan bu yolun şehrah haline gelmesi demektir. Evet aynı güzargahta sürekli çalışan bir şoförün, o yolun hangi km.sinde kavis, viraj vs. olduğunu çok iyi bilmesi gibi insanın, kulluğu o şekilde duyması, yakından tanıması ve kulluk yolunun insanı şaşırtmayacak kadar işlek bir yol haline gelmesini sağlaması da çok önemlidir. Araplar bu hususu ifade sadedinde, ibadet kökünden gelen bir kelimeyi kullanarak “tarîkun muabbed; işlek yol” tabirini kullanırlar.

Burada, İbn-i Abbas “liyâ budûn” için “liya’rifûn; tanısınlar, marifete ulaşsınlar” şeklindeki tevcihiyle farklı bir noktaya dikkatleri çeker. Bu ibtidaî bir Allah bilgisi anlamının ötesinde o bilgi üzerine bina edilerek işlek hale getirilmiş bir kulluk yolu demektir. Evet kulluk bir yoldur; insan o yolda olmazsa O’na varamaz. Öyleyse varılacak yol da onun içindedir. Yani sebep zikrediliyor, müsebbep murad ediliyor; yol gösteriliyor, o yolla yürüdüğün zaman varacağın hedefe işaret ediliyor. Bu açıdan denebilir ki, ciddî kulluk yolunda olan bir insanın, marifet ufkuna ulaşması da tabiî hatta zarurîdir.

Diğer bir yaklaşımla, esas ulaşılması gerekli olan “liya’rifûn” ufkudur ya da o ufku, herkesin kulluğu derecesine göre duyup hissetmesidir. Bunu bir başka ifade tarzıyla, insanın önce kendi kulluğunu duyması, sonra Mabud-u Mutlak’ın, mabudiyete istihkakını bilip sürekli onun karşısında olduğunu hissetmesi de diyebiliriz. Bu konuda sunîliğe girilmemesi bir esastır. Efendimiz’in duyduğunu, Hz. Ebu Bekir’in duyması, Hz. Ebu Bekir’in duyduğunu Abdülkadir Geylani’nin duyması mümkün değildir. Muvakkaten Bediüzzaman’ın iç alemine nüfuz imkanı olsaydı ve namaz kılarken, Rabbin huzurunda neler duyduğu tesbit edilebilseydi, zannediyorum kendimizden utanırdık. Bereket Allah bize büyüklerin namazlarını duyurmamış!. Yoksa kendi namazlarımızı değersiz bulur, kaldırır bir kenara atardık. Onların namazı, mehabet altında, yerinde ezilme, yerinde eğilme, içinde boyunduruklar dönüyor gibi halden hale girme ve rengi-benzi atmalar içinde gerçekleşir. Onların bu derinlikteki kulluğu bir kahramanlık, başkalarının onları taklidi ise bir sahtekarlıktır. Bu gibi hususlarda artistliğe girilmemeli; herkes kendi olmalı ve karakterini sergilemelidir.

Yukarıda kişinin her lâhza kul olduğunu duymasının yanında, Hz. Mabud-u Mutlak’ın ve Mabud-u Mustahakk’ın o işe istihkakını da her lahza duyabilmesi demiştik. Bunu biraz açmak icap edecek; mesela, kıyamdasınız. Kıyamımı derinleştirme imkanım olsaydı Rabbimin karşısında, bana yakışan, hiç sesimi çıkarmadan bütün bir ömür böyle durmaktır. Bunu yapmam mümkün değil ama, yapsam bile birçok eksiklerim olduğu muhakkaktır. Bunca eksikliğe rağmen keşke, bir taraftan gözümün ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılıp kapı aralığından O’nu temaşa edebilsem, O’nu duysam, diğer yandan da o işi en kâmil mânâda eda etmeye çalışsam; işte o zaman belli ölçüde ona yönelmiş sayılırım.

Bir başka yaklaşım da; belki ben böyle çok kamilâne bir ubudiyet mülâhazam içinde ve tam bir kul olma şuuruyla Rabbimin huzurunda duruyorum ama, bu meselenin bana ait yanları çok su götürür ve kim bilir ne kadar eksiklerim var..? Burada önemli ayrı bir husus daha var ki o da kim ne kadar derin kulluk yaparsa yapsın, Allah’ın buna ve bunun çok üstünde istihkakının olduğudur. İşte insanın vicdanında bunu duyması kullukta kemalin bir başka buududur.

Rükîi da benzer mülâhazalarla rükûu gerçekleştirme.. ve bana ne kadar yakışıyor; her şeyin karşısında iki büklüm olması da Sana ne kadar yakışıyor… Keza secde de bana ne kadar yakışıyor ve Sana ne kadar muvafık… ve diğer rükünlerde de aynı mülâhazalar. Bunun, küçük bir emaresi de var; başını secdeye koyduğun zaman, başını kaldırmayla da memur olduğundan dolayı kaldırmaya yönelme hissiyle ancak kaldıracaksın. Yoksa hiç de başımı kaldırmak içimden gelmiyor. Eğil diyorsun, eğiliyorum; eğiliyorum ama, gerçekten eğilmesi gerekli olan Zât karşısında bir durumsa şayet bu, işte burada sonsuza kadar durulur. Fakat ne yapayım ki, Sen başını kaldır diyorsun, ben de ona uyarak kaldırıyorum. Aynen Efendimiz (s.a.s)’in namazdan kerhen ayrılıp hanımlarının yanına kerhen gitmesi gibi. Allah Rasulünün şu mübarek sözleri de bizler için yakalanması gereken bir hedeftir: “Sizin cismaniyetiniz ve bedeniniz itibarıyla hemcinslerinize karşı duyduğunuz şehveti ben, namaza karşı duyuyorum’..

M. Fethullah Gülen

Hz. Ömer’in Haceru’l-Esved’e hitaben söylediği sözü nasıl anlamalıyız?

Soru: Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) Haceru’l-Esved’e hitaben söylediği, “Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.” sözünü nasıl anlamalıyız?

Hz. Ömer (radıyallâhu anh), nübüvveti en iyi anlayan ilk iki kişiden biridir. Adaletin temsilcisi olan bu devâsâ kâmet, sünnete olan bağlılığından dolayı Haceru’l-Esved’i öpmüş ve sonra da “Ey taş biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Rasulü’nün seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.” demiştir. Zayıf sayılan bazı hadis rivayetlerinde, o esnâda Hz. Ömer’in arkasında bulunan ve onun bu sözünü işiten Hz. Ali ona: “Ya Ömer! Onda saklı bulunan sırları bilseydin şimdi böyle seslenmezdin!” mukabelesinde bulunur. Hatta bazıları bu hâdiseye bir ekleme yaparak, Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Hz. Ömer’in “Ali olmasa idi, Ömer helâk olurdu.” dediğini rivayet ederler.

Muhaddisler, Hz. Ömer’in bu tavrına daha ziyade sünnete ittiba zaviyesinden yaklaşmışlardır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe’nin dört köşesini de öpüp, istilam (selâm‎lamak) yapması konusunda ihtilaf vardır. Muhaddislerin çoğunluğuna göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadece Kâbe’nin güney kenarındaki iki köşeyi, yani “rükn-ü yemânî” ile “rükn-ü hacer”i öpmüştür. Haceru’l-Esved’in bulunduğu köşe (rükn-ü hacer), tavafın başladığı köşedir ve onu öpmek sünnettir. Şayet öpmek, mümkün değilse bir sopa veya baston ile dokunup onun dokunan kısmını öpmek; bu da mümkün değilse en azından Haceru’l-Esved’e doğru elleri kaldırarak onu öper gibi işaret yapıp tekbir ve tehlil getirmek, böylece o mânâya karşı bir tavır sergileyerek değişik zâviyeden sünnete saygımızı ortaya koymak gerekmektedir.

Nihayetinde bir taş olan Haceru’l-Esved’in öpülmesi, bir taşın takdis edilmesi gibi bir anlayışa sebebiyet verebilir; verebilir ve herkes o taşı bu duygu ve bu düşüncelerle öpmeye kalkışır. Daha sonra da bundan bir hayli hurâfe doğar. Ve böylece Kâbe, hak ve hakikate açık olmanın yanında şeytanların da oyun oynadığı bir yer haline gelir. Çünkü şeytanlar, kalbin etrafında dönüp durmakta ve onun zayıf taraflarını yakalamaya çalışmaktadırlar. Esasen kalb de insan hissiyatına göre bir Kâbe’dir. Kalbin etrafında şeytanların menzilleri ve mazgal delikleri vardır. Kalbde takdis edilecek şeylere dair öyle küçük menfezler vardır ki, “doğru şeyler” takdis edilirken, takdis edilmemesi gereken başka şeyler de takdis edilerek saygı ve ta’zimin yanında her zaman kaymalar olabilir. Meselâ makam-ı İbrahim’e, Haceru’l-Esved’e, Kâbe’nin kapısının eşiğine ve zeminine yüz sürülüp, gözyaşı dökülmesi, küçük vesilelerin büyük hedeflere bağlandığı yer ve tavırlardır. Bu, bazı insanların, bir kısım nesnelere karşı, o nesnelerin verasında Allah’ın rızasını hedefleyip saygı duyması demektir. Fakat kişi, böyle bir saygı esnasında dengeyi muhafaza edemeyip takdis ettiği bu şeylerde dengeyi koruyamazsa, başka şeylere de olduğundan fazla saygı göstererek büyük bir inhirafa düşebilir.

Burada bir hâtıramı naklederek mevzuu daha da müşahhaslaştırmak istiyorum. Hac’da bulunduğumuz günlerde, bir arkadaşımla birlikte Kâbe’nin mahfilinde bulunuyorduk. Kâbe’nin yanındaki minberin üzerine bir branda örtülmüştü ki, Kâbe’nin etrafa mehâbet gamzettiği böyle bir atmosferde, üstüne brandanın da örtülmesiyle o minber, şeâirden bir nesne gibi dimdik duruyor ve gayet heybetli görünüyordu. O esnada içime doğan duyguları “İster misin bu haliyle minber, şu meçhul, müphem ve muğlak görünümünden dolayı birisi gelsin de, ona elini sürsün ve sonra oraya bir el sürme faslı başlasın.” diyerek arkadaşıma bir tahminimi arz ettim. Ben daha sözümü bitirmemiştim veya birkaç saniye geçmemişti ki, oradakilerden birisi gelip brandaya elini sürdü; sonra da onunla yüzünü-gözünü sıvazladı. Onun ardından birdenbire o minber, tavaf edilecek yerlerden birisiymişçesine takdise başlandı; öyle ki, oraya gelen herkes önce onu sıvazlıyor, sonra da elleriyle yüzünü-gözünü. Oysaki o kudsî mekânlarda Allah’ın emrettiği belli mânâlar ifade eden şeylere karşı yine Allah’tan ötürü saygı duymak gerekir. Hatta bunlar bile, birer imtihan vesilesi olarak da değerlendirilebilirler. Hac esnasında mânâsını ruhumda tam duyamadığım şeylerden birisi de “şeytan taşlama” hâdisesidir. Orada herkesin şeytanı temsil eden taşa taş attığını görünce, elimdeki taşları teker teker ben de oraya doğru fırlattım. Fakat kafam, akıl ve mantık çerçevesinde düşündüğünde bu türlü şeylere “evet” demeyeceğinden orada ruhumu saran duygularımı dile getirdim ve “Rabbim ben tamamen Sana teslimim; bunu da Senin için yapıyorum.” dedim.

İnsan, yukarıda da ifade edildiği gibi, ibadetlerini bu inanç içinde yaparken bile, şeytanın kullanabileceği çok menfezler olabilir ve bu aralıklardan insan onun tuzaklarına düşebilir. İşte o büyük basîret âbidesi Hz. Ömer, avamca anlayışı, tevhid çizgisine getirmek için -mânâ olarak-, “böyle taşta, toprakta bir kutsiyet aramayın. Allah Rasulü, onu öpmüştür. Eğer O, öpmeseydi ben de öpmezdim. Zira Haceru’l-Esved’i öpmek, O öptüğünden dolayı sünnettir.” diyerek, aklın hür olduğu nokta ile teslim olduğu noktayı birbirinden ayırmıştır. Hz. Ömer’in sözü bu zâviyeden değerlendirildiğinde, onun yerinde söylenmiş bir söz olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kulluk sırrı nasıl anlaşılmalıdır?

Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, ibadet ve dualarda bir kulluk sırrı (sırr-ı ubûdiyet) vardır. Yani onlara yüklenen mânâları kul bilemeyebilir; ama sırf emredildiği için onların gereğini edâ eder ve böylece emre âmâde bir kul olduğunu gösterir. Kulluk vesilesiyle, kalbin, ruhun, hissin ve sırrın beslenmesi; Allah’a (celle celâluhû) teveccühü gibi maslahatlar hâsıl olabilir. İnsan biraz düşündüğünde bunlar dışında başka bir kısım hikmet ve faydaların meydana geldiğini de görebilir.

Mesela, zekâtın bir İslâm köprüsü ve fakir ile zenginleri yan yana getirici, ısındırıcı, nifak ve şikakı önleyici bir tedbir olduğu akılla anlaşılabilir. Haccın bir seyahat ve tenezzüh olarak insanı dinlendirdiği, ona yeniden kendine gelme fırsatı verdiği ve aynı zamanda onun âlem-i İslâm çapında bir kongre olduğu düşünülebilir. Oruçla, insan nefsinin itaati öğrendiği, bir nevi perhiz yaptığı ve sıhhat bulduğu neticesi çıkarılabilir.

Fakat bir mü’min ibadetlerini kat’iyen bu fayda ve maslahatlara bağlamaz. Çünkü o bilir ki, ibadetlerde “taabbüdîlik”; yani hikmet ve maslahatları ne olursa olsun, onları anlasın ya da anlamasın, nasıl bildirildi ve emredildi ise ona göre hareket etmek ve o emirde kendi aklının almadığı daha pek çok hikmetler olabileceğini düşünmek esastır. Zekat, oruç ve hacda olduğu gibi namazın belirli vakitlere tahsisi, rek’at sayısındaki farklılıklar, rükû, sücud ve kıyam gibi hususî hareketler için bazı hikmetler aklına gelse de mü’min, bunları her şeyden önce Rabb’imiz böyle emrettiği için bu şekilde yerine getirir ki, fıkıh metodolojisinde ibadetlerde gözetilen bu hususiyete “taabbüdîlik” denir.

Taabbüdî olan şeylerin önemli bir yanı şudur: Siz yaptığınız şeyle, ondan sonra Cenâb-ı Hak tarafından size lütfedilen şey arasında tenâsüb-i illiyet (sebeb-sonuç ilişkisi) prensibine göre bir münasebet göremezsiniz. Mesela, namaz kılarsınız, dünyevî-uhrevî, kalbî-ruhî, aklî-hissî öyle matluplarınız hasıl olur ki, bu nasıl oldu diye şaşırırsınız. Burada ince bir nokta vardır; taabbüdîlik, taabbüdîlik hesabına işler ve sizde sadece emredildiği için ibadet etme duygusunu geliştirir.

Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mucizelerini düşünürseniz, yerdeki bir parmağın kalkmasıyla kamer nasıl iki parça oluyor; parmağıyla işaret edince ağaç nasıl onun yanına geliyor; mübarek elini bir yemeğin üzerinde bir iki defa gezdirince o yemek nasıl bereketleniyor, on kişilikken yedi yüz kişiyi doyuruyor!… Bütün bunlarda tenâsüb-i illiyet prensibine göre, meselenin makul yanı olmadığından öyle anlaşılır ki Allah (celle celâluhû), hususî bir lütufta bulunuyor. Aynen öyle de, insan kendi ibadetleri ve onlardan hasıl olan neticeyi gördükçe; tavırları, davranışları, ruhî ve kalbî hayatı açısından lütuf ve nimetlere mazhar oldukça taabbüdîlik mülahazası da artar.

Ayrıca taabbüdîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiçbir şey aramama ve amelleri sadece Allah’ın emrine bağlama duygusunu, Allah’a (celle celâluhû) halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arz eder. Onun rıza ve hoşnutluğunu arama duygusunu besler. Hatta sadece farz ibadetlerde değil; insanın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatıyla alakalı vaz’edilmiş esaslarda da bir taabbüdîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muâmelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Âdiyât ve muâmelâtta akla, mantığa ve hikmete muvafık mânâların olduğu hususu daha çok görülse de, onlarda bile “emredilmiş olmaları”nı esas alabilir. Ve kul ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbüdîlik mülahazasına bağlı yaparsa, kendisini hâlisâne kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bunu Üstad Hazretlerinin sözüyle irtibatlandırabilirsiniz: İnsan yaptığı bir kısım âdetlerini Allah rızası için yapar, onları sağlam bir niyete bağlarsa, mesela Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uyma niyetiyle onun gibi yer, onun gibi oturur kalkar ve her hareketinde ona benzemeye çalışırsa âdetlerini dahi ibadete çevirmiş olur.

Taabbüdîlik esasının temelindeki espri şudur: Cenâb-ı Allah hakikî Mâlik ve hakikî Mutasarrıf’tır; insanlar da onun kulları ve dolayısıyla mülküdürler. Mülk sahibi, mülkünde istediği tasarrufu yapar. Öyleyse, o bizim tavır ve davranışlarımızı belirlemede de “Mutlak Hâkim”dir. Bununla beraber, Allah (celle celâluhû) âdiyât içinde insanlara bir hilafet mânâsı vermiş, eşyaya müdahale etme hakkı tanımıştır ki, bu izâfî bir mâlikiyettir. İnsanlar, “Mutlak Hâkim”e, “Mutlak Mutasarrıf”a taabbüdîlik mülahazasıyla mutlak teslim ve tâbi olmalı; âdiyatta da eşyaya müdahale etme mevzuunda kendilerine tanınan izâfî ve nisbî hakkı kullanmalıdırlar. Ama bu hakkı kullanırken de bilmelidirler ki, asıl mal sahibi ve “Müsebbib-i Hakikî” Allah’tır.

Allah Teâlâ kâinatta âdât-ı Sübhâniye diyebileceğimiz, dâfia-câzibe (itme-çekme) kanunu, sürtünme kanunu, yerçekimi kanunu gibi bazı kanunlar yaratmıştır. Mesela, otlar ve ağaçlar toprakta kuvve-i inbâtiyesini bulduğu, güneşle temasını devam ettirdiği ve bir de suyla buluştuğu sürece büyür, gelişir ve verimli olur. Bitkilerin su vesilesiyle gelişip büyümesi, meyve ve ürün vermesi de Allah’ın bir kanunudur. Aslında sulamadan hasıl olacak neticeyi yaratan Allah’tır (celle celâluhû); ama onu bir sebep olarak halk etmiştir. Biz bu sebebi bilince devrin şartlarına, ilim, teknoloji ve idrakine göre değişik sulama usulleri geliştirir ve onları tatbik ederiz. Tohumu atarken, o tohumdan beklenen neticenin en azamî derecede hasıl olması için nasıl bir ekme metodu uygulamak gerekiyorsa onu arar, bulur ve uygularız.

Fakat daha tohumu atarken de “Benim yapıp ettiklerim sadece bir sebeptir. Ürünü verecek Allah’tır. Bunları büyütürse o büyütür. Bire iki verirse o verir. Fakat izzet ve azametine sebebleri perde yapar” deriz. “İzzet ve Azamet ister ki, esbâb perdedârı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl de ister ki, esbâb elini çeksin tesir-i hakikîden” mülahazasına bağlı kalırız. İşte böyle bir meseleyi dahi taabüdîliğe bağlayarak Allah’a (celle celâluhû) kulluk eder; o, bize izafî de olsa eşyaya müdahale hakkı ve imkânı verdiği ve bunu da emrettiği için sebepleri yerine getirirsek asıl kulluk şuurunu yakalamış oluruz.

M. Fethullah Gülen

Allah’ı anma ve duada ölçü nasıl olmalıdır?

Hak dostları evrâd u ezkâra (Kur’ân ve dua okumaya, Allah’ı anmaya) çok önem verirler. Her gün bir miktar Kur’ân okuma ve değişik dualarla Allah’a niyazda bulunmanın onunla irtibatımız açısından çok önemli olduğunu söylerler. “Her fert, kendi gücü nisbetinde bir şeyler belirlemeli ve onu her gün okumalıdır” derler. Üstad Hazretlerinin Mecmûatü’l-Ahzâb‘ı on beş günde bir hatmettiğini bir yakınından birkaç defa dinledim. O kitap üç cilttir; demek ki, ciltlerden her birini beş günde bir okuyor. Onca kitap yazma, te’lîf, tashîh, arkadaşlarıyla görüşme, yaşadığı ağır şartlar, hapishaneler, takipler, tevkîfler, tarassutlar, tehcîrler… Bütün bunlara rağmen evrâd u ezkârında hiç kusur etmiyor.

Bazıları “Duada mübalâğa etmemeli, aşırı gitmemeli” falan derler. Zannediyorum aşırı gitme meselesini Ubâde b. Sâmit’in oğluna yaptığı vasiyetteki ifadelerini yanlış anlayarak ortaya atıyorlar. O, dua ederken, mesela, bazılarımızın “Allah’ım! Şöyle bir cennet, yamacında şöyle bir köşk, köşkün yanından akan pırıl pırıl bir çay” dediği gibi, teferruata ait şeyler zikrediyor; ayrıntılara dalıyor. Bu sebeple Hz. Ubâde, “Oğlum, ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duada ifrattan sakındıran sözler duydum” diyor. O, ifratı (aşırılığı) meselenin keyfiyetiyle alâkalı detaylarla uğraşma şeklinde anlıyor. Yoksa, Cenâb-ı Hak “Ey iman edenler, Allah’ı çok anın, çok yâd edin” (Ahzab, 33/41) derken, bir insan sabahtan akşama kadar durmadan “Sübhanallâhi ve bihamdihî sübhânallahi’l-azîm” dese, yine duanın hakkını edâ etmiş olamaz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duanın sabah akşam yüzer defa söylenmesini tavsiye ediyor. Ümmü Seleme validemiz de taşları veya fasulye tanelerini yanına koyuyor ve onlarla sayarak her gün yüz defa söylüyor.

Birbirini tanıyan, bilen insanlar değişik gruplar halinde dua okuyabilirler. Mesela, Büyük Cevşen‘i birkaç kişi paylaşıp okuyabilir. Paylaşıldıktan sonra artık her insanın kendisine ayrılan bölümü okuması onun için gerekli olur. Yani “Allah’ı anma, zikretme hususunda ben her gün şu kadar bir şey yapacağım” diyen insan, üzerine bir sorumluluk almış olur ve bu sorumluluğu yerine getirmesi artık zarurîdir. İsteyenler Büyük Cevşen dediğimiz hizbi baştan sona kadar kendi başlarına da okuyabilirler. Fakat bir heyet halinde okuyunca, herkesin defter-i a’mâline o okumanın bütününden hâsıl olan sevap yazılır. Hakikî şahs-ı mânevî teşekkül edince herkes bütünün okuduğu kadar okumuş olur.

Bu hususta özellikle Mecmûatü’l-Ahzâb‘ın çok istifadeli olacağını düşünüyorum; çünkü o kitap, oldukça geniş ve pek çok velinin dualarından değişik bölümler ihtiva ediyor. Gümüşhânevî Hazretleri onları toplarken bugünkü ölçülerde tashîh etme imkânı olmamış. Üstad’ın eline de ondan geçmiş. O okuduğu yerleri kısmen tashîh etmiş. Keşke bir iki gayretli insan yeniden onun üzerinde çalışsa ve o kitabın elden geldiğince hatasız olarak basılmasına vesilelik etse.

O basıldıktan sonra duaya iştiyaklı mü’minler aralarında taksim ederler. Öyle bir metod geliştirirler ki, herkes farklı zamanlarda farklı yerleri okur. Mesela, bir ay boyunca şu bölümü okuyan insan, ikinci ay diğer arkadaşının yerine geçer. O üçüncü arkadaşın, o da dördüncü arkadaşın yerine… Böylece herkesMecmuatü’l-Ahzâb‘ın her yerini okumuş olur. Gördüğü duaların orijinal, yepyeni olması insanda ayrı bir heyecan uyarır. Mesela, Şâh-ı Geylânî’nin insanın gönlünde ürperti hâsıl eden duasını bile otuz gün üst üste okuyan biri, zamanla onu ilk gün okuduğu gibi duyamayabilir. Fakat bu duayı ikinci ay biraz bekletir, başka dualar okur, ona karşı içinde hâsıl olan ülfeti giderir ve bir müddet sonra tekrar o bölüme dönerse yine ilk defa okuyormuş gibi duyup hissedebilir. Benim ömrüm vefa eder mi bilemiyorum; ama istiyordum ki, ben de onu birkaç arkadaşımla paylaşıp okuyayım. Bunun nasip olmasını çok arzu ederim.

Bazen şu husus kafama takılıyor: İşin esası, bir kenara çekilip kimseye demeden dua okumaktır. Fakat burada “Ben de böyle bir kenarda dua okuyabilirim, kimseye ihtiyacım yok” gibi bir gizli bencillik var mıdır, bilemiyorum. Eğer varsa bu çok tehlikelidir. Bir başkası da “Ben kendim bir kenara çekilip dua okuyabilirim; ama arkadaşların dualarının arasında olursa benim dualarımın da kabule daha yakın olacağını umarım” düşüncesinde olabilir. Böyle bir yaklaşımla duanın hiç olmazsa bir parçası, yarısı veya çeyreğini arkadaşlarıyla beraber okur. Fakat bu ikincisinde de görünme, duyulma hissi bulunabilir. Bunların hepsi tehlikelidir. Dua öyle hâlis olmalı ki, ona hiçbir mülâhaza bulaşmamalı. Onun sağından solundan, altından üstünden, neresinden bakılırsa bakılsın şeffaf, saydam bir şey gibi hep Zât-ı Ulûhiyyet tecellîleri görülmeli.

Bazen de, mesela aynı camide namaz kılan insanlar birbirlerine “Gelin selef-i salihînden rivayet edilen şu duaları okuyalım. Mesela, bir gece kalkalım, iki üç saat sürse de on dokuz defa Fetih Sûresi’ni okuyalım” diyebilirler. Ama herkes içinden gelerek katılmalıdır böyle bir dua şirketine. Fırlamalı, kalkmalı yerinden… Bir hâcet namazı kılmalı; Büyük Cevşen‘i, Evrâd-ı Kudsiye‘yi, Sekîne‘yi okumalı. Arkadaşlarıyla beraber on beş yirmi dakika okuyorsa, sonra da kimsenin görmeyeceği, aklına herhangi bir mülâhazanın gelmeyeceği bir yere gitmeli, bir yarım saat de orada okumalı.

Evet, yalnız başına okurken “Bak, arkadaşlardan kaçtım, kendi kendime kimse görmeden yapıyorum, daha ihlâslıca oluyor” duygusuna kapılma veya “insanlar duysun, görsün” diye başkalarına sesini duyurma ve bu ikisinde de şeytana kapı aralama olabilir. Üstad Hazretleri, sesli okuyup insanlara duyurmayı İmam Gazalî’ye dayandırarak istihsan ediyor: “Ben önceleri sesli okuyordum; ama işin içine riya girer mi diye de endişe ediyordum. Sonra gördüm ki, İmam-ı Gazalî ‘Başkalarını uyarma ve teşvik etmeye matûf olunca mahzursuzdur’ diyor.” Fakat bütün bunlarla birlikte kalbimiz Üstad’ın kalbi de değil.

Cennetten içeriye gireceğimiz âna kadar bizim kalbimize her şey girebilir. Kırdaki, bayırdaki deliklerde yılan, çıyan arayacağına elindeki fenerini kalbine çevirmesi gereken bizlerin her hâlükârda çok dikkatli olması lâzımdır.

M. Fethullah Gülen

Allah Kainatı Bilinmek İçin mi Yaratmıştır?

Biz Allah’ı yarattığı mahlukatıyla biliyoruz, tanıyoruz. Öte yandan göremediğimiz şeyler gördüklerimizin milyonda birini bile teşkil etmiyor. Evet, siz bu dünyayı çok önemli görmeyin, gözünüzde çok büyütmeyin. “Galaksiler varmış, on trilyon senelik ömürleri varmış.. dev cüsseli güneşler varmış, bunlardan bazıları kendi enerjilerini tüketmişler.. en başta her şeyin mahiyeti bir hidrojenmiş, sonra helyuma dönmüş, hala da bu dönüşüm devam ediyormuş.. sönen, enkazı üzere çöken bir kısım dev cüsseler bazılarının kehanetlerine göre öbür alemin kapıları gibi kara delikler haline gelmiş…” Bütün bunlar doğrudur ve değişme, tebeddül, tegayyür dediğimiz şeylerdir. Ama bunlar, mesela galaksiler değil trilyon, isterse trilyon defa trilyon sene ömürleri olsun, ezel ve ebed karşısında bir sıfır ifade ederler sadece. Demek Cenab-ı Hak sıfır değerli bir zaman içinde bir çeşit kendini göstermek istemiş ve kainatı yaratmış ve onu mütalaa etmesi için de insanı yaratmıştır.

Bize kalırsa bunlar çok büyük bir projedir. Ama asıl önemli olan bu projenin insanı netice vermesidir. “Hakiki kainatın hikmeti / Dünyaya gele şu mükerrem insan hazreti.” Ama sonuç olarak hem bu muazzam kainat ve hem onun fihristesi olan insanın fani olmaları itibarıyla Sonsuz karşısında değerleri ancak sıfır nisbetindedir.

Evet. Biz ancak fizik alemi içindeki şeylere muttali olabiliyoruz. Hatta onların çoğundan haberdar bile değiliz bunca ilmi gelişmelere rağmen. Kara deliği de bilmiyoruz, ak deliği de. Geleceğin astrofizikçileri daha çok şeyler söyleyecekler ama ihtimal kainatın ömrü bile onları bütünüyle öğrenmeye yetmeyecek. Yıkılıp gideceğiz ve insanoğlunun merakı kursağında kalacak. Sonuçta da bunların hepsi o Sonsuz Kudret, Sonsuz Kuvvet, Sonsuz İlim karşısında bir zerre değerinde bile değildir. Zerre derseniz O’nun büyüklüğü karşısında bunlara bir yer vermiş olursunuz. Daha küçük bir şey bilemediğimiz için zerre diyoruz. Zerre malumunuz olduğu üzere atom demektir; veya partikül..

Öte yandan Allah’ın yarattığı alem fiziki alemden ibaret degildir. Mesela bir ruhaniler alemi var ve melekler var orada. Bunları, sayısını, mahiyetini, vazifelerini tam manasıyla bilmiyoruz. Cebrail’in ömrünü bilemiyoruz mesela; kainatların ömrünü aşacak bir ömre sahipse o Cebrail… O “lâhut burcuna çıkmış, Allah’tan merhaba görmüş” bir varlık. Bütün bunlar bizi aşar. Demek Cenab-ı Hak her zaman bu türlü tebeddülleri, tagayyürler içinde yuvarlanıp giden varlıklar arasında keyfiyeti bizce meçhul kendisini temaşâ ediyor. Yaratıyor, temaşa ediyor.

İnsan esfel-i safilin ile âlâ-yı illiyyin arasında seyahat eden bir varlık olduğu halde “mükerrem bir hazret” nasıl olabilir?

İnsan çelişkili bir varlık. Bir yanı Allah’a bakıyor, bir yanı da sürekli şeytana. O şeytanı aşıp Allah’a ulaşması gerekiyor. Aşamazsa Allah’a ulaşamıyor. Allah’a ulaşmayınca da şeytanın kucağına düşüyor. Aşma-ulaşma veya takılma-düşme söz konusu burada -Allah düşmeden muhafaza buyursun, ulaşmayla şereflendirsin-. İşte insan, gerek mahiyet-i insan gerekse O’na ulaşanlar adına kendisine hazret denilmeyi hak ediyor.

İnsanı şeytanın kucağına düşüren, küfür, dalalet ve nifaka iten bir çok sebep var. Kibir gibi, gurur ve ucub (insanın kendisini beğenmesi) gibi. Bunlar insanın inanmasına manidir. İnhiraf, yani yanlış inanma, yanlış görme, yanlış değerlendirme, yanlış bakma, yanlış yorumlama; öte yandan haddini bilmeme, başkalarına zulüm yapma inanmaya manidir. Çünkü bunlar insanın vicdanındaki o genişliği daraltıyor. Halbuki o vicdan mekanizması içinde Üstad’ın dediği gibi fuad var latife-i Rabbaniye var. Aynı zamanda his var, zihin var. Ama bu dediğimiz şeyler insanın vicdanıyla daralmasını netice veriyor. O zayıflayınca nefis mekanizması vicdan mekanizmasının yerine geçiyor. Böylece insana gerçek derinlik kazandıracak münasebetler kopuyor.

Bu türlü insanların inanması zordur. İnansa bile büyüme istidadı olmayan bodur bir ağaç gibi kalırlar. Onları ne kadar dindar olmaya zorlasanız, ne kadar terbiyeye tabi tutsanız, kibrini aşamazsa, haksızlıklardan sıyrılmazsa, zulmü terk etmezse, haddini bilmezse, Allah’a ait sınırların içine girerse inanması zordur.

İmana mani saydığımız hususlar içinde zulmün ayrı bir yeri var. Kur’an şirke (Allah’a ortak koşma) zulüm demiş. Çünkü zulüm bir nevi uluhiyet iddiasında bulunma demektir. İnsanlığın İftihar Tablosu “Ellezine âmenû ve lem yelbisû imânehum bi zulmin… – İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar…” (En’âm 6/82) ayetini okuyunca, Sahabe-i Kiram Efendilerimiz “Hangimiz var ki nefsine zulm etmemiş olsun?” diye sorar, Efendimiz de Hazreti Lokman aleyhisselam’ın oğluna nasihatında “…Yâ büneyye lâ tüşrik billâhi, inneş-şirke lezulmün azîm – Evladım! Sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13) ayetini hatırlatarak meseleyi tavzih buyurmuştur.

Yukarıda saydığımız menfi hususlara bir de taklit ruhunu ekleyebiliriz. Yani atalarından aldığı şeyi hayatına geçirme ve yaşama meselesi. Atalarından körü körüne tevarüs ettiği şeyler kötüyse insanı bütün bütün dalalete sürükler. Saydığımız bu menfi vasıflar varsa bir insanda nefis bunları birer tezgah gibi kullanır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi vicdan mekanizması yenik düşmüş, nefis mekanizması öne çıkmıştır çünkü. Meydan ona kalmıştır ve şeytan, vicdanı kapanmış, enginliklere açılamamış bu insan üzerinde tasarrufta bulunur.

Aslında şeytanı helak eden de budur. Allah’a karşı haddini bilmemiş, küstahlık yapmıştır. Bakış zaviyesini ayarlayamamıştır o da: “Adem topraktan ben ateşten. Ateş toprak önünde eğilmez.” demiş; demiş ve baş aşağı devrilip gitmiş.

Şeytanın En Can Alıcı Silahı: Şehvet

Şehvet şeytanın en çok başvurduğu, en çok kullandığı bir tezgahtır. Mevlana’nın semaha kalktığı zaman irticalen söylediği, Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş Rubailerinde anlattığı bir şey var: Mevlana orada şeytanla Cenab-ı Hakk’ı karşı karşıya getirip konuşturuyor. Diyor ki şeytan Allah’a; “İzzetine kasem ederim ki insanların hepsini şirazeden çıkaracağım. Ama onların bir dayanakları var, benim de olması lazım.” Allah “İstediğin kadar para, al kullan onu.” diyor. Memnun olmuyor, ekşitiyor yüzünü. “İstediğin kadar ömür.” diyor, yine yüzünü ekşitiyor. “İstediğin kadar güç, kuvvet.” yine ekşitiyor. “Şehvet” deyince, -Hazreti Mevlana diyor ki-, “Şeytan zil taktı oynadı o zaman.”

Şehvet şeytanın en büyük kozu denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini duymamış, o istikamette adım atmamış, el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o şeytanın zil takıp oynadığı bir mesele. Allah Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem) “Ümmetime bundan daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım.” buyuruyor. Bizim sabah akşam yaptığımız dualar kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır. “Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!” demektir. Tek taraflı da değildir bu iş. Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar da erkeklerle imtihan olur.

Şeytan hesabına olacak örgüler ve nakışlardan kaçmak gerek. Başka bir deyişle, örümcek ağına düşmemeli. Ağa düşmüş sinekleri görmüşsünüzdür: Çırpındıkça batarlar, daha perişan hale gelirler. Şeytanın ağı da öyle. O, ağına düşmüşlerin başında bekler; bekler ki kurtulamasın, çırpınsın ve çırpındıkça batsın. Bu sebeple insan potansiyel genişliğini kendi elleriyle daraltmamalı. Kevn ü mekanlara sığmayan, lâ mekanî (bir mekanla sınırlanmayan), lâ zamanî (zamana bağlı olmayan) mahiyetini daracık bir şeye, bir âna, bir lahzaya, bir bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkum etmemeli. Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran şey bir dane hırsıdır. Nizami, Hazreti Adem’in yediği “yasak meyve”nin de buğday olduğunu söyler. “Hazreti Adem yeyince onu, benzi de buğday danesi gibi sapsarı kesildi.” der Mahzen-i Esrar’ında.

Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemek. Kur’an-ı Kerim diyor ki: “Yaidühüm ve yümennîhim… – Onlara vaadde bulunur ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa 4/120) Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün hikaye edildiği başka bir ayette açıkça diyor zaten: “…Ben de size bir şeyler vaad ettim, ama sözümde durmadım.” (İbrahim 14/22) Öyleyse insanı boş vaadlerle kandıran ve vaadini asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.

Vicdan Genişliğini Yakalayan ve Koruyanlara Allah’ın Lütufları

Nesimi ne hoş ifade ediyor:

“Bana Haktan nida geldi Gel ey aşık ki, mahremsin Bura mahrem makamıdır Seni ehl-i vefa gördük Mekanım lâ mekân oldu Bu cismim cümle cân oldu Nazar-ı Hak ayân oldu Özüm mest-i likâ gördüm. Sonunda da der ki; Beni mesteyleyen daim O meyden Mustafâ gördüm.”

Yani öyle bir mey sunmuşlar ki içinde Muhammed Mustafa var. Bunlar vicdan genişliğine Allahın bir lütfudur. Allah hakedenlere bütün bunları hem de zırhı ile beraber lütfeder. O zırh ise “ubûdiyet-i kâmile-i tâmme-i dâimedir” (kamil manada, eksiksiz, sürekli ubudiyet).

Sonuç olarak şunu ifade edelim: İnsanın, vicdan mekanizmasını işlettip onu genişlettiğinde, fezalara açılma, göklerde tayaran etme, Esmâ aleminde, Sıfat aleminde dolaşma ve Nesimi’nin dediği gibi, “Hak’tan merhaba alma, melekten merhaba görme” potansiyeli varken, onun, şeytanın kabir gibi dar çukuruna girip müteselli olması akıl kârı mıdır? Allah insanı halifelik makamına layık görmüşken, onun o makama hiç yakışmayan tavır ve davranışlar ortaya koyması uygun mudur?

Öyleyse gelin o genişliği koruyalım. Şeytanın tezgahlarını işletmesine fırsat vermeyelim. Usul-ü fıkıh tabiriyle sedd-i zerâi’ye (henüz oluşmadan kötülüklerin önüne sed çekme) göre, ya da azimete göre davranalım. Bizi fitnenin, imtihan ve ibtilanın içine çekebilecek şeylerden fersah fersah uzak duralım. Gözümüze ilişen haram karşısında hemen tavır alalım, başımızı çevirelim. Böylece onun suretinin ruh dünyamızı kirletmesine izin vermeyelim. Hatta, bırakın gözümüze ilişmesini, bu ihtimalin olduğu yerlerde dahi bulunmayalım. Kısacası duracağımız yeri iyi belirleyelim ki o yer halifelik makamıdır. O halde Allah’ın bizi lütfuyla oturttuğu bu makama yakışır şekilde hareket edelim.

M. Fethullah Gülen

Allah’ı ne kadar zikretmeliyiz ya da zikir ne ölçüde olursa yeterli denebilir?

Zikir; anma-hatırlama, belli duaları belli bir sayı ve şekilde okuma, Allah’ı dil ve kalb ile yâdetme ve hayatı duyarak yaşayıp varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alma demektir. Her ne kadar zikir dendiğinde, Esma-i Hüsnâ’dan bazılarını veya bir kısım duaları tekrar etme anlaşılıyorsa da asıl olan kalb ve latîfe-i Rabbaniye’nin bu hatırlama ve anmaya bağlanmasıdır.

Dille yapılan zikirde özellikle Cenâb-ı Hakk’ın isimleri tekrar edilmektedir. Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o En Güzel İsimler’den bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve Sünnet’te kat’i bir şey yoktur. Fakat selef-i salihinden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Meselâ, Allah lafz-ı celâlinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celâl’i bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, Esma-i İlâhî’den hangisinin sizin üzerinizde galip ve hakim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Meselâ “Latîf” ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz; çünkü bizim bildiğimiz iki ebced hesabından birine göre Latîf ismi 129’a denk düşmektedir.

Zikir adına bazıları “Lâ mevcûde illallah” bazıları “Lâ meşhûde illallah” ya da “Lâ ilâhe illallah” ve bazıları da “lâ” dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek “illallah” demişler ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhîd”e devam etmişlerdir. Tekyelerde zikir dendiğinde çoğunlukla “Lâ ilâhe illallâh” çekme anlaşılmıştır. Bu zikir “O’ndan başka Ma’budu bi’l-Hak, Maksûdu bi’l-istihkak yok, sadece O var.” manasını ifade etmesi açısından kamil bir zikirdir. Hemen hemen bütün değişik tasavvuf yolları veya tarikat versiyonları “Lâ ilahe illallah”ta birleşir, onu çeker, sonra da “Muhammedu’r-Rasulullah”la zikri bağlarlar.

Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir kere daha yâdetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu zaviyeden namaz, oruç, zekat, hac ve tefekkür de bir zikirdir.

Meselâ namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’an-ı Kerim, “ve ekımi’s-salâte lizikrî – Beni hatırlamak için namaz kıl” (Taha/14) ayetiyle bu hakikati nazara verir. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.” (Hûd/114) ayeti de bu hususu ifade eder. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca ayet-i kerimenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn – İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır” denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

İşte zikri, Esmâu’l-Hüsnâ’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, O’nu anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hale getirme ve bu yâdetmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mâl etme çerçevesinde anlamak lazımdır.

Zikirde zirve nokta başta “Latîfe-i Rabbaniye” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâdetmek, yâni varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülâhazalarla oturup-kalkmak şeklindeki kalbî zikirdir.

Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir. “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar” (Âl-i İmrân/191) fehvâsınca ne zaman, ne de hâl itibârıyla zikrullah’a tahdid konmamıştır.

Ayrıca, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin” (Ahzâb/41-42) buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenâb-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiç bir zaman Rezzâk-ı Kerîm’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz.. veremeyiz zira, her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenab-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “Ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsûhâ – Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız” (İbrahîm/34) fehvasınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde..

Salavât Getirmek

Burada istidradî (arasöz) olarak bir hususu da hatırlatmak gerekir: Peygamber Efendimiz’in (sav) mübarek nâm-ı celîli anılınca salavat getirmeyi bazıları vacip kabul ederler. Salavâtı ömürde bir kere söylemenin mutlak vacip olduğunda ihtilaf yoktur, fakat bazıları Efendimiz’in adı her anıldığında “Sallallahu aleyhi ve sellem” demeyi vacip sayarlar. Bundan dolayı da “Tahiyyât” tan sonra “Allahümme salli-Allahümme bârik” okumaya da “vacip” derler. Çünkü tahiyyât’ta “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abdühu ve rasûluh” ifadesi vardır. Orada Efendimiz’in nâm-ı celîli geçtiğine göre arkadan salât u selam okunmalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz’in (sav) varlığı, varlığımızın gayesini öğrenmemize vesile olmuştur. O, varlığın çehresini aydınlatan bir nur kaynağı, kainatın ille-i gayesidir. Kainat fabrikasının temel ürünü, en kıymetli meyvesi Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’dir. O’nun varlığı, bir yönüyle kainatın mebdeidir; taayyün-ü evvel bir çekirdek gibi O’nunla başlamıştır. Sonra bi’setiyle, vazife ve misyonuyla O, kainat ağacının meyvesi olarak da sonda gelmiştir. İsterseniz Nizamî gibi konuşarak şöyle diyelim; kainat şiiri O’nun adına bestelenmiştir. Hükmü bir kafiye gibi o şiirin sonunda gelmiştir. Öyleyse herşey O’na bağlanmaktadır.

Bu zaviyeden bakınca Efendimiz’e çok şey borçluyuz. Bundan dolayı, O’nun adı anıldığı her zaman salavât getirmeyi vacip sayanlar olmuştur. Fakat hiç kimse Cenab-ı Hakk’ın nâm-ı celîli anılınca, “Allah” denilince her defasında “celle celâlühû” gibi bir ta’zim ifadesi söylemeye “vacip” dememiştir. Neden? Çünkü, Allah Teâlâ’nın nimetlerinin altından kalkılamaz. O’nun her an üzerimize yağdırdığı nimetlerine o nimetler enginliğinde şükürle mukabele edilemez. Mesela, bir düşünce silsilesi farzedelim, altmış dakikalık bir saati düşünelim. Bunu evvela dakikalara ayıralım. Sonra saniyelere, sonra saliselere… sonra da âşirelere ayıralım. Âşirelerin içinde de Cenab-ı Hakk’ın lütuflarına, nimetlerine mazharız. Eğer hiç durmadan O’nun üzerimizdeki varlık, hayat, latife-i Rabbâniye, his, şuur, irade… gibi nimetlerini düşünsek ve bunların hepsine mukabelede bulunmak istesek; hiç durmadan, “elhamdu lillah, elhamdu lillah, elhamdu lillah..” desek yine de yetiştiremeyiz. Çünkü bu “elhamdu lillah”ı biz âşirenin içine sokamayız. Oysaki biz o âşire içinde de varız. Ne ile varız? Allah’ın bizi perverde ettiği nimetleriyle; O’nun bizi insanca donatması ve imana hazırlamasıyla, şuurumuzu açmasıyla varız.

Küçük Bir Sermaye

Öyleyse Allah zikredilir, Allah’a şükredilir, fakat yine de O’nun bütün nimetlerine mukabelede bulunmak mümkün değildir. Ancak biz elimizden ne kadar geliyorsa o kadarını yapmalı, ortaya koyduğumuzun azlığı şuuru içinde O’na dönerek, “Ci’tüke bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ Yâ Vefiy! – Ey herşeyin karşılığını tam olarak veren en Vefalı! Sana değersiz, çok küçük bir sermaye ile gelsem de, Sen onu tam kabul et ve bana öyle mukabelede bulun!” demeliyiz. Hani,Yusuf aleyhisalatu ve’s selamın kardeşleri HazretiYusuf’a: “Ci’nâ bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ’l-keyle ve tesaddak aleynâ – Biz değersiz bir sermaye ile geldik ama sen (lütuf ve kereminle) tahsisatımızı tam ölçek ver de parasını veremediğimiz kısmı da sadakan say.” demişlerdi. Biz de Cenab-ı Hakk’a, “Hiç bir şeye değmeyen, minnacık bir sermaye ile Sana teveccüh ettik. Sen Vefiysin, bizim bu pek küçük sermayemize çok büyük lütuflarla, ihsanlarla mukabelede bulunmak Senin şanındandır. Şanına sığınıyoruz.” demeliyiz.

Evet, biz Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar anarsak analım yine de O’nun nimetlerine karşı şükür, hamd ve tesbih mukabelesini gereğince yerine getirmiş olamayız. Bu sebeple, daha önce hatırlattığım ayet-i kerimede, “Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ” denilip Allah’ın çokça anılması söylendikten sonra “ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ” denilerek Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve takdis etme, O’nun noksan sıfatlardan müberrâ ve münezzeh olduğunu anlatma mevzûu nazara verilmektedir. Zaten biz de bunun için sabah-akşam “Sübhâneke Yâ Allah, teâleyte Yâ Rahman, ecirnâ mine’n-nâr, bi afvike Yâ Rahman” diyor; O’nu tesbih, takdis ve tenzih ediyoruz.

Böylece de, memur olduğumuz şeyleri elimizden geldiğince yerine getirerek bir yönüyle “çok”un misalini ortaya koymuş oluyoruz. Evet, dûn-himmet olmamalı.. “şu kadar yeter” denmemeli. Rabbimizi ne kadar anarsak analım yine de O’nun bize olan nimetleri karşısında zikir ve şükürde bulunamadığımız mülahazası hatırdan çıkarılmamalı.

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak, “Anın Beni ki anayım sizi!” (Bakara/152) buyurmaktadır. Yani biz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâdedeceğiz, O da bizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. biz duâ ve münacâtlarla O’nu mırıldanıp duracağız, O da icâbetle bize lütuflar yağdıracak.. biz dünyevî işlerimizin arasında O’nu unutmayacağız, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek bizi ihsanla şereflendirecek.. biz yalnız kaldığımız dönemlerde de O’nunla dolup taşacağız, O da yalnızlıklara itildiğimiz yerlerde bize “Enîs u Celîs” olacak.. biz rahat olduğumuz zamanlarda O’nu dilden düşürmeyeceğiz, O’da rahatımızı kaçıran hâdiseler karşısında rahmet esintileri gönderecek.. biz O’nun yolunda ihlâslı olacağız, O da bizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek.

Allah (cc) ayetin devamında “veşkürû lî ve lâ tekfürûn” buyurmaktadır. Yani, “Beni anın; nimetlerimi, lütuflarımı anın, onlara karşı lâkayd kalmayın, görmezlikten gelmeyin; şükürle mukabelede bulunun, nankörlük etmeyin” demektedir. Acaba, ne yapsak ki körlük ve nankörlük olmasa? Ve ne yapsak ki, O’nu anmış sayılsak ve aynı zamanda O’nun tarafından da anılanlar sırasına girsek?

M. Fethullah Gülen

Ayette bahsedilen Allah’ın korumasını nasıl anlamalıyız?

Peygamber Efendimiz’e tebliğ emri verilen ayeti kerimede Allah’ın korumasından da bahsediliyor. Bu ayeti nasıl anlamalıyız?

Ayetin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez.” (Mâide, 5/67)

Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddi bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik pâyesine yükseltilmiş ve o pâyeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Bu açıdan, bir peygamber “Ben başka işler de yapayım; bu arada risalet vazifesini de yerine getireyim.” demez/diyemez. Cenâbı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlas, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti… gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Belki başlangıçta, kuşku, endişe, korku ve telaş hissi az da olsa duymuşlardır. Fakat işin içine girince artık görmüşlerdir ki, (tabiri caizse) bu işten kurtulma, bir kenara çekilme imkanı yoktur. Onlar için mecburi istikamet, risalet yolunda yürümektir.

İşte ayeti kerimede “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun.” Yani, “Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alakalı hususların gereğini tam eda etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun.” deniliyor. Ayeti böyle anlamazsak, hâşâ Kur’an’ın kelimelerinde haşiv (lüzumsuz ve fazlalık söz) var zannederiz. Her ne kadar meâl verirken, meseleyi belli kısaltma ve tasarruflarla ifade ediyorsak da ayetten asıl anlaşılması gereken “Eğer tebliğ vazifesinde bulunmazsan, tebliğini yapmamış olursun.” demek değildir; “Tebliğ vazifesinin bütün gereklerini yerine getirmezsen, konumunun hakkını, peygamberlikle donanmış olmanın hakkını vermemiş olursun.” demektir. Yani, “Sen bazı endişelerden tam tecerrüd etme ve bazı şeylere de im’anı nazarda bulunma konumundasın. Öyleyse, “Rabb’inin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/8) Burada seçimini her şeyi terk etmeye ve sadece Allah’a yönelmeye bağla.” demektir.

Bütün peygamberler gibi Rasûlü Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) da konumunun farkındadır.. farkındadır; ama vazife mahalli olan dünya pek müthiştir. İçinde yaşadığı toplumda ahlak öyle bozulmuş, çirkin huylar öyle yerleşmiş, kötü tavır ve davranışlar öyle tabiat ve adet haline gelmiştir ki, Üstad’ın tabiriyle, bu menfilikler o toplum fertlerinin kan ve damarlarına işlemiştir. Hazreti Bediüzzaman, Efendimiz’in (sav) büyüklüğünü meydan okurcasına nazara verdiği bir yerde şöyle der, “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâyı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. İşte, şu Asrı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’lArabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”

İşte o devrin alışkanlıkları sigara tiryakiliği gibi de değildi. O insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyor, ellerini ayaklarını bağlıyorlar, o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye.. o devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimiz’e (sav) “Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et.” diyordu. “Bu senin konumunun gereği.. her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, Seni o yüce konumdan mahrum ederiz.” mesajı veriyordu.

Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Rasûlü’ne (sav) düşman olmuştu. Mesela, Rasûlü Ekrem küçük yaşlarında Ebu Leheb’in evine gitmiş, hem Ebu Leheb ve hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz’i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe’den süt emzirtmişlerdi. Fakat, peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebu Leheb ve eşi “eleddi hisam en azgın düşmanlar”dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi kabile ve ülke planında da Efendimiz’in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sav) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine’nin kapılarına kadar gelmişti.

Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı O’nun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. Bir yerde, Efendimiz’in (sav) mübarek başına taş atıyorlar, bir yerde yemeğine zehir koyuyorlar, bir başka yerde kılıçları onu öldürmek için biliyorlar, aklahayale gelmeyecek komplo ve suikastlar hazırlıyorlardı. İşte, etrafı düşmanlar ve düşmanlıklarla çevrilmiş bir insan için asıl kaynağından bir teminat yerinde olacaktı. “O, teminata ihtiyaç duyuyordu.” demedim; bunu özellikle ve kasden söylemedim. “Böyle bir teminat zaruretti.” de demedim. Çünkü, Efendimiz’in mübarek yapısı bunları aşmaya müsaitti. Allah’ın izin ve inayetiyle, Allah’a (cc) tevekkül ve teslimiyetiyle O bütün menfilikleri aşabilirdi. Fakat, Efendimiz’e (sav) bir iltifat ve tesliye olarak “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Maide, 5/67) buyurulmuştu.

Bu ayet müjde ediyordu ki, “Sen vazifeni yap, başkaları endişe duyabilirler; ama sen endişe etmemelisin. Allah’ın, seni koruyacağına dair va’di var. Sana el uzatmak, kötülük yapmak isteyenlere karşı Allah bütün yolları tıkar. Sana ulaşamaz düşmanların. Sana kötülük niyetiyle gelenler düz yollarda şaşırırlar. Allah seni ins u cinnin şerlerinden koruyacaktır.” Evet, Efendimiz (sav) zaten tevekkül içindeydi. O’nun teslimiyeti tamdı. Hatta o tefviz ufkunda dolaşıyordu. Cenâbı Hak sika adına O’na, “Sen esbâbın bütün bütün geçersiz kaldığı yerde bile Rabb’inin Seni yalnız bırakmayacağı mülahazasına sımsıkı sarıl.” dedi ve O’nda sika duygusunu tetikledi. Ve “sika kahramanı” olan Allah Rasûlü (sav), bu ayetin nüzulünden sonra, daha önce geceleri çadırını bekleyen sahabe efendilerimizi dahi aramaz oldu.

