Hristiyanlığın özüne döneceği söyleniyor, bu doğru mu?

Açıklama: ‘Nasraniyet ya intıfâ veya istifâ edip İslamiyete terk-i silah edecektir. Hz. İsa da nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır’ sözünün izahı nedir?

Evvela; Bu söz, Kur’ân-ı Kerim’deki De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi Mâbud edinmemekten ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geliniz.’ Eğer bundan yüz çevirirlerse, deyiniz ki: ‘Şahit olun biz Müslümanlarız.’ ‘Müminlere insanların en şiddetli düşmanlık edenleri (bazı) Yahudiler ve müşriklerdir. Onlara sevgi yönünden yakın olanlar da ‘Biz Nasraniyiz’ diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.’ gibi bir kısım âyetlerden mülhem gibi ve âdeta bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Evet hakiki Hıristiyanlar, tevhid dinine yaklaşıp, ilhad ve inkârcılığa karşı Müslümanlıkla ittifak ve ittihad ederek, kıyamete kadar umûmi mânâda kâfirlerin üstündeki mevkilerini muhafaza edeceklerdir.

Sâniyen; Efendimiz (sas), birçok hadis-i şeriflerinde, yeryüzünde bir gün mutlaka Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın şehbal açacağını ifade etmektedir. Tarihe baktığımızda, bunun bir ölçüde gerçekleştiğini görsek de, küre-i arz çapında beklenen o ruh ve mânânın henüz bütün bir insanlık için, ifaze-i feyzettiği söylenemez. Yani Efendimiz (sas)’in sağ eliyle sol eli henüz birleşmemiştir. Her ne kadar Müslümanlar beş kıtada at oynatmışlar ve bu yerlerde hakimiyet-i İslâmiyet vaki olmuşsa da, O (sas)’nun nescettiği ruh, mânâ ve espri yeryüzünün bütününü kuşatıcı ve kucaklayıcı bir keyfiyete ulaşmamıştır. Ne var ki, Efendimiz (sas)’in, belli bir zamana ait verdiği bişaret ve müjdeler ışığında, dünya çapında o kucaklayıcılığın gerçekleşmesiyle alâkalı herhangi bir ümitsizliğe kapılmak da yanlış olur.

İslâmiyet’in, herkese bir bereket kaynağı haline gelmesi, tabir-i diğerle dünyada devletler muvazenesinde yerini alması, kendi orijini ile herkes tarafından tanınıp bilinmesine bağlıdır. Bu itibarla da, hâl-i hazırdaki duruma bakıp ümitsiz olmaya gerek yoktur. Zira Müslümanlar, Sasanilerle karşılaşmadan 25 sene evvel, Sasaniler o dönemin en muhteşem devletiydi. O kadar ki, İstanbul önlerine kadar gelmişler, çok ağır şartlar altında, o dönemin başka bir süper gücü olan Doğu Roma İmparatorluğu ile bir anlaşma imzalayarak, onları haraca bağlamışlardı. Bundan birkaç sene sonra Kur’ân’ın da ifadesiyle bu defa da Rumlar, Sasaniler üzerine galebe çalmışlardı. Daha sonra ise, bu her iki süper güç de İslâm’a teslim-i silah ederek, pek çok tebasıyla Müslüman olma yolunu seçmişti.

Başta Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin işaret ve bişareti olmak üzere, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifadesiyle, ahir zamanda, ‘Hz. İsa (a.s)’nın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevilik dini zuhur edecek, yani Rahmet-i İlahiye’nin semasından nüzul ederek, hâlihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı saflaşıp durulaşarak hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir.’ Aslında, günümüzde bazı yorumlar da insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mahiyette değildir. Zaten hakkıyla karşılayabilseydi, komünizm bir alternatif olarak onun karşısına çıkmazdı. Nitekim komünizmin doğmasına vesile olan da bir ölçüde içtimaî, idarî, siyasî hatta akîdevî bir yetersizlikti ki, o mâlum tarihî hadiseye sebebiyet verdi. J. J. Rousseau dinleri tahlil ederken, ‘Hıristiyanlık, insanlara mânevî bir dünya kurar ama onlara içtimaî ve siyasî ölçüler göstermez ve bu çeşit bilgiler hakkında bir şey söylemez. Bu ise, içtimaî ruha aykırıdır. Hıristiyanlığın kurduğu dünyada yaşamak isteyen insanlar, bir cemiyet teşkil edemezler.’ mealindeki sözleri, bazı hususların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular gibidir. Bu sebeple de bütün bir dünya, ümitsiz ve karamsar ruhlarına iman ve heyecan kazandıracak mesih soluklu yiğitler beklemektedir.

Burada yeri gelmişken bir arkadaşımın Almanya’da başından geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Bu şahıs Alman bir çiftin evinde pansiyoner olarak kalıyor. Onun İslâm’ı, hayatıyla en güzel şekilde temsil etmesinin tesirinde kalan bu çift, sonunda Müslüman oluyorlar. Neden sonra evin erkeği, hidayetine vesile olan arkadaşıyla sohbet ederken kendini tutamıyor ve ona şunları söylüyor:

‘Seni hem çok seviyorum, hem de sana çok kızıyorum. Seni seviyorum çünkü benim hidayetime vesile oldun. Ama sana aynı zamanda çok kızıyorum çünkü eğer sen, buraya iki-üç ay evvel gelmiş olsaydın, benim babamın da hidayetine vesile olacaktın. Hayatını ahlâkî değerler itibarıyla tertemiz geçirmiş olan babam, maalesef İslâm’ın güzel yüzüyle tanışamadan ölüp gitti…’

