Sigorta Üzerine Bazı Mülahazalar

Öncelikle şunu ifade edelim ki; üç-beş kişinin kendi aralarında para toplayarak bir fon oluşturmaları, kaza, felaket ve musibete maruz kalan birisinin maddî zararını bu fondan karşılamaları, böyle birşey olmadığı takdirde herkesin parasını geri alması ya da fonda kalması şeklinde tamamıyla dayanışma fikri ile ortaya atılan yardımlaşma sandığı mânâsındaki sigorta ittifakla caizdir. Ne mütekaddimin ne de muasır fukahanın bu konuda menfî bir hükmü yoktur.

Caiz olup olmadığı tartışma konusu olan sigorta, sigortacılık faaliyeti sonucu oluşan kârın sigortalı ile ilgisi olmayan türüdür. Yani bir şirket, akid karşılığı taraflardan para topluyor ve belli şeylere karşı (kaza, yangın, sel, deprem vb.) maddî güvence veriyor. Sigorta’ya mevzu teşkil eden şey vuku bulursa, onu tazmin ediyor, vuku bulmazsa sigorta faaliyeti icabı yapılan giderler dışındaki para (teknik kâr) sigorta şirketine kalıyor. İşte İslam fukahasının üzerinde tartıştığı, helal ve haram gibi iki zıt kutupta hükümler verdiği sigorta çeşidi budur.

Şimdi bir anlamda bu ihtilafın sebepleri, diğer anlamda verilen hükümlerin tarihî ve fıkhi zeminine netlik kazandırabilecek olan kısa açıklamalarımıza geçelim.

Her şeyden önce İslâm uleması sigorta kavramının tarihçesi üzerinde ittifak edememiştir. Bazı fukaha, sigortanın miladî 14. asırda Venedik tacirlerinin gemilerinin denizde maruz kalmış olduğu tehlikeler sonucu ortaya attıkları bir fikir olduğunu ve bu fikrin daha sonra uygulamaya konularak kurumsal hüviyet kazandığını söylerler. (1) 1435 yılında “Barselona Emirnamesi”adıyla yayınlanan kanunla bu uygulama resmiyet kazanmıştır. Kanun deniz sigortası akdinin unsurları, şartları, tatbikatı gibi hususları bir çerçeve içine almaktadır. Bazı fukaha ise, sigortanın hicri 2. yüzyılda Hindistan, Malay ve Asya’da bazı ülkelere ticaret yapan Müslüman Araplar tarafından ortaya atıldığını ileri sürerler. Bu tacir Araplar kervanların sık sık karşılaştığı hırsızlık, soygun vb. olumsuzluklar sonucu uğradıkları zararı, karşılamak için, kendi aralarında yardım ve işbirliğine dayalı bir finans fonu oluşturmuşlar, zarara uğrayanların zararını bu fondan karşılamışlardır. (2)

Sigortanın tarihçesi hakkında bu iki görüşü, bazı hukukçuların meseleyi bu çıkış noktası itibarıyla ele almaları ve bunu verdikleri hükme menat olarak göstermeleri nedeniyle aktardık. Evet, bazı fukaha Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde böyle bir uygulamanın olmadığını ileri sürerek sigortaya menfî bir yaklaşım içinde bulunmuşlardır. Kanaatimize göre bu yaklaşım doğru değildir. Zira, evrensellik vasfına haiz olan İslam’da esas olan, bir meselenin Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde olması yada olmaması değil, onun İslam’ın genel ilke ve amaçlarına ters düşüp düşmemesidir.