Rabb’ine karşı itimat ve güveni o kadar tamdı ki, Hicret sırasında mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş’in reisleri, mühim bir ücret mukabilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı göndermişler; takip edip Efendimiz’i (sav) ve yanındakileri öldürmeye çalışmasını istemişlerdi. Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri Sıddık ile beraber mağaradan çıkıp giderken Sürâka’nın geldiğini görmüşlerdi. Hazreti Ebu Bekir, Peygamberimiz’e (sav) zarar gelmesinden endişe etmişti. İşte o anda Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada, kendisini takip edenler girişe kadar gelip az eğilseler görebilecek kadar yaklaştıkları bir anda dediği gibi, “Lâ tahzen innellahe meanâTasalanma! Allah, bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40) demişti. Sürâka’ya bir bakmış; o anda Sürâka’nın atının ayakları yere saplanıp kalmıştı. Sürâka, tekrar kurtulmuş, yine takip etmiş; ama atının ayakları yine saplanmış ve saplandığı yerden de duman gibi bir şey çıkmaya başlamıştı. O vakit anlamıştı ki, ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin. “Elaman” demiş; Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da aman vermiş ve “Git, öyle birşey yap ki başkası bizi takip etmesin.” demişti.

Aslında Cenabı Hakk’ın Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatında gösterdiği her şey, kıyamete kadar davayı nübüvvetin varisleri için de birer örnek ve daima müracaat edilecek bir misaldir. Kur’anı Kerim’de diğer Enbiyai İzam’ın hayatlarından değişik tablolar birer örnek olarak gösterilmiştir. Mesela, Mümtehine Sûresi’nin dördüncü ayetinde meâlen “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örnek vardır: Hani onlar hemşehrilerine şöyle demişlerdi: Bizim, ne sizinle, ne de Allah’tan (cc) başka ibadet ettiğiniz şeriklerinizle hiç bir ilişiğimiz kalmamıştır. Siz Allah’ın (cc) tek İlah olduğuna inanmadıkça, biz sizi reddediyor, bizimle sizin aranızda ebedi olarak düşmanlık ve nefret meydana geldiğini ilan ediyoruz. Ne var ki İbrahim’in babasına: “Senin için Rabb’imden mağfiret dileyeceğim. Bununla beraber, Allah’ın senin hakkında dilediği hiç bir şeyi önlemem mümkün değildir.” demesi başka. Onun ve beraberinde olanların duası şudur: “Ey Yüce Rabb’imiz, yalnız sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) denilmektedir. Hz. İbrahim ve ashabının hali, Ashabı Kehf’inki gibi bir baş kaldırma, küfre karşı bir tavır ortaya koymadır. Daha pek çok ayette bu türden örnekler vardır ve onlar sayesinde müminlere belli yol işaretleri gösterilmektedir.

Fakat, o peygamberlerin sergüzeşti hayatlarını isabetli anlayabilmek ve onları doğru değerlendirebilmek için Hakikatı Ahmediye çok iyi bilinmelidir. Efendimiz’in (sav) temsili gezgözarpacık gibi kabul edilip meseleye o zaviyeden bakılmazsa diğer peygamberlerin hayatları vesilesiyle verilen örnekler de doğru anlaşılamaz. Mesela, Hz. Musa’nın kaçması çok farklı yorumlanabilir. Fakat, Hz. Muhammed (sav) ve O’nun mübarek temsili gezgözarpacık gibi kullanılır ve ancak bir hicret penceresinden o kaçışa bakılırsa mesele doğru anlaşılır. Seyyidinâ Hz. Davûd’u doğru yorumlama da, Seyyidinâ Hz. Mesih’i yanlışsız okuma da o sayede olur.

Öyleyse bizim için Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Salih… (as) efendilerimizin hayatında çok önemli dersler vardır. Fakat bizim, bu derslerin adeta bir dantela gibi işlenmiş olmasını, ruhumuz, vicdanımız, hissimiz, bütün zâhir ve bâtın latifelerimizle kabul etmemiz ve onları doğru değerlendirmemiz Hz. Muhammed (sav) kaneviçesini bir model olarak kullanmamıza bağlıdır. Bu açıdan, bizim için isterseniz eski mantıkçıların sözüyle diyeyim evvelen ve bizzat, birinci dereceden örnek, muktedâ bih ve rehberi ekmel Hz. Muhammed’dir. Ondan sonra diğer peygamberlerden de dersimizi alırız; ama O’nun vasıtasıyla alırız. Yani, aramızda O vardır. O’nun yorumuna, O’nun seslendirmesine göre onları değerlendirir ve onlardan istifade ederiz.

Evet, sözü tekrar esas mevzumuza getirecek olursak, Efendimiz (sav) bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah’ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer, biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lazımdır. Mesela, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı dini mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıdı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsnü kabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah’ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyleböyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkündür, muhtemeldir.

İşte, Üstad’ın “Kadeşlerim biz inayet altındayız; Allah’ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır.” dediği gibi siz vazifenizi hâlisâne yapmaya çalışırsanız Allah (cc) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından siyanet edecektir. Bu koruma va’di, Efendimiz’i (sav) “sika”ya ulaştıran bir iltifat olarak telakki edilmesine karşılık, bizim için tam bir teselli kaynağıdır, çünkü bizim ona ihtiyacımız var. Biz öyle bir teselli ve koruma sözüne muhtacız. Ne ölçüde muhtacız? Tam tevekkülü elde etme, teslimiyete ulaşma adına muhtacız. Çünkü biz zayıfız. Donanımımız, Efendimiz’in (sav) katlandığı o büyük sıkıntılara, dert ve çilelere katlanmaya müsait değil.

Bakın o hususi donanımlı İnsanlığın İftihar Tablosu’na.. Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tâ O’nun yanına kadar gelerek, yalın kılıç elinde olduğu halde, Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma, “Şimdi seni elimden kim kurtaracak?” diyor. Adeta kainatı ihtizaza getiren bir ses duyuluyor, “Allah!..” Efendimiz’in (sav), cesareti ve mehîb sesi karşısında Gavres, iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yemiş gibi kılıç elinden düşüyor, yere yuvarlanıyor. Allah Rasûlü, kılıcı eline alıyor, “Ya şimdi seni benden kim kurtaracak?” diyor. Ama onu cezalandırmıyor, affediyor. O adam kabilesinin yanına gidince herkes hayrette kalıyor. “Ne oldu sana? Niçin bir şey yapamadın?” diyorlar. O şöyle cevap veriyor: “Ben şimdi insanların en hayırlısının yanından geliyorum.” Evet, bir insanın güçlü olduğu zaman affedici olması çok mühimdir. Allah Rasûlü (sav), güçlü olduğu anın hakkını da veriyor. Elinde güç ve güce ait imkanlar olmadığı zaman da Asıl Güç Kaynağı’na dayanıyor. Hemen “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” cephanesini harekete geçiriyor.

İşte bu hadise de gösteriyor ki, O’nda tevekkülün çok çok üstünde bir sika ufku vardı ve söz konusu ayet O’nun için sika ufkunda bir beyandı. Ama onu, bizim için tevekküle bir çağrı sayabilirsiniz. “Allah’a tevekkül edin, korkmayın. Allah kefil olarak size yeter. Yardımcı arıyorsanız Allah size yeter. Dost isterseniz Allah yeter.” demektir. Evet, biz de Allah’ın (cc) ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ızdırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah’ın görüp gözetmesi altındayız; O’nun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, O’na karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa, mesela vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler… o daire içine alınıyor, onlara siyanet, inayet, riayet ve kilaet vadediliyorsa, biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer, o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa, hıfzı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak, o bizim kusurumlarımızdan, olmamız lazım geldiği gibi olamayışımızdandır.. zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığından dolayıdır.

Bu açıdan iki şeye çok dikkat etmemiz lazımdır: Birincisi, o dairei kudsiye içine girebilmek, yani, ihlas dairesi içinde ihlaslılar, sadıklar, vefalılar ve adanmışlarla beraber olmak; ikincisi, Allah’a (cc) çok güvenmek, çok itimat etmek ve üzerimize düşen vazifeyi mutlaka yapmak.

Bediüzzaman Hazretleri, sohbetimize mevzu olan ayeti kerimenin Efendimiz’in (sav) ve Kur’an’ın mucizelerinde olduğunu ifade eder. Bu faslı da şimdilik, onun sözlerine kulak vererek bitirelim: “Evet, Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehli siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehli dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı halde, kemâli saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Melei Âlâya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti, “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Maide, 5/67) ayetinin ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir noktai istinad olduğunu, güneş gibi gösterdi.”

M. Fethullah Gülen

Biz Gönülden İnandık mı?

Bazı müminler, meydana gelen hadiselerin şokuyla bazen kaderi ilâhîyi tenkit işmam eden düşüncelere giriyor; yakışıksız sözler söylüyorlar. Amerika’da meydana gelen 11 Eylül hadisesinden sonra terörün Müslümanlara fatura edilmesi ve inanan herkesin maznun haline gelmesi üzerine de aynı yanlışlığa düşenler oldu. Benim saygısızlık olmasından korkarak ağzıma alamayacağım bir takım sözlerle bazı ayet ve hadis-i şerifler hakkında şüpheler dile getirildi. “Biz böyle ummuyorduk.. ümid ediyorduk ki, Müslümanlar da dünya düzeni adına söz sahibi olsun, ezilmesin.. bekliyorduk ki, salihlere yapılan vaadler yerini bulsun.” türünden itiraz ve şüpheler seslendirildi. Ye’s bataklığına düşüldü.

Evvelâ, yeis her hayırlı işin önünde bir engel, bir mânidir. Şartlar ne olursa olsun müminler ümitsizliğe düşmemelidir. Onlar bilmelidir ki, Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütufları da olur. Şimdiye kadar ki pek çok hayırlı ve bereketli iş, sırf bir lütfu ilahî olarak gerçekleşmiştir. Müminler kendi vazifelerini edâ ederlerse, Allah Teâlâ lütuflarını kesecek, onları yüzüstü bırakacak değildir.

Fakat, bir büyük misyonun hakîkî temsilcilerine takdir edilmiş bir plaket, bir madalya ya da bir lütuf o temsilcilerden başkalarına verilmez ki. Şampiyonluk madalyası ipi ilk göğüsleyene takılır. Eğer biz hakîkî imanı elde etmiş ve imanın gereğini yerine getirmiş olsaydık, has müminler için takdir edilen mükafatı elde edebilirdik. Küçük bir kısmı istisna edecek olursak, bugünün Müslümanları olarak bizler taklitte takılıp kaldık, tahkîke ulaşamadık. Pek çoğumuzda bir çeşit iman problemi var. Biraz temkinli konuşmaya çalışsam da demeden edemeyeceğim malesef büyük bir çoğunluğun şöyle böyle ve azbuçuk da olsa iman problemi var. Mektepte, tekkede, medresede ve hatta Kâbe’de tavafta da olsak bazılarımızın iman problemi var.

Oysa biz bütün düşünce, söz ve tavırlarımızı O’na göre belirlemeliydik. O’na göre davranmalı, sesimizi, sözümüzü O’na göre ayarlamalıydık.. O’nu görüyor ve duyuyor gibi yaşamalıydık. Recâizâde’nin bir yerde dediği gibi teşbihe takılmamaya dikkat ederek “Nerede ayakların yüzümü süreyim.” duygusuyla dopdolu olmalıydık. Başımız desti Kudret tarafından okşanıyor gibi hissetmeli, fakat teşbih ve tecsime düşme korkusuyla hislerimize hakim olmaya çalışmalıydık. “Künhü Bâri, nâkâbili idrâktir.” diyen Geothe’den daha ileri giderek, O’nun idrak edilemeyeceğini dille beraber kalbimizle ilan etmeli; ama gönüllerimizi de bir beyti Hüdâ olarak, Sahibi’nin nüzul eylemesi için daima hazır bulundurmalıydık.

Günümüzün müminleri tahkîki imana sahip olursa, hakîkî müminlere vadedilen nimetler, onlar için de geçerlidir. Yoksa, iman ve salih amel sırrına erememiş insanların nimet beklentileri ve ihsan ummaları sadece bir kuruntu ve ümniyeden ibaret kalır.

M. Fethullah Gülen

İmanın Tadını Almak İçin Neler Yapılmalıdır?

Soru: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in sünneti olarak her sabah okuduğumuz duaların birinde “Allahümme habbib ileyne’l-imâne ve zeyyinhü fî kulûbina ve kerrih ileyne’l-küfra ve’l-füsûka ve’l-ısyân vec’alnâ mine’r-raşidîn” diyoruz. Bu duanın manasını ve onu tekrar ederken hangi mülahazalar içinde bulunmamız gerektiğini lutfeder misiniz?

Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyeleri âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelası mahiyetindeydi; O, sabah kalktığında, akşamı idrak ettiğinde, abdeste yöneldiğinde, ezanı dinlediğinde, Hakk’a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda, yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, arzî ve semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, hastalık ve rahatsızlıklara müptela olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin zuhuru hengâmında hep el açar, Mevlâ-yı Müteâl’e yönelir, tazarru ve niyazla iki büklüm olur ve sürekli O’na yalvarırdı. Kur’an-ı Kerîm’in sabah ve akşam vakitlerinde Allah’ı zikretme üzerinde hususiyle durmasından olsa gerek, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu vakitlere özellikle önem verir, her sabahı ve her akşamı bereketli birer dua zamanı olarak değerlendirirdi.Allah Rasûlü’nün bilhassa hemen her sabah namazından sonra tekrarladığı dualardan biri de sorunuza mevzu teşkil eden şu mealdeki dua idi: “Allahım, imanı bize sevdir ve onu kalblerimizde güzelleştir, gönüllerimizi onunla donat; küfre, fıska ve isyana karşı içimizde tiksinti uyar ve bizi rüşde ermişlerden, doğru yolu bulmuşlardan eyle.”Teennî Rahman’dan, Acele Şeytan’dan…Aslında bu dua, Hucurât suresinin 7. ayet-i kerimesinden muktebestir (alınmıştır). Müfessirlere göre, söz konusu ayet, Benî Mustalik kabilesiyle alakalı bir haber üzerine gelişen hadiseler münasebetiyle nâzil olmuştu. Mustalik oğullarının zekat vermeye yanaşmadıkları ve Peygamber Efendimiz’le savaşmak için hazırlık yaptıkları şeklinde bir haber ulaşmıştı mü’minlere. Bu haber karşısında çok heyecanlanan bazı sahabiler hemen saldırıya geçmek gerektiğini söylemiş ve âsilerin çabucak cezalandırılmaları istikametinde görüş beyan etmişlerdi. Haddizatında o birkaç sahabinin fevrîlikleri, Allah’ın dinine bağlılıklarından, kalblerindeki iman aşkından, küfre ve isyana karşı duydukları öfkeden dolayıydı. Mustalik oğullarının, Allah Rasûlü’nün emrine itaat etmediklerini ve zekat vermeye yanaşmadıklarını duyar duymaz, gönüllerindeki din gayretiyle hemen ayağa kalkmış ve Rasûl-ü Ekrem’e isyan eden bu kabileyle savaşmak üzere yola koyulma niyetlerini izhar etmişlerdi.Fakat, Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onların savaş isteklerini hemen kabul etmemiş, önce durumun incelenip haberin doğru olup olmadığının tesbit edilmesi lazım geldiğini söylemiş ve bu vazife için de Hazreti Halid’i görevlendirmişti. Hazreti Halid (radiyallahu anh) gece vakti Benî Mustalik mahallesine varmış, gözcülerini onların arasına göndermiş ve kendisi de etrafı kontrol etmişti. Gözcüler geri dönünce, Mustalik oğullarının İslam’a bağlı olduklarını, onların ezanlarını duyduklarını ve namazlarını gördüklerini haber vermişlerdi. Sabah olunca Hazreti Halid bizzat Mustalik oğullarına gitmiş; onların kat’iyen isyan etmediklerini, biatlarını koruduklarını, zekatı bir vazife bildiklerini ve onu îfâ etmeye gönülden razı olduklarını görmüştü. Şahit olduğu manzara karşısında çok memnun kalan Hazreti Halid durumu Rasûlullah’a iletince, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Tedbirli davranmak Allah’tan, acele ise şeytandandır.” buyurmuştu. İşte, bu olayın akabinde hükmü kıyamete kadar kalacak ve benzer meselelerde müslümanlara hep ışık tutacak olan söz konusu ayet indirilmişti.İçinizde Allah Rasûlü Var!…Sorduğunuz duanın da menşei olan bu ilahî beyan meâlen şöyledir:”Hem düşünseniz ya, Allah’ın rasûlü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o pek çok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu. Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. Zaten doğru yolda yürüyenler de Allah’ın bu lütuflarına mazhar olan kimselerdir.” (Hucurât, 49/7)Cenâb-ı Hak, herhangi bir teklifle gelen ve kendi fikrine göre hareket edilmesini dileyen kimselere aslında âşikar olan, çok mühim bir hakikati hatırlatıyor; onlara önce “Düşünseniz ya, Allah’ın rasûlü sizin aranızda bulunmaktadır; bilin ki Allah’ın elçisi içinizdedir.” diyor. Her şeyi gören, her sesi işiten ve her şeyi bilen Cenâb-ı Hak ile sürekli irtibat halinde bulunan Rasûl-ü Ekrem’in -o engin firaset ve basiretiyle her zaman tam isabet kaydedecek olsa da- yalnız başına adım atmadığını, her zaman vahiyle müeyyed olduğunu ve Allah’ın hıfz u inayeti altında bulunduğunu, dolayısıyla da kat’iyen ümmetini tehlikeli yola sevketmeyeceğini, felakete sürüklemeyeceğini ve asla onlara yanlış yaptırmayacağını belirtiyor. Birisi gizli bir iş yapsa, birisi bir yalan söylese, bir başkası bir sır taşısa ve bir diğeri bir entrika çevirse, bunların hepsini ve olup biten her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiğini ve dilediğinde Peygamberine haber verdiğini vurguluyor. Bazılarının bir anlık heyecanla bu hakikati hatırdan çıkartmış olmalarına binaen, onlara nasıl bir rehberin ardında olduklarını bir kere daha hatırlatıyor.Daha sonra Allah Teâlâ, “Şayet o pek çok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu.” diyerek, onlara kendi tekliflerinde ısrarcı davranmamalarını, herhangi bir meselede Rasûl-ü Ekrem’in seçtiği yolun mutlaka en selametli yol olacağını, O’na itaat ettikleri sürece muhtemel pek çok sıkıntı ve beladan sağ salim kurtulacaklarını ve mutlaka sâhil-i selamete ulaşacaklarını ihtar ediyor. Allah Rasûlü’nün gösterdiği istikamette hareket etmenin onlar için her zaman daha hayırlı, daha kolay ve daha zahmetsiz olacağını ve bu gerçeğe rağmen, Rasûlullah’a ısrar eder de onu hayırlı olarak gördükleri hususlarda kendi görüşlerine uymaya zorlarlarsa, çok büyük sıkıntılara düşeceklerini bildiriyor. Bütün işlerinde Cenâb-ı Hakk’ın ve O’nun elçisinin emirlerine göre adım atmalarını, teslim ve tevekkül üzere yaşamalarını ve neticede yüce Allah’ın takdirine razı olmalarını tembih ediyor.İmanla Mamur GönülllerAllah (Azze ve Celle) bu ikazların akabinde, Ashâb-ı kirâmı tezkiye ediyor; aralarından birkaç kişi fevrî davransa ve kendi fikirlerine uyulmasını dilese de, umum sahabenin teennî ile hareket ettiğini; çoğunluğun Rasûl-ü Ekrem’in emir ve işaretlerini bekleyerek hakikî mü’minlere yakışır bir tavır sergilediğini îmâ ediyor. Sahabe arasında bazı gençlerin, münafıklar tarafından sıkça tekrar edilen “Eğer bizi dinleseydiniz başınıza bunlar gelmezdi” şeklindeki alaylı sözlerin de tesiriyle, muvakkaten kendi tekliflerine uyulmasını mantıklı görmüş, aceleci davranmış, yakışıksız mütalaalarda bulunarak sevimsiz beyanlarla Rasûl-ü Ekrem’i üzmüş ve bir süre fikirlerinde ısrar ederek işi kendileri hakkında zorlaştırmış olabileceklerini, ama bunların sayısının çok az olduğunu, neredeyse bütün Ashâb-ı kirâmın kendilerine yakışan şekilde davrandıklarını belirtiyor. Sonra da onların imanın tadını almış, gönlü onunla mamur kılınmış, içine küfür, fısk ve isyana karşı tiksinti salınmış hâlis mü’minler olduklarını ve yürüdükleri yolun doğruluğunu nazara veriyor. Dahası, gençliğin verdiği coşku ve imanın hasıl ettiği heyecanın da tesiriyle geçici bir süre hislerine mağlup olup âsilerle savaşılması konusunda Allah Rasûlü’ne karşı farklı teklifler öne süren kimselerin de, o ilk şok anından sonra tekrar sükûnete erdiklerini, ilahî bir nimet ve ihsan olarak kalblerine doldurulan iman sevgisi ve küfür, fısk, isyan türünden günahlara karşı tiksinti hissi sayesinde rüşde ermiş, hakikati bulmuş sahabilerin arasına dahil olduklarını îmâen ifade ediyor.Ayrıca, bu ayet-i kerimede sevginin ve imanın gereğine de vurguda bulunuluyor. Âdeta, sahabe-i güzin efendilerimize şöyle deniyor: Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize sevgili kıldı, dolayısıyla iman ettiniz; gönüllerinizi saran o imanı zamanla daha bir güzelleştirdi, içinizi onunla donattı ve iman sizi Peygamberin etrafında hâlelenmeye, imanın gereğince salih ameller işlemeye sevketti, bu niyetle Allah Rasûlü’ne biat ettiniz. Madem, imanı sevdiniz ve onunla kalbinizin şenlendiğini hissettiniz, Rasûl-ü Ekrem’i sevdiniz ve onun yolunda olacağınıza söz verdiniz, öyleyse o size ne teklif ederse etsin, ona itaat etmeli ve emre itaatteki inceliği kavrayarak bütün emirlerine bilâ kayd u şart inkıyadda bulunmalısınız. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran, 3/31) ayet-i kerimesinde dile getirildiği üzere, Rasûlullah’a itaat etmelisiniz ki Allah da sizi sevsin, sizin hakkınızda sevmek fiilinin lazımını yerine getirsin.Küfür, Fısk ve İsyanAllah Tebâreke ve Teâlâ imanın zikrinden sonra üç felaket sebebine dikkatleri çekiyor; “İnkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi.” diyerek, kalbin küfür, fısk ve isyanı kerih bulmasını, onlardan iğrenmesini de ilahî bir nimet olarak zikrediyor.Malum olduğu üzere; küfür, imanın zıddıdır; Allah’a inanmamak, hakkı kabul etmemek ve inkâr ile Allah’ın nimetlerini örtmek demektir. Haddizatında, bir kalbe imanın sevdirilmesi ve onunla gönlün mamur edilmesi küfürden iğrenmeyi gerektirir. İmanın tadını alan bir insan küfürden mutlaka tiksinir. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı Hazreti Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Rabbanî, Hazreti Bediüzzaman gibi kimselere karşı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlukata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır. Fısk ve isyan da küfre ve ebedî hüsrana açılan o kapılardandır ve imanın neşvesini kalbinde duyan bir insanın bu iki tehlikeli sahadan fersah fersah kaçması gerekmektedir.Fısk; Allah’ın emrini terk etmek, hak yoldan çıkmak ve büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat dairesinden uzaklaşmak manalarına gelir. Dinin vaz’ettiği çerçevede kalmayan, diyanetin belirlediği daire içinde hayatını sürdürmeyen kimseye “fâsık” denir. Fıskın, zararlı olmak, söz dinlememek ve sürekli kötülük yapmak gibi anlamları da vardır; bundan dolayıdır ki, farklı rivâyetleri bulunan bir hadiste beş çeşit hayvan için fâsık terimi kullanılmıştır. Deliklerinden çıkıp evin içinde cirit attıklarından ve etrafa zarar verdiklerinden dolayı “fevâsıku’l-büyût” olarak da anılan fareler bunlardandır. İsyan ise, itaatsizlik, ayaklanma ve başkaldırma demektir; Allah’ın emirlerine karşı gelme, O’na itaat etmeme ve günah işleme manalarına gelmektedir.Evet, ayet-i kerimede küfür imana, fısk ve isyan da imanın tezyinine, güzelleştirilmesine karşılık olarak getirilmiş gibidir. Bu itibarla, burada füsûk yalancılık demektir, doğruluk ve itaatten kavlen çıkmayı ifade eder; isyan ise, emri terk ile fiilen tâatten çıkmak mânâsındadır.Yetmiş Yaşındaki Yaramaz ÇocuklarBahsini ettiğimiz âyet, “İşte doğru yolda ‎ olanlar, gerçek rüşde erenler bunlardır.” ifadesiyle sona ermektedir. Demek ki, rüşde erenler, ancak imanı sevip onunla kalbini güzelleştiren, gönlünü iman şualarıyla ışıklandıran, küfrü, fıskı ve isyanı iğrenç görüp onlardan sakınan ve hep imanın gösterdiği istikamette ilerleyip doğruluk ve itaatten hiç ayrılmayan kimselerdir. Demek ki, rüşde ermek yaş ile olmamaktadır. Nice yetmiş yaşında insanlar vardır ki, henüz onbeş yaşını idrak etmemiş çocuklar gibi yaşamaktadırlar. Önlerini arkalarını bilmeyen, hevâ-yı nefse uyup her gün tonla günah işleyen bu yaramazların ne gözleri kontrol altındadır ne de kulakları.. ne dilleri günahtan uzaktır ne de sâir uzuvları… Rüşd, iyiyi-kötüyü ayırabilme, hak yolunda sağlam, sabırlı ve tam bir isabetle dosdoğru yürüme demektir. Bu itibarla da, rüşde ermiş, kendini idrak etmiş ve doğru yolu bularak sırat-ı müstakime girmiş insan arıyorsanız, onları ancak imanı sevip gönlünü onunla zinetlendiren küfür, fısk ve isyandan da nefret eden kimseler arasında bulabilirsiniz.Şayet, bir insan -inandığını iddia ettiği halde- küfre karşı teyakkuzda bulunmuyorsa, fısk u fücur deryasına yelken açmışsa, isyan vadilerinde dolaşıp duruyorsa, gözünü-kulağını, dilini-dudağını harama açık tutuyorsa… yaşı kaç olursa olsun, ona râşid demek, onun rüşde erdiğini söylemek çok zordur. Böyle biri hakkında verilecek hüküm, olsa olsa sefih, bunak, aptal ve akılsız şeklinde olacaktır. Neden? Çünkü, böyle biri, kalbini yaralıyor, dünyada iman evini yıkıyor ve ahiret hayatını dinamitliyor demektir. İşlediği günahlarla Cennet saraylarını yıkan bir insana nasıl rüşde ermiş denebilir ki? Her bir günahla oradaki kasırlarının bir tarafını çökerten ve Cennet otağını harap eden bir insanın iyiyi-kötüyü tefrik edebildiği söylenebilir mi?.. Hazreti Pir-i Mugân “Burada bir ‘elhamdülillah’ dersin orada bir Cennet meyvesi yersin” demiyor mu? Öyleyse, burada bir namaz kılarsın, orada bir Cennet kasrı kurarsın… Burada bir günah işlersin, orada kocaman bir sarayı yerle bir edersin… Evet, beyan-ı ilahîde bu hususa da işaret edilmiş ve rüşde ermenin dinamikleri bir bir sayılıp doğru yolda bulunuyor olmanın şartları belirtilmiştir.İşte, ömrünün hemen her anını tazarru ve niyaz ile değerlendiren Seyyidü’l-mürselîn efendimiz, mezkur ayet-i kerimeden iktibas ettiği ifadeleri de dualaştırmış ve “Allahümme habbib ileyne’l-imâne ve zeyyinhü fî kulûbina ve kerrih ileyne’l-küfra ve’l-füsûka ve’l-ısyân vec’alnâ mine’r-raşidîn” yakarışıyla Allahu Azimüşşân’a teveccühte bulunmuştur.Sürekli TeveccühPeygamber Efendimiz bu duasında söz konusu ilahî beyanda üzerinde durulan önemli bir hususu da nazara vermiştir. Cenâb-ı Allah, mü’minlerin kalblerinde iman meşalesini tutuşturanın, onları küfür, fasıklık ve isyan şerrinden kurtaranın ve rüşde ermiş, doğru yolu bulmuş kimselerden kılanın bizzat Kendisi olduğunu hatırlattığı gibi; Allah Rasûlü de “Allahım bizi rüşde erenlerden kıl” derken “ic’alnâ” ifadesini kullanmış ve sırat-ı müstakimi bulmanın ancak Cenâb-ı Hakk’ın ca’liyle mümkün olacağına dikkat çekmiştir.Kur’an-ı Kerim’de çok yer alan ve dualarımızda sıkça kullandığımız “ca’l” kelimesi sürekli teveccühün ve duada temadînin lüzumuna işaret eden bir ifadedir. Çünkü, Hazreti Adem’in hilafeti Cenâb-ı Hakk’ın ca’liyle olduğu gibi, insanların dünyada iyi birer mü’min olmaları da yine O’nun ca’line, lütuf ve ihsanıyla öyle eylemesine bağlıdır. İşte, bu hakikat çok önemli bir tembihi ihtiva etmektedir. Bu kelimenin tercih edilmesinin manası şudur: Sizin bir kere bir lutfa mazhar olmanız, bir ihsanla serfiraz kılınmanız ve bir konuma ulaştırılmanız, o lütf u ihsanla gelen nimete sahip olduğunuz ve konumunuzu temellük ettiğiniz manasına gelmez. Bir mevkiye ulaşmanız, orada kalmanız adına yeterli teminat sayılmaz. O nimet size ait değildir; birisi tarafından verilmiştir ve temâdîsi de liyakatınızı izhar etmenize bağlanmıştır. Dolayısıyla, onun verildiği gibi alınması da her an ihtimal dahilindedir.Mesela, insana bahşedilmiş olan halifelik, yani yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın halifesi olma şeklindeki o yüce makam, insanın kendi malı değildir; ona emanettir ve her an onun elinden alınabilir. Nasıl ki, şeytan, ihraz ettiği konumu kendi malı gibi görmek suretiyle kibre kapıldı, aldandı ve tavrını iyi belirleyemediğinden dolayı baş aşağı gayyaya yuvarlandı; Hazreti Adem için de öyle bir ihtimal mevzubahisti; yapması gerekli olan şeyi, yapması gerektiği yerde yapmasaydı hilafeti elinden alınırdı. Fakat, Hazreti Âdem, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A’râf, 7/23) türünden sızlanışlarıyla kulluk edebine riayet etmişti. Halkına kızan, onlardan ayrılan, sonra gecenin, denizin, dalgaların ve balığın karanlıkları içinde “Ya Rabbî! Yegâne ilah Sensin, Senden başka mabud-u hakiki yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) şeklinde Mevlâ-yı Müteâl’e yakaran Hazreti Yunus, hâlis bir kula yakışan tavrı takınmış ve bu sayede Hak karşısındaki konumunu korumuştu.Hem ayât-ü beyyinâtta zikredilen kelimeler hem Enbiya-i İzam efendilerimizin tavırları hem de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in ifadeleri bize hâl-i hazırdaki durumumuza güvenmememizi, “Bir kere bulduk, kurtulduk” şeklindeki mülahazalara asla düşmememizi ve her zaman tazarru ve niyazla Cenâb-ı Hakk’a yönelip O’nun hıfz u inayetine sığınmamızı tembih etmektedir. Demek ki, insan-ı kâmil ufkuna yürüme ve en azından mü’minlik vasfını yitirmeme ancak böyle sürekli bir teveccühle mümkün olmaktadır.Evet, gerçekten inanmış ve rüşde ermiş bir mü’min, her türlü günahı çok kerih gören ve günaha, hataya, hiçbir ma’siyete asla bulaşmamaya çalışan insandır. O, işleyeceği her günahla, kendisine bahşedilen iman kristalinin kirleneceğine, hatta çatlayacağına inanır. Bir yerde, herhangi bir şekilde sürçüp günah işlediği ve isyan atmosferine kaydığı zaman ise, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfarla yeniden arınır. Bu arınma ameliyesini de kesinlikle tehir etmez; çünkü her an sırtındaki o Kafdağı’ndan daha ağır yükle, Rabbinin huzuruna gitmeyeceğine dair elinde bir senet yoktur. Günaha bir dakika bile ömür bağışlamanın kendi aleyhine olduğunu çok iyi bilir. Onun itikadına göre, hiçbir günaha bir an dahi olsa yaşama hakkı verilmemelidir. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan halini alıp orada yuvalanabilir ve üreyip çoğalabilir. Tevbesi geciktirilen her günah yeni bir günaha davetiye sayılır. Öyleyse, hakîkî bir mü’min, herhangi bir günah işlese, mesela, gözüne bir haram girse, haram bir lokma yese, bir yalan söylese… hemen o vebalden kurtulmanın bir yolunu aramalı, daha bir-iki dakika geçmeden alnını secdeye koymalı, tevbe ve istiğfarla yunup yıkanmalı ve yeniden her an Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkmaya hazır hale gelmelidir.Sevdir Bize Hep Sevdiklerini…Hasılı, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, kısaca meâlini verdiğim ve işaret ettiği hususlara değinmeye çalıştığım ayet-i kerimeden muktebes olarak, her sabah tekrar ettiği bu duayı biz de sabah-akşam kendimize vird edinmeli ve hep onun hatıra getirdiği mülahazalarla Rabbimize yönelmeliyiz; Rahman ü Rahim’e şu duygularla seslenmeliyiz:Allah’ım imanı bize sevdir; canımızdan, kanımızdan, hayatımızdan daha çok sevelim onu. Rabbim iman esaslarıyla kalblerimizi donat; Zât’ının sevgisini sal gönüllerimize, Habîb-i Edîbinin muhabbetini doldur sinelerimize ve sevdiklerini sevdir bize. “Şaşırtma bizi, doğruyu söylet; neşeni duyur, hakikatı öğret. Sen duyurmazsan biz duyamayız, Sen söyletmezsen biz söyleyemeyiz; Sen sevdirmezsen biz sevemeyiz. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yâr et bize erdirdiklerini.” (M. Hamdi Yazır) Aşk u muhabbetle vicdanlarımızı öyle aydınlat ki, imanı içimizde çok renkli, çok gözalıcı ve pek müzeyyen bir şekilde görelim; onu nazarlarımızı mâsivâdan çekip alan en süslü ve en ziynetli bir sevgili olarak hissedelim. Ruhlarımız imanla öyle kanatlansın ki, ne dünyanın cazibedar güzellikleri, ne ahiretin tarifi imkansız nimetleri, ne de Cennetlerin debdebesi bakışlarımızı döndürebilsin.Değil mi ki, iman, bu hakikatların hepsinin ve bütün nimetlerin çekirdeğidir; Hâlık-ı Kâinat ile münasebetlerimiz, Peygamber Efendimiz’le irtibatımız, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühlerine, nazarlarına, dünyevî-uhrevî iltifatlarına mazhariyetimiz ve ahiretin güzelliklerine, Cennet nimetlerine, ebedi saadete ulaşmamız.. evet bütün bunlar hep iman çekirdeğinin neşv ü nemâ bulmasıyla gerçekleşmektedir; öyleyse, iman sevgisi ve gönlün onunla tezyini dünyevî mutluluklardan da, Cennet’e nâil olmaktan da, Cehennem’den kurtulmaktan da önce gelen bir lütf-u ilahîdir. İşte, bu gerçeği idrak etmiş olarak yalvarıyorum Allahım, her güzelliğin özü ve esası olan imanın neşvesini ruhlarımıza tam duyur ve gönüllerimizi onunla doyur. İman esaslarını bize çok parlak ve pek cezbedici göster.Rabbim, küfre ve bizi küfre sürükleyecek bütün günahlara karşı içimizde tiksinti uyar. Hâssaten, iman, İslam, din ve diyanet dairesinden başımızı dışarıya çıkarıp fasıklar arasında yer alma ve emirlerine başkaldırıp âsilerle aynı çukura yuvarlanma gibi kötü akıbetlerden bizi muhafaza buyur. İmanın tadını aldıktan sonra yeniden küfür yoluna girmeyi ve ebedî hüsrana yürümeyi ateşe atılmaktan daha fecî bir durum olarak algılayıp, öyle bir encâma uğramamak için iradelerimizin hakkını vermemizi nasip ve müyesser eyle. Bizi, hakkı hak bilip ona sarılan, batılın butlanını görüp ondan kaçınan salih kullarından kıl… Âmin.

M. Fethullah Gülen

 

İnançsızlık Her Devirde Aynı mıdır?

İnançsızlık mülahazası her yerde, her zaman aynıdır. Ebu Cehil “Allah nerede?” diyordu. Aynı küfrü bu çağda da görebilirsiniz; laboratuardaki adam “Bak, Allah’ı burada göremiyoruz, nerede O?” diyor. Ona şöyle demek lazım: “Ahmak! Allah senin laboratuarına girecek şey mi? Atomun içindeki çekirdek dönüyor, döndüren eli görmüyor musun? Yoksa, Gagarin gibi sen de O’nu kürei arzın etrafında mı arıyorsun?” Uzayda dönüp dolaşıp da “Allah’ı göremedim.” diyen Gagarin için Necip Fazıl demişti ki: “A be ahmak! Allah’ın haşâ ve kellâ fezâyı ıtlakta dolaşan bir balon olduğunu sana kim söyledi?”

Bakış zaviyesi yakalanamayınca “doğru” bulunamaz. Hani, Firavun adamlarına demişti; “Hele bana yüksek bir kule yapın da çıkıp bakayım, Musa’nın Rabb’i orada mı?” (Kasas, 28/38) Zavallı, bilmiyor ki, onun kule diye yaptığı burç deryada bir katre, çölün içinde küçücük bir tepecik. İşte, bakış açısı bu olunca küfür aynı küfürdür; zaman ve mekan değişse bile o değişmiyor.

İçinde işlenmesi kesin bir günah ve ma’siyet bulunan bir amel, ileride elde edilmesi şüpheli bir sevaba bina edilemez. Gelecekteki muhtemel bir sevap için hali hazırda günaha girmek caiz değildir. Yarına çıkacağımıza dair elimizde bir senet yok ki!

M. Fethullah Gülen

O’nun Kapısını Ne Kadar Çaldık?

Yağmur damlaları, rahmet ufkundan dökülen merhamet katreleri olarak iniyorlar ufkumuza. Üzerlerinde muhabbet ve şefkat mührü var. Bundan dolayı, yağmur damlalarının yere iniş anını ganimet bilip, duaların kabul olacağı rivayet edilen o esnada gönülden yakarışa geçmek lazım. Bizim için en önemli dua, hatta kendi kurtuluşumuzu istemekten de önemli olan dua, “Allah’ım! Yüce adını dünyanın dört bir tarafında duyur! Gönüllerimizi ve dünyadaki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’an’a ve ihsana aç! Bu yolda bizleri de istihdam eyle.” niyazıdır. Bu sebeple biz, semadan süzülen her damlayla beraber yeryüzünü teşrif eden meleklerin kanadına bu duayı takıyoruz.

Bugün alemi İslâm’ın mazlumiyet ve mağduriyetini, yüreğimde hicran, gözlerimde kan, seyrediyorum. Müslümanlıklarından dolayı kötü muamelelere maruz kalanlar ya da toprak meseleleri ve istiklal mücadelesi gibi değişik sebeplerden dolayı zor günler yaşayanlar konferanslar tertip ediyor, seslerini duyurmaya çalışıyor, uluslarası arenada destek bulmaya uğraşıyor ve başka toplumlardan yardım istiyorlar.

Fakat, maalesef, Haremeyni Şerîfeyn gibi bazı yerlerde, Südeysî gibi bazı insanların hutbede ve namazın kunutunda yaptıkları dualar hariç, o mağdur, mazlum ve mahkumların onca değişik esbâba tevessüllerinin yanında gönülden, yüreklerini çatlatırcasına “Allah” dediklerine şahit olmadım. Bu sözümü bir kınama kabul etmeyin, ne olur. Ben de Müslümanım elhamdulüllah; acı çeken insanların ızdırabını en az herkes kadar ben de vicdanımda duyuyorum. Ama bir nefis muhasebesi kabîlinden, müminlerin bir eksiğini ifade etmeye çalışıyorum. Sui zan da etmiyorum. Mutlaka dua edenler, gözyaşı dökenler vardır; fakat, onların sayısı ne kadardır acaba? Eğer, masum çocuklar bile katledilirken biz sıcak çayımızı rahatlıkla yudumluyorsak, gönlümüzün bir tuğlası düşmüş değil midir?

Başörtüsü meselesinde de böyle değil mi? Siyasilere yaptığınız müracaat kadar, işin sahibine ağlayıp sızlandık mı hiç? Siyasi mücadele işin bir yanı. Bu bazen iradelerimizi aşan zorluklar içerir. Ama geceler boyunca başlarımızı yere koyarak, “Allah’ım, hangi günahımızdan dolayı bizi böyle te’dip ediyorsun? ‘İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edeceksin Allah’ım!’ (A’raf 7/155) deyip içimizi döktük mü yeterince.

Değişik siyasi platformlarda meselenin çözüleceği, falanın filanın tavassutu ile problemin aşılacağı zannediliyor. Ehli dünyanın kriterleriyle meselelere bakılıyor; hatta onlar taklid edilerek “ağlayıp, sızlayacaksın da ne olacak?” deniliyor. Oysa, müminin en önemli güç kaynağı ve sığınağı “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” inancı ve ikrarıdır. Bu inanç ve ikrar, “cennet hazinelerinden bir mücevher” ve Azîz u Kahhâr’ın kuvvetini, kudretini itirafın ifadesidir. Öyle bir kapıya dayanmayınca müminlerin başa çıkabileceği hiçbir problem yoktur. Alvar İmamı’nın sözlerini çok tekrar etmişimdir; O şöyle der:

“Sular gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan Ciğergâhı dağlasan Ahvalini sormaz mı?”

Rica ederim, biz O’nun kapısında sular gibi çağladık, Eyyub Nebi gibi ağladık da kapı açılmadı mı, yüzümüze bakılmadı mı? Gönlümüzden bir yanık kokusu yayıldı da “bu da nedir?” diye sorulmadı mı?” Ben İslâm dünyasında O’na ilticayı görmüyorum; ama belki de ben göremiyorumdur; belki dertliler, yüreği çatlarcasına O’na el açanlar vardır da ben göremiyorum..

Ne var ki, dualar külliyet kesbedince kabule karîn olur. Münferit bazı kimselerin ağlayıp sızlaması umumun dertleri için yeterli değildir. Duanın külliyet kesbetmesi için icabında bazı dua ve virdler bölüştürülerek uzun süre okunur. Ahdi Atik, Hz. Davud’un yirmi beş sene fasılasız dua edip ağladığını anlatır. Ustûre kitaplarında, O’nun gözyaşlarının aktığı yerlerde otlar yeşerdi denir. Bu, mübalağa adına söylenmiş bir sözdür; ama Hz. Davud’un bir isnad karşısında çok ağladığını gösterme açısından önemli bir örnek teşkil eder.

İşte, eğer, alemi İslâm’a ait dertler bizim de dertlerimizse, gözyaşlarımızla çimler bitmeli. “Allah’a sığınma” mülahazası gönüllerimizde güç kazanmalı. Her şeyden önce, mümin gönüllerin inanç problemi aşılmalı. Hepimiz yürekten inanmalıyız Rabb’imize.. inanmalı ve bir kere daha O’na yönelmeliyiz.

Cenâb-ı Allah, “Ey îman edenler! Siz kendinize bakın, siz doğru yolda iseniz, herhangi bir sapkın kimse size zarar veremez…” (Mâide, 5/105) buyurmaktadır. Siz seçiminizi hidayet istikametinde kullanmış iseniz; hidayet, tabiatınızın bir derinliği haline gelmişse ve Allah’a hakkıyla kul olmaya çalışıyor; başkalarını da aynı kulluğa çağırıyorsanız, hiç kimse zarar veremez size. İşte o zaman inayet, riayet ve himaye altındasınız demektir. Çünkü, “Hasbunallâhu ve ni’mel vekîlAllah bize yeter; O ne güzel vekildir.” şuuru konuşunca bütün vekillerin dili bağlanır.

Eğer, biz emanette emin insanlar isek, Allah (cc) O’nun adına yaptığımız şeyleri niçin yıksın ki!.. Problemlerin kaynağını önce kendi nefsinde aramak inanan bir insanın şiarıdır. Öyleyse, biz her şeyden önce, o emanete adanmış birer ruh, emre amâde ve elleri daima göğsünde birer gönül eri olabildik mi, ona bakmalıyız!..

M. Fethullah Gülen

Ben yaratılmayı istemedim ki ibadetle mükellef tutulayım?

Öncelikle şu hususun bilinmesi gerekir. Allahu Teala malikü’l mülktür. Mülkünde istediği gibi tasarrufta bulunur. Bütün kainatı içindekilerle birlikte Allah yaratmıştır ve yine her türlü canlıya hayat bahşeden O’dur. Hayatı veren O olduğu gibi istediği zaman da alma kudretine sahiptir.  Yaratmış olduğu varlıkların bazısına hayatın yanında şuur vermiş, bazısına da şuurla birlikte akıl ve dolayısıyla irade vermiştir. Bütün bu yaratma, hayat verme, zamanı gelince öldürme vb. tasarruflarında Allah irade sahibidir ve dilediği şekilde tasarrufta bulunur. Dolayısıyla insana yaşama hakkını veren de ona irade vererek bir takım mükellefiyetler yükleyen de Allah’tır. Ve O’nun kulları olan insanların böyle bir itiraza hakları yoktur. Çünkü -haşa- Allah hiçbir insana yaşamak isteyip istemediğini sormayacaktır. Ayrıca her bir kişi insan olarak dünyaya gönderildiğine şükretmelidir. O insandan başka bir varlık olarak da yaratılabilirdi.  

Hem hangi insan vardır ki kendisine ihsan-ı İlahi olarak bir hayat verildiğinden akıl ve şuur sahibi bir insan olarak yaratıldığından şikâyet etsin de dünyaya gönderildiğine pişman olsun. Çünkü kendisine verilen kabiliyet ve istidatlar sayesinde kâinatta istediği gibi tasarrufta bulunuyor ve sahip olduğu hayat nimetiyle adeta her şeyle bir alaka peyda ediyor. Hiçbir insan gösterilebilir mi ki keşke ben insan olmasaydım da bilmem ne olsaydım veya keşke ben hiç dünyaya gönderilmeseydim de yoklukta kalsaydım desin. Bu türlü sözleri, sıkıntılı anlarında bazen hislerine yenik düşerek söylemiş olsa da, aklı başında düşündüğü ve hele mutlu olduğu anlarında kesinlikle kabul etmeyecek ve yaşadığına şükredecektir. Dolayısıyla, insanın keşke yaratılmasaydım demesi, bir hissi karardır ve daimi düşüncesi değildir. Daimi ve yerleşmiş düşünce ise, insan olarak yaratılmamıza sevinmemizdir.

 Meselenin bir diğer yönü olan ibadetle mükellef tutulmaya gelince; şunları söyleyebiliriz. Bir kere insan sadece bu dünya için yaratılsaydı belki bir yönüyle böyle bir soru sorulabilirdi. Ama insan ebetlere müştak olan, kısa, sınırlı bir dünya hayatı kendisini tatmin etmeyen bir varlıktır. Ve Cenabı Hak sahip olduğu istidat ve kabiliyetleri geliştirerek cennete layık bir suret alması ve az bir mükellefiyetle sonsuz cenneti kazanabilmesi için ona her iki dünyasını da mesut edebilecek birtakım sorumluluklar yüklemiştir. Allahın hiçbirimizin ibadetine ihtiyacı yoktur. Zaten Efendimizin de miraçta belirttiği gibi bizim sayısını bilemeyeceğimiz yerle gök arasında O’na her çeşit ibadeti yapan melekleri vardır. Fakat bunların makamları sabittir. İnsan ise kulluğuyla melekleri geride bırakabileceği gibi hafizanallah esfeli safiline de düşebilecek bir mahiyete sahiptir. İşte insanın bu yüce mertebeleri kazanabilmesi için Allahın emir ve yasaklarına tam bir imtisalle (itaatle) yapışması gerekiyor.

Aslında, insanın ibadet ü taatiyle ebedi cennet nimetlerini kazanması bir tarafa, ömrünü Allah’a kulluk ederek geçirse, kendisine fazl-ı ilahi olarak verilen nimetlerin bile şükrünü ödeyemez. Ama Allahın Rahmeti ve insanın da halis niyeti söz konusu olunca cennet kapıları ardına kadar açılır.

Hasılı, Allah, içimizdeki güzel kabiliyetleri hem görmek hem de meleklere ve insanlara göstermek için bizi yaratmış. Bize bu dünyada huzurlu olmanın ve ebedi hayatı kazanmanın yollarını göstermiş. Önceden vermiş, az bir sıkıntıya katlanmamız istemiş ve sonradan yine vereceğim demiş. Burada tatlı bir zorlama vardır. Böyle zorlamaya can kurban. Sonunda ebedi mutluluk olan bir zorlamaya ve yaratmaya neden katlanmayalım ki! Hem katlanmak ve bir kul olarak yaşamak o kadar da zor değildir. Kısacık dünya hayatı için nice zorluklara katlanıyoruz, ebedi hayat için neden katlanmayalım ki?

Allah’ın sevgisini kazanmak için neler yapmalıyız?

Aslında Allah sevgisini kazandıracak işleri burada tek tek saymaya imkân yoktur. Ancak genel olarak şöyle bir ölçü verebiliriz. Onun emirlerini yapıp, yasakladıklarından da kaçınmak Allah’ın bizleri sevmesi için en güzel ölçüdür. Yani bizlere emretmiş olduğu ibadetlerin her biri (namaz, oruç, zekât, Allah Resulü’ne itaat, ana-babaya iyilikte itaat,  akrabaya yardım, fakirlere sadaka vermek, insanlara karşı güzel ahlakla muamele etmek, kurban kesmek vs.) O’nun sevgisini kazanmamıza birer vesiledir. Aynı şekilde zina, içki, yalan söylemek, anne babaya karşı gelmek, gıybet, faiz, rüşvet vs. haramlardan kaçınmak ve helal dairesini keyfe kâfi görmek de Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı davranışlardır. Bunun yanında şüphelerden uzak durmak ve Efendimizin (s.a.s) sünnetlerine sımsıkı yapışmak da, bunların yanında sayılabilecek diğer vesilelerdir.

Bu anlattıklarımızı güzel bir şekilde özetleyen Efendimizden şeref südûr olmuş şu hadisi şerife bakalım: “Allah Teâla hazretleri şöyle ferman buyurdu: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Farzlarla yakınlığını ortaya koyan kulum, nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. ” (Buhârî,  Rikak 38)

Diğer yandan Efendimizin beyanları içerisinde Allah’ın bizi ne kadar sevdiğini bilmek istiyorsak, kalbimizde Allah’ı ne kadar sevdiğimize bakmalıyız. Ne kadarsa Ona karşı sevgimiz, işte biz de o kadar seviliyoruzdur. Dolayısıyla öncelikle Allah’a çok sağlam inanmalı, inancımızı ibadetlerle korumalı/kuvvetlendirmeli, O’nun sevgisiyle dolup taşarak, verdiği nimetler karşısında minnetle iki büklüm olmalı ve ömrümüzü hep şükür-sabır çerçevesinde geçirmeliyiz.

Allah kendinden büyük bir varlık yaratabilir mi?

Soru çelişkili bir mantık oyunudur ve tek kelimeyle demagojidir. “Allah’tan büyük” ve “yaratmak” kavramları birlikte sunulmuş ve sonucu olmayan bir soru ortaya atılmıştır. Allah’ın büyüklüğü denilince çok şeyler hatıra gelir. Meselâ, bunlardan birisi ezeliyettir. Allah ezelîdir, varlığının evveli yoktur. Buna göre soru şöyle oluyor: Allah kendisinden daha önce var olan bir mahlûk yaratabilir mi?

Büyüklüğün bir yönü de sonsuz kudrettir. Buna göre soru şu şekli alır: Allah kendi sonsuz kudretinden daha fazla kudrete sahip bir mahlûk yaratabilir mi? Yaratılan, sonradan olmuş olacağından onun için ezeliyet düşünülemeyeceği gibi, yaratılan bir varlığın kudreti de sonradan verilmiş olacağından böyle bir kudretin sonuz olması da muhaldir. Buna göre soru, bir cevap almaktan çok zihin bulandırmaya yönelik bir oyundur. Bu sorununun bir cevabı olamayacağını soru sahipleri de pek âlâ bilmektedirler.

Bu soruyu çeşitli yönlerden incelemek mümkündür.

Birincisi, soruda çelişki söz konusudur. Bu soruyu soranlar, yaratıcı ve bir olan Allah’tan, varlığı muhal olan bir ortak yaratmasını istiyorlar. Sonra mahlûk olacak o yaratığın yaratıcıdan daha büyük olabileceğine ihtimal vermekle, apaçık bir çelişki sergiliyorlar.

Yaratılanla yaratıcının hiçbir cihetle birbirine benzemeyeceği açık bir gerçektir. Bir insan, yazdığı kitaplara ve bir usta ortaya koyduğu eserlere benzemeyeceği gibi, Allah da mahlûkatına hiçbir cihetle benzemez.

İkincisi, bu soruda, hayal ile gerçek birbirine karıştırılmıştır. Hayalen gökyüzündeki koca güneşin gelip cebimize girmesi mümkün olduğu hâlde, bu olayın gerçekleşmesini akıl kabul edemez.

Üçüncüsü: Bu soru ile yaratılması düşünülen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Hayal edilen varlığın yaratılması, Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın yaratıcı olduğu, o hayalî varlığın ise mahlûk olacağı kabul edilmektedir. O hayalî varlığın yaratılması, Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir.

Bu öncüllerden, Allah’ın nihayetsiz büyük, yegâne yaratıcı, ezelî ve ebedî mutlak kâdir olduğu; o mevhum varlığın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil, miskin olduğu sonucu çıktığı hâlde, tam tersine o hayalî varlığın Allah’tan büyük olup olmayacağı sorulmaktadır.