Evet, ruh dünyası böylesine sarsık ve bunalımlı olan batı, onu bu buhrandan kurtaracak havariler beklemektedir. Sadece fert olarak değil -inşaallah- pek yakın bir gelecekte, topyekün insanlık olarak hak ve hakikat hüzmeleri, ışığa hasret hemen her noktaya götürüldüğünde, İslâm’a fevç fevç dehaletlerin olacağı görülecektir. Üstad Hazretleri’nin buyurdukları gibi orta kuşak ülkelerinin gözbebeği olan Türkiye, İslâm’ın zeki evladı Mısır’ı, Rus mekteb-i harbiyesinde okuyan Türkistan ile duygu, düşünce birliğine erdiğinde dünya muvazenesindeki dengeler de hak ve adalet yönünde değişecektir. Bu itibarla Hıristiyanlık, ya kendi çıkmazlarında inat ederek bunalımda kalacak ya da sâfîleşerek, kendi özüne yani tevhid düşüncesine ulaşacaktır. Bugün Batı’daki birtakım gelişmeler, onların ikinci şıkkı tercih ettiklerini ve edeceklerini göstermektedir. Evet bugün, Müslüman olmasa da, ‘Hıristiyan’ım ama, Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Resûlü olduğunu kabul ediyorum.’ diyenlerin sayıları düne nisbeten kat kat artmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Hıristiyan anne-babaya dua edilir mi?

Açıklama: Müslüman olmuş bir insanın, Hıristiyan olarak ölen anne babasının azabının hafiflemesi için yapabileceği bir amel var mıdır, onlara dua edebilir mi? Evlatlarının Müslüman olmasının anne babasına bir yararı olabilir mi?

Öncelikle asrımızda İslam bayrağı altına girememiş, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yoluna sülûk edememiş kimselerin durumu hakkında bir değerlendirme yapalım. Yani bunlar için fetret devri insanlarının hükmü geçerli midir? Veya hayatında İslamiyet’i tanıma adına eline bir fırsat geçmemiş, inadından değil de, cehaletinden dolayı Müslüman olamamış kişiler hakkında da hemen cehennemlik mi diyeceğiz?

F.Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden yapacağımız alıntılarla fetret devrini ve kapsamını anlamaya çalışalım.

Fetret devri, peygamberler arasındaki boşluk demektir. Daha çok da, Peygamber Efendimizle Hz. İsa arasındaki boşluk kastedilir. Evet, Hz. Mesih’in getirdiği esaslar unutulup, onunla gelen ışık hüzmelerinin Efendimiz’e (s.a.s.) kadar ulaşamadığı o dönemdir ki, insanlık o dönemde karanlıklar içindedir. Yine o dönemdir ki, Hz. Mesih ile Efendimiz’in (s.a.s) aydınlıkları birbirine bitişememiş ve arada karanlık bir boşluk kalmıştır ve işte bu boşluk devresi fetret devri, bu karanlık devrede yaşayan insanlar da fetret devri insanlarıdır.

Kelam kitaplarının anlattığına bakılırsa, devrimize fetret devri, bu devrin insanına da fetret insanı demek oldukça zordur. Ne var ki, mes’eleyi hemen sarıp sarmalayıp bir tarafa bırakmak, hem ehl-i sünnet ve’l-cemaatin görüşüne hem de Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) engin rahmetine karşı saygısızlık olsa gerek…

Biz, öyle bir devir idrak ettik ki -hele başka memleketlerde- İslâm güneşi tamamen söndürülmüş, kalplerden Allah Rasûlü’nün güzel ismi silinmiş ve ilim adına ortaya konan her şey, âdeta birer yalancı dil gibi Allah’ı (c.c.) inkârda kullanılıyordu. İrfan yuvalarından Marifet-i İlâhînin solmaz renkleri fışkıracağına, küfrün ziftli çehresi hortlatılıyordu. Bin bir hikmetle îmâna payanda olması gereken ilim, îmân kalesini enkaz haline getirmede âdeta bir dinamit vazifesi görüyordu. İşte, gençlik, böyle bir küfür gayyası ve dalâlet anaforu içinde mescid ve mabedin yolunu bütün bütün unutmuştu. İlim mahfillerini ellerine geçiren bir şirzime-i kalîl, gözlerini kendi mefahirlerine kapamış ve hep batının türküsünü söylüyordu. Kimisi tekâmül nazariyesiyle insanımızın hilkat ve yaratılış hakkındaki düşüncelerini bozuyor; kimisi Freud’un libidosu ile milletin ruh ve dimağlarını cinsiyete bağlı gösteriyor ve her şeyi şehvetten bir dünya içinde çözmeye çalışıyor. Kimisi de serserilik ve baş kaldırma felsefesiyle milleti ifsad ediyordu. Bu sistemlerden her biri, bazen toptan, bazen de münferiden, milletimizi ve bizimle aynı çizgiyi paylaşan diğer milletleri kıskacına alıyor, zehirliyor, özünden uzaklaştırıyor ve serserileştiriyordu. Yıllarca, bir baştan bir başa bütün ülkede gazete, mecmua ve kitaplar da hep aynı havayı estirdiler. Bu itibarla, günümüz insanı, bütün bütün fetret devrinin dışında kabul edilemez. Aksi düşünce, vakalara ve realitelere göz yummak olur.

Buhari ve Müslim’de şöyle bir hâdise nakledilir: Esirler getirilmiştir. Esirler arasında bir kadın vardır. Durmadan sağa sola koşuyor ve gördüğü her çocuğu alıp bağrına basıyor.. ve aradığı çocuğun o olmadığını görünce, onu da bırakıyor, yine aramaya koyuluyor. O esnada, Allah Resûlü de bu manzarayı gözyaşları içinde seyrediyor. Nihayet kadın aradığını buluyor ve onu, iliklerine kadar şefkat kesilmiş bir duyuş ve hissedişle bağrına basıyor. Söz Sultanı, kadını, yanında bulunanlara gösteriyor ve soruyor: “Şu kadın bağrına bastığı evladını ateşe atar mı?” Cevap veriyorlar: “Hayır, Ya Rasulallah, bu şefkatli kadın çocuğunu asla ateşe atamaz.” Ve Allah Resûlü hikmet gamzeden bir edayla: “Allah (c.c.) o kadından daha şefkatlidir” buyurdular.

Binaenaleyh biz de biraz müsamahalı düşünmek zorundayız. Bunu söylerken merhamet-i ilâhîden daha fazla merhamet gösterip Cennet havariliği yaptığımız zehabına varılmasın. Mes’eleye, ehl-i sünnetin umumî prensipleri zaviyesinden ve (İnne rahmetî sebekat alâ gadabî = Rahmetim gazabımı geçmiştir) adesesiyle bakmak istiyoruz. (Asrın Getirdiği Tereddütler-4)

Başka bir yerde fetret devri insanını tanımlarken şu ifadeleri kullandığını görüyoruz: Kendisine tebliğ gitmeyen, kendisinin de öğrenme imkânı olmayan insan, fetret devri insanı gibi sayılabilir. Hakkın kendisine tebeyyün etmesi derecesinde tebliğe muhatap olmayan insana da, hemen mutlak kâfir damgası vurulmamalı. Şimdi yeniden dönüp soruyu tekrar edelim: İslâm diyarının dışında doğan kimseler hemen Cehennem’e mi gidecekler? Evet, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve Sellem’i, Kur’ân’ı duymuş ve Peygamberimizin peygamberliğine şahid olmuş, ama araştırma lüzumunu duymamış ve araştırmamış olanlar Cehennem’e girecekler. Fakat bu kadarcık olsun herhangi bir imkâna sahip olamamış, karanlıkta yetişmiş, karanlıkta kalmış, hep karanlık soluklamış, karanlık içinde yatmış-kalkmış kimselere gelince, ümit ederiz ki, Cenab-ı Hakk’ın merhametinden istifâde ederek muaheze görmesinler. . .

Aynı meseleyle ilgili başka bir yerde de:

Evvelâ, soruda belirtildiği ve çoklar tarafından zannedildiği gibi “bize uzak diyarlarda bulunan kimseler, Cehennem’e girecekler” şeklinde umumî bir hüküm yok. Şöyle bir hüküm var: Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in davasını duymuş, davetini işitmiş, O’nun neşrettiği nura şahid olmuş kimseler, inatlarından bu işi kabul etmiyor ve kulaklarını kapıyorlarsa, evet bunlar Cehennem’e gireceklerdir. Burada Allah’ın merhametinden daha fazla merhamet ileri sürerek başka türlü iddialarda bulunmak, ukalalıktan başka bir şey değildir. Evet, Cehennem’e gireceklerdir. Hem de sadece yabancı ülkelerde olanlar değil, bizim memleketimizde de, Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in davasını işitip O’na, icabet etmeyenler, getirdiği esaslarda O’na başkaldırıp arkasından gitmeyenler; onlar da, cehennem’e girecek ve ebedî hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.

Bediüzzaman Hazretleri de konuyla ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (s.a.s.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş.

Meselenin bu yönü anlaşıldıktan sonra şimdi gayr-i Müslim birisi hakkında dua ve hayır hasenat yapılıp yapılamayacağına geçelim. Bu konuda ehl-i sünnet ulemasının genel değerlendirmesine baktığımızda, imanlı olarak ahirete intikal etmemiş kişiler hakkında Allah’tan rahmet dilenemeyeceği ve hakkında dua ve istiğfar yapılamayacağı şeklindedir. Ancak bizler dua etmesek/edemesek de, bu kişi eğer yukarıda anlattıklarımız çerçevesinde bir durumda ölmüşse, onun hakkında ümidimizi korur ve onun fetret devri insanlarına yapılan muameleye tabi olabileceği temennisiyle hareket ederiz.

Bir de bu inkisar ve hüzünle İslamiyet’i tanıyamamış kişilerin elinden tutma, onları İnsanlığın İftihar Tablosuyla tanıştırma adına gereken cehd ve gayreti gösterme, tanıdığımız bu güzellikleri, karanlıklar içinde kalmış, Kur’an nurundan mahrumiyet içinde bulunan kişilere de anlatma adına gerekeni yapma da üzerinde durulması gereken ayrı bir meseledir.

Masum olan gayr-i müslimler cennete girecek mi?

Açıklama: İhtida etmiş bir tanıdığım, annesini kastederek iyi bir Hıristiyan cennete girecek mi diye soruyor. Hıristiyanların cennete girebilmeleri için yeterli şart nedir? Mutlaka dinim İslam demeli mi?

Öncelikle aşağıdaki ayetleri okumanızda fayda var.

İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiîler… Her kim Allah’a ve âhiret gününe (gerçekten) iman eder ve yararlı işler yaparsa, elbette Rab’leri yanında mükâfatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi kendilerini üzecek bir şeyle de karşılaşmazlar. (Bakara Suresi, 2/62)

İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar… Bunlar içinden her kim Allah’a ve âhiret gününe iman edip yararlı işler yaparsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler.  (Maide Suresi, 5/69)

Kendilerine Kur’ân okununca şöyle derler: “Ona iman ettik, O Rabbimizden gelen gerçeğin ta kendisidir.

Biz zaten daha önce de Allah’a teslim olmuş kimselerdik.” (Kasas Suresi, 28/53)

Ehl-i kitap içinde, Allah’a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rab’leri nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür.  (Âl-i İmran Suresi, 3/199)

Yine ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar. İşte Kur’ân, onların saygısını böyle artırır.  (İsra Suresi, 17/109)

Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit, onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görür ve şöyle dediklerini işitirsin: “İman ettik Rabbena! Bizi de hakka şahitlik edenlerle beraber yaz! Bütün isteğimiz ve umudumuz, Rabbimizin bizi hayırlı insanlar arasına dahil etmesi iken, ne diye Allah’a ve bize gelen bu hakikate iman etmeyelim ki?” (Maide Suresi, 5/84)

Biz, işte sana da bu Kitabı indirdik. Daha önce kitap verdiğimiz kimseler buna da iman ederlerdi. Şunlardan da ona iman edenler vardır. Bizim âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez. (Ankebut Suresi, 29/47)

Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar.  (Âl-i İmran Suresi, 3/113)

Ehl-i kitap içinde, Allah’a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rab’leri nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür. (Âl-i İmran Suresi, 3/199)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Ayetlere uygun vasfı taşıyanlara Allah’ın rahmeti olacağı görülmektedir. Yani ehli kitabın ehl-i necat olabilmesi için ilk olarak tevhid düşüncesine sahip olmaları, Allah’tan başka hiçbir ilah kabul etmeyerek O’na eş ve ortak koşmamaları, ahiret gününe inanmaları, Hz. Muahmmed’in (s.a.s.) peygamberliğini kabul etmeleri ve bununla beraber O’na indirilen Kuranı kabul edip Kuranın emir ve yasaklarını yerine getirmeleri gerekmektedir.

İslam dininin tek geçerli din olmasıyla alakalı Kurandaki ayetlere bakalım:

Allah katında hak din, İslâm’dır. (Ali İmran Suresi, 3/19)

Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, Bilsin ki bu din asla ondan kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır. (Âl-i İmran Suresi, 3/85)

İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. (Maide Suresi, 5/3)

Daha önceki hak dinleri indiren Allah olduğu gibi, İslam dinini indiren de Allahu Tealadır. Ve bununla diğer dinlerin hükmünü kaldırmış ve kendi katında geçerli olan ve uyulmasını istediği tek dinin İslam dini olduğunu bildirmiştir. Çünkü İslam haricindeki hak dinler asliyetini koruyamamış ve tahrife uğramışlardır. Ayrıca Müslüman olan bir kişi bozulmamış haliyle Tevrat’a, İncil’e ve Zebur’a inanır ve Kuranda zikredilen diğer peygamberlerin risaletini tasdik eder. Ayrıca İslam dini, diğer dinlerde bulunan ibadet, ahlak, şahsî ve ictimaî hayata ait olan prensiplerin en mükemmeliyle gelmiştir. Bundan dolayı, Hz Muhammed’in (s.a.s.) risaletinden sonra Cenab-ı Hak bütün insanlığı O’na ve kendisine indirilen Yüce Kitaba inanmaya çağırmış, ahiret saadetinin de ancak bu yolla olacağını ifade buyurmuştur.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, günümüzde Hıristiyan, Yahudi veya başka bir dinden olan birisinin kendi dini üzere kalmasını varsaydığımızda bu kimse hangi kitaba göre amel edecek ve hayatını hangi ilahi prensipler ışığında yaşayacaktır. Zira biz biliyoruz ki Kuran’ın dışındaki ilahi kitaplar tahrif edilmiş ve asli halini koruyamamışlardır.

Fakat burada şunun da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu insanlar İslam’ı nasıl tanıdılar? İslam onlara bütün hususiyetleriyle anlatılabildi mi? yoksa bugün hem Amerika’daki 11 Eylül hadisesinin hem de yakın zamanda cereyan eden karikatür krizinin de etkisiyle İslam’ı, Müslümanların dışındaki insanların öldürülmesini emreden bir savaş dini olarak mı görüyorlar? Bu takdirde onlar hakkında kesin hükmü vermek doğru değildir, zira bu insanlar fetret devri yani kendilerine İslam’ın ulaşmadığı veya olduğundan farklı bir şekilde ulaştığı insanlar grubuna dâhil olabilirler ki bunların durumu Allah’ın bilebileceği bir iştir. Bu durum ehl-i kitap için de geçerlidir. Fakat İslam’ı bildikleri halde bile bile İslam düşmanlığı yapan, Allah‘ı tanımayan, Peygamberimize inanmayan insanların öbür tarafta çetin bir sual ve azapla karşılaşabileceğini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Hıristiyanlıkta şarap içmek caiz mi?

Açıklama: Asıl Hıristiyanlıkta şarap içmek caiz mi? Zira Bediüzzaman hazretleri 5’ci Şua’da Hazreti İsa’nın şarap gibi bazı haram şeyleri helalleştirdiğinden bahsediyor?

“Şualar” isimli eserde yer alan bölüm şu şekildedir: “Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş…”

Bu konu hakkında farklı mülahazalar öne sürülmüştür. Bazı âlimlerimiz, genel olarak teoride Tevrat’ta yer alan hükümlerin, Hıristiyanlarca da kabul edildiğini fakat Tevrat’ın yasakladığı içki, domuz eti gibi bir kısım haramları bazı Hıristiyan din adamlarının helal kıldığını belirtmişlerdir.