Dolayısıyla hükme gerçekten menat olabilecek şey, onun Kitap ve Sünnet’ten müteşekkil nasslarla örtüşüp örtüşmemesidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde olmayıp nasslarla çakışmayan nice akdî uygulamalar -menşei ne olursa olsun- fukahanın çoğunluğu tarafından kabullenilmiştir. Sigortanın İslamî temelleri arasında sayılan bey bi’l-vefa (3) buna gösterilebilecek örnekler arasındadır. Öyle ise sigorta mevzuunda yapılacak şey, bu fikrin ilk defa kimler tarafından ortaya atıldığı değil, bununla İslâm’ın temel ilkeleri arasındaki münasebetin incelenmesidir. Bu ilkeler arasında benzerlik söz konusu ise, ardından uygulama esasları yani, akid şartları, şekilleri, tazminat, geri ödeme, gibi hususlar ele alınır ve hükme varılır.

Sigorta hakkında mutlaka açıklığa kavuşturulması gerekli olan bir diğer husus, fukahanın aynı kaynaklardan hareketle, aynı meseleye helal ve haram gibi iki zıt hüküm vermiş oluşudur. Tabiî olarak bu, fukaha ölçüsünde ilmî yeterliliğe sahip olmayan Müslümanların zihinlerini bulandırmaktadır. Biz meseleye bu perspektiften bakarak, her iki grubun delillerini incelediğimizde, bunların sigorta kavramından anladıkları şeyin farklı farklı olduğunu veya yaklaşım keyfiyetleri itibarıyla sigortanın bazı yönlerini ön plana çıkartıp, bazılarını arka sıralarda mütalâa ettiklerini gördük. Şöyle ki; helal diyenler sigortayı felaket ve zararların hafifletilmesini sağlayan karşılıklı yardımlaşma olarak kabul ediyor; haram diyenler ise, bu hususu inkâr etmemekle beraber onda aldatma (garar) bulunduğunu, meçhul şeyler üzerine akid yapıldığını, sigortaya konu teşkil eden şey gerçekleşmediği takdirde sigorta şirketinin aldığı paranın haksız kazanç olduğunu ve bu yönüyle kumara benzediğini ve hepsinden öte Allah’ın kaderine karşı gelmek anlamını taşıdığını öne sürüyorlar. Tabiî ki yaklaşım keyfiyetleri bu olunca hükmün haram ve helal olarak belirlenmesi gayet doğaldır.

Biz burada her iki grubun delillerini detaylı bir şekilde ele alıp inceleyecek değiliz. Fakat şunu belirtmekte yarar var: İslâm fukahası arasında müstakil olarak sigorta üzerinde ilk detaylı incelemeyi yapan İ. Abidin’dir. İ. Abidin “Hâşiyetü Red-dü’l-Muhtar”adlı eserinde kendi devrinde Avrupa ülkelerinde uygulanan sigorta şeklini fıkhî açıdan incelemiş ve onun caiz olmadığını söylemiştir. İ. Abidin’in bu hükümde dayanak noktası sigorta şirketinin ‘borcu olmayan bir şeyi borçlanması’ olmuş ve bunun İslâm hukukuna göre borç kabul edilmesinin mümkün olmadığını söylemiştir. Bu takdirde İ. Abidin’e göre sigortalının sigortaya konu teşkil eden kaza, yangın, soygun vb. felaketler gerçekleştiğinde, akid esnasında anlaşılan parayı alması helal olmaz. (4)

İ. Abidin’in prim karşılığı sigorta üzerinde vermiş olduğu bu hükme itiraz ederek karşıt deliller sunan birçok fukaha vardır. Bunlara ait münakaşalar ilgili kaynaklarda görülebilir. Yalnız hemen ilave edelim ki; İ Abidin’in verdiği fetvadan bu yana sigorta sistemlerinde ciddi değişiklikler olmuştur. Özellikle İslamî camianın bu meseleye sahip çıkmasıyla kurulan İslamî sigorta sisteminde bazılarına prim karşılığı sigortaya haram hükmü verdiren unsurların hepsi kaldırılmıştır. Bir açıdan hukukî, diğer açıdan iktisadî bir hüviyet arzeden bu sistemde garar (aldatma), kumar, meçhul unsurlar vb. gibi şeyler artık bahis mevzuu değildir. Dolayısıyla İ. Abidin ve emsali şahısların kendi dönemlerinde uygulanan şekliyle sigortaya vermiş oldukları hükmü, günümüzdeki yardımlaşma sandığı esaslarına göre çalışan İslamî sigortalara yansıtmak doğru değildir.

Sistem bütün bütün değişmiş olmasına rağmen ona yine de sigorta adının verilmesi ise ya sair sigorta sistemlerine az veya çok oranda benzerlikten yada terminolojik gelişimden dolayıdır. Zira bu mahiyetteki bir oluşumu günümüzde ifade eden kavram, sigortadır. Onun için hukukî açıdan tekafül (yardımlaşma), ticarî açıdan da mudârebe şirketi gibi çalışan bu yeni sisteme sigorta adı verilmesi kimseyi yanıltmasın.  (Ahmet Kurucan)

Dipnotlar

[1] Mustafa ez-Zerka, Sigorta Sistemi ve Sigorta Akdi, s. 228. [2] Muhammed Fazlı Yusuf, İslamî Sigorta, s. l (1996 yılında Kombassan Holding tarafından Konya’da düzenlenen I. Ticaret Kongresi’nde sunulan tebliğ) [3] Bey bi’l-vefa: Paraya ihtiyacı olan bir şahsın, genelde gelir getiren bir mülkünü satış bedelini iade ettiği takdirde mülkü geri alma şartıyla yaptığı satış akdine verilen isimdir. Bu esnada satılan mülkün geliri satın alan şahsa ait olur [4] Bkz. I. Abidin, Hâşiyetü Reddü’l-Muhtar, 3/273

Yangın, Kaza, Hırsızlık Gibi Hususlarda Yapılan Sigortalar Caiz midir?

Bize göre gerçek İslâmî hayat, bütün emir ve yasaklarıyla beraber yaşansa, bugünkü anlamda sigortaya ihtiyaç duyulmayacaktır. Zaten İslâm’ın hakikaten yaşanmış olduğu devirler bunun en büyük şahididir.

Hukukî tanımına veya bugünkü uygulanan çeşitleri ile sigortaya geçmeden önce, onun mutlak tarifini yapmaya çalışalım. Sigorta, insanlardaki gelecek endişesini izale eden bir garantör hüviyetindedir. Veya insanın ferah ve refahını artıran, rahatını temin eden bir faktördür, bir kurumdur. Bu mânâda İslâmî nasslara müracaat ettiğimizde buna destek verebilecek delillerle karşılaşmamız mümkündür. Şöyle ki:

1) Bey’ul Vefa: Bir kimsenin belli bir zaman içinde bedelini iade ettiği takdirde geri alması şartıyla bir şeyi satmasıdır. Bunda akde mevzu teşkil eden meta, mal, genellikle gelir getiren birşey olur ve bu gelir satın alana aittir. Dolayısıyla bu bir nev’i ödünç muamelesidir.

2) Muvâlât Akdi: Akdi yapan iki taraftan birini kaza yoluyla meydana gelecek olan suçun malî neticesini, öldürülen şahsın varislerine borçlanması ve karşılığında da akdi yapan bu şahıs vârisi olmadan ölürse, ona diğer şahsın mirasçı olmasıdır ki, mesuliyet sigortasının adeta canlı bir örneği gibidir.

3) Yol Tazminatı: Bir şahsın diğerine bir yolu tercihte yol gösterip, muhtemel zararı üstlenmesidir ki, bu da sigortaya mesned teşkil eden hususlar arasındadır. Mesela; bir şahıs diğerine “şu yoldan git, emin bir yoldur, eğer başına birşey gelirse ben ödeyeceğim”diye garanti verse, o şahıs da o yolu tercih edip, yolda soyulsa, teminat veren kişi, zararı tazmin etmek mecburiyetindedir.

4) Borçlanma Vaadi: Birisine borç verme adına verilen bir sözdür ki, Malikîlerin görüşüne göre bu sözün bağlayıcılığı vardır. Bu şekliyle borçlanma vaadi de günümüz sigorta uygulamalarına kısmen benzemektedir. Mesela; birisi “tarlanı sürmen için sana öküz, saban vereceğim”, “evlenirsen, borç vereceğim”dese, o şahıs da bunlara teşebbüs etse, vadeden kişi sözünden dönemez, söz verdiği şeyleri vermek zorundadır, vermezse icra ile cebren alınır.

5) Avâkil Sistemi: Bu hususta bir diğer delil de avâkil sistemidir. Yani, bir kimse asıl cezası diyet olan kasıtsız adam öldürme suçu işlese, tazminat âkilesinin yani yakın erkek akrabalarının arasında taksim edilir. Eğer âkile yeterli sayıda değilse, yani diyet miktarını karşılayamıyorsa, miras taksimindeki asabe (yakın erkek akrabalar) tertibine göre diğer akrabaları da buna dahil edilir.

Buraya kadar kısaca zikrettiğimiz İslâm hukuku içinde yer alan hususlar mutlak sigorta akdini destekleyen, cevaz veren mesnetler gibi gözüküyor.

Şimdi gelelim bugünkü uygulamadaki şekliyle sigortaya. Buna göre sigortayı üçe ayırabiliriz.

1) Devlet Sigortası: Bütün vatandaşların kaza, felâket, yangın vs. afet ve yoksulluk zamanlarında devlete başvurup, yardım talep etmesi ve devletin de bu şahısların ister zararın bütününü, isterse bir kısmını telafi adına yardımda bulunmasıdır ki, ittifakla caizdir.

2) Üyelik Sigortası: Çeşitli iş kollarına mensup üyelerin, işçilerin, memurların vs. üyelerden birinin geçirdiği kaza veya uğradığı felaket sonucu ona yardım etmek üzere aralarında periyodik olarak para toplamaları, bu felaketler olmadığı takdirde de üyelere aidatlarını geri iade etmeleri üzere yapılan akid ki, ittifakla caizdir.

3) Ücretli Sigorta: Zaten tartışma konusu olan da sigortanın bu çeşididir. Bu sigorta çeşidini hukukçular şöyle tarif ediyor: “İstatistikî kaide ve esaslara bağlı bir tekniğe dayanarak akitlerini düzenleyen bir müessese vasıtasıyla kaza ve kayıpların zararını telafi etme hususunda yardımlaşmayı gaye edinmiş, karşılıklı ödeme esasına dayanan akdî bir sistemdir.”(1)

Günümüzde bu sigorta alanını büyük sermaye sahipleri, şirketler yürütüyor. Şöyle ki; sigortalının ödediği primlerden büyük meblağlar birikiyor ve sigortacı şirket sigortalıya sigortaya mevzu teşkil eden hâdise olduğunda hak ettiği tazminatı o meblağdan ödüyor, eğer hadise olmazsa birşey geri iade etmiyor ve toplanan primler ile ödenen tazminat arasındaki fark kâr olarak şirkete kalıyor. İslâm hukukuna göre bu akitte her iki tarafı da içine alan bir meçhuliyet söz konusudur ki, akdi fasit kılan şartlar arasındadır. Yani; sigortalı, sigorta edilen olay meydana geldiğinde ne kadar alacağını, alacağı bu miktarın ödediğinden çok ya da az olduğunu bilmiyor. Aslında bunların her ikisi de olabiliyor. Mesela; 2 milyon TL karşılığında yapılan yıllık otomobil sigortasında, yapılan bir kaza sonucu meydana gelen 1 milyon liralık masrafı da, 20 milyonluk masrafı da sigorta şirketi garanti etmektedir. Eğer sigortalı, kaza sonucu, ödediği 2 milyon liraya karşılık, 20 milyon alırsa aradaki fark sarf akdine benzemesi sebebiyle faiz olmaz mı?