Soru ile yapılmak istenen kıyas, çelişkili hükümlere dayandırılmıştır. Dolayısıyla, bu sorunun iddia olma vasfı yoktur. Meselâ “Sonsuzdan daha büyük bir sayı yazılabilir mi?” sorusu, böyle çelişkili bir varsayıma dayanır. Bu sebeple hiçbir ilmî değere sahip değildir. Çünkü sonsuzdan büyük bir sayı olamaz ki, böyle bir soru sorulabilsin. Eğer sonsuz sınırsız bir büyüklüğün sembolü ise, hiçbir rakam, sonsuz ile kıyaslanamaz. Sonsuzdan büyük bir rakam düşünülse, o zaman da sonsuzluk gerçeği ortadan kalkar. Sonlu bir rakamın, sonsuzdan büyük olma çelişkisi ve imkânsızlığı ortaya çıkar. Bu soru da çelişkili kıyaslardan olduğu için mantıkça ve ilim bakımından hiçbir kıymeti yoktur.

Bu soru ile, bir yazarın, yazmış olduğu kitaba, kendi bilgisinden daha fazla bilgi koyması, güneşin kendi ışığından fazlasını bir su damlacığına vermesi gibi bir muhal talep edilmektedir. “Allah, kendinden daha büyük bir varlık yaratabilir mi?” sorusu, “Allah kendi kemâlinden daha fazlasını, bir mahlûka verebilir mi?”, “Yarattığı o mahlûk kâmil, kendisi eksik olabilir mi?” anlamına gelir. İlim adamları, üç çeşit varlık mertebesi olduğundan söz ederler. Vacip (olması zaruri), mümkin (olup olmama ihtimali aynı olan), mümteni (varlığı imkânsız).

Mesela bir heykel ve onu yapan heykeltıraş düşünelim. Heykele nispetle heykeltıraşın olması vaciptir. Yani hiçbir heykel heykeltıraş olmadan olmaz (İğnenin ustasız, harfin katipsiz olamayacağı gibi.). Bu heykel yapılmadan önce, heykeltıraş için onu yapıp yapmamak mümkindir. Yani isterse yapar isterse yapmaz. Heykeltıraşa nispetle heykelin daha usta, daha yetkin, daha güçlü, daha bilgili olması ise mümtenidir. (imkânsızdır)

Eğer yukarıdaki soru bağlamında vücut mertebelerini ele alacak olursak, Allah’ın varlığı vaciptir. Yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyin vücudu mümkün, Allah’ın şeriki, benzeri ve eşinin bulunması ve herhangi mahlûkun kendisinden büyük ve güçlü olması ise mümtenidir. Bu soru ile Allah’ın yaratacağı o mahlûkun “mümkin” olması kaçınılmaz iken, onun vacip olması hatta bu noktada daha ileri bir varlık mertebesine sahip olması istenmektedir.

Soruyu soran kimse “büyüklük” kavramını da yanlış yorumlamaktadır. Allah’ın büyüklüğü yarattıklarına nispetle ortaya çıkan bir büyüklük değildir. Bütün isimleri ve fiilleri sonsuz olan Allah’ın zatı hiçbir mahlûka benzemediği gibi, büyüklüğü de mahlûkatın büyüklüğüne benzemez, ölçüye girmez, tasvire sığmaz, takdirle bilinmez. Mahlûkatın büyüklüğü birbirine göredir, Allah’ın büyüklüğü ise sınırsızdır, nihayetsizdir.

Mehmet Kırkıncı

Allah İnsanları Niçin Cezalandırıyor?

Aslında bu sorunun bir Müslüman tarafından bu üslupla sorulması edebe aykırıdır. Ancak soruyu bu şekliyle bir ateist sormuşsa ve bunun cevabı öğrenilmek isteniyorsa durum değişir. Çünkü bir Müslüman bilir ve inanır ki, Allah bütün eksikliklerden münezzehtir, müberradır. Zaten kıldığımız namazlarımızda ve tesbihlerimizde bunu doğrulamak için sık sık “sübhanallah” demiyor muyuz? O halde ego da ancak bizim gibi aciz ve kusurlu kimseler için söz konusudur. Yoksa Cenab-ı Hak bütün güzel isim ve sıfatların sahibidir. Onun hakkında bu tür ifadeler kullanmak doğru değildir.

Şimdi sorudaki ifadeyi düşünelim. Bir kere cezalandırmak her zaman egodan kaynaklanan bir durum değildir. Pekâlâ, insanlar arasında da, sırf rahmet ve merhametinden dolayı ceza verenler bulunabilir. Mesela bir hocanın öğrencisini cezalandırması veya bir annenin çocuğuna ceza vermesi, onlara olan merhametinden kaynaklanabilir. İkinci bir durum da, cezalandırmanın adaletin bir gereği olmasıdır. Hâkimin suçlulara ceza vermesi gibi. Hiç kimse insanların hakkını yiyen, başkalarına karşı zulmeden, toplumda fitne ve fesat unsuru haline gelen kimselerin hapse girmesinden rahatsız olmaz. Ve onların hapse girmesi de birilerinin egosunu tatmin için yaptığı bir davranış değildir. Demek ki, cezalandırmada, her zaman egoyu tatmin diye bir durum söz konusu değildir.

İşte Allah’ın cehennemi yaratması ve kullarını bu dünyada veya ahirette cezalandırması da, ya O’nun rahmetinden veya adaletinden kaynaklanır. Adaletinden olması, iyilerle kötüleri aynı muameleye tabi tutmamak içindir. Çünkü birileri hayatını Ona kulluk yolunda ibadet ü taatle geçirmiş, her türlü fuhşiyattan ve günahlardan uzak durmuşsa, elbette bu kimsenin ahiretteki konumu, küfrün karanlıklarında yüzen ve kötülüğe kilitlenmiş kâfir ve münafıklardan farklı olacaktır. Ve bu durum aynı zamanda Allah’ın müminlere olan rahmetinin bir sonucudur.

Bazen de, Cenabı Hakk’ın dünyada iken mümin kullarına verdiği bazı cezalar vardır ki, bunlara şefkat tokatları diyebiliriz. Ve bunları bir çobanın, başkasının tarlasına girmek üzere olan koyunlarına attığı taşa benzetebiliriz. Yani bu küçük uyarılarla Allah, doğru yoldan sapmış kullarının, tekrar istikamet kazanmasını istemektedir. Veya onların irtikâp ettikleri bazı günahları ahirete bırakmamak için burada, başlarına gelen bela ve musibetleri o günahların affına vesile kılıyor.

Cehenneme Gidecek İnsan Sayısının Fazla Olması Allah’ın Rahmetiyle Nasıl Telif Edilebilir?

Esasen cehenneme gitmek de, cennete gitmek de kulun cüzî iradesine bağlanmış iki büyük neticedir. Denebilir ki, cennete gitmek cehenneme gitmekten daha kolaydır. Çünkü ayeti kerimede ve hadisi şeriflerde de belirtildiği gibi kötülük yapana bir günah yazılırken, iyilik yapana on sevap yazılmaktadır. Hatta bir insan aklından bir iyilik geçirse ama yapamasa yine ona bir sevap yazılıyor. Ve yine aklından kötülük yapmak geçip de onu yapmayana da bir hasene yani sevap yazılıyor.

Evet, kişinin cennete veya cehenneme gitmesi, Allah’ın ona verdiği irade ve ihtiyarını hangi yönde kullanacağına bağlı bir husustur. Yoksa Cenab-ı Hakk kimseyi kulun iradesini göz önünde bulundurmadan cennetlik veya cehennemlik yaratmamıştır. Meselenin bu yönü kaderle alakalı bir husus olduğundan üzerinde fazla durmak istemiyoruz.

İkinci olarak cennete giden insanlarla, cehenneme giden insanlar keyfiyetçe bir değildir. Şöyle ki, mesela bir insan toprağa yüz hurma çekirdeği atsa, bunlardan sadece on tanesi ağaç olup diğerleri toprak altında çürüse, o kişiye; sen zarar ettin çünkü on ağaç kazanırken karşılığında doksan çekirdekten mahrum kaldın denemez. Çünkü sayı itibariyle her ne kadar çekirdekler ağaçlardan fazlaysa da, keyfiyetçe bırakalım doksan hurma çekirdeğinin on hurma ağacına eşit olmasını, bir ağaca bile denk olamazlar. İşte Allah’ın emirlerine karşı geldiğinden ve Allah’ın kendisine bahşettiği imkânları cenneti kazanma yolunda kullanmadığından dolayı cehenneme giden kişilerin sayısı, cennete giden Müslümanlardan çok da olsa, burada –hâşâ- bir abesiyet veya rahmet-i İlâhiyeye muhalif bir durum yoktur. Çünkü bir mümin taşıdığı vasıflar dolayısıyla yüzlerce kâfirden daha değerlidir. Ayrıca biz kati olarak biliyoruz ki, Allah kesinlikle kullarına zulüm etmez, ancak onlar kendi kendilerine zulmederler. (Bkz: Yunus Suresi, 10/44; Nisa Suresi, 4/40; Enfal Suresi, 8/51)

Küfür, şirk ve itikadî nifakla ölenlerin, ebedi cehennemde kalacağını hatırlattıktan sonra şimdi bir de küfrün mahiyetine bakalım.

Bediüzzaman Hazretlerinin, İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat ettiği gibi, iman, mânevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de, Cehennem, onun bir meyvesidir.

Nasıl ki küfür, Cehenneme girmeye sebeptir. Öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.

Halbuki, kâfir, Cehennemi inkâr etmekle, sonsuz izzet, gayret ve celâl sahibi, gayet büyük ve nihayetsiz kudret malik bir Zâtı tekzip etmiş oluyor ve O’na acziyet isnadında bulunuyor. O’nu yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline karşı isyan ederek ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir varlık sebebi bulunmasa, şu derece tekzip ve acz isnadını içinde barındıran bir küfür için, bir Cehennem yaratılacak ve kâfir onun içine atılacaktır.” (Bediüzzaman, Sözler, Şahdamar Yayınları, s.674)

Cehennemde ebedi kalacak olanlar kafirler ve münafıklardır. Yukarıda da görüldüğü gibi bir insanın iman etmemesinin anlamı; onun Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını yalanlaması, kâinatta Allah’ın varlık ve birliğine delalet eden bütün delilleri yok sayması, bütün inanaları karşısına alıp onları yalancılıkla itham etmesi, hatta Peygamberlerin ve evliyaullahın bütün söyleyip yaptıklarını tekzip etmesi anlamalarına gelir. Yani küfür basit bir mesele değildir. Küfreden kişi Âlemlerin Rabbine karşı gelmektedir. Bir kişi kasıtlı olarak bir Padişahın bardağını bile kırsa, büyük bir ceza alacaktır. Allah’ın onca uyarıcı ve müjdeleyici peygamber göndermesine, kitaplar indirmesine ve kâinatı ve insanı kendi varlığına en büyük birer alamet olarak yaratmasına rağmen hala şeytanın ve nefsinin kulu kölesi olmuş ve ömrünü inkâr karanlıklarında geçirmiş birinin gideceği yer de cehennemden farklı bir yer olamaz.

Yani burada işlenen suçun zaman bakımından kısalığına ve basitliğine değil mahiyetine ve içerdiği anlamlara bakmak lazım. Dünyada bir kişi bir dakika bile sürmeyen bir zamanda bir cinayet işliyor, ama yirmi otuz yıl hatta ömür boyu hapiste kalabiliyor. Biz demiyoruz ki, bir iki dakikalık suçtan dolayı bu kadar yıl hapis yatılır mı?

Allah (c.c) kâinatı niçin altı günde yaratmıştır?

Öncelikle yaratmanın manasını bilmek lâzımdır. “Halk” kelimesi Arapça’da, Türkçemizdeki yaratmanın karşılığıdır. “Halk” dediğimiz zaman, biz umumiyet itibariyle bir şeyin temel maddelerini, materyalini, asli zerrelerini ve sonra terkibini hepsini yaratmayı kastederiz.

Allah’ın çeşit çeşit yaratmaları vardır. Bir, temel unsurlarıyla yaratır. İki, yarattığı şeyleri ibdâ ve inşâ tarîkiyle yapar. Allah’ın bu ikinci derecede yaptığı şey devam etmektedir. “Külle yevmin hüve fî şe’n (Allah her an yaratmaktadır)”. (Rahman Suresi, 29/55)  Her saniye güneşte beş yüz altmış dört milyon ton hidrojeni helyuma döndürmektedir. Her saniye küre üzerinde bir sürü ışık yaratmaktadır. Her saniye bu ışıklara müvekkel bir sürü melâike yaratmakta, her saniye sistemleri ayrı bir görünüme, ayrı bir tezahüre mazhar etmektedir. Bu tasarruflardan da anlaşıldığı gibi esasen Allah’ın kudretinin her şeye yettiğinde hiçbir şüphe yoktur. Yani O, bir çiçekle bir baharı aynı kolaylıkla yaratabilir. Ve dünyayı altı günde değil de bir anda da yaratabilirdi.

Demek ki, “Fa’âlün limâ yürîd” olan Allah, daima Fa’âl, daima Hallâk’tır. Yaratma işini bitirmiş, kanunlara, sistemlere, tabiattaki prensiplere terk etmiş değildir.

Cenab-ı Hakk, kâinatta icraatının cereyan ettiği hadiseleri, esbabı perde yaparak yapıyor. Âlem-i şahadete müteallik her mesele kâinatta cereyan ederken, perde ile cereyan ediyor. Güneşlerin, sistemlerin, küre-i arzın ve semaların yaratılması âlem-i şahadete (görünen aleme) mahsus bir şeydir. Âlem-i şahadete taalluk eden her şeyi Allah (celle celâlühû) perde ile yaratıyor. Yani sebepler Allah’ın icraatına perde oluyor.

Meselâ bu âleme taalluk ettiği için Cenâb-ı Hakk, isterse, hiç bir zamana tâbî tutmadan güneşin içindeki bu infilâkları, hidrojenin helyuma dönmesi meselesini bu zaman parçası içinde değil de, daha kısa zamanda yapar. Ama sebepler dairesinde, belli güce sahip olan, şu kadar merkezî bir çekim gücü bulunan, şu kadar merkezkaç durumu olan bir şeyde, şu kadar hidrojen, şu kadar helyuma dönecektir.

Cenabı Hak belli prensipler vaz etmiştir. Bu prensipleri Allah koymasaydı, ilimler meydana gelemeyecekti. Eğer böyle sabit prensipler olmasaydı ne atom bombası patlatılabilirdi, ne de uranyumun hakkından gelinebilirdi. Bunun için sabit prensiplerin olması zorunludur.

İşte bu sabit prensipler yani fiziğin, kimyanın, atom fiziğinin, astronominin rahatlıkla ilim olarak tekevvün etmesi, kitaplara girmesi ve onun talebelere anlatılması için bunların belli kanun ve prensiplere bağlanması gerektir.

Meselâ aksini düşünelim. Allah -celle celâlühû- ben şu semaları yıktım dese, o semalar hemen yıkılır. Hemen yaptım dese, fevkalâdeden yine meydana gelir. Küre-i arz, hâlihazırdaki şekle gelsin dese gelir. Fakat, hiç bir kanun ve prensibe bağlı olmayan küre-i arzın böyle gitmesinden, gelmesinden ayın denizlere tesir etmesinden, meddinden ve cezrinden hiç bir kanun çıkarılamayacaktır.

Binaenaleyh şu âlem-i şehadet ve tasavvufi dille âlem-i kevn-u fesatta değişip duran her şey, esbap perdesi arkasında olmaktadır. Allah izzet ve azametine perde yaptığı bu sebepleri ilk yaratılışta vaz’ etmiştir. Bu prensiplere tutunarak küre-i arzın ve güneşlerin ne zaman yaratıldığı hakikatine gidilebilir.

İkinci olarak Allah -celle celâlühû-, yapacağı her şeyi mehille yapar ve bununla da insanlara ders verir. Her şey belli bir seyir takip ettikten sonra kemâle erer. Birden bire bir kemâl olmaz. Bu prensibi sabit olarak vaz’ etmiştir. Onun için bir çocuk birden bire hemen büyük adam hüviyetine gelemez. İnsanlarda fikren, ruhen bir tekâmül olabilir. Fakat insanları birden bire kemâle erdirmek için onlara dış bir müdahale yapılsa hepsi ölecektir. Aynen öyle de insanların iç ve dış yapısı belli bir seyir takip ederek kemâle, olgunlaşmaya doğru gitmektedir.

Allah celle celâlühû- kâinatın yaratmasını belli bir süreye yayarak işte bize bunu gösteriyor. Acele etmeden böyle aheste aheste, mehilli bu işleri takip ettiğini gösteriyor. Ahlâk-ı âliyey-i ilâhîye ile ahlâklanıp, kendisi gibi hareket etmemizi bizden istiyor. Yani böyle hareket ederseniz maksadınıza ulaşırsınız diyor.

Son olarak şöyle bir hikmet daha gösterilebilir: Allah’ın en küçük âlemi yaratmasında kendi azamet ve ulûhiyetinin görünmesi bakımından, ayrı bir husus vardır, insanın yaratılmasında ayrı bir husus vardır, meleğin yaratılmasında ayrı bir husus vardır. Kâinatların, sistemlerin, nebülozların yaratılmasında da ayrı bir husus vardır.

Bu da ancak o büyük nebülozların, o ateş parçalarının, sıvı halindeki o gazların meydana gelmesi, azamet ve ulûhiyeti gösterir. Meselâ, bu sistemlerin şu haldeki şekle gelebilmesi için trilyonlarca sene takip ettiği bir yol vardır. İşte bu yolda Allah -celle celâlühû- daima zat, sıfat ve esmasına ait ayrı ayrı manaları müşahede etmiştir.

Bir diğer husus, kâinat bir ağaç halinde meydana gelmiştir. Ağaç biter, büyür sonra meyve verir. Bize göre semere, bizim istifademize baktığı için faydalıdır. Halbuki o ağacın her döneminde Allah’a bakan yönleri de vardır. Veya bizim meyveye baktığımız gibi Allah her dönemde o ağaca bakar. Meyve bizim için nasıl mühimdir, ondan istifade ediyoruz. Azamet ve ulûhiyetini göstermesi bakımından, tohumun rüşeymini çıkarması gibi faaliyetler de Allah için o kadar mühimdir.

Hülâsay-ı kelâm bir şeyin insana bakar gayesi, hikmeti bir ise, Hâlik’e bakan bindir. Allah eşyayı kendi ulûhiyet ve rububiyetinin tezahürü için yaratmıştır. Fakat Hakîm olan Allah -celle celâlühû- bu arada bin türlü iş de çevirmiş, bin türlü iş de yapmıştır. Bunlardan bir tanesi de bizim maslahatlarımıza, bizim için fayda sayacağımız şeylere bakıyor.

İşte bunun için Cenab-ı Hakk, kâinatı İlâhî ve Kur’ânî gün olarak altı günde yaratmıştır.

İmanıyla ilgili vesvese duyan dinden çıkmış olur mu?

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hadiste ifade buyurdukları gibi vesvese imana işarettir. Peygamber Efendimiz’e sorarlar: “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sorar: “gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” Oradakiler evet deyince: “İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)” buyurur. Diğer bir rivayette Efendimiz (s.a.s.),  “Şeytanın hilesini vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun” buyurmuştur. Müslim’in İbni Mesud’dan (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerif şöyledir: ” Dediler ki: “Ey Allah’ın Resulü! Bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder. Bu vesveseler bize zarar verir mi?”. Efendimiz (s.a.s.) buyururlar ki: “Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir” (Müslim, İman 209; Ebu Davud, Edeb 118)

Dikkat edilirse, şeytan size münafık olduğunuzu telkin etmeye çalışıyordu. Sahabe de diyor ki, öyle şeyler aklımıza geliyor ki, söylemektense gökten atılmayı tercih ederiz. Demek ki insanı imanından edecek şeyler fısıldıyor şeytan. Dolayısıyla siz kendinize münafık demeyeceksiniz. Bunları şeytanın dürtmesi olarak göreceksiniz. İnanılması gereken hususlara inanacak, imanınızdan şüphe etmeyeceksiniz.

Ayrıca farzlarda riya olmaz. Onlar, Allah’ın emridir. Nerede ve hangi şartlarda olunursa olunsun eda edilir. Riya nafilelerde söz konusu olur. Dolayısıyla siz, ben Allah emrettiği için kılıyorum, eksiğimle kusurumla namazımı eda ediyorum, eksikleri varsa, aklıma olumsuz şeyler gelse bile onları Allah affeder, Allah çok affedendir, O’na güveniyorum, O’na dayanıyorum diye kendinize telkinde bulunmalısınız. Şu husus da çok önemlidir: Felak, Nas, Fatiha, İhlas ve Ayete’l kürsiyi okumayı ihmal etmeyin, teheccüd namazına devam edin. Zira, mezkur ayet ve surelerle beraber teheccüd namazı da, insanı şeytanın tuzaklarından muhafazaya vesile olur inşallah.

Allah’ın ol dediği oluverir. Ancak ademe yani yokluğa da Allah’ın iradesi ve dilemesi taalluk eder mi?

Bizim hayatımızın müspet veya menfî kareleri, bizim leh veya aleyhimize olan yönleriyle, tamamen Allah’ın dileme ve meşîetine bağlıdır. Allah (celle celâluhû) neyi murad buyurursa onu yapar. O yaptığını ve yapacağını hiç kimseye sorma ihtiyacında değildir. Zaten “Allah ne dilerse o olur. Onun olmamasını dilediği ise asla olmaz” hadisi bir kaide-i mukarreredir.

Allah (celle celâluhû) neyi dilerse o keynûnet kazanır, oluverir. Neyin olmamasını dilerse o da olmaz. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. O da, Cenâb-ı Hakk’ın meşîetinin adem ve “yok”a da taallûk etmesi meselesidir. Durum böyle olunca, Allah neyin olmasını murad eder ve dilerse o olur. Neyin de olmamasını dilerse o da olmaz. Evet meşîet-i ilâhî “yok”a da “var”a da taallûk eder.

Yoksa, bazılarının dediği gibi, “Meşîet-i ilâhî taallûk ederse o şey olur, taallûk etmezse olmaz” gibi bir düşünce doğru değildir. Yani, meşîet-i ilâhînin taallûk etmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü yokluk da aynen varlık gibi meşîetin elinde yoğrulmaktadır.

Mu’tezile ve Cebriye, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadesindeki bu inceliği kavrasalardı, düştükleri vartaya düşmeyeceklerdi. Zira, her iki durumu da, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) meşîet-i “keynûnet” ile anlatmaktadır.

İman ve hidayet hususunda da meşîet her şeydir. Meseleyi bu zaviyeden ele alanlar, imanı tarif ederken şöyle derler: “İman, insanın iradesini kullanmasıyla, Allah’ın onun içinde yaktığı bir ışıktır.” Sen çalışacaksın, Allah (celle celâluhû) da onu yaratacak. Evet, o ışığı sen yakamaz ve kalbinde sonsuza dek tutamazsın. O ışık ancak Allah dilerse yanar ve içteki aydınlık da ancak Allah dilerse hâsıl olur. Başkalarının hidayetine vesile olmak isteyenler, bu hususu iyi düşünmeli ve kendi vazifelerini yapıp neticeyi, yani, muhataplarının gönlünde iman nurunun yanması sonucunu Allah’tan (celle celâluhû) beklemelidir. Bu sonuç hâsıl olursa da, her şeyi asıl sahibine vermeli ve şirke düşmemelidir.

Evet, bir kere daha hatırlatmalıyım ki, “Allah dilemeyince olmaz” demektense “Allah’ın olmamasını dilediği olmaz” demek daha doğrudur. Böyle söylenirse, meşîet-i ilâhînin adem âlemlerine de taallûk ettiği ifade edilmiş olur. Acaba yok olan şeyler, kudret ve iradenin taallûk etmemesi sonucu mu yoktur; onlara yok diyoruz? Öyle değilse, yokluğuna kudret ve iradenin taallûku açısından mı yok diyoruz? İşte burada o farkı ortaya koymak için hadis-i şerifi iyi anlamak ve “Allah’ın dilediği olur, olmamasını dilediği olmaz” şeklinde tercüme etmek gerekir.

Üstad Hazretleri de, “adem âlemleri” tabirini kullanıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi muhittir. İlmi, “vacib”e taallûk eder, “mümkin”e de taallûk eder ve aynı zamanda “madum”a da taallûk eder. Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve iradesi ise mümkine taallûk eder. Haddizatında, ademin vücuda gelmesi de mümkündür. Öyleyse, adem âlemleri de Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesinin taallûk sahası sayılır.

Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir. Aynı zamanda da ebedîdir. Ezel aynı zamanda ebed demektir. Zamansızlık, mekânsızlık demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelden ebede kadar her şeye belli bir noktadan bakar, her şeyi ihata eder, her şeyi belli tutar. Hiçbir şey yokken, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, yine o yokları biliyordu. Bir kısım şeyler vardı ki, onlar sonradan meydana gelecekti, olacaktı; mümkinü’l-vücuddu. Onun karşılığında zaten Vacibu’l-vücud vardır. Demek ki, bugün meydana gelen şeyler kudret ve iradenin taallûk alanına girdiği gibi; şu anda yok olan şeyler de, ilerde var olabilirler; dolayısıyla, onlar da yine “kudret”, “irade” ve “meşîet”in taallûk alanına girebilir.

Akılla çok şeyi kavrayamıyoruz. Bazı meselelerde farazî olarak bir fikir yürütüyoruz. Ama zatında bu husus doğru olabilir. Zât-ı ulûhiyetle alâkalı zatında doğru olabilir. Belki meseleyi tam sağlam bir çerçeveyle ortaya koyamıyoruz. Yani, “kudret” ve “irade”, “yok”a nasıl taallûk ediyor, onu kavrayamıyoruz. Ama tamamen mümtenî de görmüyoruz.

M. Fethullah Gülen

İmana mâni hususlar nelerdir?

1) Tekebbür: Günümüzde ateistler, “İnsan olabildiğine hür kalmalıdır. Allah’a kulluktan bahsettiğiniz zaman insanın hürriyetini ortadan kaldırmış olursunuz. Kime olursa olsun ‘kulluk’ söz konusu ise orada hürriyet yok ve insan sömürülüyor demektir” diyorlar. İşte, böylesine bir tekebbür, tabiatıyla imana mânidir.

2) Bakış Zaviyesindeki İnhiraf: Bazen bakışlardaki zar kadar değişme, neticede çok büyük farklılık arz eder ve insanı imandan dışarı çıkarır. Üstad’ın “niyet” ve “nazar” mevzularındaki açıklamaları bu açıdan çok önem taşır. “Niyet ve nazar, mahiyet-i eşyayı tağyir eder” der Üstad. Niyeti inkâra kilitlenmişse bir insanın, bakışı ve anlayışı da buna göre şekillenir.

3) Cehalet

4) Alışkanlıklar: Kişinin sürekli yaptığı eylemleri, onun karakteri, kanaatleri, inanç ve bağlılıkları ile bütünleşir. Onları terk etmek, din değiştirmek kadar zor gelir o kişiye. Eğer bu eylemler iman ve İslâm’ın tasvip etmeyeceği ve edemeyeceği yol ve yöntemler üzerinde yivler oluşturur ise, artık bu yivlere yatak değiştirtmek imkânsızlaşır. Geçmiş kavimlerin inkârlarının çoğu, “âbâ an ced” (atalardan bu yana) edinilmiş alışkanlıkların terk edilmemesinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü edinilmiş örf, âdet ve inançlar üzerinde insanlarda aşılmaz dogmalar oluşmuştur. Yeni şeylerin kabulüne karşı ferdî ve sosyal isteksizlik baş göstermektedir. Bu da küfrü netice vermiştir.

M. Fethullah Gülen

Günlük hayatımızda işlediğimiz her fiili Allah’a nisbet ederek mi konuşmalıyız?

Fiilleri yaratan Cenâb-ı Allah’tır. Biz konuşurken “Yedik, içtik, gittik, geldik” desek de, yediren de, içiren de, götüren de, getiren de odur. Biz, bu fiilleri kendimize isnat ederken, Allah Teâlâ’yı bayağı ve âdi işlerden tenzih etmek için öyle konuşuyoruz. Aslında, “Allah abdest aldırdı, Allah zeytin yedirdi, Allah su içirdi” sözleri hakikate muvâfıktır, doğrudur.

Bazı arkadaşlar, uzun zaman her fiili Allah’a nisbet etmeyi sürdürdüler. “Yemek güzel olmuş” demek kadarlık bir sözü bile “Allah yaptırdı” şeklindeki cevaplarıyla hakikate hamlettiler. Fakat böyle bir üslupta bazen bir sun’îliğe kaçma olabilir. Cenâb-ı Allah, mecâza cevaz verdiği için fiileri mecazen insanlara nisbet etmede bir beis yoktur.

Evet, bir fiil hakikî fâiline isnat edilmezse o söz mecaz olur. Mecâz, bir alâkadan dolayı hakikî mânâsının dışında kullanılan ve zahirî mânâsının kast edilmesine karine-i mânia (engel delil) bulunan kelimelerdir. Mesela, “Bahar etrafı yemyeşil yaptı” sözünde fiilin bahara isnat edilmesi mecâzîdir. Çünkü, bizim inancımıza göre ve hakikatte, etrafı yemyeşil yapan, ağaçlara çiçek açtıran sadece Allah’tır. Bahar mevsimi ise yalnızca bu yeşermenin zamanıdır. Bu mecazda zaman, alâkadır; bahar mevsiminin “etrafı yemyeşil yapma” gibi bir fiilden âciz ve uzak olması da, karine-i mâniadır.

Ayrıca, hastaneye gidip gelirken, insanların gizli bir şirkle yüz yüze olduklarını gördüm. “Şu doktor hayatımı kurtardı” sözünden tutun da, “Şu ilacı almazsanız iki sene bile yaşayamazsınız” ya da “Ameliyat sizi on sene daha yaşatır” türünden nereye gittiği bilinmeyen, hangi dinî esasa dokunduğu sezilmeyen pek çok yanlış ifade duydum. Çok üzüldüm. Sanki hayatı veren ilaçlarmış gibi bütün fiillerin onlara nisbet edildiğini ve Cenâb-ı Hakk’ın hiç zikredilmediğini müşahede ettim. Ve sanki, Müessir-i Hakikî, alınan bir ilaçtan dolayı şifa vermeye –hâşâ– mecburmuş gibi “Şu ilacı alın, hiçbir şeyiniz kalmaz” şeklindeki ifadelere muhatap oldum. Bu üslup karşısında ruhum çok sıkıldı. Evet, “Bu sözler mecaz” diyebilirsiniz; ama bunu derken “Hakikî Fâil”i de unutmamanız, kalb ve düşüncelerinizde en geniş yeri ona ayırmanız gerekmez mi?

Bir süre tedavimle ilgilenen bir doktor arkadaşımız buradan giderken, “Hocam, Allah sizden razı olsun. Bana ‘sebepler planında’ demeyi öğrettiniz” demişti. Evet, Allah (celle celâluhû), ilacı bir sebep olarak yaratmıştır. Bir ilaç, belli bir rahatsızlığa sebepler planında iyi gelebilir. Ama hem o ilacı alanın, hem de onu tavsiye eden doktorun her lâhza aklında bulundurması gereken husus “Yegâne Şâfî Allah’tır” hakikati ve “o ilacın sadece bir vesile olduğu” gerçeğidir.

Alvar İmamı, sürekli “Allah bizi insan eyleye!” derdi. Bazılarının aklına gelebilir ki, zaten insanız. Evet öyledir, fakat potansiyel insan olmak başka, hakikî insan olmak başkadır.

M. Fethullah Gülen

Kainatı sebepler mi var etmiştir yoksa kâinat kendi kendine var olmuştur?

1- Sebepler ve Tesadüfler Kâinatı Meydana Getiremez

Tesadüf, kanunla zıtlaşmak demektir. Kanun, belirli ve devamlı bir münasebeti ifade eder. Onda bir plân, program, nizam ve intizam vardır. Hâlbuki tesadüf, gelişigüzelliğin ve başıboşluğun adıdır. İlimler ise, daima kanunlarla meşgul olur; tesadüfleri meşguliyet sahalarına almaz ve onlarla uzaktan-yakından ilgilenmezler. İlimler ve kanunları tesadüflerle bir arada mütalâa etmek, büyük bir yanlışlıktır.

Kelimeler üzerinde bu kadarcık durduktan sonra, hükmümüzü teyid için birkaç misal verip, bu mevzuu geçelim:

Bir insanda yüz trilyon hücre ve bir hücrede bir milyona yakın protein vardır. Bir proteinin tesadüfen meydana gelebilmesi için, 10 rakamının arkasında 160 sıfır ile ifade edilen ihtimal gereklidir. Ortada tercih ettirecek bir sebep olmadan bu ihtimallerden birinin tesadüfen vukû bulması ise, yine o rakamlar adedince muhaldir ve mümkün değildir!..

2- Kâinat Kendi Kendine Meydana Gelemez

Varlığı zarurî olma, olmaması mümkün olmama demektir. Burada zarurî kelimesinden maksat, vücubdur. Vücudu vacip olanın dışında her varlık, imkân dairesine dahildir. İmkân ise, olup olmaması müsavî mânâsına gelir. Vücudun vacip olması, aynı zamanda sonsuzluğu gerektirir. Hâlbuki kâinatta müşâhede edilen her varlık, süratle bir sona doğru kaymaktadır. Öyleyse, kâinatta sonradan varlık sahasına çıkmış hiçbir mevcudun vücudu vacip değildir. Vücudun vacip olmayışı, mümkün olmasıyla eşdeğerdir. Mümkün ise, bir yaratıcıya muhtaçtır. Muhtaç olunan yaratıcı ile muhtaç olan eşyanın aynı olması ise, sadece bir hezeyan ifadesidir. Öyleyse, yaratıcıya muhtaç olanı yaratan, hiçbir zaman madde ve madde cinsinden olamaz. Onu yaratan, vücudu vacip olan bir Zât olabilir ki, O da Allah’tır (celle celâluhu).

Diğer taraftan, -muhalfarz- eğer madde aynı zamanda kendini yaratan güçse, şimdi o güç ve kuvvet nereye gitmiştir?. Ebedî olmayan bu gücün ezelî olamayacağı da gayet açıktır!. Öyleyse, varlığın ötesinde bütün varlığa hükmeden ezelî ve ebedî bir Zât vardır ki, O da, Allah’tır (celle celâluhu).

3- Tabiat ve Tabiat Kanunları da Yaratıcı Olamaz

Kanunla, o kanunu vaz’eden aynı değildir. Tabiat kanunlarını yine tabiat kanunları koymuş olamaz. Diğer taraftan, tabiatın kendinde olmayanı başkasına vermesi de muhaldir. Sonra, insanda mevcut binlerce duygunun hiçbiri tabiatta yoktur. Öyleyse tabiat, kendinde olmayanı insana nasıl verebilmiştir? Bu muhali hangi akıl kabul edebilir?

Kendinden daha mükemmeli yaratamayan taş, toprak, hava, ısı ve ışıktan mürekkep olan tabiat, insanı nasıl yaratabilir?

4- Tevhid’de Sühûlet Vardır

Bütün eşyayı bir tek şeye vermek, bir tek şeyi bütün eşyaya taksim etmekten daha kolaydır. Bir zerrenin yaratılması için bütün bir kâinat gereklidir. Bütün kâinatı yaratamayan, bir tek zerreyi yaratamaz. Zira eşya arasında böyle bir telâzum (birbirini gerektirme, birbiriyle sıkı alâka içinde bulunma) vardır.

İdare açısından bir orduyu bir kumandanın emrine vermek, gayet kolaydır. Buna karşılık, bir tek neferi ordunun neferleri adedince kumandanların emrine vermek ise, iş ve idareyi zorlaştırmak demektir.

Bütün kâinatı Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle, bir zerrenin yaratılmasını O’na nispet etmek arasında fark yoktur. Meselenin aksinde de netice aynı olacaktır. Yani bir zerreyi kim yaratmışsa, bütün kâinatı da o yaratmıştır. Daha açık bir ifadeyle, yaratılışın zerresiyle küresi, mikrobuyla gergedanı, damlasıyla deryası, parçasıyla bütünü arasında fark yoktur. Küreyi yaratamayan zerreye, gergedanı yaratamayan mikroba, deryayı yaratamayan damlaya, bütünü yaratamayan da parçaya sahip olamaz ve hükmedemez…

M. Fethullah Gülen

Tabiat, Tabiat Kanunları ve Sebepler Niçin Yaratılmıştır?

1- Kanunlar ve sebepler, birer vasıta ve perde olup, yukarıdan gelen emir ve talimat, bu vasıtaların perdedarlığı arkasında taalluk noktalarına ulaşır

Cenâb-ı Hak, madde âlemini yaratırken, tabiatın ayrılmaz zatî bir vasfı ve özelliği olarak, tabiat kanunlarıyla sebepleri de beraber yaratmıştır. İlk yaratılışa verilen “Ol” emriyle varlık sahasına girenler, aynı zamanda bu hususiyetle de mücehhez olarak bu sahaya girerler. “Ve ona her şeyden bir sebep verdik.”  (Kehf sûresi, 18/84) âyeti de, bu hakikati ifade etmektedir.

Ancak bütün bu sebep ve kanunlar, Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine birer perde olup, onların ardında hakikî icraatta bulunan ve varlığı -sebepler dahil- yaratan, yine Allah’tır (celle celâluhu). Kanun ve sebepler, o Kudret’ten gelen hakikî tasarruf ve tesirleri neşr ve ilân etmekle vazifeli, O’nun izzetini aklın zâhirî değerlendirmelerine karşı muhafaza eden tenteneli birer perde hükmündedir.

İnsanlar arasında bulunan makam sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, birtakım vasıtalarla ve perde arkasından icraatta bulunurlar. Her dairede yapılan işlere bizzat müdahale edip, ortada görünmezler ve izzet ve azametleri adına işleri başkalarına gördürüp, başkalarını kullanırlar. Sözgelimi, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez; zira makam ve mevkii, buna müsaade etmez. Bir general, koğuşların temizliği, karavana taşınması ve silah bakımı gibi vazifeleri erlere gördürür ve kendisi, rütbe ve makamı adına o vazifelerde bizzat görünmez. -Teşbihte hata olmasın- aynen bunun gibi, kâinatın ve bütün mevcudatın tek sahip ve hâkimi olan Allah (celle celâluhu) da, kâinatta cereyan eden bütün hâdiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zira izzet ve azamet, bunu gerektirir. Bir farkla ki, Allah’ın (celle celâluhu) izzet ve azametine perde yaptığı şeyler için hakikî tesir bahis mevzuu değildir.

Demek oluyor ki, kanun ve sebepler, hükümetin bir kalem dairesi hükmünde olup, yukarıdan gelen emir ve talimatın tatbiki o daireden, o vasıta ve sebeplerle irtibatlandırılmaktadır. Gerçekte bütün işleri gören ve gördüren ise, Allah’tır (celle celâluhu).

2- Tabiat kanunları ve sebepler, haksız şikâyetlere ilk hedef olsunlar diye yaratılmıştır

Eşya ve hâdiselerin iki yönü vardır: Mülk ve melekût. Diğer bir ifadeyle, iç ve dış.. tıpkı ayna gibi. Onun bir yüzü şeffaf, berrak, kirsiz, temiz, güzel ve kusursuz; diğer yüzü ise kesif, kirli, çirkin ve kusurludur. Bunun gibi, eşya ve hâdiselerin de melekût yönü dediğimiz iç yüzünde kanun ve sebepler bulunmadığı için, o yüzde kir, çirkinlik ve kusur yoktur. Burada her şey berrak, pırıl-pırıl ve tertemizdir. Hayat, nur ve rahmet, bu yüze sadece üç misaldir.. mülk yönü dediğimiz dış yüzünde ise, Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine, kemal ve cemaline muhalif, göze, kulağa ve buruna, hatta hayal ve düşünceye hoş gelmeyen birtakım hâller bulunur ki, işte kanun ve sebepler, bu gibi durumlarda perde, bazen de hedef olsunlar diye yaratılmışlardır. Cenâb-ı Hak, icraatını bu sebep ve perdelerin verâsında sürdürmektedir. Ayrıca, haksız ve yersiz şikâyetlerin doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a karşı yapılmamasını temin hikmeti de, sebep ve kanunların yaratılmasını iktiza etmiştir. Zira, gafil ve cahil kimseler, çok defa eşya ve hâdiselerdeki ince ve derin hikmetleri, neticede saklı nice güzellikleri göremediklerinden, şikâyetlerini bizzat Cenâb-ı Hakk’a tevcih eder ve O’ndan şikâyette bulunurlar. Hâlbuki böyle bir şikâyet, şikâyet edilen husustan daha büyük bir felâkettir. Evet, çok defa şikâyete sebep olan felâket, kendinden daha büyük yeni bir felâket getirir. İşte, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Zât (celle celâluhu), sonsuz bir rahmet eseri olarak, icraatını esbap ve perdelere sarıp sarmalamakla kullarının hakikî felâketten kurtulmalarını dilemiş ve onlara mazeretler bahşetmiştir.

Bunun içindir ki, gönül meyvesini kaybetmiş bağrı yanık ananın feryadında gizli olan şikâyet, hastalık ve musibet perdesine sarılmış ve böylece o ana, evlâdını kaybetmekten daha büyük bir felâket olan Cenâb-ı Hakk’a karşı küstahlıktan kurtarılmıştır. Kullarına karşı bu kadar şefkatli davranan Rabbimiz ne büyük ve büyüklük ifadesi, O’nun gerçek büyüklüğü yanında ne kadar küçüktür!..

3- Tabiat kanunları ve sebepler, sonsuz ilâhî sanatı nazara vermek için yaratılmıştır

Sanatkârın büyüklüğü, eserinin kıymetiyle takdir edilir. Cıvıl cıvıl kuşlar, rengârenk çiçekler ve en küçük varlıkta müşâhede edilen harika sanat incelikleri ve daha neler neler!. Evet, bütün bunlarda Allah (celle celâluhu), tabiat diliyle isim ve sıfatlarını terennüm ettiriyor ve bu isim ve sıfatların tecellîlerini sebepler adı altında teşhir ederek, şuurlu varlıklarına seyrettiriyor.. Kendisi de, onların hayret ve hayranlıklarını seyrediyor.

Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister. Dünyada, beşerin pür-kusur sanatkârlarında dahi görülen böyle bir hazza meftuniyet, galeri ve sergiler adı altında teşhir ediliyor ve bu galeri ve sergilerden her gün biri kapanıp, diğeri açılıyor. Hâlbuki beşerdeki cemal ve kemal, Mutlak Cemal ve Kemal Sahibi’ni anlamada bir ölçü birimi olarak, hem de en asgari seviyede bulunmaktadır. Bununla beraber, böyle bir ölçü adesesiyle dahi olsa, Mutlak Cemal ve Kemal sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi cemal ve kemalini görme ve gösterme isteğiyle tabiatı bir teşhir salonu hâline getirmesindeki yüce irade ve meşîetini idrak edip anlamak, her zaman mümkündür. Bu idrak ve anlayıştır ki, insanı O’nun tesbih ve takdisine sevk eder. Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve takdis etmek, ibadet ve kulluk şuurundan kaynaklanır. Böyle bir kulluk ise, insanın, hatta bütün varlığın yaratılış gayesidir. İşte sebepler merdiveni, bizi böyle bir gayeye doğru yol aldırıp ufka yaklaştırması bakımından da önemlidir…

4- Tabiat kanunu ve sebeplerde tedrîcîlik

Tabiat kanunu ve sebeplerde tedrîcîlik esastır. Bu da, ilâhî sanatın büyüklüğünü ispat eden en sırlı delillerdendir. Çünkü, her kademe ve her safhada ayrı ayrı isimlerin tecellîlerini göstermesi ve bütünde var olan sanat harikalığının bir organizmanın değişik teşekkül safhalarını meydana getiren bütün bölümlerinde de bulunması, sadece Cenâb-ı Hakk’ın sanatına has ve O yüce sanatkâra mahsus bir özelliktir. Böyle bir hususiyeti başka hiçbir sanat eserinde görmek ve göstermek mümkün değildir.

5- Tabiat kanunları ve sebepler, hikmet yurdunda bulunmamızın muktezası ve neticesidir

Ahiret dârü’l-kudret, dünya ise dârü’l-hikmettir. Yani, ahirette daha çok kudret hâkimken, dünyada ise hikmet hâkimdir. Dolayısıyla, ahirette kanun ve sebepler devre dışı bırakılacaktır; fakat dünyada, hikmetin gereği olarak kanunlar ve sebepler devrede bulunmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın Hâlık, Rezzak, Şâfî, Mukaddir, Musavvir… gibi isimlerinin yanında bir de Hakîm ismi vardır. Bu mübarek isimle O, hikmetle iş yapar; hikmetle yaratır, hikmetle sebep ve kanunları icraatına vesile kılar; hikmetle, illet-malûl, sebep-netice arasında kurduğu münasebetler çerçevesinde varlık dantelâsını örer…

Ahirette ise kudret hâkim olduğundan, Cenâb-ı Hak kudretiyle muamele edecek; fâni ve geçici olan dünyayı, içinde cereyan etmekte olan kanun ve sebepleriyle beraber yıkıp, yeni ve tamamen başka mânâların esas olduğu bambaşka bir mesken yapacaktır. Ve o âlemde, dünyaya mahsus ne kadar değer ölçüsü varsa hepsi silinecek ve varlık değişik bir hüviyete bürünerek kudret tezgâhına sevk edilecektir.

Kudretin hâkim olduğu bu ebedî âlemde, Cennet meyvelerini yemek için toprağın sürülmesine, tohumun ekilmesine ihtiyaç yoktur. Cennet elbiseleri de, terzinin iğnesiyle makasına ihtiyaç duyulmadan dikilmiş bir hâlde sahibini bürüyecektir. Orada eskime, pörsüme, ihtiyarlama ve ölme de olmayacağından, bu neticeye götürücü sebepler de bulunmayacaktır. Dünya hizmet yeri, ukbâ ise ücret evidir. Dolayısıyla, oradaki nimetlere nâil olmak için burada çalışmak ve sebeplere sarılmak gerekir. Fakat ahirette bu sebep de diğer sebeplerin maruz kaldığı akıbete uğrayarak ortadan kalkacak, evet, orada çalışma da olmayacaktır…

6- Tabiat kanunu ve sebepler, sırr-ı teklif ve imtihan için yaratılmıştır

Sebepler ve kanunlar birer perdedir. Gayba iman edenlerle etmeyenleri birbirinden tefrik için, gözlerimizle gayb arasına çekilmiş olan bu perdeler, mü’minin kâfirden ayrılmasına yardım eder. Gayba iman, mü’minin en mümeyyiz vasfıdır. Burada şu hususa da dikkat etmek gerekir:

Cenâb-ı Hak, dileseydi kanunları yaratmayabilirdi. Söz gelimi, dünyayı bizim de görebileceğimiz bir meleğin sırtına yükler ve bize yerçekimi kanunundan bahsettirmezdi. Veya çocuğun teşekkülü için sadece bir gece yapılacak duayı şart koşardı da, insan, çocuğu kapısının önünde hazır bulurdu. Yine Allah dileseydi, gökyüzündeki yıldızları birer harf gibi kullanır ve herkesin okuyacağı şekilde bu yıldızdan harflerle adını yazar ve Zât’ını bizlere duyururdu. Veya Cenâb-ı Hak, her insanla bizzat konuşur ve ta baştan insanı o kabiliyetle donatılmış olarak yaratırdı… Bütün bu saydıklarımız ve saymadıklarımızın hepsi mümkündü. Ancak bu takdirde, esas gayeden sapılmış olurdu. Çünkü insanın yaratılış gayesi imtihandır. Eğer bu dediklerimiz olsaydı, ne aklın varlığının bir hikmeti kalırdı, ne de kulluk teklifinin bir mânâsı olurdu. Bu, aynı zamanda insan iradesinin zorla elinden alınıp, insanların ister istemez inanmaya mecbur edilmesi demek olurdu ki, sorumluluk ve mükellefiyet ruhuyla telif edilmesi mümkün değildir. Evet, eğer öyle olsaydı, elmas ruhlu Ebû Bekir’lerle kömür ruhlu Ebû Cehil’ler birbirinden ayrılmazdı. İmtihan sırrı kalmadığından dolayı da, melekleri geride bırakmaya namzet insanın makamı sabit kalır ve insanın yaratılmasının bir mânâsı olmazdı. Zira insan yaratılmadan önce de, makamı sabit melekler mevcuttu.

7- Tabiat kanunları ve sebepler, fikirlerin gelişmesi, ilim ve medeniyetlerin teşekkülü için yaratılmıştır

İnsanoğlu, var olduğu günden beri merak ve tecessüsünü Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı madde üzerine teksif etmiş ve bunun neticesi olarak da, üstü kapalı yaratılan eşya ve hâdiseleri keşfederek gün yüzüne çıkarmış.. medeniyet ve teknoloji de, onun bu gayretiyle günümüzdeki seviyesine ulaşmıştır. Hâlbuki işin başından beri her şey apaçık vaz’edilmiş olsaydı, merak ve tecessüs kalmayacağından araştırma, inceleme de olmayacak ve insanlar ilk buldukları ortamda sadece her şeyi malum olma zemininde hayret ve hayranlık hislerinden uzak bir şekilde, dünyadan gelip geçme sıralarını savmaya çalışacaklardı. Doğduğu gün öleceği günü beklemekten başka işi olmayan böyle bir zavallının hazin hâli, hepimizin değişmeyen kaderi olurdu ki, herhâlde bunun adı da şimdikinden başka olacaktı. Öyle olmadığı için, olmayana isim de veremiyoruz…

8- Tabiat kanunları ve sebepler, belli bir ülfet, ünsiyet ve alışkanlık hâsıl ederek, hayatı sevimli hâle getirirler

İfrat ve tefritten arınmış ülfet ve alışkanlıklar, hayatı zevkle yaşanır hâle getirmenin ayrılmaz vasıflarıdır. Bu vasıflardan mahrum bir hayatın hiç de istenecek ve sevilecek bir durumu yoktur. Zira yarın nasıl bir gün ile karşılaşacağını bilmeyen bir insanın, hayatını belli bir plân ve programla disipline etmesinden söz edilemez.. ve harikalar cümbüşü ortasında hayatını her an yeni bir harikayla koyun koyuna geçiren insanın şaşkınlığı ve bu şaşkınlığın bitmek bilmemesi de, hiç arzu edilecek bir şey değildir. Bir de, insanın bizzat kendisinin dünyaya geliş keyfiyeti değişseydi.. ve bugünün keyfiyetiyle dün ve yarın arasında hiçbir münasebet olmasaydı, sonra buna ölümün keyfiyeti de katılsaydı, bir düşünün insan ne hâle gelirdi? Evet, dünyada sebep ve kanunlarla tasarruf yapılmamış olsaydı, denge ve düzen gibi hayatı hayat yapan bütün sabit değerler de ortadan kalkardı ve onlarsız bir hayat da hayat olmaktan çıkardı…

Ülfet ve alışkanlığın orta yolu, düşünerek ve tefekkür ederek yaşamak; ifratı, tefekkürü öldürmek ve tefriti de hayatı zehir etmektir. Mü’min ise, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da orta yolu seçendir.

M. Fethullah Gülen

“Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?” Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?

Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmamış demektir.

Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:

1) Böyle birşey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun isbatı nasıl yapılır? 2) Mü’min ferd bu işten haberdar olmuş mudur?

Evvelâ, Cenâb-ı Hakk’ın, herhangi bir âlemde, ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onların da: “Evet, Rabbimizsin.” demesi, kat’î midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur’ân-ı Kerim’de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde: 

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى

“Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim (demişti)” (Araf, 7/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin hakkında pek çok şey söylemişlerdir.

Bir kısmı “zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkib hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır” demektedir. Bazı tefsirciler de, “bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür” derler. Bir hadis-i şerifin de teyitine dayanarak, bazı mudakkik müfessirler de derler ki, “hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür” (1) kanaatini izhar ederler.

Esas itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir stilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız vardır… Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara yine onlarla bir şeyler anlatmaya çalışırız.

Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kalb konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: “Kendi içinizden ne konuştunuz öyle” Biz de: “Şunu şunu dedik” diye anlatır ve bu hususdaki kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.

Bazan olur ki, rüyalarımızda birşeyler konuşuruz. Başkalarından da birşeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik stilde bir konuşma şeklidir.

Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâli şahıslarla konuşurlar. Belki bir kısım maddeciler bunlara inanmaz ve “hallüsinasyon” derler, varsın desinler… Resûl-ü Ekrem’in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Alem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, O’nun (sav) kudsî nazarına arz edilir, O da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına neklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir.

Vahiy ise, bambaşka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber’e (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) dışında kimse hiç birşey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek birşey idiyse, yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden birinin dizine başını koyup yatarken, veya mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne birşey duyar, ne de hissederlerdi. Resûl-ü Ekrem (sav), o vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı. Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzıdır…

Velinin kalbine ilham geliyor: Âdeta onun içine birşeyler fısıldanıyor. Bu da değişik stilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi birşey… Morsda nasıl “di.. di.. da..dit; dâ..dâ..dit” denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: Veli: “Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.” der, açarlar kapıyı ve bakarlar ki o adam karşılarında… Bu da ayrı bir konuşmadır.

Bir de telepati var.. Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla mükemmel bir muhabere gerçekleştirebileceklerini hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhaberesi. Bu da bir başka beyan…

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc), “lâ yuâd ve lâ yuhsâ” (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.

Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bizeاَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf, 7/172) buyurdu; ama, bunu hangi konuşma stilinde ifade etti bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olamaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise o zamanda ruha hitap nevinden değildir…

Şu nokta çok önemlidir: İnsanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri, duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: “Kabirde Münker, Nekir gelir, size soru sorar.” Acaba adamın neyine soru soracaklar?

İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; ama, ölü duysa bile, onun yanında bulunan kimseler kat’iyen bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tesbit edemezler. Çünkü, artık mükaleme başka buudlarda cereyan ediyor, sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein’in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya, işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.

Binaenaleyh, buاَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ(A’râf, 7/172) Allah’ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım, hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceği intizar edilmelidir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarda bunu hissedebiliriz.

Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: “Ben bunu duymadım.” Ben de “Duydum” dedim. “Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumuzu çok iyi hatırlıyorum.” Ne ile duyduğum sorulacak olursa; içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah’ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim? İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkarlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı âleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken, ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; ruhumda cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben “onu duydum” diyorum.

Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah’ı terennüm eder ve o hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, taleb ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur’ân-ı Kerim: 

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Dikkat edin! Kalbler, ancak Allah’ı zikir ve O’nu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.” (Ra’d, 13/28) buyuruyor.

Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah’ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Hatta bir keresinde Kant, “Ben, Allah’ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!” der. Bergson sadece “sezgi”siyle bu istikamette yol almak ister ve onun tek delili de vicdanıdır… Vicdan, Allah’ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah’a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanın sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Ma’bud arzusunu her zaman onun içinde duyacaktır. İşte bu hâl, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allah-u Teala’nın:اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf, 7/172) hitabına verilen: بَلَى “Evet Rabbimizsin” cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir hususdur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliyâ ve enbiyâ, bunu açık seçik, görmüş ve göstermişlerdir.

Ama, aklî isbatına gelince, tabiî, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusatı isbat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır. 

M. Fethullah Gülen


[1] Elmalılı, IV/167-175; (İstanbul 1992, Azim Dağıtım) [2] Buharî, Cenâiz, 87

Kerîm ve Rahîm İsimleri Âhireti İktiza Etmesini Açıklar mısınız?

En zayıf ve en muhtaçlara, en güzel ve en mükemmel şekilde bakılıyor. En çelimsiz canlıların, elsiz ve ayaksız varlıkların çok rahatlıkla beslendiğini görüyoruz.

İradesini kötüye kullanarak işe müdahale eden insanların yanlış müdahaleleri bir tarafa bırakılacak olursa, en zayıf, çelimsiz, aciz ve nahif varlıklara en güzel şekilde bakıldığını müşahede ediyoruz.

İşte, bir hücrenin hayatiyetini devam ettirmesi; ana rahmindeki ceninin en mükemmel usulle beslenmesi ve dünyaya gelen yavruya annenin musahhar edilerek en küçük ihtiyacının dahi, büyük bir ihtimamla deruhte ettirilmesi; denizin dibindeki balıklar ve meyvenin içindeki kurtların gayet mükemmel beslenmesi; yerinden kımıldama imkânı olmayan ağaçların ve yatalak hastaların rızıklarının kendilerine kadar getirilmesi ve bunlar gibi binlerce müşahhas misaller yukarıda mücerret fikir halinde söylediğimiz hususu te’kid etmektedir.

Bütün bunlarla anlıyoruz ki, kâinatta hükmeden Kerîm ve Rahîm bir Zât vardır.

Cenâb-ı Hakk umum kâinatta bu kadar ihsan ve kerem sahibi olursa, O daima ikrâm ve ihsan etmek ister. İkram ve ihsan etmek istemesinin yanında ikram ve ihsan edeceklerinin de vücutlarını iktiza eder. Madem ki bu dünyada âciz, zaif ve aynı zamanda fanî insanlara bu kadar ikrâm ve ihsanda bulunuyor; rahmet ve keremi bu ikramlarının devamını istilzam eder. Halbuki burada insan yediği bir üzüm tanesine mukabil bin tokat yiyor. Tadıyor, fakat doymuyor. Ağzında tat, kalbinde feryat ve figan meydana geliyor. Ona zevk veren şeyler, veda dahi etmeden ve hiç sormadan çekip gidiyorlar. Gençlik, güç, kuvvet ve daha nice zâil olan nimetler gibi… Öyleyse burada insana bu kadar ihsanda bulunan Cenâb-ı Hakk ihsan ve nimetlerini kesivermekle, nimeti nikmete, lezzeti azaba ve muhabbeti düşmanlığa çevirmeyecektir. Halbuki bütün bunlar ebedî olmazsa, nimet nikmet olur. Lezzet azab olur. Ve sevgi düşmanlığa dönüşür. Öyleyse, bu nimet ve ihsanların devam edeceği bir ebedî âlem vardır ve mutlaka olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Her kemal ve cemal sahibinin kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi nedendir?

Bu, insanın aklına gelebilecek bir sorudur ve aynı zamanda bir sorunun da cevabıdır. Cenâb-ı Hak kâinatı ve bizi niçin yarattı? Niçin şu meşhergâh-ı âlemi bir panayır gibi enzâr-ı âleme arz etti? Niye Cenâb-ı Hak, ağaçların başında değişik türden sofralar hazırladı. Neden her yanı sofralar hâline getirdi? Niye zemini bir çemenzâr olarak insanların seyr ü seyahatlerine müheyyâ kıldı? Yer niçin bizim için zelûl (sırtına binip gezeceğimiz bir hayvan gibi itaatkâr) oldu? Bütün bunlara cevap verdiğimiz zaman, sorunun cevabını da bulmuş oluruz.

Her cemal ve kemal sahibi, cemal ve kemalini göstermek istemesine binaen, Cenâb-ı Hak da mutlak kemalini ve kemal derecesine varan mutlak cemalini görmek ve göstermek istemiş ve kâinatı yaratmıştır. Kısaca, kâinatın yaratılması tezahür-ü rubûbiyet içindir. “Cin ve insi yarattım, Beni bilsinler ve Bana kulluk yapsınlar diye.” (Zâriyât sûresi, 51/56) buyuran Cenâb-ı Hak, kâinatı Kendisini bildirmek, şuunatını göstermek ve bir de Zâtını başka aynalarda müşâhede etmek için yaratmıştır.

Soruda, insan aklına gelen, Cenâb-ı Hakk’ın Kendisini göstermek istemesidir. Bu isteme meselesine karşı insanın içinden gelen reddiye de, insanın kendisinin görme ve görünme istediği zaman riyakârlık yapması keyfiyetidir.

Evvelâ, Cenâb-ı Hakk’ı mahlukata kıyas etmek doğru değildir. Bizde suiedep olabilecek bir kısım durum ve keyfiyetler ve akla gelen noksanlıklar –O, mülkün sahibi olduğundan– O’nda olmaz. Yani biz kalkıp “Şunu biz yaptık, şu işe sahibiz!” desek, bu suiedep olur. Çünkü biz kendi adımıza, o işin aşr-ı mi’şarına (yüzde bir) dahi müdahale edemeyiz. Ama Cenâb-ı Hak, –bir kudsî hadiste de dediği gibi– “Ben melikim. Ben melikler melikiyim. Bütün meliklerin kalbi elimdedir. Bana itaat ettiğiniz zaman, onların kalblerini lehinize çeviririm, isyan ettiğiniz zaman aleyhinize çeviririm. Öyleyse kimseyi değil, nefsinizi levmedin!”[1] dese bu, O’nun azametine uygun bir söyleyiş olur.

Evet, Allah, yarattıklarından farklı ve yücedir. O’nun bazı sıfatları insanlarda cüz’î olarak görülse de Allah mütealdir. Nitekim Efendimizin naklettiği bir kudsî hadiste Cenab-ı Hak, kendi yüce azametinden bahsederken şöyle buyurur: “Ben Allah, Melik ve Cebbarım! Her şeyin üzerinde mutlak sultan ve hâkimiyetim vardır. Kimse Benim taht-ı tasarrufum dışına çıkamaz. Nerede yeryüzünün melikleri ve orada büyüklük taslayanlar?”[2]

İşte bunlar, Kendisini anlatmada Cenâb-ı Hakk’ın ifadeleridir. Sahabi, Allah Resûlü’nün bu ifadeleri anlatışını resmederken der ki, “Birdenbire minber lerzeye geldi, Efendimiz düşecek diye korktuk.”[3] O, bu meseleyi o kadar şuurlu ve içten söylüyordu ki, âdeta orada her şeyi lerzeye getirecek ve neredeyse cami kubbesiyle beraber çökecek gibi oluyordu.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de de çokça anlatır Kendini. لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ “Bugün mülk kimin?” diye sorar. Cevabı da çok nettir: لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ “Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın.” (Mü’min sûresi, 40/16) O, her şeyi siliyor, süpürüyor, âdeta bütün mahlukat üzerine bir sünger çekiyor, sonra da “Kimin bu mülk?” diyor ve cevap veriyor: “Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın…”

Şimdi bu arz ettiğim hususların herhangi birini bir insan söylese, gurur ve kibir alâmeti olur. Ama Cenâb-ı Hak “Kibriyâ Benim sıfat-ı lâzimem, Benden ayrılmaz bir şeydir.” mânâsına اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائ۪ي “Kibriyâ Benim ridamdır.”[4] buyuruyor. Rida, insanın sırtına giydiği cübbemsi bir şeydir. Allah, bu türlü şeylerden münezzehtir. Ama bir insan kalkıp bunları söylese, kibir ve gurur izhar etmiş olur. Çünkü haddizatında insan, o mülke sahip değildir.

Bir insanın, sahip olmadığı bir meseleyle ortaya çıkıp kendisini göstermesi bir kibir ve gurur alâmetidir. Bir insanın sahip bulunmadığı bir meseleyi duyurması, yani vaziyetini başkalarına işittirmesi “süm’a”, kendisine ait olmayan bir meseleyi içinde gizleyip “Ben bu güzelliğe mazharım.” demesi de “ucb” alâmetidir. Haddizatında bir insan, bazı faziletlere hakikî olarak sahip bulunsa, meselâ o, hakikaten büyük olsa, gösterisini yaptığı şeylerin hakikîsini gösterme durumunda bulunsa, o insanın “Ben melikim, mâlikim.” demesi kibir ve gurur olmaz. Demek insanda işin hatarlı olmasının sebebi, onun iddia ettiği şeylere sahip olmamasında…

İnsan, namaz kılarken gösteriş izhar edebilir. Allah Resûlü, zayıf diyeceğimiz bir hadiste “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” buyurur. Sahabinin, “Küçük şirk nedir?” sorusuna Allah Resûlü, “Riya” cevabını veriyor.[5] Büyük şirk, puta tapma, Allah’a eş ortak koşmadır. Öyleyse küçük şirk nedir? O, gösteriş ve kendine takılı yaşamaktır. İnsan namaz kılar ama, namazı nasıl kıldığı ve hangi duyguları taşıdığı önemlidir. Öncelikle namaz, Allah rızası için ve Cenâb-ı Hakk’ın şu ana kadar verdiği nimet-i sâbıkaya şükür olsun diye kılınmalıdır. Allah’ın insana bu yaşına kadar, hayatın her merdiveninde bahşettiği sonsuz nimetler vardır. Evet Allah, bize mânevî yapımız itibarıyla temiz bir muhit vermiş, ibadete kabiliyet bahşetmiş, gönlümüzü açmış, rüşte ve hidayete erdirmiş.. dahası, kulluğumuzu rahatlıkla yapabilmemiz için –kelâmî ifadeyle– istitaat (işin üstesinden gelme kabiliyeti) vermiştir. Yani biz namaz kılmak istediğimizde kılabiliyoruz. Zaman olur insan niyet eder, mefluç olur sırt üstü yatar da o namazı kılamaz. Niyet eder de zindandadır, kıldırmaz kâfirler. Dolayısıyla hayat merdiveninin her basamağında içimiz sonsuz şükranla dolu olarak Mevlâmız’a kulluk yapmalıyız. Aslında mü’min namaza dururken Allah’ın huzurunda evvelâ O’na karşı medyûniyetini ifade ediyor, çünkü O’na borçlu, hem de tepeden tırnağa. O, Kendisine ait olan şeyleri bizden bir alıverse, ortada sadece sıfır kalır. Demek ki, biz O’nun karşısında da ancak O’nun bizi donattığı şeylerle durabiliyoruz.

Anlaşıldığı gibi namaz bütünüyle Allah’ın bir lütfu. Allah’ın lütfettiği şeylerle O’nun huzurunda dururken ve O’na karşı şükran vazifesini eda ederken halka görünme, Hakk’ı unutup halka gönül verme ve gösteriş yapma bir densizliktir. İşte gerçek riya da budur. Riya bu olduğundan ötürüdür ki, bazen insanın iradî riyadan tevakki etmesi bile riyadır. Riyadan bu kadar endişe eden insan acaba neden endişe ediyor? Eğer bir insan bilse ki, mal-mülk başkasının; bilse ki, kendisi başkasının âriye olarak verdiği ayakları üzerinde duruyor; bilse ki, Hakk’a karşı başkasına ait bir güçle ubûdiyetini izhar ediyor; bilse ki, gönlü başkasının çarptırmasıyla çarpıyor, riyadan tevakki etmesine lüzum kalmaz. Onun için ehl-i hakikate göre, “Riya yaparım” mülâhazasıyla bir kısım meseleleri terk etmek de riya sayılmıştır. Halka karşı gösteriş yapmak ise şirktir. Avam ve havas bunda ayrılır; mesele bir idrak meselesidir.

Tekrar hatırlatmalıyım ki, riya, insanın sahip olmadığı bir şeyi göstermesidir. Bu meseleyi, muhaddis Ebû’l-Leys es-Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn (Gafillerin uyarılması) isimli kitabının İhlâs bahsinde çok güzel bir misalle anlatır: Amelinde riya yapan insanın misali şuna benzer: Tembel tembel yatan, uyuşuk uyuşuk oturan iş yapmaz bir marangoz ve dülger düşünün; emsali iş yapmadığını bilmesin ve “Evine para götürüyor” desinler diye her akşam dükkânından çıkıp evine giderken mendiline yonga doldurur. Şimdi böyle birinin evine götürdüğü bu yonga ile bir şey alması mümkün müdür?[6]

İnsan riya ile amel ederken esasen sahip bulunmadığı bir şeyi satıyor demektir. Boyu kendisi için açılan pencereye yetişmediğinden o pencereyi dolduruyor veya parmaklarının ucuna dikiliyor sayılır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle hayat-ı içtimaiyede herkesin görüp görünmesi için böyle bir pencere vardır. Bir insanın boyu uzun ise, yani hakikaten kâmet-i kıymeti var ise, o takavvüs edip iki büklüm olacaktır. Onun için kâmilde kemalin alâmeti tevazudur. Şayet kendisine açılan pencere kâmet-i kıymetinden yüksek ise, o da pencereyi doldurmak için uzun görünmeye çalışacaktır. Küçüklerde küçüklüğün alâmeti, büyük görünmektir.[7] Kim riya yaparsa Allah, ona kime ibadet yaptığını öbür âlemde gösterecektir. Kim süm’a yaptıysa, Allah onu da Mele-i Âlâ’da ilan edecek ve duyuracaktır.

Mesele bu açıdan ele alınınca, Cenâb-ı Hakk’ın Kendisinin sahip bulunduğu şeyleri anlatması hakkın ifadesidir. İnsan ise, Allah’a ait şeyleri ve Allah’ın lütuflarını kendine aitmiş gibi gösterdiğinden onunki riya ve süm’a olur. O bakımdan Allah’ın Kendisini göstermek istemesi gayet normaldir. Çünkü O, mülk sahibidir, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, istediği gibi konuşur, istediği gibi beyanda bulunur ve “Benim” diyebilir. İnsana gelince o, neye “Benim” diyebilir ki! Neye “Benim” dese, arkasından başkasına ait olduğu ortaya çıkar. Başkasına ait bir şeyle tezahür ise, Yunus Emre’nin dediği gibi, âriye gömlekle, yani başkasının elbisesiyle zifaf odasına girmek gibi olur ve onun kime ait olduğu da ertesi gün ortaya çıkar. Evet, bu meselede insanla Hâlık’ın durumu birbirinden tamamen ayrıdır.

[1] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/63; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 9/9. [2] Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (39) 3; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 23, 24, 25 [3] Bkz.: Müslim, sıfâtül-münâfıkîn 25; İbn Mâce, mukaddime 13; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/389. [4] Ebû Dâvûd, libâs 26; İbn Mâce, zühd 16; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/376. [5] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/428, 429; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 4/253. [6] Bkz.: es-Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn s.5. [7] Bediüzzaman, Mektubat s.536 (Hakikat Çekirdekleri).

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Bazıları akıllarına ters gördüklerinden dolayı bazı iman hakikatlerini inkâra kalkıyorlar. Ne dersiniz?

Akıl, önemli bir unsurdur. Eline bir rehber ve pusula verildiği takdirde, o rehber ve pusulaya bakmak suretiyle çok hayatî şeylere imza atabilir. Bu itibarladır ki biz, aklı külliyen nefyetmiyoruz; etmiyor ve bir kısım tecrübecilerin, pozitivistlerin iddia ettikleri gibi “Akıl, kat’iyen hakikate ulaştırmaz.” veya rasyonalistlerin iddia ettikleri gibi “Hakikate ulaştıran tek şey varsa o da akıldır.” da demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki, bize göre, ilmin sebepleri üçtür:

Birincisi, akl-ı selimdir. Akl-ı selim, bozulmamış, akledebilen akıl demektir. Ben buna “şartlanmamış akıl” da diyorum. Ayrı bir yaklaşımla Allah’ın sevmediği, istemediği şeyler gelip akla yerleşmekle aklın istikameti değişmemişse, işte bu akıl, selim veya sâlim akıldır.

İkincisi, haber-i mütevatirdir. Bunu aşağıda arz etmeye çalışacağım.

Üçüncüsü, havâss-ı selimedir. Yani insanî duyuların, daha doğrusu havâssın selâmetidir. Bu, el yordamıyla kavranılacak şeyler için elin sağlamlığı, gözle görülecek şeyler için gözün sağlam görmesi, kulakla duyulacak şeyler için de kulağın sağlam olması demektir. Yani dokunma, koku alma, tatma, duyma ve görme gibi beş duyu organının sağlamlığı da ilmin sebeplerinden biridir. Ancak her şeyi müşâhedeye dayayanlar da ilmi sadece bunlara vermek suretiyle diğer esbab-ı ilmi görmezlikten gelmektedirler.

Yukarıda işaret edildiği gibi ilmin diğer bir sebebi de haber-i mütevatirdir. Haber-i mütevatir, yalan üzerine bir araya gelip ittifak etmeleri muhal bir cemaatin verdiği haber demektir. Halk arasında mütevatir sözü daha ziyade yalana ve ekazibe (uydurma sözler) denir. Oysaki mütevatir, en doğru haber demektir. Meselâ, pek çok insan Amerika’ya gitmemiştir. Şimdi ben kalkıp “Amerika diye bir yer yoktur!” desem herkes bana güler. Pek çok kimse gidip görmediği hâlde yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat böyle bir yerin olduğunu anlattığı için buna inanılır. İngiltere’de arzın küre olmadığına ve Ay’a da gitmenin imkânsızlığına inanan ve bunu iddia eden bir cemiyet var. Bizim içimizde de bu görüşte olan bazı kimseler olabilir. Onlara göre Ay’a gidilmez. Çünkü Ay nurdur. İnsanın gözleri kamaşır. Ay, oraya gidenleri yakar. Bununla beraber yalan üzerine ittifakları muhal olan bir grup, Ay’a gidildiğini ve üzerinde araştırmalar yapıldığını söylediği için biz bunlara inanırız. İşte böyle haberlere mütevatir haber denir.

Bizim ilim adına mesnet olarak kullandığımız pek çok konuda yüz yirmi dört bin[1] veya iki yüz yirmi dört bin[2] peygamber “Bu böyledir.” diye haber vermektedirler. Aynı zamanda nebilerin vahiy yoluyla “Bu böyledir.” dedikleri meseleleri, zevken ve keşfen gören, müşâhede edip ruh ve vicdanında duyan yüz yirmi dört milyon veya iki yüz yirmi dört milyon evliya da “Bu böyledir.” demektedir. Biz, buna da mütevatir diyoruz. Böyle bir haberi tekzip etmek, ilmî hakikatlere ters düşmek ve temerrüt göstermek demektir. Onun için biz ilme sebep olarak sadece aklı kabul etmiyoruz. Yani rasyonalistlerin anladığı mânâda akılcı değiliz. Akla ve müşâhedeye, aynı zamanda haber-i mütevatire de inanıyoruz. Oysaki ne müşâhedecinin ne de akılcının müşâhedesi içinde tevatürün yeri vardır. Bu şekilde biz, ilmî meseleleri kapsamlı bir hüviyetle ele alıyor, en mâkul şekliyle ilim ancak böyle elde edilir diyoruz.

Aklın bir yeri vardır. Akıl vahyin ışığı altında hakikati keşfetmek için önemli bir alettir. Müşâhedenin de bir yeri vardır. Gerçek mesnedi Kur’ân’da görmek suretiyle müşâhede bizi fünûn-u müsbeteye götürür. Darvin bir kısım beşerî ve hayvanî müstehâse (fosiller) üzerinde çalışmalar yapmış, bir kısım hakikatlere gitmiş, meseleleri müşâhedelerine dayandırmış ve bir iskelet bulduğu zaman onunla tekâmülü yorumlamaya çalışmıştı. Keza maymunların şeklini ve şemailini görünce “Bundan insan olabilir.” diyerek nazariyesini yine bu tür müşâhedelere dayandırmıştı. Ancak o, bu mevzuda tevatürü sem’-i itibara hiç almamış ve vahy-i semavîye de kulağını tıkamıştı. Neticede Hz. Mesih’in getirdiği envar ve esrarın dışında bir sapma yaşamıştı ki iddia ettiği bu şeylerin hepsi birer nazariyeden ibaret kalmıştı.

Evet, bunlardan da anlaşıldığı üzere sadece müşâhede, ilim adına yeterli değildir. Müşâhedenin içinde akıl olmalı, akılla ilmî terkiplere varılmalı ve onunla yeni buluşlara gidilmelidir. Aynı zamanda bunun içinde tevatür de bulunmalıdır. Çünkü akıl sadece vasıtadır. Hz. Mevlâna’nın dediği gibi akıl, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoluna kurban olduğu zaman, toprak mertebesinden evc-i kemala çıkacaktır. Biz, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in bir prensibi olarak hakikati anlamada aklı bir vasıta olarak kabul ediyoruz. Onun için mücerret aklın bir kısım iddialarda bulunması, bazılarının “Aklım almadı.” demesi bir imanî hakikatin inkârına yol açmamalıdır. Evvelâ bunu diyenin aklının tam olup olmadığı sorgulanmalıdır. Nice fatîn (akıllı) ve fetanette de zirve kimseler, böylelerinin iddia ettiği şeyin aksini iddia etmektedir. Bu, nebi ve veliden olabileceği gibi feylesoflardan da olabilir. Meselâ Descartes, Leibniz ve Malebranche akılcı insanlardır ama “Allah vardır.” demektedirler. Hatta bunlardan bazıları bizim anladığımız mânânın da ötesinde bir bakıma spritüalist bir anlayış içinde “Allah vardır ve her şey O’dur. Siz birer gölgeden ibaretsiniz. Bizi aldatıyorsunuz.” diyecek kadar meseleyi ileri götürmüşlerdir. Demek ki çok akıllı kimseler de Allah’ın mevcudiyetini kabul etmektedir. Meselâ Shaekspear ve Goethe de Allah’a inanıyordu.

Evet, akıl, inkârın aleti değildir. Aklı iyi kullanamayan, aklın açtığı gayyaya baş aşağı düşer. Aklı, tevatürü ve havâss-ı selîmenin semeratını birbirinden ayırmadan, kelime-i vâhide ile Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yolundan ayrılmadan onların cadde-i nuraniyesinde gidenler ise aldanmamıştır, aldanmayacaktır. O caddeyi terk eden ve akıllı geçinenler ise aldanmışlardır ve aldanacaklardır.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/265; el-Bezzâr, el-Müsned 9/427. [2] el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 3/343.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Her şeyi maddeden ibaret görüp mânâyı görmeyen kimselerde mânâya ait duygular nasıl geliştirilebilir?

Bir materyalistte mânevî duyguların nasıl uyarılacağı soruluyor aslında. Kalbî ve ruhî hayatına, mânevî letâifine ve iradesine karşı lâkayt kalmış, nefs-i emmâresinin güdümüne girmiş, aklı gözüne inmiş, maddeden başka bir şey görmeyen, tamamen hayvaniyetini ve cismaniyetini yaşayan insanlarda mânevî duyguların uyarılmasında ilk anlatılacak şeyler, imana müteallik meseleler olmalıdır. Ancak buna da herkes aynı ölçüde hüsnükabul göstermeyebilir. Bir insan lâkayt, laubali ve tamamıyla cismaniyetini yaşıyorsa, bu insanı tenbih edip uyarma çok zor olsa gerek. Hipnozla uyumayan insanlar gibi, siz ona sürekli telkinde bulunacaksınız ama ona hiç tesiri olmayacaktır. Çünkü o, kendi âlemindedir ve sizin dediklerinize kulak asmamaktadır. Dediğiniz şeylerin mâkes bulması için öncelikle onun sizi dinlemesi gerekmektedir. Ne var ki, her şeye rağmen çok zor olan bu vazifenin mutlaka yapılması lâzımdır. Böyle birinin kalbindeki yaraların kendisine gösterilmesi ve küfrün tehditlerinin ve neticelerinin kendisine hissettirilmesi çok önemlidir.

Ayrıca her şeyi maddede arayan, mânâyı hiç görmeyen bu insanların bazıları da ihmal neticesinde bu hâle gelmişlerdir. Bu tür insanların imdatlarına az koşulabilse çok çabuk netice alınacağı muhakkaktır. Zira pek çok istidatlı kimse sırf yetiştikleri kültür ortamı itibarıyla rahat anlaşılacak meselelerde bile zorluk yaşayabilir. Bunlardan bazılarına meseleler bir lise talebesi seviyesinde bile anlatılınca, sanki o işe teşne imiş gibi hemen dize geliyor ve “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” diyorlar.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Halid b. Velid Müslüman olduğunda ona iltifatlarda bulunmuş ve Hz. Ömer’e söylediği benzer şeyleri söylemişti: “Şaşırıyordum; nasıl olur da Halid gibi bir insan şirkte bu kadar ısrar eder?”[1] Bu sözlerle Allah Resûlü, onun çarçabuk Müslüman olmasını ve küçük bir ameliye ile tasaffi edip som altın hâline geldiğini ifade eder. “İnsanlar, aynen altın ve gümüş madenlerine benzerler. Cahiliyede hayırlı olanları, İslâm’a girip, onda derinleşip (onu hazmettiklerinde) yine en hayırlıdırlar.”[2]sözü de Söz Sultanı’na ait. Aradaki fark şudur: Cahiliyede bu altın, taş-toprak içindedir; Müslüman olunca tasaffi eder, yirmi dört ayar som altın hâline gelir.

İşte Ömer, işte Halid! Neticede ikisi de birbirinden yiğit! Hep pozitif kutupta bulunup, daima pozitifliği temsil eden bu iki zat, yer yer cahiliye devrinde birbirlerine karşı olmuşlardır; ama sarrafı bulunca birer meleğe dönüşmüşlerdir. Ben pek nazar-ı itibara almasam da Mahmud Akkad’ın kendisinden nakilde bulunduğu bazı tarihçiler, cahiliye döneminde Hz. Ömer ile Halid efendilerimizin güreş tuttuğunu ve Hz. Ömer’in Halid’i yendiğini ve daha sonra Hz. Halid’in Hz. Ömer’e karşı içinde ufak bir kırıklık olduğunu söylerler.[3] Bu doğru olsa da Cenâb-ı Hakk’ın İslâm adına yenilmez hâle getirdiği bu iki müstesna simada mutlaka bir benzerlik vardır ki, bunlar Efendimiz’in huzuruna çıktıklarında Efendimiz ikisine de benzer şeyler söylemiştir. Meselâ, Hz. Ömer’e şu mealdeki sözler: “Daha ne zamana kadar yâ Ömer?”[4] Yani senin gibi bir insan nasıl oluyor da bu yamuk yumuk yolda yürüyor? Senden evvel niceleri geldi ki, bunlar senin kâ’bına (topuğuna) çıkamazlar. Sen niye hâlâ bu yanlış yolda yürüyorsun? Hz. Halid, Huzur-u Risaletpenâhî’ye gelip aynı atmosferi paylaştığında da ona söylediği şeyler benzer şeylerdi.[5]

Bu iki müstesna insan, Efendimiz’le tanışıp O’nun yaydığı nurdan istifade etmeye başlayınca hep derinleşti ve hiç ters düşünmediler. Hz. Halid ziynetler içinde Efendimiz’in huzuruna gelmişti. Orada bütün ziynetlerini çıkardı ve “Huzurunuzun edebine muhaliftir yâ Resûlallah!” deyiverdi. Bunları bir yerden öğrenmemişti ama fıtratı çok selimdi. Sadece bir kibrit çakmayı bekliyordu ki tutuşsun. Bu kibrit, Efendimiz’in atmosferi oldu.

Günümüzde de böyle dimağlar vardır. Fakir öylelerine de şahit oldum ve öylelerini gördüm ki –Allah’ın izniyle– bir iki söz, bir iki görüntüyle buzdağı sanılan bu insanlar bir anda eriyip “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” deyiverdiler. Bugün bu insanlar Allah adına yapılan çalışmalarda en önde bulunuyorlar. Bunlar arasında ilhaddan gelmiş, imanı en ulvî mânâda temsil eden nice kıymetli kimseler vardır ki, insanın bazen “Bizim de geçmiş hayatımız öyle olsaydı da biz de onlar gibi Allah için koştursaydık!” diyesi geliyor. Allah dedirtmesin, zira küfür çok çirkin bir şeydir. Ama meyhaneden gelip füze hızıyla mâbede, oradan da Kâbe’ye koşan insanlar, insanın aklına bunları da getirebiliyor. Meselâ Hz. Hamza’da bu ışığı yakan hâdise, o zamandaki masum Müslümanların mağdur edilmelerine onun şahit olmasıydı. Bu bakışlar onun yüreğini yakmış ve süratle yer değiştirmesine vesile olmuştu.

Bunlardan bazıları da vardır ki, imana müteallik meseleleri uzun uzun anlatmakla bunlarda bir değişim görülmeye başlar. Aslında bizim elimizdeki dinî kitaplar, –kanaat-i âcizanemce– serâpâ orijinal ifadelerle dolu. Evet, başta Kur’ân olmak üzere bu kitaplar, profesörleri de filozofları da hayrette bırakacak kadar orijinal meselelerden bahsediyor. Mühim olan husus, bunlardaki meseleleri yerli yerince değerlendirip takdim etmektedir. Evet, takdim tekniği ve meselelerin seçilmesi çok önemli olduğu gibi seçilen konularda ferdin seviyesinin gözetilmesi de önemlidir. Zira bir çocuğa bile her türlü yiyeceği hemen vermeyiz. Onun yaşına göre yediği şeyler değişir ve ona öyle sunarız. Allah, çocuğu anne karnında başka şeylerle, değişik bir yoldan ve değişik şeylerin terkibiyle besler. O dünyaya gelince önce normal sütten farklı bir sütle beslenir. Daha sonra verilen şeyler de hep yaşa göre değişir.

Bunun gibi irşad ve tebliğe müteallik meseleler de, ondan mahrum gönüllere intikal ettirilen birer mama gibidir. Bu mamanın seviyeye göre verilmesi lâzımdır. Yine bir büyük dimağ bu meseleyi anlatırken, “Ata et, ite ot atmayınız!”[6] demiyor mu? Bu, neye ne verilecek onu çok iyi bilin demektir. Yemeklerin hepsi mideye girer; fakat baştan kompostoyu veya sütlacı takdim ederseniz, yemek âdâp ve erkânına muhalif hareket etmiş olursunuz. Denene denene tebeyyün etmiştir ki, insan sofrada yemek yerken evvelâ çorba içer, sonra değişik yemekler, en sonunda da tatlı gelir. Şimdi her şeyin bir usûlü varken, en büyük mesele nasıl usûlsüz olabilir ki..!

Şimdi bu en büyük meseleyi, kaynaklarına müracaat ederek, oradan alıp çıkaracak, sorular hâline getirecek, sonra o soruların cevaplarını icmalen arkadaşlarımıza ve bize muhtaç gibi görünenlere duyurmaya çalışacağız. Gerekirse izah ederek anlatacağız; tekrar ber tekrar, yılmadan, usanmadan, belki bir konuyu elli defa tekrar edeceğiz. Bu işin en önündeki yüce zât Efendimiz, mesajını belki elli sefer Ebû Cehil’e ve onun gibi inatçı Utbe’ye ve Şeybe’ye anlatmışlardı. Öyle ki bir gün, o küfrün ve cehlin babası Ebû Cehil, “Artık bize gelme!” mânâsına, “Sen ahirette vazifeni yaptığına dair bizi şahit göstermek istiyorsan, buna şahitlik yaparız!”[7] demişti.

Evet, bunlar Efendimiz’in o kadar ısrarına rağmen inatlarını bırakmamışlardı. Biri inadı içinde ölürken diğerinin hanımı belli bir devreden sonra “Dalâlet üzerinde miydik?” diye sorunca, “Evet, dalâlet üzerineydik, inat ve gurur bizi alıkoyuyordu, O’nun doğru olduğunu bilmemize rağmen!” demişti. Aslında kalanların hepsi bilâistisna bunu demiş; gidenler de dalâlet ve küfür üzerine gitmişlerdir.

İnanmış insanlar da aynı hassasiyet ve aynı nezaket içinde, –Rabbimiz’in bizi teşrif ve tekrim için üzerimize yüklediği– imana ve Kur’ân’a ait meseleleri bıkmadan anlatmalıdırlar. Kim bilir belki de her anlatma bize ayrı irşad sevabı kazandıracaktır. Zaten bizim vazifemiz de sadece tebliğdir. Nebi’ye de Kur’ân bunu hatırlatmaktadır: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan, risalet vazifesini yapmamış olursun…” (Mâide sûresi, 5/67) (Âyette, Efendimiz’e, şayet tebliğ vazifeni yapmazsan, Allah’a ait elçiliği eda etmemiş olursun deniyor ki, burada bir tehdidin de hissedildiği açıktır.) Binaenaleyh her mü’min kendisine ait vazifeyi yapmakla yetinmeli ve tesiri Allah’tan beklemelidir.

Evet, muhatabın kabul edip etmemesi bizi ilgilendirmez; elverir ki biz usûlünce anlatalım. Kaldı ki Rabbim’e binlerce hamd ve senâ olsun, O’nun lütfuyla az bir şey anlatılan insanlar bile hemen hâdiselere ve kâinata bakışlarını değiştirebilmektedirler. Burada Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu da velilerin, Şah-ı Geylânî ve Bahaeddin Nakşibend gibi kutupların, Mevlâna Halid, İmam Rabbânî gibi büyük zatların yirmi beş-otuz sene çalışıp ancak elde edebildikleri, o insanların kalbinde imana ait meşaleyi yakma, günümüzde çok daha kısa zamanda ve kemmiyet plânında daha fazla bir muvaffakiyet şeklinde gerçekleşmektedir. Bu, Allah’ın ne büyük lütfudur ve bu lütuf karşısında da, “Değildir bu bana lâyık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demek veya Hz. Pîr gibi, “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ”[8] demek lâzımdır.

[1] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 4/252, 7/395; el-Vâkıdî, Kitâbü’l-meğâzî 1/748. [2] Buhârî, menâkıb 1; Müslim, birr 160. [3] Bkz.: Akkad, Mahmud, el-Abkariyyâtü’l-İslâmiyye 3/392-393. [4] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/190; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/81. [5] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 4/252, 7/395; el-Vâkıdî, Kitâbü’l-meğâzî 1/748. [6] Bediüzzaman, Lem’alar s.322 (Yirmi Altıncı Lem’a, On Altıncı Rica). [7] İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/255-256. [8] Bediüzzaman, Şuâlar s.424, 442 (On Dördüncü Şuâ).

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Babam imanın şartlarını kabul ediyor ancak bu şartların ne olduğunu bilmiyor, böyle birisinin imanı kabul olur mu?

Kelam âlimleri avam halkın iman hakikatlerini tahkik derecesinde bilmelerinin gerekmediğini imanın ve İslam’ın şartlarını bilip buna takliden iman etmelerinin yeterli olacağını söylemişlerdir. Bir insan Allaha iman edip imanın şartlarını ve İslam’ın şartlarını tamamıyla kabul ediyorsa bu yeterli olur. İmanda tahkike ulaşmak bir derecedir ve herkesin ulaşabileceği bir seviye değildir.

Farz olan ilim insanın ibadetini yapabilecek kadar bir şeyler bilmesidir. Babanız namazını kılacak kadar ayet veya sure ezberlemelidir. Sadece Kevser ve İhlâs sureleri bile yeterlidir. Bilmek, farz olan kısmını ibadetleri yerine getirmek için şarttır ancak insan bazen bilmeden de bazı şeyleri uygulayabilir. Uygulama, yani amel, bilmeden daha makbuldür. Yani insan, bilmeden amelde bulunsa vazifesini yerine getirmiş olur. Çok şey bilse fakat amelde bulunmasa o bilmenin çok faydası yoktur. Babanız 32 farzı, farzın, vacibin ne olduğunu vs. bilmese de bunları uygulaması, yerine getirmesi yeterlidir.

Bunun yanında siz veya sözünü dinleyecek birisi, bazen iman hakikatleri ve İslam’ın şartları üzerinde durup kendisine az öz bilgi verebilirsiniz.

Evet, temelde bir insan “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” demişse bu kimse artık müslümandır. Bu kelimeyle kapıdan girmiştir. Bundan sonra asgari seviyede yetecek kadar bilgi ve her yönüyle dini yaşamanın yolları öğretilmelidir.

Amel imandan bir cüz müdür?

Tahavi hazretleri, ehlisünnet akidesinin önde gelen imamlarından biridir. Eserinde belirttiği üzere, “iman kalp ile tasdik, dil ile ikrardır.” Âlimlerin çoğunluğu bu iki maddeye uzuvlarla amel etmeyi de eklerler. (Şerhu’t-Tahaviye, 2/275) Fakat bu üçüncü madde, imanın aslından değil, tamamlayıcı unsurlarındandır. Amel etmeyi şart koşan diğer üç mezhep imamı ve çoğunluk âlimler, aynı zamanda büyük günah işleyenlerin dinden çıkmayacağını, küfre girmeyeceğini de kabul ederler. Bu konuda ittifak vardır. O zaman, imanın tarifindeki şart koşulan ameli, imanın temelinden kabul etmemeli, tamamlayıcı unsur kabul etmelidir. Evet, amel imanı destekler, kuvvetlendirir, tamamlar, pekiştirir. Amelsiz iman zayıflamaya ve sonunda Allah korusun bitmeye mahkûm olabilir. Bunun neticesini biz bilemeyiz. Allah nice amelsiz insanı da kurtarabilir ama bu bir sürprizdir. Ebedi hayat gibi önemli bir mesele ise sürprizlere bina edilemez. Bu yüzden amele sarılmalı ve iman amelle pekiştirilmelidir. İşte bu noktayı beyan etmek üzere üç mezhep imamı, ameli imanın muhafazası, kuvveti ve makbuliyeti için şart koşmuşlardır. Ama hiç birisi, amel etmeyen küfre girer dememişlerdir. Vahhabilerin gözden kaçırdığı önemli bir noktadır bu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz kılmayanın küfre gireceğini belirtmemiştir. Ancak hem Efendimiz hem de Sahabe Efendilerimiz, namaz kılmayanı, küfre girme tehlikesiyle karşı karşıya birisi olarak görmüşlerdir. Üstad hazretlerinin ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin fikirleri de bu istikamettedir. Onlar da ameli imandan bir parça saymazlar ama amelsiz imanı da hakiki iman olarak kabul etmezler.. (Lemalar, 3. Lema; İşaratü’l İ’caz, Bakara 21. ayetin tefsiri; Ümit Burcu, Kültür Müslümanlığı ve Tahkiki İman)

Allah celle celaluhu nerededir?

Allah (celle celaluhû) her yerde hazır ve nazırdır. Kur’an’da; “Siz her nerede bulunursanız bulunun, O (c.c.) sizinle beraberdir.” (Hadid Suresi, 57/4)“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur” (Bakara Suresi, 2/107) “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf Suresi, 50/16) buyruluyor.

Allah (celle celaluhû) mekândan, zamandan, şekilden, cisimden münezzehtir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah’ın zatını düşünmeyin, fiillerini tefekkür edin” buyuruyor. Öyleyse bize düşen, Allah’ın zatının nerede, nasıl olduğunu değil, O’nun sıfatlarını, isimlerini fiillerini ve icraatlarını düşünmektir. İslam Tarihinde yoldan çıkan pek çok fırkanın ortak özelliklerinden biri de Allah’ın zatı hakkındaki tartışmalarıdır. Bu tartışmaları onları dalalete sürüklemiştir. Allah’ın varlığını bilip kabul edip sonra da fiillerinden yola çıkarak O’nu tanıyanlar ise hep sırat-ı müstakim üzere kalmışlardır.

Allah insanları niçin tehdit ediyor?

Allah Teala, sonsuz merhamet sahibi, sonsuz nimet sahibi, sonsuz adalet sahibi, sonsuz kudret sahibi.. Allah’ın bu kadar merhametine, nimetine, adaletine ve kudretine rağmen hala inanmayanları sizce ne yapmalı? Hele ki cehennemle tehdit edildikleri ve cehenneme götüren ameller kendilerine anlatıldığı halde halâ inanmıyorlarsa..

Kur’an ve Sünnette, düşünen insanları düşündürmek için akli, mantıki, tarihi, ahlaki, enfüsi ve afakî bütün deliller ortaya konulmuş. Kur’an ve Sünnet önce düşündürmüş, sonra cehennemi hatırlatmış. İnananlar ve düşünenler inanıp kurtuluyor; inanmayanlar ve düşünmeyenler inatlarından, yanlış bakış açılarından dolayı inanmayıp cehenneme gidiyorlar.

Cennet ve cennete gitmeye vesile olan iman, ibadet bütün güzellikleriyle anlatılıyor, cehennem ve cehenneme gitmeye sebep olan küfür ve ibadetsizlik bütün çirkinliğiyle ve mantıksızlığıyla ortaya konuyor. Buna rağmen inanmayanlar inanmıyor. İşte burada tam bir irade hürriyeti, akıl hürriyeti var. Aklını ve iradesini kullanan inanıyor, kullanamayan inanmıyor. Düşünen inanıyor, düşünmeyen inanamıyor. Mütevazı davranan inanıyor, kibirli olan inanmıyor, doğru bakıp doğru yorumlayan inanıyor, eğri bakıp eğri yorumlar çıkaran inanmıyor. Allah insanı serbest bırakmış. Serbest bırakırken de inanma kapasitesini vermiş. Bu kapasiteyi kullanan inanıyor, kullanmayan inanmıyor. Suçlu kim olur bu durumda? İnananların güzelliği, inanmayanların çirkinliği ortadayken inanmamakta hata kimin olur?

Hâşâ, bütün bunlarda Allah yücedir, noksansızdır, büyüktür. Hata insanındır, aklını kullanamayan, yaşamasını bilmeyen, ileriyi düşünmeyen insanın..

İnsanlar arasındaki en basit bir sistemde bile hem mükafaat hem de ceza anlayışı ve uygulaması vardır. Ödüllerin teşviklerin yanında bir de müeyyideler, uyarılar vardır. İnsanlar arasındaki basit sistemlerde bile bunlar varken neden Allah insanlara bunu uygulamasın. Hem bizler, cezadan korkmuyor muyuz? Korkuyorsak işte bu tarafımızı cehennemden korkma, Allah’tan korkma şeklinde kullanmalıyız ki işe yarasın. Allah da o hissimizi, doğru yolda kullanalım diye bir taraftan korkma hissi veriyor bir taraftan da cehennemi hatırlatıyor.

Bir de akıllıca yaşayanlar cennetin güzelliklerine kavuşacakları ümidiyle rahatça yaşarlar, serkeşler, kibirliler ve nankörlere ise deliller yetmiyorsa cehennemi hatırlatmak gerekir..

Allah sever, sevgisine karşılık sevilmek ister. Sevmeyenleri tehdit eder. O’nun tehdit etmesi de ayrı bir sevgi alametidir. Zira sevdiği için başka yollara sapmasını istemez ve biraz korkutur. Bütün iyiliklere rağmen kul aklını başına almıyorsa onu cehennemiyle terbiye eder. Eğer inanmayarak gitmişse huzuruna, onu ebedi hapse mahkûm eder. Bu da tam bir adalettir..

Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okuyorsanız bütün bu hususlar çok güzel izah ediliyor. Size Risale-i Nurları tavsiye ederiz.. Özellikle, 10. Söz’de Emirdağ Çiçeği, 28. Sözün Zeyli, 15. Söz bu konularda okunabilir.

“Allah” ism-i şerifi, bir kelimeden türemiş bir isim midir?

Bu soruya Fethullah Gülen Hocaefendi şu cevabı veriyor:

اللهِ (Allah) lafz-ı şerîfini başka bir lügatten nakledilmiş olarak kabul etmek ve iştikak ilmine göre şu kelimeden veya bu kelimeden türemiştir deyip O’na bir asıl bulmaya çalışmak gönlüme uygun gelmiyor. Vâkıa, bazıları O’nu bir kısım kelimelere ircâ ederek bir temel kelime bulmaya çalışmışlardır. Fakat âcizane diyorum ki: Zât-ı Bârî nasıl ezelî ise, ezelden beri O’nun adı “Allah”tır. “Allah” kelimesine bir temel kelime aramak uygun değildir. Ama bu kelimenin etrafında “Ben bu kelimeye benziyorum.” diyen kelimeler vardır ki, ben de onların mânâlarını arz edeceğim:

1. Lafz-ı Celâle’ye Yakın Kelimelerin Tahlili

a. Elehe

İlâh kelimesi اَلَه’den gelir. أَلَهْتُ اِلَى فُلاَن ise سَكَنْتُ اِلَيْهِ ‘Sakin oldum, kemale erdim’ gibi mânâlara gelmektedir. İnsan, kemal için koşup durmakta, kemali buluncaya kadar da durmadan ve yorulma bilmeden mesafe katetmektedir. İnsanlığını kaybetmemiş, vicdan ve kalb taşıyan bir insan, neticede kendisi için mukadder olan kemali buluncaya kadar durmadan koşacaktır. Kâmil-i Mutlak olan Allah, ona kemal verecektir. O, hayret ve dehşet içinde insanlık makamından isimler makamına, isimler makamından sıfatlar makamına, sıfatlar makamından Zâtî şuunat makamına yükselecek ve yükseldikçe hayret ve dehşeti artacak ve mutlak kemale ereceği âna kadar da koşacaktır. Allah onu olgunlaştırdığı, kemale erdirdiği anda da, içinde sekîne hâsıl olacaktır.

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Dikkat edin! Kalbler ancak, Allah’la oturaklaşır, Allah’a imanla huzur ve itminana kavuşur.” Öyle ise kemal arayanların sığınağı, son durak noktası Allah’tır. Dolayısıyla اَللهُkelimesiyle أَلَهْتُ اِلَيْهِ sözü arasında bir münasebet vardır ve Allah kelimesinin altında bu mânâ sezilmektedir.

b. Velehe

Lafz-ı Celâle ile alâkası olan bir diğer kelime de وَلَهَ (velehe)dir. وَلَهَ ‘irtifa etti, yükseldi’ mânâsına gelir. Yeryüzünde müşrik istediği kadar şirk koşadursun ve haddinden taşkın olarak: “Ben fezaları dolaştım da Allah’ı göremedim.” desin. Bütün zaman ve mekândan münezzeh, bütün kâinatı idare eden, her şeyi tesbih taneleri gibi evirip çeviren ve her yerde nizamıyla kendisini ilân eden Allah, müşriğin her türlü şirkinden münezzeh ve muallâdır. İşte, Allah öyle mürtefi, öyle yüksektir. Bu da, lafz-ı Celâle’nin altındaki mânâda mündemiç bulunmaktadır.

c. Velh

Bir başka kelime de وَلْه (velh) kelimesidir. وَلْه Velh, ‘şaşkınlık ve aklın gitmesi’ demektir. Bu kelime, bir yönüyle hayret makamını bildirir. Aslında her insanda bir hayret ve şaşkınlık vardır. Bu da tevhid nurunun bir cilvesidir.

İnsanlardan bazısı, cismaniyetini aşamaz, ten tenceresinin sıkıcı ve boğucu havası içinde hapsolur. Ne yapacağını bir türlü bilemez ve bu bir şaşkınlık hâlidir. Bir diğeri ise, esmâ makamını aşar, sıfâta yanaşır. Ama daha ilerisini keşfedemez. Bu da ayrı bir şaşkınlık içindedir. İster ulvî isterse süflî şekliyle olsun, bu hayret ve şaşkınlık, tevhid nurunun bir cilvesi, bir tecellîsidir ve bu büyük mânâ da yine lafz-ı Celâle’de meknûzdur.

d. Lâhe

Yine lafz-ı Celâle ile alâkalı bir kelime de, لَاهَ “Lâhe”dir. اِحْتجَبَ: لَاهَ – يَلُوهُ mânâsındadır ki, ‘gizli oldu, gizlendi’ demektir. Allah (celle celâluhu), gözle görülmez. Hâlbuki O ayândan daha ayândır. Görünmemesi, varlık kemalinin zirvesinde bulunmasından yani şiddet-i zuhurdan ileri gelmektedir. Görünmek, zıddı olan ve varlığın kemal noktasına gelememiş olanlar için söz konusudur. Gece gündüzün, gündüz gecenin zıddı olduğu için görünür ve bilinir. Sıcaklık soğuklukla, aksi de aksiyle hissedilir. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın zıddı ve benzeri yoktur.

O Allah ki, görme, işitme, hayat-memat, iman-küfür, adalet-zulüm ve bütün zıtlar hep O’nun tecellîsiyledir. Hayır ve şer O’ndandır. Böylesine her şey O’ndan olan, zıddı ve benzeri bulunmayan Allah’ı görmeye imkân var mıdır? Onun için O’na, “O, şiddet-i zuhurundan gizlidir.” diyoruz. Bin seneden beri ehl-i kalb, “Ey şiddet-i zuhûrundan gizli olan, ey kemal-i nurundan muhtefî bulunan Allahım!” diye O’na münacâtlarını arz ve takdim etmektedirler. Hz. İbrahim Hakkı:

“Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi misli âlemde

Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir Teâlâllah

Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak

Ehad’dir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah.”

e. Elihe

Ayrı bir kelime de اَلِهَ (elihe)’dir. اَلِهَ ‘iltica etti, sığındı’ mânâsına gelir. Arap, اَلِهَ الْفَصِيلُ der ki, bu da وَلِعَ اِلَى اُمِّهِ yani ‘yavru, annesine sığındı, iltica etti’ demektir.

Bir yavru, aczi ve zaafını şefaatçi yaparak anasına sığınır. Hatta ondan tokat yer, yine ona iltica eder. Kul da öyledir. Kolu kanadı kırık, âciz ve fakir olan insan, yavrunun annesinin şefkat dolu sinesine sığınması gibi, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve merhametine sığınır. Kendisine iltica edilen ve ona ilticanın bir faydası olan sadece Cenâb-ı Hak’tır ve bu iltica mânâsı da lafz-ı Celâle’de gizlidir.

f. Kulluk

اَلِهَ kelimesinin bir diğer mânâsı da عَبَدَ ‘kulluk yaptı’dır. Ve Allah “Mâbud” mânâsınadır ki, kulluğa tek lâyık zât demektir.

g. Himaye

Ve yine اَلِهَ ‘himaye etti’ mânâsına da kullanılır ki, Cenâb-ı Hakk’ın kulunu koruyup, himaye etmesini ifade eder. Aynı kökten اَلَّهَ ise ‘ilâh edinildi’ demektir. Zaten, Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve ilâh kabul edilmeye lâyık ve şâyeste sadece ve sadece O (celle celâluhu) vardır.

Şimdi hep beraber bu cümlelerle bize anlatılmak istenen Mâbud-u Mutlak’ı, lafz-ı Celâle’nin altında müşâhede edelim: Allah, kolu kanadı kırıkların sığınağıdır. O, ibadet edenlerin Mâbud’udur. O, dertlilerin dermanı, yaralı gönüllerin derdinin şifasıdır. O, kâinatın nuru ve ziyasıdır. Her şey O’nunla hallolur. O’nu bulduğun zaman hâdiselerin senin başına getirdiği dağdağalardan, sıkıntılardan, belâ ve musibetlerden kurtulursun.

Kaynak: Fethullah Gülen, Fatiha Üzerine Mülahazalar

İmam Gazali’ye göre bilgiyi elde etmenin yolu nedir?

Allahu a’lem, İmam Gazali Hazretlerinin (r.a) bahsettiği akıl, vahiyden kopuk olan ve tek başına yol almaya çalışan müstakil akıldır. Vahye dayanmayan akılla elbette hakikat bulunmaz, bunda ehl-i sünnet müttefiktir. Nitekim İslam’a göre ilmin kaynağı üçtür: Haber-i Mütevatir (vahiy ve mütevatir hadis), akıl ve havâssı selime (görme, işitme gibi duyu organları). Burada da görüldüğü üzere akıl tamamen bir tarafa bırakılmıyor, bırakılamaz da. Zira akıl, Allah’ın bir nimetidir ve kullanalım diye bize verilmiştir. Üstad Hazretlerinin yaptığı şey ise, Kur’an ve Sünnete dayalı bir akıl ve mantıkla, imanın şubelerini isbat etmektir. Onun aklı, erken yaşlardan itibaren Kur’an ve Sünnetle beslenmiş, vakti gelip de vazifeye başladığında ise tamamen Kur’ani ve Sünni konuşmuştur. Kullandığı üslup Kur’anidir. Mesela, temsiller ve teşbihlerde bulunur. Bu, Kur’andan alınan bir üsluptur. Mesela, bir meseleyi evirip çevirip değişik tarzlarda tekrar tekrar sunar, bu da Kur’an’ın üslubudur. Bütün bu ve benzeri mantıki ve tefekküri usulleri kullanmakla beraber Üstad Hazretleri neticeyi yine ayet ve hadise dayandırır. Zaten o, Risaleleri hep Esma-i Hüsna’nın gölgesinde yazmıştır. Tabiri diğerle, önce ayet ve hadisi kendisine esas almış, sonra ortaya koyacağı bütün akli mantıki delilleri o ayet ve hadisin/hadislerin gölgesinde ortaya koymuştur.

Ayrıca aklın ve mantığın ürünlerini kullanmak, dine ters bir durum arz etmedikçe caizdir. Nitekim kullanalım diye aklı ve mantığı veren de Allah’tır. Problem, vahyi göz ardı edip sadece aklı ölçü alarak ilerlemeye çalışmaktadır. Bu şekilde doğruyu, hakikati bulmak ise mümkün değildir, neticesi dalalete varır. Pek çok felsefeci, bu sebeple yoldan çıkmış ve dalalete gömülmüştür. İmam Gazali’ye bu sözü söyleten sebeplerden biri de herhalde, kendi zamanında mücadele verdiği o dönemin yoldan çıkmış felsefecileridir. Evet, akıl tek başına insanı hakikate götürmez, götürmek şöyle dursun onu şüpheler içinde boğar. Doğru yolu ise ancak vahyin gölgesine sığınmakla bulur.

Allah (c.c) hiç kimseye benzemez deniliyor. O halde bizim görmemizle Allah’ın görmesi arasında bir benzerlik yok mudur?

Allah görür biz de görürüz, Allah işitir biz de işitiriz ama birincisi, kesinlikle Allahın işitmesi bizim işitmemize, O’nun görmesi bizim görmemize benzemez. O, her şeyi görür ve işitir, bizim görüp işitmemiz ise çok sınırlıdır. İkincisi, biz Allah’ın gördürmesiyle görür, işittirmesiyle işitiriz. Ne görmemiz ne de işitmemiz kendimizden değildir. Dolayısıyla Allah, zatıyla, sıfatlarıyla fiilleriyle hiç kimseye benzemez. Benzer gibi görünen şeyler, Allah Teala’nın isimlerinin yansımasından ibarettir. Neticede her şey O’na aittir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz