Ramazan Kur’ân ve Zikir Ayıdır

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de Peygamberleri, salih kulları, kumandanları diğerlerinden ayırarak bunlara ayrı bir özellik vermiştir. Yine bunlar gibi, Allah, mekânlardan da bazı yerleri benzerlerinden ayırmıştır. Bu ilâhi kanunun hükmü altına bazı zaman parçaları da girmiştir; Ramazan ayı Allah tarafından sair aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydır. Allah’ın bu ayı mükerrem kılması iki ayrı âyette belirtilen, Kur’an-ı Kerim ‘in bu ay içinde indirilmeye başlanması sebebiyledir. İnsan bu aydan hidayet ve takva nimetini kazanarak, bütün hayatında bunlardan istifade edebilir.

Oruç, insanı hidayetin hakikatına ulaştırır ve oruç tutan ahlâkında, amelinde hakiki yolu bulur; takvanın hakikatini ruhunda duyar. İnsanların kalbleri bu ay içerisinde daha hüşyar hale gelir, kalbleri inşirah bulur, ruhları yükselir, ulvi bir kıymet alır, gözleri hayırlara karşı alabildiğine açılır. Evet!… Evet! Mü’minlere yakışan. Ramazan ayında Ramazan’ın kudsi gölgesi altında Allah’ın prensiplerine uymadır, hayatlarını hayat kılmadır. Ta ki, bütün yeryüzünde müslümanların İslâm’a dönmelerine, eskisi gibi parlak devirlere kavuşmalarına ve müstakim bir hale ulaşmalarına vesile olsun.

Allah (cc) Kur’ân-ı Kerîm de Peygamberleri, sâlih kulları, kumandanları, bazı mekân ve zamanlan diğerlerinden ayırarak, bunlara ayrı bir özellik vermiştir. Bu hakikate Kasas Sûresinin 68. ayeti işaret etmektedir.

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, seçim onlara ait değildir.”

Allah, hayır ve hidâyet meşalelerini taşıyarak risâlet vazifesini insanlara tebliğ etmek ve onları ıslah etmek için peygamberler göndermiştir. Nitekim, “Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı” (Al-i İmran 33) ve “Allah buyurdu ki, Ey Musa, ben Tevrat sahifelerimle ve konuşmamla seni insanların başına seçtim.” (A’raf 144) âyeti bunu açıkça bildirmektedir.

Yine bunlar gibi Allah, mekânlardan da bazı yerleri benzerlerinden ayırmıştır. Vahyin ineceği yerler ve ibadet için seçilen özel yerler gibi. Meselâ bunlardan bazıları Mukaddes Vâdi, Kudüs ve Mekke’dir.

“Musa o ateşin yanına gelince, kendisine “ey Musa!” diye seslenildi. Ben senin Rabbinim. Papuçlarını çıkar. Çünkü sen, kutsal vâdide, Tuvâ’dasın. (Taha 11-13) Bu yerlerden birisi de Efendimiz (ASM)’e Miraç’ta basamak olan Kudüs’tür.

“Geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih ve bütün sıfat-ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz.” (İsra 1)

Yine rahmet ve bereketini indirmek, dualara cevap vermek için de bazı geceleri ihtiyar etmiştir. Meselâ,

“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” (Kadir 3)

RAMAZAN KUR’AN AYIDIR

İşte Kâinatta cereyan eden zamanlardan mekânlardan seçme, ihtiyar etme kanununa tâbi olarak, Ramazan ayı da Allah tarafından sair aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydır. Ve bu ayın ismi Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanır.

“Ramazan ayı ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda indirilmiştir (Bakara 185)

Allah’ın bu ayı mükerrem kılması, iki ayrı âyette belirtilen,

Kur’ân-ı Kerim’in bu ay içinde indirilmeye başlanması sebebiyledir. Bu ayetlerden birincisi Duhan Suresi 1-6 ayetleridir.

“Hâ Mim. Apaçık kitaba and olsunki, Biz onu mübarek bir gecede indirdik.”

İkinci âyet-i kerime ise şerefli ve yüce bir mevkiye sahip olan Kadir Gecesi hakkındadır.

“Biz o Kur’ân’ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu nereden bileceksin. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” (Kadir 1-3)

Pekalâ Kur’ân-ı Kerim nedir? İnsanlığa ne kazandırmıştır?

Kur’an-ı Kerim Allah’ın mü’minlere vermiş olduğu en büyük nimetidir. O nimet içerisinde ayrı bir nimet de Allah’ın rızasını tahsil etme yollarını bize bildirmesidir. Mesalâ, “Gerçekten size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla Allah, rızasının peşinde gidenleri selâmet yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola hidâyet ediyor. (Mâide 15-16)

KUR’AN VE İNSANLIK

Kur’ân-ı Kerim mahlûkatın en hayırlısı olan insana bahş edilen birçok özelliklerden bahsetmektedir. Meselâ, insanın yaptığı işlerin bir mânâ ifade etmesi ve onun dalâlet vadilerinde koşmaması için akıl vermiş ve bununla kişinin inkâr ve taklid zincirlerini kırmasını sağlamıştır. Şöyle ki, insanın yeryüzüne ve gökyüzüne bakıp Allah’ın dünya hayatında kendilerinin faydalanması için musahhar ettiği birçok nimeti görmesi gayet kolaydır. Ama cahiliyyet ve gafletin hükümfermâ olduğu asırlarda, insanlık başkalarını yani baba ve dedelerini taklid ediyordu. Hatta o kadar ki, fikir ve irâde hürriyetlerini dahi kaybetmişlerdi. Dolayısıyla ibâdetlerini körü körüne bir taklid ve mezmum hikâyeler üzerine binâ ediyorlardı.

Sonra Allah (cc) insanlığı cahiliyye karanlıklarından ilmin nuruna çıkardı. Çünkü, insanın kıymetinin artması, yaptığı işlerin değer kazanması onun ilmi ve marifetiyle doğru orantılıdır.

Cehâlete gelince, bazılarının anladığı gibi bununla okuma-yazma bilmeme değil, belki İslâm’ın getirdiği faydalı ilmi bilmeme, ve bilememeyi kasdediyoruz. Evet yapılan işin hakiki mânâsının bilinmemesi veya doğruluğu yanlışlığı düşünülmeden gâfilcesine yapılan bir iş, işte bu şekilde hareket eden cahildir. İsterse dünyanın en kâbiliyetli kişisi olsun. Böyle hareket edenler öylesine cahildirler ki, tıpkı Hz. Muhammed (ASM) gönderildiği zamanda yaşayan cahiliyye arapları gibidir. Cahiliyye arapları hayat seviyelerini yükseltecek, insanlığı mes’ud edecek Kur’ân-ı Kerim’in yüksek ve ulvî mânâlarını idrâk edemediler ve İslâm’ın getirdiği hakikatler karşısında hep câhil kaldılar. Bununla beraber onlar fesahat ve hitâbette en ileri seviyede idiler. Ve Kur’ân-ı Kerim’i anlamaları hiçte zor değildi. Fakat onlar inkâr ve dalâlette kalmayı tercih ettiler.

Halbuki İslâm, insanları putlar karşısındaki zelîl hayatlarından ve insana ibâdet etmekten kurtarmış ve gerçek yol olan Allah’ın yoluna hidayet etmiştir. İnsana Allah’tan başkasına ibâdet etmemesi öğretilmiş, bunun yanında insanların demesi yani “Allah’tan başka Ma’bud-u Hakîki yok.” demesi, inanması ve yaşaması için peygamberler gönderilmiş; kitaplar indirilmiştir. Bu hakikate şu âyet-i kerime delâlet ediyor.

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, “Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 25)

İslam insanlar arasındaki sınıf farklılıklarını da ortadan kaldırmış ve büyük bir kuvvet ve sarâhatle “Bütün insanlar Allah (cc) önünde eşittir. İnsanların hepsi Âdem’den (AS), Âdem ise topraktandır. Siyah ile beyaz, hâkim ile mahkûm arasında fark yoktur. Sadece Allah’ın rızasını kazanmak için işlemiş oldukları salih ameller ve yine kalbte istikrar kazanan takva duygusu hariç” diye ilân etmiştir. Allah (cc) “Allah katında en üstün olanınız (Allah’ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır.” (Hucurat 13) buyurmaktadır. Allah Rasülü (SAV) ise, “Hepiniz Âdem’den, Âdem ise topraktandır.” “Hiç kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Ancak takvâ hariç” buyurarak bu mukaddes hakikati belirtmiştir.

İslâm aynı zamanda insanlara hayır yollarını göstermiş, şer yollardan uzaklaştırmış, saadet ve şekâvet yolunu belirtmiş, ve âyet-i kerimelerle Allah Resûlü Hz.Muhammed (s.a.v.)’e ittiba etmenin gerekliliğini bildirmiştir. Zira o, bu hakikatlerin müessisidir. Kur’ân-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmaktadır.

“O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men eder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar.” (A’raf 157)

RAMAZAN’IN GETİRDİKLERİ

Orucun pek çok gayelerinden önemli ikisi takvâ ve hidâyettir. Allah (cc):

“Ey iman edenler. Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Ta ki MÜTTAKÎLER’den olasınız.” (Bakara 183) buyurmaktadır.

Bir başka âyette ise: “Ramazan ayı ki insanlara yol gösterici, HİDAYET’i doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda indirilmiştir” buyrulmaktadır. (Bakara 185) Bu âyetlerden anladığımıza göre oruç, insanı hidayetin hakikatine ulaştırır ve oruç tutan ahlâkında, amelinde hakiki yolu bulur. Yine oruç tutan takvânın hakikatini ruhunda duyar. Oruçlu iken insan, Rabbisine daha ayrı bir yakınlık duyar. O vakit insanın kalbi isyana karşı kapalı, bütün âzâları, Rabbi gadâba getirecek işleri yapmaktan berî olduğu için Rabbisinin yüceliğini daha iyi anlar. İşte o zaman onun kalbinde takvâ duyguları gelişir, rûhu maddenin toz ve dumanlarından safileşerek kendini Allah’a verir. İnsan bu aydan hidayet ve takva nimetini kazanarak, bütün hayatında bunlardan istifâde edebilir. Bunlarla şerre giden yolları, arzu ve hevâ kapılarını kapamaya güç bulur ve yine bunlarla ahlâk-ı âliyeye, bütün hayırlı işlere rağbeti artar.

İnsanların kalbleri bu ay içerisinde diğer aylara nisbetle daha hüşyâr hale gelir, kalbleri inşirah bulur, ruhları yükselir, ulvi bir kıymet alır, hüşyâr hale gelir, gözleri hayırlara karşı alabildiğine açılır. Bu ay içinde mü’min dünya hayatının meşguliyet ve bulanıklığından nefsini uzak tutar, rûhâni lezzet alabileceği şeylere intikal eder. Meselâ, orucuna “Allah’ım, senin isminle oruç tutuyorum” sözüyle başlar, gündüz ancak ve ancak hayır konuşur, Allah’ın râzı olmayacağı hiçbir iş işlemez, iftar ettiğinde de “Allah’ım, isminle orucumu açıyorum” der. Gecesini de, Rabbisine karşı rükûda, secdede, tesbih ederek, dûa ederek, Kur’an okuyarak geçirir. Ve bütün Ramazan’ını böyle geçirip, bayrama ulaştığında, yapmış olduğu ibâdetlerin kendisinin ruhuna yüce ve ulvi mânâlar katmış olduğunu hisseder.

İslâm tarihinde büyük hâdiselerin bu ay içerisinde meydana gelmesi, Ramazan ayında mü’minlerin kazandığı ruh safveti ile doğru orantılı olabileceği ihtimalini akla getiriyor. Zira bu hadiseler, mü’minlerin akideleri sağlamlaştırmak, kelimetullâhı yüceltmek için mukatele ve akidelerini bozacak bütün şer şeylerle mücadele edenlere Allah’tan gelecek olan galebenin, yardımın ve neticesinde dünya ve ukbâ saltanatının mü’minlerle birlikte olacağını fısıldamakta, bildirmektedir.

Yine bunlar bize, İslâm’ın davetine engel olacak düşmanlar safında yerlerini alan ve Allah Resûlü ile beraber bütün mü’minlerin sonunu getirmek isteyen ve zâten münhezim olan müşriklerin hezimetini bizlere bildiriyor.

Bütün bunlar bize İslâm Tarihi içerisinde Ramazan ayında meydana gelen ve kalıcı, silinmez izler bırakan iki önemli hâdiseyi hatırlatıyor.

Birincisi: Büyük Bedir. Bu Savaş Kureyş’in bütün zanlarını ve tâğutlarını yerle bir eden çirkin ve bütün hurafelerin temelini sarsan, fesadın rükünlerini alt-üst eden, bâtılın arşını zîr-ü zeber eden bir savaş.

Bu savaş hicretin ilk yılında Ramazan’ın 18’inde olmuştu ve mü’minler müşriklere karşı büyük ve ezici bir yardıma nâil olmuşlardır. Kaldı ki bu yardım müslümanların daha sonraları hakikatini idrâk ettikleri yardımların başlangıcıydı. Bu savaş hakkında Allah (cc) şöyle buyuruyor.

“Nitekim Allah size Bedir’de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıf idiniz. O halde Allah’tan korkun ki şükredesiniz. O zaman sen mü’minlere “Rabbinizin size indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, yetmez mi? diyordun. Evet, sabredin. Allah’tan korkarsanız, onlar hemen şu dakikada da üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah bunu size sırf müjde olsun ve kalbleriniz yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız dâima gâlip ve hikmet sahibi Allah katındadır.” (Âlî İmran 123-126)

İkincisi: Mekke fethi de bizlere Ramazan’ı hatırlatıyor. Allah bu ay içerisinde Kâ’be’de sadece kendisine ibâdet edilmesi için putlardan temizleme hususunda mü’minlere yardım etti. Aslında bu yardım şirk ve bâtılın yerin dibine batması, hidâyet ve tevhîdin en yücelere yükselmesi ve yeryüzünde Allah’ın dininin hâkim olması için yapılan yardımlardan bir tanesiydi. Nitekim bu fetih hakkında Allah (cc):

“Biz sana apaçık bir fetih verdik. Tâ ki Allah senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru yola iletsin. Ve Allah sana şanlı bir zafer versin.” (Feth 1-3) buyurmaktadır.

RAMAZAN AYINDA NEREDEYİZ?

İşte Ramazan ve bu ayın getirdiklerini gördük. Şimdi Allah için nefislerimize dönüp bir soralım: Böylesine bir Ramazanı kaç defa geçirdik? Bundan faydalanabildik mi? Geçirdiğimiz Ramazanların hayatımızda bir eseri var mı? Fikrî, akîdevî, içtimaî hayatımızda böylesine bir Ramazan’ın kalıcı ne gibi izleri var?

Bu hakikatlar ışığında biz belki şimdiye kadar hiç hakiki Ramazan’a veya Ramazan’ın hakikatına ulaşamadık. Zira zamanımızda müslümanların çoğunluğu Ramazan orucunu açlık ve susuzluk olarak niteliyorlar ve nefislerini İslâm’ın nehy ettiği şeylerden katiyyen men etmiyor, dilleri ile devamlı yalan söyleyip, küfür ediyor, fakat bilemiyorlar ki bütün bunlar oruçlarını ibtâl ediyor. Sevabından mahrum bırakıyor, Ramazan ayını kendileri hakkında sevapsız, ücretsiz bir hâle getiriyor. İşte bu hakikate işâreten Efendimiz (ASM); “Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından yanlarına kalan sadece açlık ve susuzluktur.”

“Yalan sözü ve onunla ameli terk etmeyen kimsenin yemesini, içmesini terk etmesine Allah’ın hiç ihtiyacı yoktur.”

Hayır! Hayır! Orucun farz kılınmasındaki hikmet sadece yeme-içmeyi terk etmek değildir.

Bu gibilerin Kur’ân-ı Kerim ile aralarındaki irtibata gelince, neredeyse kopacak cinsten bir şeydir. Kur’ân okuyorlar ama Allah Resûlünün bu Kur’ân ayında yaptığı gibi hiç mânâsını müzâkere etmiyorlar. Bunların her ne kadar bu ayda Kur’ân-ı Kerim’e karşı ihtimamları artıyor ise de, bu onu ibretle düşünmeden, mânâsını araştırmadan hâsıl edecek menfâatlere katiyyen insanı ulaştırmaz.

Onlar Kur’an-ı Kerim’i güzel güzel mahfazalara koyup odalarının en güzel yerlerine asıyorlar. Belki Ramazan gecelerinde güzel sesli hafızlardan lezzet alarak Kur’ân-ı dinliyorlar, ama kalbleri Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini düşünmekten çok uzak.

SELEF RAMAZAN’I NASIL ANLAMIŞ

Geçmiş büyüklerimiz için, orucun farziyyetinin yanında, anladıkları ve uyguladıkları ayrı bir şey de vardı. O da her zaman olduğu gibi, fakat Ramazanda daha değişik bir ihtimamla, İslâm’ın getirdiği prensipleri önlerine koyup, onu şuur ve kalbleriyle yaşamalarıdır. Bu prensipler Efendimiz’in sünnetinde açıkça beyan edilmiştir. Meselâ, sizden biriniz oruçlu olduğunda kötü söz söylemesin, fısk içine girmesin ve cahilce hareket etmesin, eğer kendisine cahilce davranılırsa “ben oruçluyum” desin. Yine “Kulum şehvetini ve yemeğini benim için terk ediyor. Oruçlu için iki sevinç zamanı vardır. İlki orucunu açtığında diğeri de Rabbisi ile karşılaştığında” “Kim Ramazan Orucunu kâmil bir îman ile ve sevabını sadece Allah’tan bekleyerek tutarsa, geçmiş bütün günahları af edilir.”

İşte bu muazzam İslâmî prensipler ışığı altında, ilk müslümanlar hakikaten Ramazan’ı Allah Resulünün sünnetine ittibâen gerçek mânâda yaşamışlardır. Onlardan birisi, gündüzünü zorluklara karşı sabırla, Allah’a karşı haşyet içinde ve murakabe duygusu ile dolup taşarak ve orucunu, gününü mülevves edecek bütün pisliklerden içtinâb ile kötü laf konuşmaksızın sadece hayrı söyleyip veya susarak geçirirken, gecesini de namaz ile Kur’ân tilâveti ile ve Allah’ı zikr ile geçirirdi. İbn-i Abbas “Efendimiz (ASM) insanların en cömerdi idi. Ramazanda Cibril ile karşılaştığında daha da cömertleşiyordu. O her gece Cibril (AS) ile Kur’ân-ı Kerim’i müzakere ediyordu. Allah Resulü (SAV) hayırda esen rüzgardan daha cömertti.” diyor.

İşte müslümanların bu ilk kudsîler topluluğu Ramazan’ı bu şekilde yaşadılar. Ve bundan dolayı oruçtaki hikmetlerin sırrına nâil oldular. Ve Ramazan Bayramı’na hidâyet ve takvânın hakikatine ulaşmış olarak çıktılar.

Evet, Ramazan insanlara hidâyet, hayır ve daha nice güzel şeyler kazandırmıştır. O halde zamanımızda müslümanların yapacağı şey şudur. Kudsîler ordusuna tâbi olarak İslâm’ın prensiplerini gözlerinin önüne koyacaklar, tâ ki onlarla duâları kabul edilsin, kulakları hakikatlere karşı açılsın, gözleri ışıl ışıl gerçekleri müşahede etsin ve şeytanın, müslümanların şahsiyetlerini öldürmek, aralarına düşmanlık atmak ve heyetlerini ifsâd etmek için kurduğu tuzaklara karşı bütün kapılar kapansın.

Evet mü’minlere yaraşan ve yakışan, baba ve dedelerinden kalma âdetleri, onları taklidi bir kenara bırakmaktır.

Evet!. Evet! Mü’minlere yakışan Ramazan ayında Ramazan’ın kudsî gölgesi altında Allah’ın prensiplerine uymadır, hayatlarını hayat kılmadır. Tâ ki bütün yeryüzünde müslümanların hakiki İslâm’a dönmelerine, eskisi gibi parlak devirlere kavuşmalarına ve müstakîm bir hale ulaşmalarına sebep olsun.

Ahmet Yakutcan

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

4|146|Ancak tövbe edip hallerini düzelterek Allah'a yapışan ve dinlerini samimiyetle Allah'a özgüleyenler müstesnadır. İşte böyleleri, müminlerle beraber olacaktır. Ve Allah, müminlere yakında çok büyük bir ödül verecektir.
Sura 4