Öte yandan, bir yıl boyunca sigorta edilen hadiselerin hiçbiri vukua gelmezse, sigortacı şirketin aldığı 2 milyon lira neyin karşılığıdır? Bu ayet-i kerimede yasak edilen başkalarının malını haksız yere yeme değil midir (Nisa, 4/29); veya en azından bu mesele aynıyla kumar değil midir?

O halde bugünkü şekliyle, ücretli sigorta, içinde şu şüpheleri ihtiva etmektedir.

1) Müslümanların tevekkül, teslim inançlarını zedelemektedir. 2) Kumardır. 3) Meçhul unsurları bünyesinde barındırmaktadır. 4) Bir yönüyle para yani sarf muamelesidir. Bunda ise bedellerin karşılıklı peşin olması gerekmektedir. Aksi halde faizin içine girilmiş olur.

Netice itibarıyla mutlak mânâda sigorta, İslâm’ın temel nassları açısından ele alındığında caiz olsa da, ücretli sigortanın içinde arzetmeye çalıştığımız şüpheli unsurları barındırması sebebiyle birçok İslâm ulemasına göre caiz görülmemiştir. Fakat İslamî değer ve kaideler çerçevesinde yapılan sigorta işlemleri elbette caizdir.

Ahmet Kurucan

[1] M. Ahmed ez-Zerka, İslam’da Sigorta, Tere

Sigorta Şirketinden Para Almak Caiz midir?

İslâm âlimlerinin ihtilâf ettikleri sigortalar, Müslüman memleketlerindeki ticarî sigortalardır.

Bu bakımdan, darülharbteki sigortalar üzerinde ihtilâf aynı değildir. İbn-i Âbidin’de gayr-i müslim ülkesinde gayr-i müslimlerle akdedilen sigorta anlaşmasının geçerli olduğu, gerektiği takdirde bu sigortadan tazmînat alınabileceği ifade edilmektedir.

Hatta, İslâm diyarında bir Müslümanın gayr-i müslim ülkesinde bir iş ortağı bulunup, bu ortak çevresindeki sigorta şirketleriyle yaptığı anlaşma gereği para alsa, bu parayı İslâm diyarındaki Müslüman ortağına gönderebilir. Zira sigorta gayr-i müslim diyarında gayr-i müslimle yapılmakta, onlarca muteber olan bir anlaşmanın gereği İslâm diyarındaki Müslümana gönderilmektedir.

Demek oluyor ki, gayr-i müslimlerin ülkesindeki gayr-i müslimlerle yapılan sigorta anlaşmaları câizdir ve sigorta gereği verilen para alınır, onlara terk edilmez. Nitekim buradan ihraç edilen midye, istiridye, salyangoz gibi yenmeyen malları orada bulunan iş ortağı gayr-i müslimlere satıp parasını alarak buraya gönderse câiz olur. Çünkü gayr-i müslim diyarında yapılmakta, para onların ülkesinde alınıp Müslümana gönderilmektedir.

İslâm ülkesinde kurulacak sigorta şirketine aidat ödeyenlerin tümü de kârına, zararına ortak olmalı, yahut ta müessese ticarî şirket olmayıp yardım kurumu halinde çalışmalıdır. Bu mânâda sigorta gibi yardımlaşmak câizdir. (Ahmet Şahin)

Ticari Ortaklıkların Başarısızlık Nedenleri Nelerdir?

Açıklama: Türkiye’de kurulmuş bulunan ticarî ortaklıkların, yabancılar seviyesinde başarılı olamamalarının sebebi nedir? Bu konuda başarılı olmak için neler yapılabilir?

Dünya, ticarî, siyasî, kültürel vb. alanlarda, süratle işlerin büyük ölçekli olmanın geçerli olduğu bir döneme doğru kaymaktadır. Böyle bir dönemin arefesinde, “gelecekte ticarî ve iktisadî hayatta bir “natürel seleksiyon” yaşanacağını, küçüklerin dökülüp biteceğini, büyük ölçekli olanların hayatlarını devam ettireceğini; dolayısıyla da himmetlerin biraraya getirilerek büyük iş merkezlerinin tesis edilmesinin gerektiğini defaatle dile getirdiğimi hatırlıyorum. Ne var ki, bugüne kadar istenildiği ve arzu edildiği seviyede bunun gerçekleştiğini de söyleyemeyeceğim.

Evet, günümüzde ticarî hayatla iştigal eden her müteşebbisin, küçük küçük, köşebaşlarında yer alan bakkal dükkanlarıyla, yarınlara yürünemeyeceğini bilmesi gerekir. Öyle ise, güvenilir ve piyasayı bilen, kabiliyetli, kapasiteli insanların önderliğinde büyük ortaklıkların te’sis edilmesi mutlaka gereklidir.

Gümrük Birliği’ne girme, Orta Asya ülkelerine açılma.. gibi yeni gelişmelerle Türkiye’nin ufku açılmakta ve ticarî hayatta yeni bir dönem başlamaktadır. Bu gelişmelerin ülke ve insanımız adına geniş imkânlar sağlayacağı kanaatindeyim.

Bütün bu fırsatların yerinde ve zamanında değerlendirilmesi için de, büyük sermaye ortaklıklarının kurulması, yerinde bazı banka veya finans kurumlarının garantörlüğünde dış dünyaya açılmanın vakti gelip-geçtiği düşüncesindeyim.

İkinci olarak; yapılacak işler, mutlaka uzman bir kadro ile yürütülmelidir. Sermaye ortakları bu işin ehli değillerse, iş behemehal ehline tevdi edilmelidir.

Bazı müteşebbislerin her ne kadar daha önceden küçük çapta ticarî tecrübeleri olsa da, idareye müdahalesi önlenmeli ve iş, tamamen salâhiyetli bir kadro tarafından yönetilmelidir. Yoksa, “iştirakim kadar, müdahâlem olmalıdır” düşüncesiyle hareket edilirse, neticenin fiyasko olacağı kaçınılmazdır.

Üçüncü önemli bir husus da; bana göre bir ortaklık esnasında, şahsın bütün mal varlığını ortaya koymamasıdır. Evet Shakespeare’in ifadesiyle “ya olma, ya da olmama” deyip, balıklamasına işin içine girilmemesi gerekir. Herkes kendi malından, maişetine esas teşkil edecek bir miktarını geride bırakmalı ve geri kalanını sermaye olarak vermelidir. Bunun, o teşebbüsün geleceği adına birtakım yararları olacaktır. Çünkü böylesi büyük yatırımlar, hele bir de dışa açılma sözkonusu ise, belki 5-10 sene gibi uzun bir dönem kâr etmeyecek, etse bile sermayedârlara dağıtılamayacaktır. Bu kadar zaman içinde belli bir gelir olmadan geçinilemeyeceğine göre, bir kısım sıkıntılara maruz kalınacak ve bir beklenti içine girilecektir. Öyle ise, yapılan ortaklık, âdeta bir ek iş konumunda olmalıdır.

Diğer taraftan başta ne karar alınmışsa, mutlak o uygulanmalı ve vaz’edilen kurallara sadık kalınmalıdır. Mesela, işe başlarken “şirketimiz rekabete hâvi hale gelinceye kadar, kâr dağıtılmayacak” denmişse, müessese bulunduğu yer itibarıyla rekabete hazır hale gelinceye, pazar ve piyasalarda yer tutuncaya kadar kâr dağıtılmamalıdır. O iş, nasıl bir seyr gerektiriyorsa, her şey o usûl içinde takip edilmeli; icabında belli bir sisteme oturması için 20-25 sene beklenilmelidir. Mü’min, hırsla zenginleşme ve birden çok kazanma anlayışından uzak durmalıdır. Aksine böyle bir düşünceden mutlaka zarar görebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır.

Dördüncü bir husus ise; dünyevî işler, sırf dünyevî avantajlar nazar-ı itibara alınarak tesis edilmelidir. Ticaret hayatı, ibadet kuralları içinde ele alınmamalıdır. Ticaret etrafında vaz’ edilen kuralların birçoğu ne Kur’ân, ne de Efendimiz (s.a.s) tarafından söylenmiştir. Onlar, genel itibarıyla fukahanın koymuş olduğu kurallardır. Bu, kat’iyen ticaretle iştigal ederken, İslâm’ın yasak ettiği şeyler içine girilebilir mânâsında anlaşılmamalıdır. Eğer birileri şu ya da bu yolla zengin olmuşlarsa, o yollar alınıp kullanılmalı; ancak, bunların Kitap ve Sünnet’in ruhuna aykırı olmamasına dikkat edilmelidir.

Bu kapsamda dışarıdan bazı firmaların bayilikleri alınabilir. Buna tevessül ederken de, satılacak malda toplumların yapı farklılıkları gözardı edilmemelidir.

Ayrıca Japonya, Amerika.. gibi ülkelerde insanların ürettiği malların, devlet kanalıyla dış piyasaya sürülmesi nedeniyle, pazar problemi yoktur. Tabiî ki, bu onlar için, emin bir şekilde kepçeyle kazandıklarını kaşıkla yeme demektir. Dolayısıyla bu husus, ticarette bir aşk u şevk olup, onda devamlılığı sağlayacaktır. Bizim insanlarımız ise, hem üreticilik, hem de ürettiği malın pazarlamacılığını yapmaktadır ki, bu da yukarıda arzettiğim şeyin tam tersidir ve kaşıkla kazanılan şeyin kepçeyle tüketilmesi demektir.

Servet, günümüzde Kur’ân’ın ifadesiyle “yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç” (Haşr, 59/7) olmakta ve hayır-hasenat adına da bundan bir kuruş harcanmamaktadır. Her ülkenin belli bir kapasite ve servet limiti vardır. Onu birileri, sadece kendi ellerinde tutmakta ve çeşitli engellemelerle başkalarının ondan istifade etmelerine imkân tanımamaktadırlar. Belli güçler tarafından oluşturulan bu zincirin de, yine teşkil ettirilecek bu tür ortaklıklarla kırılabileceği ümidini taşıyorum.

Şirket ortaklarından birisinin müdürlük yaptığı için maaş alması caiz midir?

Açıklama: Dört arkadaş bir şirket kurduk. İşleri takip etmek üzere aramızdan birisini görevlendirdik. Bu arkadaşımızın şirketten ayrıca bir maaş alması caiz midir?

Kurulan şirkette elde edilen kar miktarı anlaşma şartları gereğince ortaklar arasında dağıtılır. Fakat bunun dışında ortaklardan birisi, şirketin müdürlüğünü yapmak veya şirketle ilgili işleri yürütmek gibi ayrıca bir görevle ilgileniyorsa, tabii ki çalıştığının karşılığını alacaktır. Çünkü o kişi diğerlerinden farklı olarak bir sermayenin karını alacaktır bir de çalıştığı emeğinin karşılığını alacaktır. Ama ortakların hepsi şirketin bir işiyle ilgileniyorsa o takdirde zaten böyle bir ayrıma gerek yoktur.

Bu gibi meselelerde şirket kurulurken, daha baştan ücretlerin dağıtılması ve işbölümü gibi mevzular belirlenmelidir ki, daha sonra bir niza (tartışma) meydana gelmesin.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz