İçerik etiketlendi: ‘gıda’

Haramla beslenmenin uhrevî zararları nelerdir?

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zira Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.” (el-Mü’minun 23 /51) Bu ayet-i kerimede peygamberlere ve onların şahsında bütün müminlere hitaben, helâl ve hoş rızıklardan yemeleri ve sonra da salih ameller işlemeleri emredilmiştir. Ancak helâl rızık yeme emrinin salih amelden önce gelmesi gösteriyor ki, salih amelde bulunabilmek helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır. (Bkz. Fahrettin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, 23/91) Demek ki, haramlarla beslenen bir insanın amellerinin de salih olabilmesi zordur.

 Resûl-i Ekrem (s.a.s) de birçok lal ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) haram giren bir midenin maruz kalacağı akıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur: “İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, bir insan gücü yettiğince karnına temiz olmayan şeyleri sokmamaya çalışsın!” (Buhâri, “Ahkâm” 9)

Başka bir hadis-i şeriflerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir insanın duasının bile kabul olmayacağını şu çarpıcı beyanlarıyla ifade etmiştir:  “Seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, buyurdu ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?” (Müslim, “Zekât” 65)

Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği: “Kim haram bir lokma yerse, Allah onun kırk gece namazını ve kırk sabah da duasını kabul etmez. Haramın besleyip büyüttüğü her et için en layık olan yer cehennemdir. Muhakkak haramdan bir lokma bile eti besleyip büyütür.” hadis-i şerifi de helâl lokmayla beslenmenin ne derece ehemmiyetli olduğunu çarpıcı bir şekilde beyan etmektedir. (Suyutî, Câmiu’l-ehâdîs, 20/55 (21483))

İstihâle geçirmiş ürünün hükmü nedir?

Mezhep imamlarının ve modern araştırmacıların konuya yaklaşımlarına bakıldığında, teferruattaki bir kısım farklılıklar mahfuz, hemen hepsinin temel itibarıyla istihâlenin maddelerin necaset ve haramlık vasıflarını değiştirici bir özelliğe sahip olduğunu kabul ettikleri görülmektedir. Zira canlı vücutlarında ve yeryüzünde sürekli değişim ve dönüşümler olmakta ve bunun neticesinde yeni yeni maddeler oluşmaktadır. Toprak, ateş, hava ve canlı organizmaları bir istihâle makinesi gibi çalışmakta ve temasa geçtikleri maddeleri bir hâlden başka bir hâle dönüştürmektedirler. Her zaman tahavvül ve tagayyürlerin söz konusu olduğu yeryüzünde bize düşen vazife de, maddelerin önceki hallerini araştırmak değil, elimize aldığımız bir maddenin vasıf ve özelliklerine bakarak onun hakkında bir hükme varmaktır.

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de sütün yaratılışını anlatırken onun kan ve dışkı arasından çıktığını beyan etmiştir ki (Nahl sûresi, 16/66), istihâleye bundan daha güzel bir misal olamaz. Hayvanın yediği temiz gıdalar kan ve dışkıya dönüşmekle necis hale gelmekte fakat daha sonra bunların arasından çıkan süt tekrar temiz hale gelmektedir. İnsan yaratılışının anlatıldığı ayet-i kerimelerin de buna işaret ettiğini söyleyebiliriz. (Bkz. el-Hacc 22/5; el-Kıyâme 75/36/38; el-Gâfir 40/67; el-Mu’minûn 23/14). Ayet-i kerimelere bakıldığında aslı necis bir maddeden yaratılan insanın, birçok istihâlelerden geçtikten sonra kâmil bir hüviyet kazandığı görülmektedir.

O halde, necis veya haram maddelerin istihâle geçirdikten sonra da necaset veya haramlık hükümlerinin devam edeceğini söylemek bir yönüyle tatbiki imkânsız bir hüküm olmaktadır. Zira bu durumda temas halinde bulunduğumuz bütün maddelerin ilk hallerini araştırma gibi bir vazife ortaya çıkmaktadır ki, bunun yerine getirilmesi de teklif-i mâlâ yutaktır. Bu sebepledir ki, temel yapısı ve buna bağlı olarak renk, tat ve koku gibi özellikleri değişen bir maddenin hükmünün de değişeceğini kabul etmek gerekir.

Vücuda zararlı olup olmamasına göre gıdaların hükmü değişir mi?

İslâm, yeme ve içme konusunda vaz’ ettiği hükümlerle hayatı koruyucu bazı tedbirler getirmiş ve aldığı önlemlerle insana zararlı olan gıdaları da haram kılmıştır. Diğer bir ifadeyle Allah’ın helâl kıldığı maddelerin insan için faydalı, haram kıldıklarının ise zararlı olduğu söylenebilir. Aynı zamanda insanın kendisine ve başkalarına zarar vermesinin yasaklanmasıyla ilgili dinî hükümler ve konuyla ilgili genel prensipler nazar-ı itibara alındığında, insan bünyesine veya insanın ruh sağlığına zarar veren gıdaların yenilip içilmesinin caiz olmadığı da anlaşılmış olur.

Buna göre akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar veya bozulmuş yemekler insana zararlı olduğu için caiz olmadığı gibi, ister hayvan, ister bitki isterse maden kökenli olsun, insana zarar veren ve sıhhati gideren her türlü gıdanın alınması da caiz olmayacaktır. Bu gıdaların helâl asıllardan üretilmiş olmasının da bir önemi yoktur. Bu açıdan hakkında nass bulunmayan yiyeceklerin hükmünü tespit etmede, onların insana zarar verip vermemeleri, diğer bir tabirle maslahat delili önemli bir ölçü olmaktadır. Fakat zararlı olan gıdalardaki zararlar ortadan kaldırıldığında bu gıdaların tekrar helâl hâle gelecekleri de unutulmamalıdır.

Eğer bir şey katışıksız zararlıysa onun haram olduğu aşikârdır. Aynı şekilde katışıksız faydalı olan şeyler de helâldir. Bunun yanında küçük, önemsiz ve mevhum zararlara itibar edilmeyeceği ifade edilerek, kastî olmadığı sürece bu tür zararlar da zarar vermenin haram olduğuna dair umumî hükümden istisna edilmiştir. (Hilâlî, Kaidetü lâ darara velâ dirâra, 1/293). Zarar ve faydanın iç içe bulunduğu durumlarda ise hangisinin baskın olduğuna bakılacağı ve buna göre bir hükme varılacağı ifade edilmiştir. Zira genellikle dünyadaki nesneler ne tamamen yararlı ne de tamamen zararlıdırlar. Diğer bir ifadeyle dünyada fayda ve zararın, maslahat ve mefsedetin saf hâlde bulunması pek mümkün değildir. Birçok faydalı şeyin zararı olduğu gibi, zararlı şeylerin de faydası vardır. O hâlde bir nesnenin hükmü belirlenirken izlenmesi gereken yol, bir zarar ve fayda mukayesesi yapma ve bunun neticesinde faydası zararından çoksa onun helâl olduğuna, zararı faydasından daha çoksa onun da haram olduğuna hükmetmedir. (Sübkî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/123).

Nitekim Yüce Allah içkiyle ilgili ilk indirdiği âyet-i kerimelerden birisinde bu duruma işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur.” (Bakara sûresi, 2/219). Zarar ve faydanın eşit olduğu durumlarda ise “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır.” kaidesi gereğince söz konusu fiilin caiz olmadığına hükmedilir. (Mecelle, md: 30).

Fakat her ne kadar fıkhen zararı faydasından az olan nesnelerin haram olduğuna hükmedilemese de, zararın miktarına göre tenzihî veya tahrimî mekruhluktan bahsedilebilir. Bu yüzden bazı gıdalar haram sınırları içine girmese bile, bir kısım riskler taşıması yönüyle din nazarında matlup olmayabilirler. Pekçok âyet-i kerimede yenilmesine müsaade edilen gıdaların hükmü olarak sadece “helâl” demekle yetinilmeyip, ayrıca “tayyib” vasfının da ilâve edilmesi, böyle bir yaklaşımı desteklemektedir. Bu açıdan zararla ilgili ifade edilen hususları gıdalar hakkında düşünecek olursak Müslümanlara düşen vazife, mümkün olduğu kadar temiz ve zararsız gıda elde etmenin yollarını aramaları ve zararı az da olsa, bile bile zararlı gıda maddelerini üretmekten ve almaktan uzak durmalarıdır.

Burada bir hususa daha işaret etmeliyiz: Çoğu zaman bir maddenin insana zararlı olup olmadığı tecrübe yoluyla bilinebilirse de, özellikle gıdaların çok çeşitlendiği ve karmaşık bir hâl aldığı günümüzde bunun tespiti her zaman kolay olmayabilir. Dolayısıyla fıkıh ilmiyle meşgul olan araştırmacılar, konuyla ilgili müsbet ilimlerin ve uzman kişilerin elde ettikleri araştırma sonuçlarını dikkate alarak, buna göre bir hüküm vermelidir. Dahası gıdalarla ilgili uzun araştırma ve tecrübeler neticesinde elde edilmiş ve kanun maddesi hâline getirilmiş ölçü ve kriterlerin gözetilmesi sadece merî hukukun bir gereği değil aynı zamanda dinî bir mes’uliyettir. Zira Yüce Allah, “Şayet bilmiyorsanız, ilim sahiplerine sorunuz.” (Nahl sûresi, 16/43) kavl-i kerimiyle, bilgi sahibi olunmayan konularda, uzman ve ihtisas sahibi kimselere başrulmasını emretmektedir.

Hiç şüphesiz daha çok temizlik ve hijyen kurallarına gereği kadar dikkat edilmemesinin bir sonucu olarak gıdalarda yer alan bakteri, virüs ve mantar gibi patojenlerin veya insan vücuduna zararlı olan kimyasal ve toksinlerin ya da belli miktarın üzerinde alındığında farklı rahatsızlıklara sebebiyet veren ağır metallerin tespit edilmesi ve aynı zamanda gıdalarda bulunmasına müsamaha gösterilen minumum miktarlarının belirlenmesi gibi hususlar bir ilahiyatçıdan ziyade kimyacıların ve gıda mühendislerinin uzmanlık alanına girmektedir. Buna göre şayet herhangi bir gıda maddesiyle ilgili elde edilen veriler, onun yetkili makamlarca bildirilen aralıkların dışında bir kısım zararlı maddeler içerdiğini gösteriyorsa, bunların insan için zararlı oldukları ortaya çıkmış olacağından söz konusu gıdaların caiz olmadığı da anlaşılmış olacaktır. (Tavîle, Fıkhu’l-et’ime, s. 30).

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz