İslâm’ın ilme bakış açısıyla, modern ilmin bakış açısı arasındaki farklar nelerdir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: İslâm’ın ilme bakış açısıyla, modern ilmin bakış açısı arasındaki farklar nelerdir? Kur’ân’da geçen “ilim”den ne anlamalıyız?

Hakikî ilim; aydınlığa koşan, hakikat soluyan ve kişiyi sırat-ı müstakîme götürebilen bir ışık kaynağıdır. İngilizcedeki karşılığı “science” olan bilim ise eski bilgiler üzerine bina edilerek, geliştirilen, tecrübe ile elde edilen ve yanlışları düzeltile düzeltile düzeltilecek, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariye, hipotez demektir. Bu itibarla bilim, ilim ile aynı şey değildir ve bunların birbirine karıştırılmaması gerekir. Günümüzde bazen ilim, bilim kelimesiyle tercüme edilmektedir ki, kelimelerin ihtiva ettiği mânâlar, nüanslar nazara alınmadan yapılan böyle bir hata, avam için mazur görülse de, uzman kimseler için kat’iyen ilim, bilim kendi esprileri için efradını câmi ağyârını mani sağlam bir tarife tabi tutulduklarında ikisinin birbirinden tamamen farklı oldukları görülecektir.

İlim, bizde doğup büyümüştür ve dölyatağı da kalb ve kafa birleşik noktasıdır. Rasyonalizm üzerine kurulmuş, daha sonra da pozitivizm esaslarına dayanarak gelişmiş bilim ise, tamamen maddî, dünyevî, arzî ve fizik çerçevelidir ki, çıkışı nazariyelere dayalı, devamı şüphelerle iç içe, neticesi de tereddüt ve kuşkudur. O, duyu organları dünyasında rüşeymleşir ve nazarî aklın referansı ile yaşar. Çok defa gözün görmediği, kulağın işitmediği şeyleri inkar eder. Hâlbuki göz, mânâya karşı kördür. Kulak da onu duyamaz. Evet bugün bilim denilen şey, sadece duyu organlarıyla duyulup, görülüp hissedilen obje ve vak’alara “evet” der.

Bugün bilim adına iddia edilen hususlar tamamen batı felsefesinin ürünüdür. Menşei doğu, çarpıtılmış batı felsefesi. Evet, günümüzdeki gelişmelerde İslâm dünyasındaki ilmî gelişmelerin büyük bir payı vardır. Fakat artık Mourice Bucaille’dan Kaptan Custo’ya, Alex Carrel’den, Carlayl’a, ondan Garaudy’e kadar Batılı pek çok yazar, “Batı, tamamen bugünkü gelişmelerini doğuya borçludur. Bu mânâda Endülüs, Batı’ya iyi bir örnek teşkil etmiştir.” diyerek bu gerçeği açıkça itiraf etmektedirler. Belli bir dönemde temelleri itibarıyla bizim dünyamızdan alınan bu ilimler, onlar tarafından sadece mücerret ilim olarak ele alınmış, onların bize kazandırdıkları ve bunların hangi esas ve kâideler üzerinde geliştiği meselesi nazarı itibara alınmamıştır. Evet, Batı bu ilimleri kendi materyalist düşüncesiyle yoğurarak ele almış ve sübjektif değerlendirmelere tabi tutarak kendi orijinleri açısından başkalaştırmıştır. Bir kere Batı’da din, hiçbir zaman hayatla hemhâl olamamıştır. Bu karanlık dünyada o, daima kilisenin duvarları içinde sıkışıp kalmış ve halk ancak kiliseye gittiği zaman dinini duyabilmiştir. Bu bakımdan da Batı’da din, hiçbir zaman bütün üniteleriyle hayatın içine girme fırsatını bulamamıştır. Zaten tâ başta, Hıristiyanlık Kostantin tarafından bir devlet dini olarak kabul edilirken, bu çerçevede kabul edilmiş ve hayatla münasebetleri kontrol altına alınmıştır. Böyle bir anlayış ise Hıristiyanlık adına doğrusu bir tâli’sizliktir. Hıristiyanlığın tâlî yıldızı ilk 3 asırda kapalı tazyik altında fakat parlak geçmiştir ve bu dönemde din, kendi safvetini koruyabilmiştir. Kostantin ve taraftarları, Hıristiyanlığı bir din olarak kabul ettikleri andan itibaren bir mânâda Hıristiyanlara gün doğmuş ama diğer yandan İncil ve din düşüncesi tamamen kontrol altına alınmıştır. Evet, Hıristiyanlık tahrif edilmiş ve “Senin yerin kilisedir. Ara sıra insanlar din adına kiliseye gelebilir, orada kafalarındaki çelişkiye rağmen dini soluklayabilirler; ama onu kat’iyen hayatın ekseni hâline getiremezler.” denilerek, hayat tamamen dinden tecrit edilmiştir. Evet artık Hıristiyanlıkla hayat birbirinden koparılarak, toplum, dinsiz hayat ve hayatsız din gibi bir telâkkîyi kabule zorlanmıştır. Onun için Batı’da tamamen hayata mâl edilen ilim, dinin dışındadır ve din tamamen bir moral müessesesi ve doğum-ölüm merâsimlerini organize eden bir kurumdur. Bunca devlet ve değişik sistemlerin baskısına karşılık o kendisini ne kadar ifade edebilmektedir düşünmeye değer? Bu karşılıklı zıtlaşma din câmiasını da karşılık vermeye teşvik etmiştir. Yer yer kilise, bazı bilim adamlarını yakmaya, bazılarının gözlerini çıkarmaya ve bazılarını giyotine götürmeye mahkûm etmiştir. Tabiî bütün bunlar, çok ciddî bir bilim ve din çatışmasına sebebiyet vermiştir.

Ayrıca din, kilisenin içinde kaldığından dolayı gelişen hayat şartlarına karşılık bir türlü gelişme gösterememiştir. Çok düşünür, Hıristiyanlık anlayışının bilimin çok gerisinde kaldığını ve bilime ayak uyduramadığını düşünerek, onu tamamen hayatın dışına çıkarmaya çalışmışlardır. Bu defa da Hıristiyanlık, o günkü gücü ile bilime ait gelişmeleri engellemeye kalkmış ve bilim adamlarını mahkum etmiştir. İşte bu yanlış uygulamalar uzun zaman batıda Hıristiyanlık ve bilim çatışmasının sürüp gitmesine sebep olmuştur.

Batı, bilimi, Grekler, Lâtinler, Yunanlılar ve İslâm dünyasından değişik şekillerde almıştır. Onlar, almış oldukları bu ilimleri yeni terkiplerle bir hayli ileriye götürmüşlerdir, ama bütün bu terkiplerin hiçbirinde dine hakk-ı hayat tanımamışlardır. Böylece dinsiz bir anlayış üzerine oturan Batı’nın bilimi, bizdeki ilim anlayışı ve telâkkisine tamamen zıt bir istikâmette gelişmiştir. Böyle bir farklılıktan ötürü de, onlarınkine, “bilim”, bizimkisine ise “ilim” demek daha doğru olsa gerek.

Enginliğiyle bizim dünyamızda ilim, olabildiğine gelişmiş ve Câbirler, Ebu’l-Heysemler, Harizmîler, Zehrâvîler, İbni Sinâlar ve Farabiler… gibi devasa ilim adamları yetişmiştir. İlk defa atom nazariyesini ortaya koyan Yunan bilginleri, maddenin en küçük parçasının “atom” olduğunu söylerlerken, bir İslâm âlimi olan Nazzâm, maddenin sonsuz denecek ölçüde parçalanabileceğini söylemiş ve günümüzün ilim adamlarından biri gibi konuşmuştur. Bugün partikül nazariyesi içinde bu meseleye bakıldığında, Nazzâm’ın 12-13 asır evvel, çok derin şeyler söylemiş olduğu iddia edilebilir. Bütün bunlarla beraber, İslâm dünyasında yetişen o büyük ilim adamlarından hemen hiçbiri, ilimler adına ortaya koyduğu bu kadar keşif ve tesbitlerin yanında -yorum farklılıkları müstesnâ- dînî düşüncesinden taviz vermemiştir. Aksine ilim, onları din adına iyice takviye etmiş ve onların imanlarını kuvvetlendirmiştir. Gerçi bazı rasyonalistler hadisler konusunda biraz farklı düşünmüş ve bazı meselelerde Ehl-i Sünnet’le tartışmalara girmişler ise de onlardan hiçbirisi, ulûhiyeti inkar etme, dine tavır alma gibi ciddî farklılıklara girmemişlerdir. Bazı âlimler, akla, olması gerekenden daha fazla önem verip, aklî istidlâller ile sıfât-ı İlâhî hakkında bir kısım yanlış beyan ve mülâhazalarda bulunmuşlardır ama onların da hiçbiri dinsiz değildir. Meselâ, iyi bir tabip olan Râzî aynı zamanda mistik denecek kadar bir maneviyat adamıdır. Hâlbuki bilim sahasında yetişen Batılılar ve onların bizim içimizdeki temsilcileri, tamamen dinden uzaklaşmış, hatta ilhad ve küfre saplanmışlardır. Müslümanlar, kainatı Cenâb-ı Hak adına fethetme düşüncesiyle araştırmış ve buldukları her yeni âyet, her yeni mucize, onlarda yeni bir aşk, yeni bir heyecan ve hamle ruhu meydana getirmiştir. Onun için onlar, daima “Hel min mezid=Daha yok mu?” ufkunda dolaşmış ve böylece sürekli bir hakikat aşkı ve araştırmada aşkı yaşamışlardır.

Evet Müslümanlarda ilim hissi, din hissinin fevkalâde gelişmesine vesile olmuş ve onlarda bir metafizik gerilim hâsıl etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’deki “Göklerin ve yerin yaratılmasında akıl sahipleri için ibretler vardır.”[1] vb. gibi âyetler, her zaman Müslüman ilim adamlarının dikkatini çekmiş ve bu bakımdan onlar, ilmî araştırmalarını bir ibadet neşvesi içinde sürdürmüşlerdir. İşte bizdeki ilim, Müslüman ilim adamlarında bu anlayış ve bu yaklaşımlar üzerinde teşekkül etmiştir. Yukarıda zikredilen âyet-i kerimenin teşvikiyle hareket eden Müslüman ilim adamları tarafından gök ve yerdeki nizam araştırılmış, onlar arasındaki irtibata dikkatler çekilmiş; bir çiçeğin güneşle münasebeti, güneş ışınlarıyla, yeryüzündeki aciz ve zayıf varlıklar arasındaki münasebet.. vb. gibi daha pek çok konu üzerinde durulmuş ve netice itibarıyla da, mukaddes kitapları olan Kur’ân’la kâinat kitabını telif eden bu ilim adamlarının, Allah’a olan itimat ve yakınlıkları artmıştır. Zaten ilim adına ilk mesaj, inanca bağlı olarak Allah’tan gelmiş ve daha sonra, âyât-ı tekviniyedeki her mucize ve hâdise Allah’tan yeni mesaj ve ilhamlar şeklinde onları coşturarak âdeta birer ilim aşkı gibi onları şaha kaldırmıştır. Bugünkü Batı, mevcut bilim ve teknoloji ile fezâlara ulaşıp gökleri keşfetse de, bu durum onu yine de endişe, korku ve ürküten sürprizlerden kurtaramayacaktır. Mü’min sînelere gelince onlar, ilimle karadeliklerin bağrına bile taht kurabileceklerine inanırlar. Çünkü onlar, varılan her noktada, “Bunun arkasında Allah vardır. Muhtemel ki karadelikler de aydınlıklara çıkmak için birer karanlık koridordan ibarettir. Bunlara girilip çıkıldıktan sonra kabir gibi öbür tarafta aydınlığa erilecekse, bu sevimsiz gayyâları bile cennet köprüsü kabul edebiliriz.” derler.

Batı, bilimle keşf ve tesbit edilen meselelerin dar çerçevesi içinde sıkışarak, sadece onunla yetinmek zorunda kalmış ve bu sebeple de eşyanın çehresindeki hikmeti hiçbir zaman görememiştir. Ama İslâm âlimleri, araştırmalar yaparken eşya ve hâdiselerdeki hikmetleri, -Allah’ın tevfikiyle- daha derinden sezerek, her şeyin arkasında O’nun kudretini görmüşlerdir. Şayet bir örnek verecek olursak; insan sîmasındaki güzelliği, tabiatın karartıcı ve karanlıklaştırıcı eline vermemiş, o güzellerden güzel insan çehresine her bakışlarında, Rahmân ü Rahîm’in isimlerinin tecelli ettiğini görmüş ve sanattan Sâni’e intikal ederek dar olanı genişletmiş, sınırlıyı sınırsızlaştırmış bir aynayı sonsuz güzellikle süslemişlerdir. Bu sayede onlar, ilimle ikiz yaratılan hikmeti, her zaman ilmin hemen yanı başında görmüş, eşya ve hadiselerle alâkalı olup biten her şeyi gayet net müşahede etme imkanını bulmuşlardır. “Kime hikmet verilmişse, bununla birlikte ona pek çok hayır da verilmiştir.”[2] fermanı bu bahtiyarları işaretlemektedir. Kainattaki icraata hikmet gözlüğü ile bakmayan kimse, abesle iştigal ediyor demektir.

İşte İslâm anlayışındaki ilim, bu esaslar üzerinde neşv ü nemâ bulmuştur. Zaten İslâm’da, bütün ilimlerin gâyesi marifet-i ilâhî esasına bağlıdır. Marifet-i ilâhînin neticesi muhabbet-i ilâhî, muhabbet-i ilâhînin neticesi de zevk-i rûhânîdir. Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Müslüman bir araştırmacı için hiçbir zaman ümitsizlik ve karamsarlık söz konusu değildir. Çünkü o, okuyup düşündükçe ve araştırıp yeni yeni şeyler buldukça, kendisini Allah’a daha yakın hissedecek ve daha fazla huzur içinde olacaktır. Evet böyle bir araştırmacı için ilim yapmak, her zaman beraberinde maddî ve manevî huzur getirirken, başkaları için o, kainatın âkıbetini çok karanlık gösterecek ve o kulvarda koşanları hep huzursuz edecektir.

Evet kâinatların, merhametli bir zâtın mülk ve idaresinde olduğunu bilmeyen biri için güneş 5 milyar sene sonra bitecektir. İşte böyle bir bilgi, şimdiden onların içine dehşetli bir korku salacaktır. Zira bundan sonra onların akıllarına sürekli “Güneş bitince kızıl kıyamet kopacak ve biz, atom zerratı adedince parçalanarak, yokluğa savrulacağız.” düşüncesi gelecek ve dünya ile alâkadarlıkları ölçüsünde onları bihuzur edecektir. Hâsılı bütün bunlar, Batı anlayışındaki bilimin kâinata, eşya ve hâdiselere bakışı ve bunun neticesinde etrafa saldığı ümitsizlik, karamsarlık ve sarsıntılardır.

Şimdilerde bu tür ilmin verdiği itmi’nan ile, bilimin verdiği karamsarlık ortadadır. Binâenaleyh bizde ilim denilince, dünya ile beraber aynı zamanda ukbâ bilgisi de sözkonusudur. İnsanlık bu beraberlik içinde -Allah’ın tevfik ve inâyetiyle- hep aydınlıkta yürüyecek ve Batılıların düştükleri şaşkınlık ve tereddüde düşmeyeceklerdir. Böylece Müslüman ilim adamları, ilmî incelemeler yaparken dikenli tarlaları atlayarak geçecek, kandan irinden deryâların üzerinden süzülerek uçacak, ayaklarını hiçbir zaman mücerret maddenin kirlerine bulaştırmayacak ve hiçbir taraflarına diken batırmayacaklardır.

Evet ilim ile bilimin, zikredilen bu farklılıklar gözetilerek ele alınması çok önemlidir. Onun için günümüzde pek çok düşünür, Batı’da materyalizme bürünen ilmi, müslümanlaştırma yollarını araştırmaktadırlar. Bazı düşünürler de temel kâideleri itibarıyla, batıda bilimin tamamen ilhad üzerine müesses olduğundan, onun müslümanlaştırılması mümkün olmayacağı kanaatindedirler.

Doğrusu, eğer Batı’daki bilim, Allah’a teslim olmaz ve Allah’ı gösteren bir ayna haline getirilmezse, insanlığın âkıbeti çok karanlık olacaktır. Onun için müslümanların bu mevzuda Batıyla yarışması, onu geçmesi ve ilmi müslümanlaştırması veya İslâmîleştirilmesi gerekmektedir. Bilimin müslümanlaşıp müslümanlaşmaması, günümüzde, üzerinde düşünülmesi gerekli olan en önemli meselelerinden biridir. Müslüman araştırmacılar, meseleyi Kur’ân’da zikredilen “el-ilm” zâviyesinden ele alıp ilim dünyasında yeni ufuklar açarken, Batı kafasındaki bilimciler de, hayret ve şaşkınlık vadilerinde dolaşıp duracak, hep tıkanıklıklarla karşı karşıya kalacak, aradıklarını bulamayacak ve başı açık, yalın ayak hayâllerle değişik kurgu bilimlerine takılıp duracaklardır. Maalesef günümüzde Batı anlayışındaki bilim, âlem-i İslâm’ın başına göz açtırmaz bir belâ şeklinde musallat olmuştur. Bütün bunlara rağmen, dünyayı aydınlatacak ilim, yine orta kuşağın incisi ülkemiz ve bu mevzuda onunla aynı duygu ve düşünceyi paylaşan ülkelerde gelişip kendini ifade edeceğine inancımız tamdır.

M. Fethullah Gülen

[1] Âl-i İmran, 3/190

[2] Bakara, 2/269

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

2|98|Kim Allah'a, O'nun meleklerine, resullerine, Cebrail'e, Mikâil'e düşman kesilirse, Allah da bu tür inkârcılara düşman kesilir.
Sura 2