Fakat diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa, eski sert hükümleri bazı hususlarda yumuşatan, daha müsamahalı bazı hükümler de tebliğ etmişti. Demişti ki; “Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size haram kılınan bir takım şeyleri helal yapayım diye gönderildim”. (Âl-i İmran Suresi, 3/50) Dolayısıyla Üstad Hazretleri de tercihini bu yönde kullanmış olabilir.

Bir diğer yorum da, Hazreti İsa’nın, içkiyi geçici olarak helal kılmış olabileceği şeklindedir. İncil’deki şu ayetler de bunu gösterir gibidir: “Onlar yemek yerken, İsa ekmek aldı, şükran duası yapıp parçaladı, tabilerine verdi ve dedi ki: Alın yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir kâse şarap alıp şükretti ve onlara vererek dedi ki, bundan içiniz, çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekûtunda sizinle taze olarak onu içeceğim, o güne kadar ben asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim.” (Matta, Bab 26, Ayet 26-29; Yuhanna, Ayet 30 vd.)

İçki, Hıristiyanların da amel etmek zorunda oldukları Tevrat’ta da haram kılınmıştır: “Ve Rab Harun söyleyip dedi: Sen ve seninle birlikte oğulların, toplanma çadırına girdiğiniz vakit, ölmeyesiniz diye, nesillerinizce ebedi bir kanun olarak şarap ve içki içmeyin. Ta ki, kutsalla bayağı şeyi ve pisle temiz olanı birbirinden ayırt edesiniz.” (Tevrat, Levililer, Bab 10, Ayet 8-11)

İşin hakikatini Allah bilir.

Hz İsa zamanında yazılmış bir İncil var mıydı?

Açıklama: Hz İsa zamanında yazılmış bir İncil var mıydı? Havarilerin İncilleri çoğaltması ne zaman gerçekleşmiştir ve Hz İsa’nın yanında çokça adı geçen Petrus (Pavlov) havari midir?

Hz. İsa zamanında yazılmış bir İncil yoktur. Aslında dinin İncil’e bina edilmesi icap ederdi. Halbuki, bunun aksine önce başta Pavlus’un çalışmalarıyla büyük ölçüde akide teşekkül etmiş, daha sonra İnciller, onlar göz önünde bulundurularak kaleme alınmıştır. Katoliklere göre İnciller Kiliseden zuhur etmiştir, yoksa Kilise, İncillerden doğmuş değildir.

İncil yazarları kitaplarını en erken 63’te yazmaya başladılar. Pavlus ve onun inançları baskın çıkarak İncilleri etkiledi. Şu anda Hıristiyanlarca kabul edilen dört İncilden en eski olanı Markos İncilidir ki, metin tenkitçileri arasında en çok kabul edilen görüşe göre 65-70 yılları arasında yazılmıştır.

Petrus Hz. İsa’nın havarilerinden birisidir. (Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, s. 135-136)

Barnaba incili hakkında bilgi verir misiniz?

Barnaba İncili’nin Müslümanlar tarafından uydurulduğunu iddia eden Hristiyanlık dünyası, esas itibariyle bu tavırlarıyla havarisi oldukları ilim ve araştırma rûhuyla zıtlaşma içinde olduklarının farkında değiller. Zira, bulunan Barnaba İncili’nin karbon tahlili yapılmış, 16 ya da 17 asır öncesine âit olduğu ortaya çıkmış. Ne var ki, İncil gökten yeniden inse ve bu orijinal nüshada Efendimiz’i müjdeleyen ayetler apaçık görülse de, onlar, bu eski inatları yüzünden inkarlarında ısrar edeceklerdir.

Tabii, birgün bulunan bu İncil nüshası gün yüzüne çıktığında, tarihin yeniden yazılması da kaçınılmaz olacak.. ve o gün bazıları şimdiye kadar yazdıklarından, söylediklerinden utanarak saklanacak birer delik arayacaklardır.

M. Fethullah Gülen

Semavi dinlerde ölülerin yakılması şeklinde bir uygulama var mıdır?

Açıklama: Dünyanın değişik yerlerinde ölülerin yakıldığını duyuyoruz. Semavi dinlerde ölülerin yakılması şeklinde bir uygulama var mıdır?

Geçenlerde ölen birisi cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş; o bu düşüncesiyle âdeta, Hz. Adem’den bu yana bütün dinlerin fasl-ı müştereki sayılabilecek olan ölülerin toprağa gömülmesi meselesine karşı çıkmış oluyor. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’de müşahede ettiğimiz gibi ilk insanlardan kardeşini öldüren Kâbil, bir karganın delâletiyle onu gömüyor ve bu süreci başlatıyor. Dinler arenası olan Hindistan’da, bazı sözde dinlerde cesetlerin yakılması söz konusu olsa bile, semavî bütün dinlerde ölü gömme bir fasl-ı müşterektir. Hatta, İslâm hariç, diğer dinler çok hükümlerinde tahrife uğramış olmalarına rağmen, ölüleri gömme hiç tahrife uğramadan bugüne kadar devam edegelmiştir.

Gerçi bir hadis-i şerifte Allah Rasulü cesedini yakma tavsiyesi yapan bir zattan bahseder. Bu zat oğullarına; “cesedimi yakın ve külümü savurun” der, onlar da yakar ve külünü savururlar. Daha sonrasını Allah Rasulü şöyle hikaye eder: “Allah onun zerratını biraraya getirir ve ona, ‘neden?’ diye sorar. O zât da: ‘Günahlarımla huzuruna çıkmak endişe ve korkusundan’ der.” Görüldüğü gibi burada mülâhaza çok farklıdır. Keşke bu mülâhaza bizim de ruhlarımızı sarsa!. Böyle endişeler bizim de davranışlarımızın mihrakı olsa! Fakat bu ve buna benzer mülâhazalar olmadıktan sonra, “telâkki bi’l-kabule” mazhar olmuş ve insanlık tarihi boyunca uygulana gelen bir gerçeğe karşı çıkmanın hiçbir mânâsı yoktur.

M. Fethullah Gülen

Hristiyan Teslisi Ve Hz. Meryem

Hz. Meryem, doğum öncesinden başlamak suretiyle daima göz önünde olmuş, daima tartışılagelmiş büyük bir kadındır. Kur’ân onu, ‘Allah’ın seçtiği, bütün âlemlere tafdil edilen, sıddîka, kerameti zâhir, ikrama mazhar, Kendi ruhundan üflediği ve ‘Kün’ emrinin tecellisine mazhariyetle müşerref bir kadın’ olarak anmasına, Hz. İsa (as) gibi Ulü’l-Azm bir Nebî’yi daima ona nisbet ederek zikretmesine rağmen, Hristiyanlar onu şanına yakışır anmamışlardır. Ona iftiraların en büyüğünü yapagelmişlerdir. Onu evlenmiş veya nişanlanmış gibi göstermektedirler. Kur’ân bâkireliğini defaatle tekrar etmesine rağmen Yusuf isimli birisini Hz. Meryem’in nişanlısı gibi göstermektedirler.

Yahudiler ise, yine Kur’ân’ın şehadet ettiği şekilde, ona iftiraların en ağırını yapmaktan çekinmemişlerdir. Belki bunda da, Hz. Meryem’in bakım-görümünün kendilerine değil de Hz. Zekeriya’ya verilmesinin rolü vardır.

Kadınlık âleminin sultanı bu büyük kadın, Efendimiz’e zevce olacak fıtratta yaratıldığı için, Rabbimiz, ona bu dünyada hiç bir erkek elini değdirmemiştir. Burada uğradığı iftiraların mükâfatı olarak da Cennet’te onu Nebilerin en Büyüğü (sav) ile izdivaç ettirecektir. Onu, şanına yakışır olarak takdir yine bizlere düşmektedir. (İmam Ebu’l-Hasen el-Eş’arî de o yüce kadını, kadınlardan gelen peygamberlerden saymıştır. Bize göre kadınlardan peygamber gönderilmemiştir.)

Hristiyanlıkla ilgili yazabilecek az sayıdaki insandan biri olan Hocamız, bu yazısında Hristiyanların yanlış inandığı bir noktaya parmak basıyor ve gerçeği ortaya koyuyor. Buna göre, Hz. Meryem’i tesliste bir unsur olarak Kur’ân zikretmiyor, aksine kendileri onu tanrılık makamına çıkarıyorlar.

Bazı Hristiyanlar” tarafından yanlış anlaşılan konulardan biri, Kur’ân-ı Kerîm’in Hristiyanlığın teslis akidesi hakkındaki öğretisidir. Bazı Kur’ân müfessirlerinin az sonra zikredeceğimiz ayeti, bu yanlışlığa meydan verecek şekilde açıklamaları da bunda rol oynamıştır. Halbuki Kur’ân teslisten bahsetmekle birlikte, Hz. Meryem’i, Hristiyanlığın, teslisin üç unsurundan biri saydığını asla bildirmemiştir.

Kur’ân, tanrılaştırılan varlıklar arasında, Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’i de sayar: “Hatırla ki, Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi’ Allah’tan başka iki tanrı olarak benimseyin’ dedin?” diyecek, İsa: “Seni tenzih ederim, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz (…)” diyecektir. (Maide. 5/116) Şu âyette ise, Meryem’in tanrılaştırıldığına işaret vardır: “Meryem oğlu Mesih, sadece resuldür, -Ondan önce de resuller geçmiştir-, Onun annesi dosdoğrudur, her ikisi de yemek yerlerdi (…)” (Maide, 5/75).

Hristiyanlar, Meryem’i Allah’tan başka tanrı saydıklarını inkâr etmiş ve etmektedirler. Hristiyanlık tarihine bakılacak olursa, onlar arasında Meryem’i tanrılaştıranların bulunduğu görülür. Collyridiens diye adlandırılan, dördüncü asırda Arabistan’da doğup sonra kaybolan bir Hristiyan cemaati, tekerlekli bir taht üzerinde Meryem’i tazim ediyor, ona pastalar takdim ediyorlardı. Tamamen kadınlara mahsus, Meryem’e ait geniş bir ibadet merasimi vardı.1

Wellhausen’e göre Uzzâ (Venüs yıldızı), Suriyeli Hristiyanlara göre göğün kraliçesi idi. Müşrik iken Uzzâ’ya tapmış olanlar, Hristiyan olduktan sonra onu, tanrıça Meryem şekline soktular ve Meryem’e çörek sunarak ‘Uzzâ ibadetini Meryem ibadeti şekline dönüştürdüler.2

Daha 2. asırda St. İrenée “Bid’atlara Reddiye” kitabında Ophites’lerin Rûhu “İlk Kadın” yahut “Yaşayanların Anası” ile karıştırarak, bunun Mesih’i doğurduğunu iddia ettiklerine dikkati çeker. Birkaç sene sonra Origéne (“Yuhanna İncilinin Şerhi” adlı eserinde), özellikle ébionites muhitlerde mâruf olan ve İsa’nın annesini “Ruhu’l-kudüs” ile aynı sayan bir “İbranîler İncili’ni zikreder (Aramicede rûh mânâsına gelen ruha kelimesi müennestir). Aphraates nezdinde, birkaç anlama gelebilecek, şöyle tuhaf bir formül vardır: O der ki: “(Dindar) İnsan, babası, olan Allah’ı ve anası olan Ruhu’l-kudüs’ü sever ve ibadet eder.” 3 İmparator Justinien kanunlarından birinde Meryem’in, imparatorluk hâmiyesi olduğu kabul edilmiştir.4 Blachere’e göre, Kur’ân’ın Meryem’in tanrılaştırılmasından bahsetmesinin sebebi, şark Hristiyanlığı tarafından Meryem’e tanınan büyük yerde aranmalıdır.5

Şimdi de, daha yakın zamanlardaki duruma bir göz atalım, Meryem’in tanrılaştırılması hakkında batılı bir yazarın fikirlerini, aşağıda biraz kısaltarak nakledeceğiz. Kur’ân’ın, Hristiyanların Meryem’i tanrılaştırdıklarından bahsetmesi, birtakım hakikatlere dayanmıyor değildir: Coredemptrice (Tanrının, insanların günahına kefaret olarak kendisini fedâ etmesine ortak olan), Mére de Dieu (Tanrının annesi) telakkileri, diğer taraftan fiilî marianisme (Meryemperestlik) ki, İslâm nazarında Allah’a mahsus olan tazimin, kısmî bir ihlâlini teşkil eder. Nihayet İslâm, Arap müşriklerine çok yakın olan ve bazı şark mezheplerinde görülen Meryem’e tapmaya (Mariolâtrie) karşı vaziyet almalıydı.6

Şimdiki Katolik Hristiyanlık “Meryem’e yöneltilen duaları Tanrının kabul edeceğini” ikrar eder.7 “Kilise, bütünüyle Meryem’i takdise inanır ve açıkça kabul eder ki Meryem, ruh ve beden olarak dirilmiştir. Halbuki öbür ölüler hakkında, sadece dirileceklerini söyleriz.” Keza Hz. İsa gibi, Meryem’in de dünyada hazır ve icraatta bulunan olduğu ifade olunur ve onun göğe çıktığı akidesi (assomption) üzerinde durulur.8 Nitekim bugün bir bayram halinde kutlanır.

Kur’ân nazarında tevhid, her türlü şaibeden uzak, halis ve arınmış olmalıdır. Kur’ân tevhidinin, bu hassasiyetinden dolayıdır ki, tevhidle şirkin arası bir bakıma çok uzak, bir bakıma çok yakındır. İnsanın, mücerred ve kişilik dışı olan hevâsının bile peşine düşmekle, onu tanrılaştırmış 9 olacağı açıkça bildirilir. (Furkan, 25/43; Casiye, 45/23)

Günümüz Katolik inancının bile Meryem’e verdiği “Tanrının Annesi” (Theotokos: Bu vasıf, 431’de toplanan Efes konsilinde kabul edilmiş olup, halen kullanılmaktadır.)10 lakabı, duaları ona yöneltme, onu ruh ve bedeniyle diri saymak, dünyada hazır ve icraat yapan bir sıfatlar vermek, İslâm nazarında Ulûhiyyet sıfatlarının kısmen tanınmış olması için, yeterli sebeb teşkil eder. İlâh (Tanrı) ibadetin kendisine yöneltildiği varlık demektir. Bu şartlar altında, Hristiyanların Meryem’i bir anlamda tanrılaştırdıkları söylenebilir.

Hıristiyanlar geçmişte olduğu gibi şimdi de, “tecessüd eden Kelâm’ın annesi” olarak Meryem’e “Tanrının Annesi” derler. Fakat karışık izahları anlamayan normal dindarların, “Tanrının Annesi” tabirinden, onun tanrılığını anlamadıklarını kim temin edebilir? Onun heykelinin bile karşısına geçip, takdimlerde bulunmak, huşû ile eğilerek ona dua etmek ve ondan, ancak Allah’ın yapabileceği şeyleri istemek, onun tanrılaştırmaktan başka bir şey değildir. Yaşanan dindarlık, bu şekildedir ve yaşayış temellerini hurafelerde değil, resmî dogmalarda bulmaktadır. Mariolâtrie (Meryem’e tapınma) tabiri Hristiyanlar tarafından ortaya çıkarılıp, Meryem kültünü ifade için kullanılmaktadır. H. Rousseau, timsalleri kabul eden Hristiyanlık hakkında: “Kabul etmek gerekir ki, halk dindarlığı işareti, medlul ile karıştırıp; işareti, (sûreti) medlûlün mahalli olarak kabul etmekle, putperest bir temayüle sahiptir” 11 demektedir. (Bu konuda isteyenler Reşit Rıda, Tefsiru’l-Menar, VII, s. 262-264’de tafsilat bulabilirler.)

Kur’ân, bütün bunlardan daha az şeylerin tanındığı varlıkların bile tanrılaştırıldığını söyler. Hevanın tanrı edileceğine dair âyetleri, biliyoruz. Yahudi ve Hristiyanlar hakkında, din adamlarını Allah’tan başka rabbler edindiklerini bildirir. (Tevbe, 9/31). Bu âyetteki rabb edinmeyi, bizzat açıklayan Hz. Peygamber (sav) rabb edinmeyi, din adamlarının haramı helâl, helâli haram yapıp, onların da buna tâbi olmalarıyla tefsir etmiştir. 12 Bu şekilde tefsir, ayrıca sahabeden İbn ‘Abbas ve Huzeyfe’ den de gelmektedir.13 Müfessirler, bu âyetin tefsirinde, bundan başka görüş serdetmezler. 14 Ulûhiyyetin vasıflarından biri olan, kulları için helâl ve haram esasları koymak yetkisinin başkalarına tanınması bile, tanıyanları müşrik saymaya kâfi geliyor. Bu âyette dikkati çeken bir taraf da şudur: Hristiyanların din adamlarını -yukarıdaki anlamda- tanrılaştırmaları ile Mesih’i tanrılaştırmaları, aynı tutulmuştur. Halbuki Kur’ân’ın başka yerlerinde geçtiği gibi, Hristiyanların Mesih’i tanrılaştırmaları hakikî anlamdadır, ona gerçekten tanrı diye taparlar. Buna rağmen, dinlerini, din adamlarına teslim etmelerinden dolayı tanrılaştırman din adamlarıyla Mesih, yan yana zikrediliyor. Demek Kur’ân’a göre, şirk ister açık ve kaba, ister dolambaçlı ve ustalıklı olsun, hepsi şirk vasfına dahil sayılır.

Şimdiye kadar şunu anlatmak istedik: Meryem, Hristiyanlar tarafından pek âlâ tanrılaştırılmıştır. Gelelim Meryem’in teslis ile alâkasına:

Meryem’i tanrılaştırmak başka, onu teslise katmak daha başka bir şeydir. Meseleye temas eden bütün batılı yazarların hemen hepsi15 (istisnasına rastlamadık). Maide sûresi 73/116 âyetlerini birleştirerek Kur’ân’ın Meryem’i Hristiyan teslisinin bir unsuru yaptığını, Hristiyan teslisi olarak: “Allah-İsa-Meryem” üçlüsünü gösterdiğini iddia ederler. Bundan dolayı, Hristiyanlar “Kur’ân da kendilerini bulmadıklarını” söylerler. Bazı Müslüman tefsirlerinde bile, bunu böyle telâkki ederek, lüzumsuz yere bir izah aramalarına şaşmamak elde değildir. Hıristiyan teslisi, “baba (Tanrı)- Oğul (İsa)- Ruhu’l-Kudüs”ten ibarettir. Kur’ân, üçüncü olarak Meryem’i sayıyor, sanılınca şöyle denmiştir: “Arabistan da, böyle bir teslis ileri süren bir mezhep vardı, sonradan kayboldu; Kur’ân, o mezhebi kasdetmektedir.” Belki böyle bir mezhep vardı. Her çeşit mezheple dolu olan Hristiyanlık tarihinde bu, uzak bir ihtimal değildir.

Fakat, Kur’ânın Meryem’i teslisin bir unsuru saydığı kesin olarak varid değildir. Kur’ân Nisa, 4/171 ve Maide, 5/73 âyetlerinde, açıkça bir teslisten bahseder. Ancak, şeklini ve bu üç unsurun neler olduğunu bildirmez. Maide sûresi 5/ 116 âyette ise Mesih ve Meryem’in Hristiyanlarca tanrı sayıldığını belirtir. Meryem’in tanrılaştırılması başka, teslise dahil edilmesi çok daha başka bir şeydir. Gördük ki, Kur’ân, Hristiyanların din adamlarını bile tanrılaştırmalarını tenkit etmektedir. (Tevbe, 9/31). Fakat hiç kimse, buna dayanarak Kur’ân’ın bir “Hristiyan çok tanrıcılığı”ndan söz ettiğini söyleyemez ve söylememiştir. Aksi halde teslis kalmazdı. Kur’ân’ı ciddî olarak tetkik etmek, bu asırlık yanlışı düzeltmeyi zarurî kılar. (Yeni Ümit, 27. Sayı)

Prof. Dr. Suat Yıldırım

DİPNOTLAR

1) Duchesne, Historie ancienne de Eglise, II. 622’den Masson, Le Coran et la revelation Judeochreteenne 193-94;

2) Wellhausen, Reste Arabischen Heldentums, Leipzig, 1927’den İbn el-Kalbî, Kitab al-Asnam, Çev. Beyza Düşüngen, Ankara, 1969 Putlar Kitabı, s. 70, n. 131’de mütercimin notu.

3) Masson, I, 94. Referanslar için oraya bkz.

4) H. Atay, Kur’ân’a Göre İman Esasları, Ankara, 1961. s. 40 n. 132. Müellif, orada bu konuyla ilgili başka bilgiler de vermekte, kaynakları arasında Encycl. Americana, Vol, XVIII, p. 347, New York. 1957; Encyc. Britannica. Vol, XIV, p. 1000, 1953 baskısını saymaktadır.

5) Blachere, Le Coran (Traductlon selon un essai de reclassement des Sourates), Paris, 1949-1951. III, 1133-1134, n. 77.

6) Schuon, De l’Unite’ transcendante des Religions, Paris, 1968, s. 38.

7) Introduction â la Foi Catholique, Paris, 1968, s. 599.

8) Aynı eser, s. 600.

9) Alusî, Ruhu’l-Meanî, XIX, 24.

10) Inroduction à la Foi Catholique, s. 113.

11) H. Rousseau, Les Religions, Paris, PUF, 1971, s. 111.

12) Kur’ân’da Tevbe, 9/31 tefsirinde, bütün tefsirler, bu hadise yer verirler. Hadis için bk. et-Tirmizi, Tefsir, Tevbe sûresinin tefsirinde. Şerhi olan Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no; 5093’de: Ahmed b. Hanbel, et-Taberî, ibn Sa’d-Abd b. Humeyd, el-Beyhakî vb.’nin bu hadisi tahric ettiğini bildirir.

13) İbn Kesir, IV, 77.

14) Bkz, Alusî, Ruhu’l-Meanî, X, 84.

15) Meselâ Blachere, II, 1133-1134, n. 77; H. Rousseau. s. 45: Les Relations de Eglise avec les Religions non-Chretiennes, Paris, cerf yay. 1966, s. 208 ve n. 12.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz