Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Adına Kurban Kesme

Kurban ibadetiyle ilgili kimileri tarafından yapılan, kimileri tarafından tenkit edilen bir uygulama, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) adına kurban kestirme uygulamasıdır. Öncelikle burada karıştırılmaması gereken husus şudur ki; tüm ibadetler gibi kurban da Allah için, Allah adına yapılır, başkası adına yapılamaz. Başka mülahazalar, ibadetteki ihlası öldürür, ibadeti batıl kılmaya kadar varır. “Efendimiz adına” derken ifade benzerliği olsa da aslında bu manaya muhalif bir şey kastedilmemektedir. Kurban yine Allah için kesilmekte ama kişi, kestiği kurbanın sevabını Peygamber Efendimiz’e hediye etmekte, bu kurban vesilesiyle Cenab-ı Hak’tan, Efendimiz’e olan lütuflarını artırmasını dilemektedir; uygulamanın mahiyeti bundan ibarettir. 

İşte bu manada kişinin gerek Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) gerekse başkası adına, gerek hayattaki birisi gerekse şu an yaşamayan birisi adına kurban kestirmesi caizdir ve bizzat Efendimiz’in bir uygulamasına dayanmaktadır. Allah Resûlü, kurban bayramında iki koç kurban etmiş ve birisini kendisi ve ailesi adına, diğerini ise Allah’ın birliğine inanan ümmeti adına kurban ettiğini söylemiştir (İbn Mâce, edâhî 1; Ebû Yusuf, el-Âsâr s. 61; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/319). 

Başka bir rivayette, ikinci kurbanı, ümmetinden kurban kesemeyenler adına kestiği dile getirilmektedir (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/300). 

Hazreti Ali (radıyallahu anh) de, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) kendisine, O’nun (sallallahu aleyhi vesellem) adına kurban kesmesini öğütlediğini, ömrünün sonuna kadar da bunu bırakmamaya niyetli olduğunu söylemiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/420).

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre, başkaları adına, özellikle Efendimiz adına kurban kesmek caizdir, hatta müstehaptır.

Burada karıştırılan bir nokta şudur: Bazı imam ve fakihlerden, hayatta veya ölmüş birisi adına kurban kesilmesinin caiz olmadığına (en azından bazı şartlarla caiz olduğuna) dair bir görüş nakledilmektedir. Bu görüş; kesilen kurbanın, kendisi için kesilen kişinin kurbanı kabul edilmesi, dolayısıyla eğer kurban borcu varsa bu borcu düşürmesiyle ilgilidir. Evet, kurban borcunun düşmesi için, kişinin eğer yaşıyorsa vekâlet vermiş olması, şayet vefat ettiyse vefat etmeden önce bunu vasiyet etmiş olması gereklidir. Zira kurban bir ibadettir ve ibadet kimin üzerine vacip ise onun irade, niyet ve kastı gereklidir. (Sünnet’te bunun istisnası sayılabilecek bazı durumlar da vardır.)

Halbuki şu ince nokta dikkatten kaçmaktadır: Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) adına kurban kesildiğinde, aslında bu kurbanın sahibi, yine kurbanı kesen kişidir. Bu kişi yalnızca kurbanının sevabını Efendimiz’e hediye etmekte, kestiği bu kurbanı vesile ederek Cenab-ı Hak’tan, Efendimiz’e olan rahmetini, lütfunu, keremini artırmasını istemektedir. Kurbanını, duasının kabulüne vesile ve şefaatçi kılmaktadır. Yani kurban yine kesen/kestiren kişinin kurbanıdır; kurban sahibi odur. Dolayısıyla bu konu, fukahanın cevaz vermediği konudan farklıdır. Bunda herhangi bir mahzur olması şöyle dursun, bu konuda bizzat Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) uygulama ve tavsiyeleri mevcuttur. Bu da meseleyi en azından caiz kılar. Müstehap veya sünnet kabul edilmesi bile mümkündür.

Böyle kesilen bazı kurbanlıkların üzerine yer yer, kurban sahibi olarak Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) isminin yazıldığını görmekteyiz. Bu masum bir teknik hatadır; kurbanın sıhhatine zarar vermez. Hatta kurban sahibi belki isminin bilinmesini istemiyor, hayrını gizli tutmak istiyordur, bu uygulama bunu da sağlamış olur. Kurbanı kesenin, kurban sahibinin ismini bilmesi de zikretmesi de kurbanın bir şartı değildir; kurbanın, sahibinin vekaletiyle kesiliyor olması yeterlidir. 

Özetle; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) adına kurban kestirmek caizdir, dinen herhangi bir sakıncası yoktur. Bunun Sünnet’te delili vardır. 

Yazar: Yusuf Demirtaş

Bir Kurban Hissesine Birden Fazla Kişinin Girmesi

Dinimizin önemli ibadetlerinden biri olan kurbanla ilgili şöyle bir uygulama görüyoruz: Bazı Müslümanlar aralarında para toplamak suretiyle tek bir kurban kestiriyorlar. Örneğin 20 öğrenci harçlıklarını birleştirerek bir kurban kestiriyor ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) mübarek ruhuna hediye ediyorlar. 

Uygulamanın hükmüne girmeden önce bazı bilgileri hatırlamakta fayda var: 

Malum olduğu üzere küçükbaş hayvanları (koyun ve keçi) yalnızca tek kişi kurban edebilirken, büyükbaş hayvanları (sığır ve deve) yedi kişi ortaklaşa kesebilir. Yani büyükbaş hayvanı tek kişi kendisi için kesebileceği gibi, -en fazla- yedi kişi de o hayvana ortak olabilir. Bu, vacip kurbanla ilgilidir. Buna göre küçükbaş bir hayvan ancak bir kişinin vacip kurbanı olabilir. Büyükbaş hayvanın her bir hissesi de böyledir, yalnızca bir kişinin vacip kurbanı olabilir. Bunun şartları, ilmihal kitaplarında mevcuttur.

Hanefîlere göre, büyükbaş hayvanda kurban ortaklığına girmenin şartlarından biri, ortakların hepsinin ibadet niyetiyle bu ortaklığa girmesidir. Diğer mezhepler bu şartı koşmazlar. Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre, ortakların niyetlerinin birbirlerinin kurbanına etkisi yoktur. Yani ortaklığa giren yedi kişiden bir kısmı kurban kesme yani ibadet niyetiyle, diğer bir kısmı yalnızca et almak için girse, et almak için iştirak edenlerin bu niyetleri, diğerlerinin kurbanının sıhhatine zarar vermez. Buna göre ortada âdeta yedi ayrı kurbanlık hayvan var gibidir. Her bir hisse birbirinden müstakil olarak değerlendirilir. Malikîlere gelince onlar zaten vacip kurbanda ortaklığı kabul etmezler. Onlarda ortaklık ancak nafile kurbanda söz konusu olabilir. (Detaylı bilgi için bkz. Halebî, Mülteka’l-Ebhur s.168; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc 6/126; İbn Kudâme, el-Muğnî 9/437; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid 2/196-197)

Fıkıh kitaplarımızdaki bu bilgilerden hareketle bahis mevzuu olan uygulamaya gelecek olursak, toplu olarak kesilen bu kurban tabii ki bir vacip kurban olamaz; sadece nafile kurbanda söz konusu olabilir. -Eğer kurbanı kestirenlerin üzerlerine kurban vacipse- katılımcıların hepsinden ya da herhangi birinden vacip borcunu düşürmez. 

Bazıları, fukahanın, bir kurbanın ancak tek bir kişi adına kesilebileceğine dair beyanlarını delil göstererek bunun caiz olmayacağını dile getirmektedirler. 

Evet, fıkıh kitaplarında, kurbanların (ya da büyükbaş hayvanların yedide bir hissesinin) ancak tek kişi adına kurban edilebileceğinin üzerinde durulur. İtiraz sahiplerinin gözden kaçırdığı şey, fıkıh kitaplarının bunu vacip kurban bağlamında zikretmeleridir. Yani onların söyledikleri, “Bir kurban/bir hisse kaç kişinin üzerinden vacip kurban borcunu düşürür?” sorusunun cevabıdır. Söz konusu uygulamada ise insanlar bir araya gelerek nafile bir kurban kestirmektedirler. 

Bu uygulamaya gelen bir itiraz da şudur: İbadetler kıyas kabul etmez; Kur’ân ve Sünnet’te nasıl varid olduysa öyle yapılır. Bu uygulamanın Sünnet’te benzeri yoktur, dolayısıyla böyle bir kurban nafile de olsa sahih olmaz. 

Burada zikredilen argümanlar doğru olsa da meseleye şöyle yaklaşmak mümkündür: Kurban kestirme niyetiyle yani ibadet kastıyla aralarında para toplayıp böyle bir irade ortaya koyan insanların yaptığı bu şeyin Allah katında “kurban” olarak kabul görmeyeceğine dair elimizde bir delil yoktur. Özellikle kurban kestirmeye gücü yetmeyen kimselerin kurbanın bereketinden tamamen mahrum kalmamak ve kestikleri kurbanın etini fakir insanlara ulaştırmak için böyle bir şey yapmalarının ne gibi bir mahzuru olabilir? Zira yapılan fiilin aslı yani kurban kesme, dinde mevcuttur. Bilemediğimiz husus, meselenin vasfıyla ilgili bir konudur. Cenab-ı Hakk’ın merhameti geniştir; O’nun, kurban maksadıyla yapılan bu fiili, yapanların niyetine uygun olarak kabul edeceğini umarız. En kötü ihtimali düşünüp bunun kurban sayılmayacağını varsaysak bile bu, ibadet niyetiyle, Allah’a kurbet kastıyla yapılan bir fiildir. Dolayısıyla bu kişiler Allah’ın izniyle niyetlerinin sevabını alırlar. En azından sadaka vermiş, kestirdikleri hayvanı muhtaçlara dağıtmış olurlar. Bu açıdan da yine bir ibadet işlemiş, sevaba girmiş olurlar ki kurbandan maksat da bundan başka bir şey değildir.

Kurbanda aslolan, Allah’ın kurbanlık vasfı verdiği bir hayvanın, Allah’a kurbet (yaklaşma) kastıyla kurban edilmesidir. Kurbanın vasfı ne olursa olsun bunu tek kişinin ya da çok kişinin yapabileceğiyle ilgili açık net bir nass yoktur. Tek kişinin yapmasıyla ilgili nasslar, kişilerin üzerine vacip olan bir ibadetin ifasıyla ilgilidir. Halbuki bizim meselemiz nafile kurbanla ilgilidir; şahısların üzerinden vacip borcunu düşürecek bir durumdan söz etmiyoruz. 

Kaldı ki bunun Sünnet’te delilinin olmadığı iddiası da doğru değildir. Meselenin aslını Sünnet’te görmek mümkündür:

Sünen-i Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte, Ebû Eyyub el-Ensârî hazretleri, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) zamanındaki uygulamayı anlatırken: “Kişi kendisi ve ev ahalisi adına kurban keserdi.” demektedir. (Tirmizî, edâhî 10) Aynı manayı ifade eden başka hadisler de vardır. Her ne kadar burada aile adına kurban kesen, aile reisidir; dolayısıyla kurbanı kesen irade yine tek kişinin iradesidir denebilirse de neticede kurbanın arkasında tek bir kişi değil, bir ev halkı vardır. 

Öte yandan, Sünen-i Ebî Davud’daki diğer bir hadis-i şerifte de Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Bir ev halkına her yıl bir udhiyye bir de atîre kesmeleri vaciptir.” (Sünen-i Ebî Davud, dahâyâ 1) (Atîre: Recep ayında kesilen bir kurban. Sonradan bu atîre uygulaması kaldırılmıştır) Görüldüğü gibi burada Allah Resûlü, vacibi tek bir kişiye değil, bütün ev halkına izafe ediyor.

Büyükbaş hayvanı yedi kişinin kesebilmesi de bunun aslına delil kabul edilebilir. Daha önce de söylediğimiz gibi İmam Malik büyükbaş bile olsa vacip kurbanda ortaklığı caiz görmemektedir. Ama nafilelerde farklı düşünmekte, nafile kurbanda ortaklığı caiz görmektedir. 

Öte yandan, nafilelerde, farz ve vaciplerde olmayan bir esneklik söz konusudur. Fıkıh kitaplarında, farz ve vaciplerde caiz kabul edilmeyen bazı şeylerin nafilelerle ilgili olarak caiz kabul edilebileceği, bu hususta genişlik söz konusu olduğu üzerinde durulur. Bu yüzden, nafile kurbanlarla ilgili olarak yapılan bu uygulamayı reddetmek çok katı bir hüküm olur. Kaldı ki hem ibadetin aslı Sünnet’te vardır hem de Sünnet-i Seniyye’de benzeri uygulamalar mevcuttur.

(Gerçi mevzumuza tam delil olmaz ama meseleyi teyit babından zikredebileceğimiz bir şey de, Bakara sûresine ismini veren “bir ineğin kesilmesi” meselesidir. Cenab-ı Hak Benî İsrail’e bir inek kesmelerini emrediyor. Aslında bunun kurban sıfatıyla olup olmadığına dair bir şey bilmiyoruz, konu farklı bir meseleyle ilgili ama bizim meselemizle bir benzerliği var, o da şu: Cenab-ı Hak, bir hayvan kesilmesini emrediyor ve o hayvanı kesmeyi tüm kavme emrediyor, yalnızca bir şahsa değil. Yani bu kesme işinin arkasında pek çok insanın iradesi olacak şekilde bir emir söz konusu. Neticede de öyle yapıyorlar ve cemaat olarak tek bir hayvan kesiyorlar.)

Geriye bir mesele kalıyor: Peki bu insanlar bir büyükbaş hayvanın bir hissesine girdiklerinde -bunun şer’î anlamda kurban sayılmadığını varsayarsak- bu, diğer hisse sahiplerinin kurbanlarının sıhhatine zarar verir mi? 

Bu bölümün başında yaptığımız açıklamalara dikkat edildiğinde, Hanefîler dışındaki cumhur, hisselerin birbirinden müstakil olduğu görüşündedirler. Dolayısıyla onlar açısından ortada herhangi bir problem yoktur. Hanefîler ise tüm hisse sahiplerinin ibadet niyetiyle ortaklığa girmiş olmasını şart koşmaktadırlar. Aralarında para toplayıp Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ruh-u şeriflerine hediye etmek üzere kurban kesen bu kimselerin de ibadetten başka bir maksatları yoktur. 

Yaptığımız açıklamalar zaviyesinden meseleye bakılınca şu açıkça görülecektir: Öncelikle bu kişiler ibadet niyetiyle ve kurban kestirme gayesiyle böyle bir şey yapmaktadırlar. Allah (celle celâlühü) onların niyetlerini mükafatlandıracaktır. Kurban kesme gayesiyle yaptıkları bu fiili de kurban olarak kabul edeceği umulur. Zira bu kurban aslında sair tüm şartlarını taşımakta, sadece kurbanın arkasında tek bir kişinin iradesi yerine birden fazla kişinin iradesi bulunmaktadır. Bunun kurbanı kurban olmaktan çıkaracağına dair söylenecek her şey de delilsizdir. En kötü ihtimali ele alıp bunun kurban sayılmayacağını varsaysak bile kesilen hayvan ve dağıtılan et en azından sadaka olur ve başka bir ibadet yerine getirilmiş olur. Büyükbaş hissesine girilmesi durumunda da dört mezhebe göre de bunun diğer hisselere zararı yoktur.  

Belki son bir şüphe akla gelebilir: Bu uygulamanın Sünnet’te benzeri yoktur, dolayısıyla bid’at olur. 

Yukarıdaki açıklamalarımız dikkatle incelendiğinde aslında buna da mahal olmadığı anlaşılır. Kurban bir ibadettir; bu kişilerin maksadı da kurbandan, ibadetten, Allah’a kurbet düşüncesinden başka bir şey değildir. Sonra kurban, şartlarına uygun olarak kesilmektedir. Alışılmış kurban uygulamasından tek farkı, kurbanı tek kişinin değil çok kişinin kesmesidir. Buna benzer uygulamaların da Sünnet’te olduğunu gördük.

Bütün bunlarla birlikte, insanların aklına gelebilecek bu ve benzeri tereddütlere kapıları tamamen kapatma adına, böyle kestirilen kurbanlar, vacip kurban hisselerinin girdiği büyükbaş hayvanların hisselerine katılmasa daha uygun olur. Zaten bu tür organizasyonları yapan kuruluşlar, genel itibariyle vacip ve nafile hisselerini ayrı ayrı kaydetmektedirler.  

Sözün özü: İnsanların aralarında para toplayarak nafile kurban kestirmesi uygulamasıyla ilgili şer’i olarak herhangi bir problem söz konusu değildir. Bilakis özellikle mali durumu kurban kesmeye el vermeyen kişilerin, örneğin öğrencilerin ve çocukların da kurbana iştirak etmesine, kurban kesme mazhariyet ve bereketinden istifade etmesine fırsat sunar, güzel bir âdettir denebilir. Yine de kimsenin aklında bir tereddüt bırakmamak için, vacip hisseleriyle birleştirilmese daha iyi olur.

Yazar: Yusuf Demirtaş

KURBAN ORGANİZASYONLARINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

İslâm’ın önemli ibadetlerinden biri olan kurban ibadetinin geçmişi, insanlık tarihinin başına kadar uzanır. Kurban, fertlerin üzerine vacip olan bir ibadettir. Bununla birlikte bu ibadetin sosyal bir yönü de vardır; fertler, kestikleri kurbanın etini başkalarıyla da paylaşırlar. Bu da toplumun fertleri arasında yakınlaşmaya, kaynaşmaya, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesine katkıda bulunur. 

Kurban kesmek, Rabbimiz tarafından biz kullarına yüklenmiş bir sorumluluk ve pek çok hikmetleri olan bir ibadettir. Başka bir şey, başka bir ibadet onun yerini tutmaz. Her ibadetin kendine ait ayrı bir yeri vardır. Dolayısıyla, kurban kesmenin yerine sadaka verme, iyilik yapma gibi bir şey konulamaz. Bunlar ayrı ayrı ibadetlerdir, hepsinin kendine göre ehemmiyeti vardır ve tüm ibadetlerin dinimizin ortaya koyduğu şekliyle yerine getirilmesi, biz kulların vazifesidir. Bu, ibadetlerdeki taabbüdîliğin, yani ibadetleri Allah emrettiği için ve O’nun emrettiği şekilde yapmanın gereğidir. 

Kurban Organizasyonları

Az önce söylediğimiz gibi kurban ferdî bir ibadettir. Ama bu, fertlerin bu konuda bir araya gelip yardımlaşmalarına, kurban etrafında yapacakları müşterek faaliyetlere mâni değildir. 

Hem kurban sahiplerinin –özellikle herhangi bir sebeple kendi kurbanlarını kesme imkânı olmayanların- işini kolaylaştırma hem de konunun sosyal yönünün daha geniş bir alana taşınması adına bazı kuruluşlar kurban organizasyonları yapmakta, kurban kesecek kişiler adına toplu olarak bu işi gerçekleştirmektedirler. Konu hem bir ibadetle ilgili olması hem de işin maddi boyutunun bulunması, meselenin hassasiyetle ele alınmasını ve tüm şartlarına riayet edilerek yapılmasını gerekli kılmaktadır. 

Her şeyden önce şu hususun üzerinde durmakta fayda var: Kurban organizasyonları yapan hayır kuruluşları; bizim işimizi kolaylaştıran, bize hayır fırsatları hazırlayıp sunan, ferdî imkanlarımızla yapamayacağımız ölçüde hayırlarımızı geniş alana taşıyan, bu meyanda dünyanın öbür ucundaki insanlara el uzatabilmemizi sağlayan kuruluşlardır. Kötü niyetli olanları istisna edecek olursak bu kuruluşlar, bizim gibi iyilik yapmak isteyen insanlara yardım etmeye ve yapılan hayırların dar bir alanda sıkışmasındansa çok geniş alanlara taşınmasını sağlamaya çalışan “hayır emekçileri”dir. 

Bu tür kurumlardan hizmet alan insanlar olarak bizlerin meseleye böyle yaklaşmamız ve bu kurumlara karşı minnet duymamız gerekir. Yoksa hep şüphe ve ithamlarla meseleye yaklaşma, kötü örneklerden hareketle tüm kuruluşları karalama, bu imkanlardan mahrum kalmamıza sebebiyet vereceği gibi, işi yapan insanların da kuvve-i maneviyesini kırar. Ancak bu, işi denetlememize ve sorgulamamıza mâni değildir, olmamalıdır. Zira denetleme ve sorgulamalarımız sayesinde bu kurumlar, varsa eksikliklerinin ve hatalarının farkına varır, onları giderir ve telafi ederler. Bunun yanında bu kuruluşlara da düşen; meşruiyet, dürüstlük ve şeffafiyetten taviz vermemeleridir.

Şimdi maddeler halinde, kurban organizasyonlarında dikkat edilmesi gereken hususları ortaya koymaya çalışalım:

1. Vekâlet

Yukarıda söylediğimiz gibi kurban ferdî bir ibadettir. Her ibadette olduğu gibi kurban ibadetinde de kişinin niyeti, yani yaptığı bu işi Allah’ın rızasını kazanmak için yapması şarttır.

Kişi kurbanını kendisi kesebileceği gibi vekâlet vermek suretiyle başkasına da kestirebilir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Veda Haccı’nda yanında getirdiği yüz kurbandan altmış üçünü kendisi kesmiş, geri kalanlarını kesmesi için de Hazreti Ali’yi vekil tayin etmişti (Müslim, Hac, 19). 

Vekâlette önemli olan, vekâleti alan tarafın, o kurbanı, kurban sahibi adına kesmesidir. Araya pek çok aracı girebilir, mahzuru yoktur. Yani bir kişi bir başkasına, o bir diğerine, o bir kuruma, o kasaba… devredebilir bu silsilenin uzamasının bir önemi yoktur. Sonuçta kurbanı kesecek kişinin, onu kurban sahibi adına kesiyor olması yeterlidir

Vekâlet vermede lafızların da önemi yoktur, aslolan, bu mananın gerçekleşmesidir.

Netice doğru şekilde hâsıl olduktan sonra vekâletin hangi şekilde verildiğinin de önemi yoktur. Kişi vekâletini vekile bizzat yüz yüze verebileceği gibi, yazıyla, telefonla, e-postayla, bir kuruluşun bunun için hazırladığı formu doldurarak… da verebilir; kurbanı kesecek kişinin onu kurban sahibi adına kesiyor olması yeterlidir. 

Kurbanı kesecek kişinin, kurban sahibinin adını bilmesi, keserken onun adını zikretmesi de şart değildir. Ancak herhangi bir karışıklığın, unutma gibi bir durumun yaşanmaması ve aynı zamanda oluşabilecek muhtemel şüphe ve töhmetlerin izalesi adına böyle yapılırsa daha güzel olur. Yani bu, kurbanın bir şartı değildir; kurulacak sistemle ilgili bir teyit mekanizması olarak düşünülebilir. 

2. Kurban İçin Toplanan Para

Her şeyden önce şunu özellikle vurgulamamız gerekir: Yazının girişinde de söylediğimiz gibi kurban, Rabbimizin bizi mükellef kıldığı ibadetlerden biridir ve onun yerine başka bir şeyin -bu başka şey bir ibadet bile olsa- konması mümkün değildir. Dolayısıyla, kurban için para toplayıp sonra onu başka yerlere harcamak kesinlikle caiz değildir. Gerekçesi ne olursa olsun böyle bir şey, hem ibadetlerle oynamak hem de insanları aldatmaktır, onların hukukuna girmektir ve onların güvenlerini kırma gibi vahim sonuçları da ortaya çıkaracaktır. 

Bunu çok kesin bir şekilde ifade ettikten sonra kurbanın malî yönüyle ilgili diğer meselelere geçebiliriz.

Öncelikle, kurbanda malî konuların ibadetin özüyle ilişkisini doğru anlamalıyız: Kurban için verilen para, kurbanın sahih/geçerli olmasının şartı değildir. Yani kurban sahibinin ille de kendi kurbanının parasını kendisinin vermesi diye bir şart yoktur. Örneğin: Kurbanlık hayvan, birisi tarafından kendisine hediye edilmiş olabilir.. bir başkası ondan para almadan onun adına kurban kesebilir/kestirebilir.. kişi birisine, kurbanını kesmesi için para vermiştir ama verdiği meblağ kurban için yeterli olmamıştır da o kişi geri kalanını kendisi tamamlayıp kurbanı kesmiştir… örnekleri uzatabiliriz. Bunların hepsi caizdir ve kişinin kestiği kurban sahihtir.

Kurban ibadetinin yerine gelmesi için gerekli şart, kişinin kurbana niyet etmesi ve vekile bunun için vekâlet vermesidir. Parayla ilgili konular, işin işleyişinin gerekleri ve vasıtalarıdır, ibadetin özünde olan bir şart değildir. Benzer durum hac ibadeti için de geçerlidir; hacda şart olan, mübarek topraklara gidip hac menâsikini eda etmektir. Mali konular, bunu sağlamanın araçlarıdır. (Bu konuyu iyi anlamakta fayda var, zira ileride gelecek bazı konular bununla ilgili olacaktır).

Kurban organizasyonları için para toplama meselesine gelecek olursak; her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, yazının başında da değindiğimiz gibi konu öncelikle bir ibadettir, sonra mali yanı olan bir meseledir. Bu ikisi de mevzuun hassasiyetle ele alınmasını gerektirmektedir. Bunlarda ortaya çıkacak bir sorun, ilki itibariyle bir ibadette eksikliği, Rabbimizle münasebetlerimizde bir aksamayı; ikinci durum itibariyle ise birilerinin maddi açıdan zarar görmesini ve insanlar arasındaki güvenin sarsılmasını netice verecektir.

Bu tür olumsuz durumların ortaya çıkmaması adına belki en başta söylenecek şey, her şeyin şeffaf olmasının, tarafların konunun gerekli tüm detaylarına vâkıf bulunmalarının lüzumudur. 

Kurban organizasyonları genel çizgileriyle şöyle yürür: Organizasyon, kurban kestirecek insanlardan kurban paralarını toplar, o paralarla kurbanlık hayvanlar satın alır ve kestirir. Daha sonra bu kurbanların etlerini, ya kurban sahiplerine ulaştırır ya da onlardan aldıkları yetki çerçevesinde muhtaç insanlara veya kurumlara dağıtır. Bunu yurtiçinde yapabileceği gibi yurtdışında da yapabilir, tek yerde yapabileceği gibi farklı yerlerde de yapabilir. Talep eden kurban sahiplerine kurbanlarından hisse vermeyi taahhüt edebileceği gibi etmeye de bilir. Bütün bunlar, organizasyonla kurban sahipleri arasındaki anlaşmayla belirlenir. Daha doğrusu, organizasyon kendisine bu konuyla ilgili şer’î sınırlar çerçevesinde bir misyon, bir hedef ve format belirler ve bunu insanlara arz eder; dileyen kabul edip katılır dilemeyen katılmaz.

Hususiyle büyük organizasyonlarda çok katı kurallar belirlemek işi zorlaştırır. Onun için, Allah’ın kurban ibadeti için belirlediği maksat, hedef ve ahkâma uyacak, kurbanın sıhhatine mâni olmayacak, suizan ve suiistimale kapı aralamayacak, yerleşik kanun ve kurallarla çatışmayacak, şeffaf ve anlaşılır bir sistem bu iş için yeterli olacaktır. 

3. Havuz Sistemi

En başta şunu tespit etmekte fayda var: Her bir kurbanın sahibi/sahipleri ayrı ayrı belirlense, o kişilerden bizzat kendi kurbanlarının fiyatı tahsil edilse, neticede de herkese kendi kurbanının etlerinden verilse tabii ki bu en güzelidir ki bazı kuruluşların bu şekilde hareket ettiğini biliyoruz. Böyle bir uygulamaya kimsenin itirazı olamaz. Küçük bir organizasyonda işin böyle yapılması tavsiye edilir. Ancak büyük organizasyonlarda bunu yapmak çok zor, hatta bazı durumlarda imkansızdır.

Kurban organizasyonlarındaki uygulamalardan biri, -özellikle farklı yerlerde, farklı ülkelerde kurban kesilecekse- toplanan paralarla bir havuz oluşturma, toplam harcama miktarını tespit etme, sonra bundan her bir hisseye düşen miktarı hesap ederek kesilecek kurbanların ve hisselerin fiyatlarını buna göre belirlemedir. 

Biraz daha açacak olursak, örneğin geniş çaplı bir kurum, hem muhtaç insanların ihtiyaçlarını görüp kalblerine girme, hem de kurbanların kesileceği yerdeki hayır ve hizmet kurumlarının kurban ve et ihtiyacını karşılama amacıyla dünyanın değişik ülkelerinde kurban organizasyonu yapar. A ülkesinde kurban fiyatları -mesela- 100 dolar iken B ülkesinde 120 dolar, C ülkesinde ise 140 dolardır. 

Bu durumda yapılabilecek bir uygulama; her bir ülkede kesilecek kurbanlar için ayrı ayrı kampanyalar yapıp insanlara öyle duyurmaktır. Yani A ülkesinde kesmek isteyenlerden 100 dolar, B ülkesinde kesmek isteyenlerden 120 dolar… toplanıp, her bir kurbanın, kurban sahibinin istediği yerde, daha önce belirlenmiş olan fiyata kesilmesidir. Bu bir usuldür ve bunda herhangi bir karışık durum yoktur.

Kurban organizatörlerinin yaptıkları bir uygulama da şu şekildedir: Kurum, farklı yerlerde yapacağı organizasyonun masraflarını bütün olarak hesap edip ortalamasını almak suretiyle bir hisse fiyatı belirler. Havuz sistemi derken bunu kastediyoruz. Yani organizasyon kimi yerde 100 dolara, kimi yerde 120 dolara kurban kestirdiği için, bütün bunların ortalamasını alıp bir fiyat çıkarır ve insanlara öyle duyurur. Yani hisse fiyatını mesela 110 dolar olarak belirler; bununla, 100 dolara kestirdiği yerden artırdığı 10 dolarla, 120 dolara kestirdiği yerdekini besler. Bu durum insanlara net ve şeffaf olarak söylendiği takdirde bunda da herhangi bir sakınca yoktur. Yani kurban sahibi bilir ki onun kurbanı A ülkesinde 100 dolara alınmış bir hayvanla kesilmiş olabileceği gibi, B ülkesinde 120 dolara alınmış bir hayvanla da kesilmiş olabilir. Başta söylediğimiz gibi esasında kurbanın kaça alındığının, kurbanın sahih olması açısından bir önemi yoktur; önemli olan, kişinin kurban kestirme niyet ve iradesidir. 

Burada çokça akla takılan bir soru şudur: Kişi kurban için 110 dolar vermiş olsa ve kurbanı 120 dolara kesilse, kurban parasının hepsi kendisinden çıkmadığına göre kurban hayvanının mülkiyetine tam sahip olmamış, bundan ötürü de kurbanı sahih olmamış mıdır? 

Hayır, kişinin kurbanı sahih olur. Tekraren söyleyelim, kurban ibadetinde aslolan, kişinin kurban kesme niyet ve iradesidir. Mali konular bunu gerçekleştirmenin aracıdır; işin özünden değildir. Buradaki havuz meselesinde olduğu gibi, kurum, insanlara net ve şeffaf olarak sistemi anlattığında, insanlar nasıl bir sisteme dâhil olduklarını bilerek ve kabul ederek organizasyona katılmaktadırlar. Dolayısıyla aslında “Benim kurbanım şu kadar paraya senin kurbanın bu kadar paraya alındı” diye düşünmek bile artık çok doğru olmamaktadır. Zira farklı farklı ülkelerden toplu bir alım yapılmış, toplam masraf da hisselere pay edilmiştir. 

Bunu şöyle de düşünebiliriz: Nasıl ki bir kişi toplu kurban kestirmek için bir çiftlikten 10 tane koyunu toplam 1.000 dolara alsa ve kurban sahibi olan 10 kişinin her birinden 100’er dolar toplayıp onların kurbanlarını kestirse bunda bir sakınca görmeyiz. Halbuki bu koyunlardan her birinin aslında farklı kıymetleri vardır ama –kurban sahiplerinin bilgisi ve izni dahilinde olduktan sonra- toplu alımda artık buna bakılmaz. 

Konuştuğumuz mevzuda da bunun çok daha büyük alanda yapıldığını düşünebiliriz. Farklı ülkelerde, farklı fiyatlara satılan hayvanlar, tek bir organizasyon eliyle toplu bir alımla alınmış ve ortalama bir fiyat çıkarılıp katılımcılara öyle yansıtılmış olmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, herkesin sistemin işleyişine dair bilgilendirilmesidir

4. Masraflar (Organizasyon Masraflarının Kurban Fiyatına Eklenmesi)

Bu tür organizasyonlarda yapılan uygulamalardan biri de, kurbanlık hayvanların alım fiyatlarının yanında organizasyon masraflarının da hisse fiyatına eklenmesidir. Böyle büyük bir organizasyonun tabii ki pek çok masrafı olur. Bu masraflar hayırsever bir sponsor tarafından karşılanmıyorsa, organizatörler bunu da hisse sahiplerinden almak durumunda kalır ve hisse fiyatlarına yansıtırlar. Bunun da insanlara detaylı bir şekilde söylenmesi gerekir. Zaten özellikle kurumların sıkı denetlendiği yerlerde kurum yöneticileri gelir ve giderlerini en ince detaylarına kadar belgelemek zorundadır. Bu da olası suiistimallerin önüne geçme adına bir tedbirdir. Kötü niyetli insan tabii ki buna rağmen bir suiistimal yolu bulabilir ancak bunu aşma adına insanlar güvendikleri kuruluşlar aracılığıyla bu işi yapmalıdırlar. Tüzüğü ve uygulamaları şeffaf bir biçimde resmî kurumlarla ve kamuoyuyla paylaşılan kuruluşlarda suiistimal payı asgari seviyeye iner. Hele söz konusu olan, idarecilerini ve kadrolarını tanıyıp güvendiğimiz bir kuruluşsa. Her detayın bilinemediği hususlarda işin oluru bulunduktan sonra her meseleye yine şüpheyle yaklaşmak, olurları olmaz hale getirir, hayatı zorlaştırır. İnsan, elinden gelen tüm tedbirleri aldıktan sonra, bilemediği küçük boşlukları güveniyle doldurmak durumundadır.

Masraflar konusunda akla gelebilecek bir tereddüt, yapılan tüm masrafların gerekli olup olmadığı, masraf kalemi olarak gösterilen bazı şeylerin lüks, israf kategorisinde olabileceğidir. Bununla ilgili de kurumlar masraflar için belli bir limit koymalıdırlar. Yani iş havale ettikleri kurum ya da kişilere, masraf kalemlerinin çıkabileceği üst limiti söyleyip daha fazlasının hisseye yansıtılamayacağını şart koşmalıdırlar ki suiistimallere kapı aralanmasın.

Böyle bir kuruluşa sorduğumuz soru ve aldığımız cevap şöyledir:

Soru: Toplanan paralar kurban organizasyonunda yer alan kişilerin yeme içmeleri, yol masrafları, kalacak yerleri için de harcanıyor mu?

“Eğer sorunuzda kurban organizasyonuna katılmak için farklı yerlerden kesim yapılan ülkelere giden ziyaretçilerin masrafını soruyorsanız, bu kişiler bütün giderlerini kendileri karşılıyor. 

Bütün ülkelerde yereldeki yardım dernekleri ile çalışıyoruz. Onların bize bildirdiği organizasyon giderleri aşağıdaki şekildedir:

  • Kurbanlıkların pazardan veya çiftliklerden satın alma maliyeti 
  • Kurbanlıkların mezbahanelere getirilmesi ve evlere dağıtımı için nakliye masrafları (araç, benzin ve şoför) 
  • Kira maliyetleri (mezbahane, hayvan barınakları vs. gibi) 
  • Organizasyonda görev alan bütün personel giderleri (kasap, veteriner, eti parçalama, paketleme, yükleme ve dağıtmada görev alanlar vs) 
  • Materyal giderleri (yelek, branda, poşet vs) 
  • Kurban sonrası temizlik masrafları
  • Organizasyonu gerçekleştiren kurum masrafları

Not: Kesim organizasyonunu gerçekleştiren kurumlar ile yaptığımız anlaşmaya göre, onlar tüm organizasyon maliyetlerini%15 ile sınırlı tutmalı ve bizden talep edilen miktarın %85’ini kurbanlık satın almada kullanmalı.”

Soru: Kurban organizasyonundan toplanan paralardan, organizasyonu yapan kurum/kuruluşun kurban mevsimi ve organizasyonu dışındaki giderlerine harcanıyor mu? Örneğin, varsa kuruluşun faturalarının, kirasının, çalışanların maaş vb. giderlerinin ödenmesi gibi.

“Biz kamu yararına faaliyet gösteren bir dernek statüsünde çalışmalarımızı yürütüyoruz ve bütün giderlerimizi bize gelen bağışlardan organizasyon payı almak suretiyle karşılıyoruz. Bulunduğumuz ülkedeki dernek mevzuatına göre bu oran %30’a kadar makul karşılanmaktadır. Biz de oranımızı şu şekilde hesaplıyoruz: Bir önceki yılda gerçekleşen toplam yönetim giderlerimizi (kira, personel, büro malzemeleri vs.) yine aynı senenin bütün projelerden gelen toplam bağış rakamına oranlıyoruz. Bu sene bu rakam %12 çıktı. Biz bu oranı bütün kampanyalarımıza uyguluyoruz. Yani kurban için de %12 oranında organizasyon gideri alıyoruz.”

Bu uygulamalarda dinî herhangi bir sakınca yoktur. Kurban sahibi, kendisinden talep edilen miktarı verirken şunu bilmektedir ki, verdiğim paranın şu kadarı doğrudan kurban alımına, şu kadarı da kesimin ve organizasyonu yapan kuruluşun masraflarına gitmektedir. Dolayısıyla kişi, kurbana tekabül eden miktarı kurban ibadeti için, geriye kalan miktarı da organizasyonun masraflarına ve bu hayırlı hizmeti kendisine sunan kurumun devamlılığı adına ortaya çıkan diğer giderlere harcanmak üzere verdiği bir sadaka olarak düşünmelidir. 

5. Arta Kalan Paralar

Yine çokça sorulan ve üzerinde konuşulan bir husus da kurban organizasyonundan arta kalan paraların nasıl kullanılacağı hususudur.

Eğer tüm organizasyon gerçekleştirildikten sonra geriye bir para kalıyorsa, o paraya da kurban alınıp kestirilmeli, yani kurban için toplanan tüm paralar kurban kesiminde kullanılmalıdır. Suizan ve suiistimallerin önüne geçme adına bu çok büyük önem arz etmektedir. Kurban sahiplerinden bunun için önceden izin alınması durumu bundan müstesnadır.

Yine bununla ilgili soru sorduğumuz kurumun cevabı şu şekildedir:

“İçinde bulunduğumuz ülkenin dernekler mevzuatı gereği bize hangi amaç için bağış yapıldıysa sadece o amaç doğrultusunda harcama yapmak durumundayız. O yüzden gelen kurban bağışlarının tamamı yine kurban organizasyonu için kullanılmaktadır. Kampanya sonrası elimizde kurbana ait bir miktar kalmamaktadır.”

6. Kurbanların Kurban Bayramı’nda Kesilmesi

Kurban Bayramı’nda kesilen kurbanın dinî ıstılahtaki adı “udhiyye”dir. Bu bir açıdan “kurban” kavramının genişliğinde olsa yani “ibadet kastıyla kesilen hayvan” anlamına gelse de genelde diğer kurbanlar farklı adlar (akika, hedy vs) almış olup, udhiyye genel olarak Kurban Bayramında kesilen kurbanın özel adı gibi olmuştur. Biz de aşağıdaki açıklamalarımızda onu bu manada kullanacağız. 

Udhiyyelerin Kurban Bayramında, “eyyâmü’n-nahr” denilen kurban kesim günlerinde kesilmesi şarttır. Bu da -fukahanın ekseriyetine göre- bayramın ilk üç günüdür. Çünkü udhiyye, aynen namaz ve oruçta olduğu gibi vakte bağlı bir ibadettir. Ancak kurbanın her türü vakte bağlı değildir. Mesela bir kişi nafile olarak kurban kestirmek isterse senenin herhangi bir gününde bunu ifa edebilir. Akika ve vakte bağlı olmayan adaklar da böyledir.

Bundan dolayı, bazı organizasyonlar şöyle bir uygulama geliştirmişlerdir: Katılımcıların udhiyye sıfatıyla kestirdikleri kurbanlarını mutlaka kurban kesim günlerinde kesmekte, diğer kurbanları yani adak, nafile ve akikaları keserken ise -kurban sahiplerinden izin almak şartıyla- başka maslahatları da gözetmektedirler. Bu maslahatlardan bazıları şunlardır: 

  • Udhiyye dışındaki kurbanların bir kısmını, Kurban Bayramından bir iki gün önce kesip etlerini hazırlayarak, iştirakçilerin bayramın ilk günü kurban eti yemelerini sağlamaktadırlar. Zira bayramın ilk günü yapılan kesimlerden çıkan etlerin insanlara ulaştırılması zaman alacak, insanların kestiği tek kurban buysa, kültürümüzde olduğu şekliyle ailesine bayramın ilk günü kurban eti yedirmekten mahrum kalacaktır. 
  • Udhiyye dışındaki kurbanların bir kısmının kesimi ise seneye yayılmaktadır. Zira aynı anda kesilen kurbanların depolanması da ayrı bir külfettir. Bu kurbanlar, et ihtiyacı ortaya çıktıkça kesildiğinde hem etler taze olarak yenmiş hem de depo masrafından kurtulunmuş olur. 

Udhiyye dışındaki kurbanlarla ilgili olarak yapılacak bu ve buna benzer uygulamalar, bu kurbanların özel bir kesim vakti olmadığı için caizdir, bunda herhangi bir sakınca yoktur. Tabii ki bunun yapılabilmesinin şartı, kurban sahiplerinin bundan haberdar olması, kurbanlarını verirken bunu kabul ederek vermeleridir. 

Burada karıştırılan bir nokta vardır: Malum olduğu üzere, yeterli imkanlara sahip bulunan bir Müslümanın Kurban Bayramı’nda kurban kesmesi vaciptir. Kişi tek bir kurban kesebileceği gibi birden fazla da kesebilir. Bu durumda, -kişiye bir kurban kesmek vacip olduğu için- kestiği kurbanların biri üzerindeki borcu düşürecek, diğerleri nafile olmuş olacaktır. Ancak kişi, mesela 5 tane kurban kesiyorsa hepsini “udhiyye” sıfatıyla kesmek de isteyebilir. Bunlardan birinin vacip borcunu düşürmesi, diğer dördünü udhiyye olmaktan çıkarmaz. Değişen sadece kişiye vacip olup olmamasıdır ki bunun başka şahıslar açısından bir önemi yoktur. Dolayısıyla kişi 5 kurban verip hepsini de udhiyye olarak kayıtladıysa, bütün bu beş kurbanın hepsinin kurban kesim günlerinde kesilmesi gerekir. Bazı organizatörlerin buradaki durumu yanlış anlayıp, “1 tanesi vacip, onu Kurban Bayramı’nda kesmemiz gerekir ama diğer 4 tanesi nafile, dolayısıyla herhangi bir zaman kesebiliriz” gibi düşünmeleri olasıdır. Bu bir yanlış anlamadır. Diğer dört kurbanın farklı zamanlarda kesilebilmesi için kurban sahibinin bunu kabul etmesi gerekir. Aynı durum maddi imkanları kısıtlı olduğu için kendisine kurban vacip olmayan kimse için de geçerlidir. Yani bu kişinin kestiği kurbanın nafile olması, udhiyye olmasına mâni değildir.

Aynı şekilde, bir kurban, vakte bağlı olmayan adak veya akika da olabilir. Dolayısıyla aslında Kurban Bayramı’nda kesilmesi şart değildir. Ancak kurban sahibi yine de kurbanını Kurban Bayramı’nda kestirmek istiyordur. Bu durumda kişinin bu isteği mutlaka yerine getirilmeli, kurban, kesim günlerinde kesilmelidir.

İşte bu tür durumlarda organizasyona düşen, kurban aldıkları kişilerin kurbanlarının hangi türden olduğunu net olarak onlarla görüşmesi, eğer udhiyye değilse veya birden fazla udhiyye kesmek istiyorsa kurbanların sene içine dağıtılmasının maslahatlarını onlara anlatması ve mutlaka Kurban Bayramı’nda kesilmesi gerekenlerin dışında kalan kurbanların kesim zamanıyla ilgili tasarruf adına onların iznini almasıdır. Bu konuda kurban sahiplerine de düşen; kurbanının en verimli şekilde kullanılmasını önceleyerek, kuruluşa bu hususta gerekli izin ve yetkiyi vermesidir. Güvenmediğimiz bir organizasyona zaten kurbanımızı emanet etmeyiz; ama güvenip kurbanımızı verdiğimiz bir kuruluşa da kurbanın en güzel şekilde değerlendirilmesi adına gerekli yetkiyi verip hareket alanı sunmalıyız.

7. Ucuz Fiyata Kurban Kestirme

Şu tür duyum, şüphe ve endişeler de ortada dolaşmaktadır: Bazı kurumlar, kurban sahiplerinden, bulundukları ülkenin veya beyan ettikleri başka bir ülkenin hayvan fiyatlarına göre bir meblağ almakta ama kurbanları, hayvanların çok ucuz olduğu bir ülkede kestirip dağıtmakta, geri kalanını da başka hayır işlerine sarf etmektedirler.

Ne amaçla yapılırsa yapılsın bu, insanları aldatmadır. Yukarıda dördüncü bölümde de değindiğimiz gibi, kurban adına toplanan tüm paralar, kurban kesimi ve masraflarına harcanmalıdır. Bu yapıldığı takdirde benzer suiistimallere mahal kalmaz.

8. Kurban Sahipleriyle Yapılan Anlaşmaya Sadık Kalma

Yukarıda da farklı şekillerde değindiğimiz gibi organizatör kurum; yaptığı tüm faaliyetlerde son derece hassas ve şeffaf hareket etmeli; yapacağı her şeyi kurban sahipleriyle paylaşmalı, onların izniyle yapmalı, onlarla yaptığı anlaşmanın her bendine uymakta titizlik göstermelidir. Bu, yapılan muamelenin sıhhati açısından önemli olduğu gibi, bu tür hayır faaliyetlerinin devamlılığı, daha sonraları yapılacak benzer faaliyetlerin sağlıklı yürümesi ve insanların katılımlarının sağlanması adına güvenlerinin kazanılması/kaybedilmemesi adına da çok büyük ehemmiyeti haizdir. 

Mesela A ülkesinde kestirilmek üzere insanlardan para alındıysa, herhangi bir zaruret olmadan kurbanlar B ülkesinde kestirilmemeli; eğer böyle bir şey yapılmak zorunda kalındıysa, kurban sahiplerine (gerekirse kamuoyuna) gerekçesiyle birlikte duyurulmalıdır. Buna bağlı gelişecek yeni malî ve benzeri durumlar varsa onlarla ilgili de hesabını açıklamalıdır. 

9. Kurban Etlerinden Alınacak Hisse

Yaygın uygulamalardan biri de, talep eden kurban sahiplerine, hayır için verdikleri kurbandan “hisse” adıyla bir miktar et verilmesidir. Bazı kurban sahipleri, mutlaka kendisi için kesilen kurbandan et almak istemektedirler. Eğer organizasyon küçükse, hatta bazı yerlerde yapıldığı gibi eğer kurban sahipleri kurbanlarının kesimi esnasında hazır bulunabiliyorlarsa belki bu mümkün olabilir. Ancak farklı farklı ülkelerde kurban kestiren bir organizasyonun bunu yapması mümkün değildir. Mümkün olsa da, yapmaya değmeyecek derecede büyük meşakkat içermektedir.

Öncelikle şunu tespit edelim; kişinin mutlaka kendisi için kesilen kurbanın etinden almasının gerektiği, başka bir hayvanın etinden alamayacağı şeklinde bir hüküm yoktur. Yani böyle bir durumda kişiye, kesilen başka bir kurbanın etinden verilmesi caizdir. Kişinin mutlaka kendi kurbanının etini alması üzerine anlaşma yapılması durumu bundan müstesnadır. Kaldı ki geniş çaplı organizasyonlarda durumun zorluğunu bilen hiçbir kurum böyle bir şey vaadetmeyeceği gibi, yaptığı hayrı yerine ulaştıran kurumun işini zorlaştırma demek olan böyle bir şeyi de hiçbir hayır sahibi talep etmez/etmemelidir. En başta söylediğimiz gibi, bu tür kurumlar, hayır sahamızı genişletmekte bize yardımcı olan kurumlardır. Bize düşen de, elden geldiğince onların işlerini kolaylaştırmak, onlara geniş bir hareket alanı bırakmaktır.

Aslında genel olarak bu tür organizasyonlara katılan insanların niyetleri hayır yapmaktır. Kurbanlarının etlerinin de çok küçük bir kısmını teberrüken almakta, geri kalanının ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını istemektedirler. Verdikleri paraların kurbana ve hayra sarf edileceğinden emin olduktan sonra bunların pek çoğu zaten küçük detaylarla ilgilenmez.

Özetle: Kurban ibadetinden hedeflenen fayda ve maslahatların daha geniş bir alana taşınması adına yapılan “kurban organizasyonları”, esası itibariyle çok hayırlı faaliyetlerdir. Bundan beklenen gayenin gerçekleşmesi; yapılan işin başta Allah’ın rızasına muvafık, dine ve hukuka uygun, titiz ve şeffaf bir şekilde icra edilmesiyle mümkündür. Böyle yapıldıktan sonra bu tür kurumlarla çalışma hem fertlerin işini kolaylaştırmakta, hem de onlara, kendi şahsi imkanlarıyla ulaşmaları çok zor olan yer ve insanlara ulaşarak hayır dairelerini genişletme fırsatları sunmaktadır. Bu hususta organizasyonu yapan kuruma görevler düştüğü gibi kurban sahiplerine de görevler düşmektedir.

Yazar: Yusuf Demirtaş

PDF indir

Çocuğum için adak kurban kesebilir miyim?

Açıklama: Ben, “Allahım çocuğum sağ salim doğduğunda, bir kurban keseceğim ve 7 gün üst üste oruç tutacağım” dedim. Bu yaptığım doğru mudur? Çünkü kurban sadece Allah için kesilir diye bir bilgiye ulaştım. Şimdi ben ne yapmalıyım?

 Evet, kurbanın yalnızca Allah için kesileceği doğrudur. Ama kişinin böyle bir adak adaması, bu adadığı kurbanı Allah için kesmesine mani değildir. Yani bir kişi hayırlı bir iş olduğunda buna şükür olarak, Allah’a bir kurban kesmeyi veya Ona ibadet ü taatta bulunmayı adayabilir ve bu işi olduğunda bu adağını yerine getirmesi vacip olur. Dolayısıyla şimdi sizin yapmanız gereken adadığınız kurbanınızı kesmeniz, (tabii ki bunu Allah için, size verdiği bu nimete bir şükür olarak keseceksiniz) ve oruçlarınızı tutmanızdır. Kestiğiniz kurbanın etinden siz ve usul-furuunuz (yani, çoluk çocuğunuz ile anne babanız) yiyemezsiniz. Yerseniz yediğiniz miktarın parasını fakirlere tasadduk edersiniz.

Akika kurbanının kemikleri ne yapılır?

Kitaplarımızda kemiklerinin gömülmesiyle alakalı bir hüküm görülmemektedir. Ancak, Hanefi ve Maliki mezheplerinde çocuğun mütevazi, nefsinin kötü isteklerini kıran bir insan olması için kemiklerin kırılması müstehap görülmüştür. Bu tamamen niyetle alakalı bir şeydir.

Kemikleri gömseniz de atsanız da bir mahsuru yok. Ancak, niyetle alakalı olduğu için, siz şöyle diyebilirsiniz: “Çocuğumu bana lütfeden Allah’a şükür olsun diye kestiğim bu kurbanın hiçbir şeyi boşa gitmesin, etini yediğim gibi kemiklerini de kaynatayım suyunu içeyim, yemeklerimi tatlandırayım, sonra da çöpe atmayıp toprağa gömeyim. Zira çöpe atmak vicdanıma ağır gelir.”Böyle düşünmenizde bir mahsur yoktur.

Ölmüş kimselere kurban kesilir mi?

Bir kimse sevabını ölmüş bir akrabasına veya sevdiği bir kimseye bağışlamak üzere kurban kesebilir. Tıpkı ölen bir insanın ardından onun adına sadaka verildiği, hacc yapıldığı gibi kurban da kesilebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz ümmetinden kurban kesemeyenler adına kurban kesmiştir.(Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23)

Nitekim, Ebu Davud, Sünen’inde “Ölen kimsenin ardından kurban kesme”adı altında müstakil bir başlık yaparak şu hadisi rivayet etmiştir:

Hz. Ali(r.a.), birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyyet etti. Asla bunu terk etmem”buyurmuşlardır. (Ebu Davud, Edahî, 1; Hakim, Müstedrek, 4/255; Tirmizi, Edahi)

Peygamber Efendimizin, Hz. Ali’ye kendisi için kurban kesmesini vasiyet etmesi, O’nun adına kurban kesilmesini sevdiğine delalet eder. Bu itibarla imkanı olanların sevgili peygamberimiz için her sene en azından bir koyun/koç kesmesi veya bir ineğin yedide bir hissesine ortak olması çok yerinde bir davranış olur. Cenab-ı Allah bizleri Efendimiz için kurban kesmeye muvaffak kılsın ve bunda bizleri ebedlere kadar daim kılsın, rızasına nail eylesin. Peygamber Efendimizi bizden hoşnut eylesin. Efendimiz’e, âli beytine, ashabına, ezvac-ı tahirata salatu selam olsun. Amin.. (Tehanevî, İ’laüs’Sünen, 17/273)

Bir kimse kendi parasıyla aldığı, sevabını ölmüş bir yakınına bağışlamak üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da yedirebilir. Bu niyetle kesilmesi düşünülen bir hayvanın bayram günlerinde kesilmesi de şart değildir. Her zaman kesilebilir. Hatta arefe günü kesilip fakirlere dağıtılması daha isabetli olur. Çünkü kurban bayramı günü zaten fakirlere et dağıtılacaktır. Arefe günü kesilip dağıtılırsa, o günde onların et yemeleri temin edilmiş olur.

Eğer ölen kimse kendisi adına kurban kesilmesini vasiyyet etmiş ise bu kurbanın bayram günleri içinde kesilmesi gerekir. Böyle bir kurban etinden kesen kimse yiyemez. Tamamının tasadduk edilmesi gerekir. Ölen şahsın vasiyyeti olmaksızın parasından alınarak kurban kesiliyorsa bu kurban da vasiyyet üzerine kesilen kurban gibidir.. Vasiyet veya adak olmasa bile Şafiler hariç fakihlerin çoğunluğuna göre sevabı ölüye bağışlanmak üzere onun adına kurban kesilebilir.

Bu şekilde kesilen bir kurbanın Kurban bayramında kesilenlerden diğer hayvanlardan farkı yoktur.

Ehli Kitap Denen Hıristiyan Ya da Yahudi’nin Kestiği Yenir mi?

Kesenin Müslüman olması şartı yoktur. Ehli kitabın kestiğinin de yeneceği kesindir. Bu konuda vesveseye kapılmaya hiç gerek yoktur. Maide Sûresi ayet 5’te, ehli kitabın kestiğinin de, yemeğinin de yenileceği açıkça bildirilmektedir.

Hıristiyan ve Yahudilerin kestiği yenir. Çünkü bunlar kitap ehlidir. Her ne kadar bugün kitapları tahrif edilmiş, dini hayat sararıp solmuşsa da onlar şu halleriyle dahi kitap ehlidirler. Dolayısıyla, dinlerinin temellerine, kitaplarına ve peygamberlerine hürmeten onların kestikleri yenir. (Ahmet Şahin)

Küçük ve Büyükbaş Hayvanlar, Neden Boğazlarından Kesilir?

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, kurban kesme konusunda Peygamber Efendimiz’den öğrendiği şekliyle, şöyle diyor: Hayvan keserken “Kemiğe kadar (nefes borusu, yemek borusu ve damarlar) kesilir, kemiğe ulaşınca durulur ve hayvan can verinceye kadar beklenir”Yani hayvanın başı bedenden koparılmaz, dolayısıyla omurilik kesilmemiş olur. Ayrıca enseden kesmek men edilmiştir.

Kalbin çalışmasında hormonlar ve sinirler rol oynar. Fakat birinci derecedeki rol sinirlerindir. Bunlardan birisi, beyinden çıkan, boyundan kan damarlarına paralel seyrederek göğüs boşluğundan kalbe ulaşan ‘nervus vagus’tur. Kalbin atış hızını düşürücü ve kasılma gücünü azaltıcı tesir yapar. Diğer sinir ise kalp atış hızını artıran ve kasılma gücünü yükselten ‘nervus accelerantes’tir. Bu iki sinir, birbirlerinin tesirini dengeler. Aksi halde birinin tesirinin artması, diğerinin tesirinin azalmasına sebep olur. Yani bu sinir bağının birisinin tesirinde kalan kalp, ya çok hızlı atacak veya atım hızı, kasılma gücü çok azalacak hatta durabilecektir.

Emredildiği şekilde hayvanı kesecek olursak, bakın neleri temin etmiş oluyoruz. ‘Nervus vagus’u kestiğimizden dolayı kalbin üzerindeki yavaşlatıcı tesir kalkacaktır. Omurilik, hayvan can verinceye kadar kesilmediğinden, kalp ‘nervus accelerantes’in tesiriyle, hızlı ve güçlü atacaktır. Dolayısıyla da mümkün olan en fazla kan dışarı atılmış olacaktır. Bu ise besin sağlığı ve temizliği yönünden çok önemlidir. Zira mikroorganizmaların üremesine en uygun ortamlardan birisi canlılığını yitirmekte olan kan dokusudur. Eğer vücutta fazla kan kalmış ise, mikroorganizmalar hızla üreyecek, üreyen bu yaratıklar da etin çabuk bozulmasına, renginin değişmesine ve yenildiğinde çeşitli zararlara yol açacaktır.

İslam dini 14 asır öncesinden getirdiği usulle, sağlık açısından en mükemmel yolu seçmiştir. Bu ise ilmi araştırmalarla tasdik edilmiş bir hakikattir.

Prof. Dr. İbrahim Canan

Kurban Yerine Sadaka Verilebilir mi?

Belli maksatlarla ortaya atılan, bir demogojiden öte kıymet ifade etmeyen ve halkın zihninde dinin emirlerine karşı şüpheler bırakmaya matuf olarak seslendirilen bu tür sözlere değinmeyi hiç istemiyorum. Aslı herkesçe malum olmasına rağmen kasdî olarak tekrar tekrar söz konusu edilen meselelerde bir yönüyle tartışmalara dahil olmanın fayda değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çünkü, dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir.

Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, İbn Mâce’de ve Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır. Müsadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir… gibi mevzuyla alakalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum:

Kur’an- Kerim, Mâide Suresinin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Adem’in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur’an-ı Kerîm’de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Adem’in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de , Kütüb-ü sâlifede isimlerinin ?Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, ?kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere -ki bu konudaki malumatın çoğu İsrâiliyyat’tır- Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

İbadetlerde İllet ve Hikmet

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah’a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tesbit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.

Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler. Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer.. Kur’an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.

Tabii ki, bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat, sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir.

Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın va’z ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat, beklentilerimizi bize lûtfedecek Allah’tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa…, her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah’tır. Yani, darphane de ona aittir.

İbadetlere Biçilen Değer

İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekatınız bir çeşit paradır.. hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların herbirinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah’a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Mesela, Allah’ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O’nun sikkesiyle bir nakd olmaktadır.

Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibariyle darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat, ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.

Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah’ın va’z ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibariyle asla benzese de sahtedir.

Öyleyse, bir ibadetin de Allah’ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nisbetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların -izafî de diyemiyorum- zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saaadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O’nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.

Bir münasebetle 29. Mektup’ta bu mevzuya misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”

Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hasıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah’a yaklaşması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır.. vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’ı görmesi mümkün olmayan insanı, O’nu müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor.. dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.

İbadetlerin Ayrı Bir Derinliği

Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah’ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Mesela, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi… gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı haline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.

Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır.. çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat, kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed haline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah’a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altıyüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine Sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Mesela; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor.. öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibâdet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin cennetteki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat, inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe bundan dolayı namzet olur. Ebedî inkar ve isyan düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.

Hasılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine -diğer bir ibadet de olsa- başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teala bir ibadeti nasıl va’z etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.

Kurban kesmeden maksat ne olmalıdır?

Aslında bu sorunun cevabını Allahu Teala Yüce Kitabında bizlere bildirmiştir. “Unutmayın ki ne onların etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir.  Lâkin Ona ulaşan tek şey, kalblerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır. (Hac, 22/37) Ayette de belirtildiği gibi kesilen kurbanlarda hedef; ihlâs, takva ve Allah’a yaklaşmak olmalıdır. Bu maksad ve gaye olmadıktan sonra kesilip dağıtılan etlerin, kanların Allah nezdinde bir değeri yoktur. Zira, Allah’ın insanın yaptığı hiçbir ibadete ihtiyacı olmadığı gibi, keseceği kurbana da ihtiyacı yoktur. O’nun katında makbul olan şey, insanın ihlas ve samimiyetidir. Bunun için bu ibadet görevimizi de ifa ederken Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedeflemeli ve kestiğimiz kurbanla, Allah’a karşı yeri geldiğinde en değerli varlıklarımızı da O’nun yolunda feda edebileceğimizi göstermeliyiz.

Kurbanın tarifi nedir?

Sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamlarına gelen kurban İslâmî terminolojide “ibadet niyetiyle belirli şartları taşıyan hayvanı, usulüne göre kesmek” demektir. Kurban bayramı günlerinde (ilk üç günde) böyle Allah rızası için kesilen kurbana “udhiyye” denir. Türkçede kurban denince, kurban bayramı günlerinde kesilen ve belli şartları taşıyan deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlar akla gelmektedir.

Kurban kesmenin hükmü nedir?

Kurban denince aksine bir kayıt olmadığı sürece genelde Kurban Bayramında kesilen kurban ve onun hükmü anlaşılır. Kurban bayramında dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri Hanefî mezhebine göre vacip, diğer mezheplerde ise terk edilmesi istenmeyen müekked bir sünnettir. Maliki mezhebinde de bunun vacip olduğunu savunanlar vardır.

Kurbanın sünnet olduğunu ileri sürenler de onun önemine ayrıca dikkat çekerler. İmam-ı Şafii “Kurban sünnettir” cümlesinin hemen arkasından “Onun terk edilmesini istemem (sevmem)” der. (eş-Şafii, el-Üm, II, 287) Bu itibarla Şafii mezhebinde, sünnet-i müekkede olan hüküm, Hanefilerde vacip gibi bir hüküm ifade etmektedir.

Kur’ân’ı Kerim’de Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme hitaben şöyle buyrulmuştur: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver” (Kevser, 108/2) Hanefî mezhebine göre; Peygambere vacip olan, aksini ispat eder bir delil, bir kayıt olmadıkça ümmetini de kapsar, dolayısıyla onların da kurban kesmeleri gerekir. Zira peygamber, ümmeti için bir rehberdir.

Ayrıca Peygamber Efendimiz tarafından birçok hadis-i şerifte, hali vakti yerinde olanların kurban kesmesi gerektiği bildirilmiştir:

“Kurban kesecek güçte olup da kesmeyen, namazgâhı‎mı‎za yaklaş‏ması‎n” (İbn Mace, Edahi, 2; Müsned, 2/321)

“Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir.” (Tirmizi, Edahî, 18; Ebu Davud, Edahî, 3)

Bayram namazından önce kurbanını kesen birisine Allah Resülü, yeniden kurban kesmesini emretmiştir. Peygamberimizin yeniden kesmesini emretmesi, kurban kesmenin vacip olduğunu gösterir.

Ayrıca Peygamberimiz, hicretten itibaren on yıla yakın bir süre hep kurban (Udhiyye) kesmiştir. Kurbanını kesen kimse hem mesuliyetten kurtulur hem de niyetinin derecesine göre ahirette sevaba nail olur.

Kurbanın hikmet ve maslahatları nelerdir?

Allahu Teala, “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine erzak olarak verdiği hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar.” (Hac, 22/34) ayetiyle kurban ibadeti yerine getirilirken, yüce adının zikredilmesini, yeryüzünde mevcut bütün hayvanların Kendi mülkü olup, sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş olduğunun bilinmesini ve o şuurla bu ibadetin yapılmasını emredilmektedir.

Kurban, Allah’ın rızasını kazanma yolunda bir kahramanlık, fedakârlık, hasbîlik ve teslimiyetin ifadesidir. Bu teslimiyet ve hasbilik, Hz. İbrahim ve İsmail ile zirveleşerek sembolleşmiştir.

Kurban, Allah’a teslimiyet ruhunu geliştirir. Böylelikle insan hakikî kulluk tavrını takınır, şükür vazifesini yerine getirmeye çalışır; Allah’a yaklaşır, kurban onun kurbiyetine bir vesile teşkil etmiş olur.

Kurban; toplumda kardeşlik, yardımlaşma, fedakârlık ve dayanışma ruhunu mayalar ve geliştirir. Toplumda adaletin gelişmesine yardım eder. Toplum katmanları arasındaki uçurumların aşılmasına ve değişik seviyelerdeki ferdlerin birbirlerinin halini tanıyıp ilgilenmelerine ve kaynaşmalarına ciddî katkıda bulunur.

Kurban, fakirin de varlıklı kullar vasıtasıyla Allah’a şükretmesine vesile olur. Fakir insan, kurban sayesinde dünya nimetlerinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendisini kurtarır ve içinde yaşadığı toplum tarafından görülüp- gözetildiğini hisseder.

Kurbanın, insan sağlığının önemli bir unsuru olan dengeli ve sağlıklı beslenmeye katkısı da dikkat çekicidir. Çünkü normal zamanlarda et yeme imkânı bulamayan fakirler, kurban münasebetiyle bunu elde ederler. Hatta dünyanın uzak yerlerindeki muhtaç insanlara bile et gönderilir.

Kurban günlerindeki tüketim hesaplanarak hayvan yetiştirildiğinden, kurban hayvancılığın gelişmesine de katkıda bulunmaktadır.

Kurban kesmenin faziletine dair hadis-i şerifler nelerdir?

Kurbanın fazileti hakkında Hz. Aişe Hz. Peygamberin (s.a.s) şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Hiçbir kul, kurban günü, Allah indinde, kurban kanı ak‎ıtmaktan daha sevimli bir i‏ş yapamaz. Zira kesilen hayvan, kıyamet günü boynuzlar‎ıyla, kı‎lları‎yla tırnakları‎yla gelecektir. Kesilen kurbanın kanı‎ yere düş‏meden ِönce Allah nezdinde yüce bir mevkiye ulaşı‏‎r. O halde, gönül hoşluğu ile kurbanlarınızı kesin.” (Tirmizi; Edahi, 1)

Kurbanın sevabı hakkında bir soruya Efendimiz “Her bir tüye karşılık bir hasene vardır.” diye cevap vermiş, bunun üzerine maksadın daha iyi anlaşılması için kendisine “Ya Resülellah! Yün?” denmiş ve O da “Yünün her tüyüne karşılık bir hasene (iyilik)” demiştir. (İbni Mace; Edahi, 3)

İmran bin Husayn’ın anlattığına göre Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s) kurbanı kesilecek olan Hz. Fatıma’ya “Kalk kurbanının yanına git ve onu izle. Onun akıtılacak ilk damlası ile senin geçmiş günahların affedilecek” demiştir. (Hakim; el-Müstedrek, IV, 247)

Allah rızası için kesilen kurban ahirette geçilmesi çok zor olan sırat köprüsünde sahibi için bir binek vazifesi görecektir. Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur; “Hayvanın iyi ve güzelini kurbanlık olarak seçin, çünkü o sırat köprüsünde size bineklik yapacaktır.” (Deylemî, el-Firdevs bi Mesuri’l-Hitap, 1/85)

Kurban ne zaman kesilir?

Kurban kesmenin vakti, kurbanın birinci günü fecir doğduktan sonra başlar. Ancak, şehirlerde veya bayram namazı kılınan diğer yerlerde, Bayram Namazından önce kurban kesilemez. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s): “Her kim (Bayram) Namazından önce kurban keserse, hemen onu iade etsin” buyurmuştur. Fakat bayram namazı kılınmayan yerlerde, bayramın birinci gününün fecri doğduktan sonra kurbanın kesilmesi caizdir.

Kurban kesmenin son vakti, bayramın üçüncü günü güneş batmadan az öncedir.

Bir kimse bayramın birinci gününde fakir olup, son gününde zengin olsa, üzerine kurban vacip olur. Yine bir kimse bayramın başında zengin olup, son gününde fakir düşse, kurban kesmek üzerine vacip olmaz. Aynı şekilde seferde olan birisi, üçüncü gün güneş batmadan önce mukim olsa, yani yolculuktan dönse kurban kesmesi gerekir. Mukim olan birisi de üçüncü günden evvel sefere çıksa, kurban mükellefiyeti ondan düşer. Yani kurbanın vacip olmasında, bayramın son günü muteberdir.

Buna binaen, zengin bir kimse kurban kesim günlerinde kurban kesmeden ölse, kurban ondan düşer. Çünkü gerçekte kurban henüz vacip değildir.

Kurbanın bayramın birinci gününde kesilmesi, sonraki günlerde kesilmesinden daha faziletlidir. Kurbanın gece kesilmesi mekruh görülmüştür.

Kurban yalnızca İslam dinine mi mahsustur?

Kurbanın sadece bizim dinimizde olmadığını, bilakis bütün dinlerde bulunan bir ibadet olduğunu Kur’an bize haber vermektedir. “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk.” (Hac, 22/34)

Kur’ân, kurbanın her dinde olduğunu bildirmenin yanında değişik dönemlerden kurban ile ilgili olaylar, misaller anlatmaktadır: Meselâ, Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a “kurban” takdim ettiklerini, birisinin kurbanının kabul edilirken diğerinin ise kabul edilmediğinden bahsetmektedir. (Maide, 6/27-29)Ve yine Kur’ân’da Hz.İbrahim’in, gördüğü bir rüya üzerine oğlu’nu (Hz.İsmail’i) kurban etmek istediği ve baba-oğul tam bir teslimiyet içerisinde bu emri yerine getirmek isterken Allah tarafından kendilerine Hz. İsmail’e bedel olarak kurban verildiği açıkça bildirilmektedir. (Saffat 37/101-107).

Kurban kesmek kimlere vaciptir?

Kişinin kurban kesmekle mükellef tutulabilmesi için dört şartı taşıması gerekmektedir. Bunlar;

·    Müslüman olmak: Aslında bu şart bütün ibadetleri yerine getirmek için gereklidir. Bir kişi kurban bayramının üçüncü günü güneş batmadan önce Müslüman olursa ve diğer şartları da taşıyorsa, bu kişini kurban kesmesi gerekir.

·    Akıllı ve bulüğ çağına ermiş olmak: Çocukların ve delilerin mallarından kurban kesilmesi gerekmez. Fetva da buna göredir. Bununla birlikte bir kimse kendi malından çocuğu için kurban kesebilir. Bu da güzel bir davranıştır. (müstehabtır)

·    Mukim olmak (seferi olmamak): Dinen yolcu hükmünde olan kimse kurban kesmekle mükellef değildir. Ancak yolcu hükmünde bulunan kimsenin tek başına veya mukimlerle birlikte kurban kesmesine bir mani yoktur. Hatta diğer mezhepler, bu hususta mukimle yolcuyu ayırmamışlardır.

·    Belirli bir mali güce sahip olmak: Hanefî mezhebine göre, kurban kesmeyi vacip kılan zenginliğin ölçüsü zekâtta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynıdır. Bu da borçları ve aslî ihtiyaçları dışında 20 miskal (85 gram) altın veya 200 dirhem gümüştür. Fıkıh bilginlerinin tesbitine göre, zekatta aranan “malın üzerinden bir sene geçmesi”, “sahip olunan mal varlığının artıcı olması” gibi şartlar kurbanda aranmaz. Buna göre kurbanın ilk üç gününde her kim nisab miktarı mala sahip olursa, kurban kesmekle yükümlü olacaktır.

Bir ailede kurban kesmekle mükellef olan kimdir?

Bir evde kim zenginse, diğer şartları da taşıdığı takdirde kurban kesmekle de o yükümlü olacaktır. Burada kadın erkek ayrımı yapılmadan, şartlarını taşıyan herkes kurban kesecektir. Yani bir evde birden fazla kimse kurban kesebileceği gibi, sadece anne veya oğul yahut gelin de kurbanla mükellef olabilir. Hanefi mezhebinde benimsenen görüşe göre, küçüklerin ve akıl hastalarının mallarından kurban kesme zorunluluğu yoktur.

Hangi hayvanlardan kurban kesilir?

Kurban olarak kesilmesi caiz olan hayvanlar; koyun, keçi, sığır, deve ve mandadır. İslam âlimleri bu konuda ittifak etmişlerdir. Koyun yahut keçi yalnız bir kişi namına kurban olabilirken, deve ve sığırı bir kişi kurban olarak kesilebileceği gibi, yedi kişiye kadar da müşterek olarak kesilebilir. Dolayısıyla tavuk, kaz, ördek, deve kuşu, ceylan gibi hayvanlardan kurban olmaz. Bunları kurban niyeti ile kesmek tahrimen mekruhtur. Çünkü bunda Mecusilere benzeyiş vardır.

Kurban bayramı geçtiği halde kurbanını kesemeyen kimse ne yapar?

Kurban bayramında kesilmek üzere satın alınmış olan kurbanlık, bayram günlerinde kesilemezse, o hayvanın kendisinin diri olarak tasadduk edilmesi gerekir.

Eğer kurban niyetiyle hayvanı satın alan kimse fakir olur ve kurbanını kesemeden bayram günleri biterse, onun da satın aldığı bu hayvanı diri olarak tasadduk etmesi gerekir. Çünkü satın almakla, fakir üzerine kurban vacip olur.

Zengin olan kimse, kurbanlık satın alsın almasın, bayram günlerinde kurban kesmediği takdirde, kıymetini tasadduk eder, ertesi seneye bırakmaz.

Hayvanın erkeğini mi yoksa dişisini mi kurban etmek daha faziletlidir?

Koyun, keçi, sığır, manda ve devenin hem erkekleri hem de dişileri kurban olarak kesilebilir. Ancak koyun cinsinin erkeğini yani koçu kurban etmek daha iyidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetleri eşit olduğunda, dişisini kesmek daha faziletlidir. Aynı şekilde devenin veya sığırın erkeği ile dişisi et ve kıymet bakımından eşit olduklarında, dişisinin kurban edilmesi daha faziletli kabul edilmiştir.

Eğer kıymet ve et bakımından eşit olurlarsa, bir koyunu kurban etmek de, bir sığırın yedide birinden daha faziletlidir.

Deve veya sığırı birden fazla kimse keseceği zaman nelere dikkat etmelidirler?

·    Kurbanı kesecek olan kişilerin hepsinin kurban kesmeye ehil olmaları lazımdır.

·    Sayılarının yediyi geçmemesi gerekir. Çünkü bu konuda nas vardır.

·    Bunların her biri kurbanlık hayvanı alırken, Allah rızası için kurban kesme niyetini taşımalıdırlar. Yoksa içlerinden birisi et yemek için katılsa hiçbirisinin kurbanı caiz olmaz.

·    Kurbana ortak olanların hiçbirisinin hissesi, yedide birden az olmamalıdır. Aksi durumda bunların kurbanı caiz olmaz.

·    Kestikleri kurbanın etini terazi ile ve eşit olarak paylaşmalıdırlar. Göz kararı taksim etmeleri caiz değildir.

·    Bir kimse kurban etmek niyeti ile bir deve satın alıp, sonra o devede başkalarını da ortak yapsa, bu istihsanen caiz olur. Çünkü semiz bir sığır veya deve bulan kimsenin hemen altı kişiyi bulması zordur.

Akika, adak, vacip olan kurban ve nafile kurban şeklinde farklı türde kurban kesmek isteyen kişiler aynı büyükbaş hayvana ortak olabilir mi?

Burada önemli olan bu ortaklardan her birinin kurbanı alırken ve keserken ibadet niyeti taşımasıdır. Yoksa bunların içinde vacip olan kurbanı kesme, akika kurbanına niyet etme veya adak kurbanı için bu hayvanı kesmeye iştirak etmiş olanlar bulunabilir. Bunun bir mahzuru yoktur. Yeter ki içlerinde sadece et yemek maksadıyla iştirak eden olmasın. Çünkü böyle bir durumda kesilen kurban caiz olmaz.

Kurban olarak kesilecek hayvanlar kaç yaşında olmalıdır?

Koyun ve keçi cinsinden hayvanların kurban edilebilmesi için birer yaşını doldurmaları gerekir. Ancak altı aylık koyun, bir yaşındaki gibi cüsseli ve gösterişli ise kurban olarak kesilmesi caizdir. Keçinin ise bir yaşını doldurması gerekir. Sığır ve manda cinsinden hayvanlar iki yaşını, deve ise beş yaşını tamamladıktan sonra kurban olarak kesilebilir.

Satın alınan kurbana sonradan bir kusur arız olursa ne yapılır?

Kurban kesmekle yükümlü olan bir kimsenin, satın aldığı kurbanda kusur olabilecek hususlardan birisi sonradan meydana gelirse, aldığı kurbanın yerine başkabir kurban alıp kesmesi gerekir.

Fakat fakir bir kimsenin aldığı kurban böyle kusurlanırsa, yerine başkasını alması gerekmez, onu kurban olarak kesebilir. Hatta böyle kusurlu bir hayvanı satın alıp kurban kesmesi de yeterli olur. Çünkü bu kurban, o fakir için bir nafiledir. Nafilelerde ise, genişlik ve kolaylık vardır.

Hayvanın kurban olmasına engel olan kusurlar nelerdir?

Allah’a kurbiyet ve ibadet için kesilen kurbanın semiz, sağlıklı ve azalarının tam olması, hem ibadetin gaye ve mahiyeti hem de sağlık kuralları açısından önemlidir. Bu itibarla, kurbanlık hayvanda kurban olmaya engel bir kusurun bulunmaması gerekir. Kur’ân’ı Kerim’de müminlerin kazandıkları şeylerin temiz ve güzel olanlarını Allah yolunda infak etmeleri emredilerek “Siz göz yummadan, içinize yatmaksızın almayacağınız kötü, bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. İyi bilin ki, Allah ganidir, hamîddir (kimseye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere layıktır).(Bakara, 2/267) buyrulmuştur. Böylelikle, kötü, bayağı şeyleri kendiniz almazken, Allah’a borcunuzu bu ‏şeylerden vermeğe kalk‎‏mayı‎nı‎z, denilmiştir. [20] Buradan hareketle çok kusurlu olan hayvanların kurban edilmeleri uygun değildir.

Hayvanın kurban olmasına engel olan kusurlar şunlardır;

·    İki gözünün veya bir gözünün kör olması

·    Kesileceği yere yürüyemeyecek derecede topallığının bulunması

·    İki kulağının veya bir kulağının kesik olması

·    Dişlerinin tamamının veya büyük kısmının dökülmüş olması

·    Boynuzlarının ikisinin veya birisinin kökten kırılmış olması

·    Hayalarının veya meme uçlarının kopmuş olması

·    Kuyruğunun yarısı veya üçte birinden fazlasının kesilmiş olması

·    Kemiklerinde ilmik kalmayacak kadar zayıf ve düşkün olması

·    Doğuştan kulağı ve kuyruğunun bulunmaması

·    Kontrol altına alınıp sürüye gönderilemeyecek ve yemlenemeyecek kadar deli olması

·    Aşikâr bir halde hasta bulunması

Hayvanı kurban ederken gözetilecek hususlar nelerdir?

·    Hayvan, kesim yerine incitilmeden götürülür, kesileceği zaman da kıbleye karşı ve sol tarafı üzerine yatırılır.

·    Kurban sahibinin kurbanını bizzat kendisinin kesmesi veya Müslüman birisine kestirmesi ve kesim esnasında da orada hazır bulunması müstehaptır.

·    Kurbanı kesen kimse hayvana eziyet vermemeye dikkat etmelidir. Bıçak hayvana gösterilmemelidir. Kullanılacak bıçak keskin olmalıdır. Kıbleye karşı yatırılan hayvan, sağ elle tutulan bıçakla kesilirken “Bismillahi Allahü Ekber” denir.

·    Kurbanı başkasına kestiren kimse de, hayvan kesilirken besmeleye iştirak eder. Kurbanı kesen kimse keserken Allah’ın adını zikretmeyi (besmele) kasten terk ederse Hanefî mezhebine göre bu hayvanın eti yenilmez.

·    Kesilen hayvan fazla acı duymaması için, hareket hali sona ermeden onu yüzmemelidir. Kurban sahibi, kurban kesildiği gün, ilk yemeğini kurbanın ciğerinden seçmesi güzel bir davranıştır.

·    Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kurbanlığın kesilmesi ile ilgili şöyle buyurmuştur; “Allah her şeyin ihsanla (Allah’ın teftişine arz ediliyor gibi) yapılmasını kabul etmiştir: öyle ise bir hayvanı boğazlarken, ihsan hissi ile kesin, içinizden kurban kesen kimse bıçağını iyice bilesin ve keseceği hayvanını rahat ettirsin.” (Müslim, Sayd, 57; Ebu Davud, Edahî, 11.)

·    Sığır, manda, koyun ve keçi cinsinden hayvanlar yatırılıp çenelerinin hemen altından boğazlanır. Bu şekilde kesilmelerine “zebh” denir. Deve ise ayakta sol ön ayağı bağlanarak göğsünün hemen üzerinden kesilir ki, buna da “nahr” denilir. Kesim işlemi boğazın iki tarafındaki şah damarları, yem ve yemek borusu kesilerek yapılır ve hayvanın kanı iyice akması için bir süre beklenilir.

Kurban olmaya mani olmayan küçük kusurlar hangileridir?

·    Gözlerinin şaşı veya zayıf görmesi

·    Bir ayağı topal olup diğer üç ayağı ile aksayarak da olsa yürüyebilmesi

·    Doğuştan boynuzsuz veya boynuzunun kırılmış olması

·    Kulakları delik ve yarık veya uçları kesilmiş ve sarkmış olması

·    Dişlerinin bazısının düşmüş olması

·    Otlamasına mani olmayacak derecede deli olması

·    Kuyruğunun, hayalarının veya kulağının üçte birinden daha az kısmının kesik olması

·    Doğuştan kulaklarının küçük olması

·    Uyuz fakat semiz olması

·    Tenasül uzvunun burulmuş olması

Bu sayılan kusurlardan birine sahip olan hayvanın kurban edilmesi mekruh olmakla birlikte caizdir.

Kurban edilirken ıztırab ve hareketinden dolayı sakatlanmış olması zarar vermez.

Taksitle kurban alınabilir mi?

Kişinin kurban ibadetini yerine getirebilmesi için, mülkünde bulunan bir hayvanı kesmesi gerekir. Bunun için önemli olan yapılan alışverişle kişinin, kurban olarak keseceği hayvana sahip olmasıdır. Yani almak istediği hayvanın parasını ister peşin olarak versin, isterse taksitlere böldürerek hayvanı satın alsın, her iki durumda da hayvana sahip olacak ve o hayvanı kurban olarak kesebilecektir.

Besmele çekmek kurbanı kesen kişiye mi, yoksa kurban sahibine mi gerekir?

Kurban sahibi besmele çekse de bu yeterli olmaz. Kurbanı kesen kimse “Bismillahi Allahu ekber” demelidir. Besmeleyi kasten terk ederse, Hanefi mezhebine göre kesilen bu kurbanın eti yenmez. Eğer kurban sahibi elini kasabın eli üzerine koyarak kurbanı keserlerse, ikisinin de besmele okumaları gerekir. Birisi besmeleyi kasten terk ederse, kurbanın etini yemek caiz olmaz.

Vekâlet yoluyla kurbanını bir başkasına kestirmek caiz midir?

Mal ile yapılan ibadetlerde vekalet caizdir. Kurban da mal ile yapılan ibadetlerden birisidir. Dolayısıyla kişi kurbanını kendi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla başkasına da kestirebilir.

Vekalet yoluyla kurban kestiren kişi kendi bulunduğu yerde birisine vekalet verebileceği gibi, başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekalet verebilir. Vekalet, sözlü veya yazılı olarak ya da telefon, internet, faks ve benzeri iletişim araçları ile verilebilir.

Kurbanlığın kaybolması veya ölmesi durumunda ne yapılır?

Kurbanlık olarak alınan hayvan kaybolsa veya ölse, kurban kesmekle mükellef olan kimse, bunun yerine başka bir hayvan alır ve onu keser. Yani böyle bir durum, mükelleften kurban yükümlülüğünü düşürmez. Fakat kurbanlık hayvan alan kimse, kurban kesmekle mükellef olmayan fakir biriyse, telef olan veya kaybolan hayvan yerine başkasını almak zorunda değildir.

Şoklama ile hayvan kesmek caiz midir?

Şoklama ile hayvan kesilebilir. Yalnız bir hususa dikkat etmek gerekir; şoklama veya bayıltma kesim anında hayvanın mukavemetini zayıflatıyor fakat hayatına tesir etmiyorsa; yani hayvan ölmeyip yaşıyorsa, ancak kesildiğinde kanı akıyor ve ölüyorsa, bu şekildeki bir şoklama veya bayıltma ile hayvan kesilebilir. Eğer hayvan, henüz kesilmeden, şokun etkisiyle ölürse; o, kurban olamayacağı gibi, eti de yenmez.

İki kişi kurbanlıklarını karıştırarak her biri diğerinin kurbanını kesse ne yapmaları gerekir?

İki kişi, yanlışlıkla birbirinin kurbanlıklarını kesecek olsalar,  kurban ibadetleri yerine gelmiş olur ve yükümlülükten kurtulurlar. Böyle bir durumda, eğer hayvanlar kesilmiş halde mevcut ise veya yüzülüp parçalanmışsa, herkes kendi kurbanının etini alır. Bu durum, et tüketildikten sonra anlaşılmışsa, bunlardan her biri diğerine hakkını helal eder. Eğer aralarında anlaşmazlık çıkarsa, birbirlerine kesmiş oldukları kurbanların değerini öderler. Alınan bu para, kurban etinin karşılığı olduğundan sadaka olarak verilir.

 Birisi arkadaşının veya yakınının kurbanını onun izni olmadan kesse, kurban, sahibi adına caizdir ve eti ona ait olur. Çünkü kişi hayvanı kurbanlık niyetiyle aldığı için, onun kesilmesine delâleten izin vermiş sayılır.

Aynı şekilde ortaklar da aldıkları kurbanı keserken hepsi hazır olmasa da kurban hepsi adına yerine gelmiş olur.

Kurban eti nasıl değerlendirilir?

Kesilen kurbanın eti üçe ayrılır. Bir kısmı ev halkı için ayrılır, üçte biri akraba ve komşulara dağıtılır. Geriye kalan üçte bir de fakir ve muhtaçlara verilir. Kurbanın etinin bu şekilde taksim edilmesi mendup/güzel bir davranıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şu ayetlerde böyle bir taksim yapılabileceği bildirilmiştir;

“Siz de onların (kesilen kurbanların) etinden hem kendiniz yeyin, hem de yoksula ve fakire yedirin.” (Hacc, 22/28)

Aynı zamanda Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kesilen kurbandan hem sahibinin yemesini hem de başkalarına yedirmesini teşvik etmiştir. Kurbanın etinden dağıtılan kısmın üçte birden az olmaması mendup yani güzel bir davranıştır. Bütün bunlarla birlikte, eğer kurban kesen kimse ailesi kalabalık ve imkânı geniş biri değilse, bu durumda kurbanın hepsini kendi evinde bırakması daha uygun olur. Çünkü kendisinin ve ailesinin ihtiyacı, diğer insanların ihtiyacından önce gelir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuya dikkatleri çekerek, ihtiyaç sahibinin ilk önce kendisinden ve ailesinden başlaması gerektiğini bildirmiştir.

Kurbanlık hayvan tartıyla alınabilir mi?

Kurbanlık hayvan, kilo birim fiyatı belirlenmek suretiyle canlı olarak tartılıp alınabilir.

Kurban edilmek üzere satın alınmak istenen hayvanın fiyatı, kesildikten sonra eti tartılarak da belirlenebilir. Ancak kilo fiyatının rayiç bedeli şeklinde belirsiz bırakılmayıp, kesin olarak belirlenmesi ve derisi, kellesi ve sakatatının satıcıda kalmak üzere akitten istisna edilmemesi gerekir.

Kurbanlık olarak alınan hayvandan kesilene kadar faydalanmak caiz midir?

İslam fıkıhçıları, kurbanlık olarak alınan hayvandan, kurban edilene kadar herhangi bir şekilde faydalanmanın mekruh olduğu görüşündedirler. Buna göre kurbanlık hayvanın sütü sağılmaz, ona binilmez veya üzerinde yük taşınmaz ve yününden faydalanılmaz. Eğer böyle bir şey yapılacak olursa karşılığının sadaka olarak verilmesi lazımdır. Çünkü böyle bir hayvan, Allah’a takdim edilmek üzere satın alınmıştır.

Kurbanın eti uzakta bulunanlara gönderilebilir mi?

Kurbanın etinin, kesimin yapıldığı bölgede dağıtılması teşvik edilirse de, daha fazla ihtiyaç sahibinin bulunması halinde başka yerleşim birimlerine de gönderilebilir, nakledilebilir. Hatta ihtiyaca binaen kurbanlık hayvanın başka yerleşim birimlerine gönderilmesi ve kesiminin oralarda yapılması da mümkündür.

Kesilen kurbanın derisi, eti vs. diğer azaları satılabilir mi?

Allah’a yakınlaşmak için kesilen kurbanın etini, derisini, yağını, başını, yününü satmak mekruhtur yani dinen hoş görülmemiştir. Eğer bunlar satılırsa parası tasadduk edilmelidir. Hatta kurbanlık hayvan kesilmeden önce sütü sağılsa, yünü kesilse bunların tasadduk edilmesi gerekir. Çünkü kurbanlık hayvan her şeyiyle Allah’a kurbet için hazırlanmış, vakfedilmiştir.

Kurbanın derisi evde bırakılıp seccade yapılabilirse de en güzeli hayır kurumlarına vermektir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kestiği kurbanın derisini satan kimsenin, kurban kesene vaad edilen sevaptan mahrum kalacağını bildirmiştir.

Bu hususla ilgili olarak Hz. Ali şöyle buyurmuştur “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (beni göndererek), kurbanlı‎k develeriyle ilgilenmemi, onlar‎ın etlerini, derilerini, çulları‎nı‎ tasadduk etmemi, kasabın ücretini bunlardan vermememi tenbih etti.” diyerek devamla “Kasab ücretini kendimizdenِöderdik.” demiştir

Kurban kesildikten sonra dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Kurban kesildikten sonra çevre temizliğinin iyice yapılması gerekir. Hayvanın artan parçalarının toprağa derince gömülmesi ve mümkün olduğu ölçüde dışarıda hiçbir parçasının bırakılmaması gerekir. Bu şekilde bir hareket, kurbanlık hayvana ve kurban ibadetine bir saygının ifadesidir. Aynı zamanda çevre temizliği açısından da çok önemlidir. Peygamber Efendimiz birçok hadis-i şeriflerinde çevre temizliğinin önemini vurgulamıştır.

Kurban kesmenin ve etini ihtiyaç sahiplerine dağıtmanın sevabını, çevre kirliliği meydana getirerek ve kul haklarını ihlal ederek azaltmamaya dikkat etmek gerekir.

Vekâleten kurban kesmek için alınan para artarsa ne yapılmalıdır?

Önceden tedbir alıp, fiyatı kesinleştirerek kurban kesenlerden o fiyata göre para alınmalı. Eğer fiyat kesinleştirilememişse, kurban sahiplerine bu durum bildirilmeli. “Biz sizden 200 ytl alıyoruz ama kurbanınız 150 ytl’ye de kesilebilir. Para artarsa ne yapalım” diye sorulmalı. Bu da yapılamamışsa, bir şekilde para elinize gelmişse o paraya göre müstakil kurban veya ortaklar bulmanız icab eder. Bu da mümkün olmamışsa artan parayı sahibine geri gönderirsiniz. Çünkü bir hak vardır ortada. Uğraştınız ama o şahsın telefonunu, adresini bulamadı iseniz, sevabı ona bağışlanmak üzere hayır yollarına sarf edersiniz. Çünkü bu durumda artık yapacak bir şey kalmamıştır. Dinde, gücün üstünde vazife ve sorumluluk yoktur.

Seferî olan kimseye kurban gerekmediğine göre, hacılar niçin kurban kesiyorlar?

Kurbanın vacip olmasının şartlarından birisi de, kişinin mukim olmasıdır. Buna göre kurban bayramında sefere çıkan ve üçüncü gün güneş batıncaya kadar seferiliği bitmemiş kimseye kurban kesmek vacip olmaz. (Kendi isteğiyle keserse hiç şüphesiz bu güzel bir davranıştır.) Buna göre bizim anladığımız manadaki vacip kurbanı kesmekle hacılar mükellef tutulmamıştır. Bununla beraber temettü ve kıran haccı yapan hacıların kesmeleri gereken bir kurban vardır ki buna “şükür kurbanı” denir. Umreyle haccı beraber yapma imkânı veren Allah’a teşekkür manasını içerdiğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Bu kurbanın harem sınırları içinde kesilmesi gerekir. Bu çeşit kurbanın hükmü de vaciptir.

Eğer bir kişi hacda kurban kesmek istemiyorsa, ifrad haccına niyet eder ve böylece bu mükellefiyetten kurtulur. Yani hacca giden herkes muhakkak kurban kesmek zorunda değildir. Bu, hacca giden kimsenin hangi tür hacca niyet ettiğiyle alakalı bir meseledir.

Ölmüş kimseler adına kurban kesilir mi?

Bir kimse, sevabını ölmüş bir akrabasına veya sevdiği bir kimseye bağışlamak üzere kurban kesebilir. Tıpkı ölen bir insanın ardından onun adına sadaka verildiği, hacc yapıldığı gibi, kurban da kesilebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz, ümmetinden kurban kesemeyenler adına kurban kesmiştir.(Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23)

Nitekim, Ebu Davud, Sünen’inde “Ölen kimsenin ardından kurban kesme” adı altında müstakil bir başlık yaparak şu hadisi rivayet etmiştir:

“Hz. Ali (r.a.), birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda ‘Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyyet etti.’ asla bunu terk etmem!” buyurmuşlardır. (Ebu Davud, Edahî, 1; Hakim, Müstedrek, 4/255)

Peygamber Efendimizin, Hz. Ali’ye kendisi için kurban kesmesini vasiyet etmesi, O’nun adına kurban kesilmesini sevdiğine delalet eder. Bu itibarla imkânı olanların sevgili peygamberimiz için her sene en azından bir koyun/koç kesmesi veya bir ineğin yedide bir hissesine ortak olması çok yerinde bir davranış olur.

Akika kurbanı nedir, ne zaman ve kimin için kesilir?

Yeni doğan çocuğun ilk günlerinde Cenâb-ı Hakk’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana “akîka kurbanı” adı verilmiştir.

Esasen akîka yeni doğan çocuğun başındaki ana tüyünün adıdır. Akîka kurbanı Hanefî mezhebinde mubahtır. Ama böyle şükür niyetiyle yapılan bir mubah, kurbiyete (Allah’a yakınlığa) dönüşmektedir zira niyet, âdetleri ibadete, mubahları da taate yani yapılmasından sevap kazanılan bir amele çevirir. Böylelikle de akîka kurbanı nafile bir ibadet olmaktadır. Akîka kurbanı kesmek diğer mezheplerde sünnet; Zâhirîlere göre ise vaciptir.

Peygamberimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selam), torunları Hasan ve Hüseyin için birer koçu akika kurbanı olarak kesmiş ve ümmetine de yeni doğan kız ve erkek çocukları için kesmelerini tavsiye etmiştir.[1] Bu konudaki hadis-i şeriflerden yola çıkarak gücü yetenlerin erkek çocuğu için iki kurban kesmeleri tavsiye edilebilir.

Akîka kurbanını çocuğun doğumunun yedinci günü kesmek müstehaptır. Bununla birlikte doğumundan itibaren büluğ çağına kadar kesilebilir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi, saçının kesilerek ağırlığınca altın veya gümüşün tasadduk edilmesi tavsiye edilmiştir.

Kurban olmaya elverişli her hayvan akîka kurbanı olarak kesilebilir. Kesilen bu kurbanın etinden kurban sahibi, aile fertleri ve yakın dostları yiyebileceği gibi tasadduk da edilebilir.

[1] Nesâî, akîka 5; Ebû Dâvûd, edâhî 20.

Türbelerde, törenlerde, açılışlarda kurban kesilebilir mi?

Mezarları tamamıyla sağlam ve sahih düşüncelerle türbe haline getirilen zevat-ı kiramı ziyaret etmenin, onların huzurunda onları şefaatçi yaparak Cenab-ı Hakk’a yalvarıp-yakarmanın hiçbir mahzuru yoktur. Önceleri bu niyetle türbeleri ziyaret eden insanlar ve özellikle bunlar arasında zengin olanlar, ziyaretleri esnasında kurban kesip, etini fakir-fukaraya dağıtmışlar, sevabını da türbe sahibine bağışlamışlardır. Bir teamül haline gelen, örfe mâlolan bu alışkanlık, sonraları su-i istimal edilmeye başlanmış ve “Falan zata kurban keseceğim.” gibi düşünceler içine girilmiştir. Fakat bu, akide açısından olabildiğine tehlikeli ve insanı küfre sokacak mahiyet taşımaktadır. Bazıları bu niyetle türbelere kurban kesenlere “kâfir” olur demektedirler ki, meseleyi böyle ifrat içine sokmaya gerek yoktur. Zira aslında kesilen her hayvan Allah adına kesilmekte ve kesilirken “Bismillahi Allahü Ekber” denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gerekli olan husus, hayvanı boğazlayan kişinin niyetidir. Ve hüküm ona göre verilir. Mesela; bir beldeye teşrif eden devlet büyüğü için kurban kesilirken, onun ayak basması tazim edilerek kesiliyorsa, şirke düşme endişesi söz konusudur ve o hayvanın eti yenilmez. Fakat o vesileyle, Allah için kurban kesilirse, onun eti yenir. Aynı durum, törenler, açılışlar için de geçerlidir. Burada mühim olan kalptir, kalpte bulunan niyettir ve onu da Allah’tan sonra en iyi bilen o şahsın kendisidir. Türbelerde kesilen kurbanlar için de aynı şey geçerlidir.

Kurbanı vekâleten kesen kimse kurban sahibinin ismini zikretmese kurban geçerli olur mu?

Burada asıl olan vekâlet veren kimsenin niyetidir. Yani kurban sahibinin, kurbanını kesmesi için yerine bir şahsı veya kurumu vekil tayin ederken, kurban ibadetine niyet etmesi şarttır. Diğer taraftan vekil olarak kurban kesen kimsenin kimin adına kurban kestiğini zikretmesi şart değildir. Çünkü bu konuda niyet yeterlidir. Şayet adına kestiği kimsenin ismini zikredecek olursa, bu daha güzel olacaktır. Çünkü Peygamber (sas) kurban kesince; “Allah’ım! Sen Muhammed’den, aile halkından ve Muhammed’in ümmetinden kabul buyur.” dedikten sonra, kurbanını kesmiştir. (Fıkıh Ans. V.Zuhayli, (tercüme) 4/420)

Araba İçin Kurban Kesilir mi?

Açıklama: Şirketin üzerine kayıtlı araba ve makinalar için kurban kestirilebilinir mi? Kestirirken isim olarak kimlerin veya neyin adı belirtilmelidir.

Aslında kesilen her hayvan Allah adına kesilmekte ve kesilirken “Bismillahi Allahü Ekber” denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gerekli olan husus, hayvanı boğazlayan kişinin niyetidir. Çünkü hüküm ona göre verilir. Mesela; bir beldeye teşrif eden devlet büyüğü için kurban kesilirken, onun ayak basması tazim edilerek kesiliyorsa, şirke düşme endişesi söz konusudur ve o hayvanın eti yenilmez. Fakat o vesileyle, Allah için kurban kesilirse, onun eti yenir. Aynı durum, törenler, açılışlar için de geçerlidir. Burada mühim olan kalptir, kalpte bulunan niyettir ve onu da Allah’tan sonra en iyi bilen o şahsın kendisidir.

Siz de araba veya Allahın size bahşettiği nimetlere şükür adına veya onların kazadan beladan korunması adına Allah için kurban kesebilirsiniz. Kurban kesilirken Allahın adını anarsınız yani “Bismillahi Allahu ekber” dersiniz. Selametle.

Eşlerin ikisi de çalışıyorsa ikisi de kurban ve burs vermeli midir?

Öncelikle kim kurban kesmeli bunu açıklayalım. Kurban kesmek zengin olan her Müslüman’a vaciptir. Zenginliğin ölçüsü de, zaruri ihtiyaçların dışında nisap miktarı mala sahip olmaktır. (80–85 gr altın veya bu değerde mal) Fakat bu malın üzerinden bir sene geçmesi beklenmez. Yani Kurbanın ilk üç gününün herhangi bir zamanında bu miktar mala sahip olan bir kişi kurban kesmekle yükümlüdür. Dolayısıyla, burada önemli olan erkek-bayan veya evli-bekâr olmak değil zengin olmaktır. Bunun için de, evli çiftlerden hangisi, kurban kendisine vacip olacak kadar bir mala sahipse o kurban kesecektir. İkisi de zenginse, her ikisi de kesmelidir.

Bunun dışında kalan, gazeteye abone olmak, burs vermek veya öğrenciye yardım etmek gibi meseleler için herkesi bağlayacak kesin kıstaslar ortaya koymak güçtür. Çünkü bunlar kişinin imanına, fedakârlığına, maddi durumuna, içinde bulunulan şartlara göre değişiklik gösterecek meselelerdir. Yine ailenin genel maddi durumu ve erkek ve bayanın mal ayrımı gibi hususlar da bunda etkilidir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz