Hicret Özlemi İçerisinde Olanlara Denge Adına Neler Tavsiye Edersiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Tanıdığımız birçok insanlar dünyanın değişik yerlerinde canla başla hizmet ediyor ve sevindirici haberlerle dönüyorlar. Bizler de; “hizmet artık yurt dışında yapılıyor, burada biz boşuna duruyoruz” gibi bir duyguya kapılıyoruz. Bize neler tavsiye edersiniz?

Bu duygu ve düşüncenin değişik sebepleri olabilir. Bunlardan birisi yenilik ruhu ve yenilik düşüncesi olsa gerek. Arkadaşlarımız oralarda yeni çevreleriyle yenilik duyuyor, yenilik düşünüyor, yenilik telaffuz ediyor ve her şeylerini bu yeniliğe göre yapabiliyorlar ki, ben de şahsen böyle bir düşünceye öncelikle hürmet duyar ve asırlardan beri İslâm dünyasının mahrum olduğu ruh, nazarıyla bakarım.

Ayrıca burada şu birkaç mülâhazayı hatırlamakta da yarar var:

1. İnsanın bu düşünceyle nefsini hırpalaması, onu hesaba çekmesi ve saf duygu, saf düşünceye doğru merdiven merdiven tırmanması ki; herkes için metafizik gerilimin önemli bir esası sayılır.

Evet, insan ister yurt içinde, isterse yurt dışında hizmet adına yaptığı hizmetleri kat’iyen yeterli görmemeli; zira kendini yeterli gören ve “yapacağım şey kalmadı” diyen insan, aldanmış bir zavallıdır. Mü’mine gerçek anlamıyla “Firavun” denilemez ama bu düşünceye sahip olan, mini bir firavun sayılabilir ve kaymaya, kaybetmeye de namzet demektir. Onun içindir ki, her ferdin, her şeye yetmediğine inanması; başka güç kaynaklarını kendi hesabına kullanabilmesi, büyük hamleler yapabilmesi adına çok önemli bir dinamiktir. Aksi takdirde, bazen böylesi ihsanlar, kendi benliklerinin enkazı altında kalır ve ezilir.. imânsız gitmeseler de dalâlet dalgaları arasında bocalar dururlar..

Buharî şarihi Kastalanî’nin üzerinde ısrarla durduğu 17 Sahabe vardır ki, bunlar kullukları adına hiçbir zaman kendilerini yeterli görmemiş ve hayatları boyunca hep nifak endişesi taşımışlardır. Hz. Âişe ve Seyyidina Ömer bunlardan sadece ikisi… Bu beşerüstü zatların şahsî kullukları adına takındıkları bu tavır, bizim için çok ciddi bir ölçü olmalıdır. Öyleyse bizler, gerek ferdî ibadetimiz, gerekse içtimaî ibadet diye adlandırabileceğimiz hizmet hayatımızda, her zaman nefsimizi sorgulamalı ve onun küstahlaşmasına fırsat vermemeliyiz. Aslında bu Bedîüzzaman’ca, İmam-ı Rabbanî’ce, Hz. Ali’ce bir düşüncedir. Bedîüzzaman; “Allah bu dini fâcir insanlarla da te’yid eder” hadisini ele alırken, nefsine “dine hizmet ettim diye fahirlenme, sen kendini, işte o racül-ü fâcir bilmelisin” der. İmam-ı Rabbanî: “Nefsim itibariyle kendimi hiçbir zaman bir eşek kadar bile görmedim” mülâhazasıyla beden ve cismaniyetine bakar. Tabii, eda edilen misyona gelince, orada “nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ” prensibi geçerlidir. Allah bir oduna bile çok işler gördürebilir. Nitekim bazı çapa ve küreklerle, gül bahçeleri çapalandığı gibi, helâ çukurları da karıştırılabilir. Bizim iyi şeylere alet olmamız -bizi bu yolda kullanana canlarımız kurban olsun- sadece ve sadece O’ndandır. Evet, her şey O’ndan, bu şeyler üzerindeki bütün güzellikler de yine O’ndandır.

Ve Hz. Ali.. hayatı boyunca İslâm adına yapılan bütün mücadelelerin hep içinde ve önünde yer almıştır ama; bazen Efendimiz (sav), onu Medine’de yerine vekil bırakınca, cihaddan geri kalma kendisine çok dokunmuş ve bunu nefsinin liyakatsızlığına vererek bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştır. Evet o, “Sizler cihada gidiyorsunuz, ben ise burada, kadınlarla, çoluk-çocukla baş başa kalıyorum” diyerek hislerini ifade etmiştir. İşte gün gelmiş, bu samimî niyeti onu, tekrar öne çıkartmıştır. Hayber’de, Hayber’in kapısı sökülemeyince, İnsanlığın İftihar Tablosu “Ali nerede?” demiş. Gözleri rahatsız olarak huzura gelen Hz. Ali’ye dua etmiş, o tiryak tesirli mübarek tükürüklerinden onun gözlerine sürmüş ve derken Hayber’in o çözülmez, sökülmez kapısı onun eliyle sökülmüştür. Misallerini arz etmeye çalıştığımız bu mülâhaza ile insan, hizmette arkada kalmayı onuruna yedirememeli ve bunu yüzüne savrulmuş bir hakaret saymalıdır.

Buraya kadar kısaca arz etmeye çalıştığımız hususlar, insanın nefsini hesaba çekmesi adına düşüncelerimizdi; tabii arz edebildikse..!

2. Bazı kimseler, hizmetin gelişme seyri içinde, dünyanın değişik yerlerine gönderilirken, bazıları da meslek, ünite, birim itibariyle burada kalıyorlarsa, bu onların kalmaları gerektiğinden dolayıdır. Yani çeşitli mülâhazalar ve maslahatlardan dolayı bu kimselerin burada bulunmaları şarttır. Böyle bir karara danışılarak, konuşularak varılmıştır. Öyle ise istişare neticesi çıkan karara uyarak burada kalmak bir haneperestlik, rahatperestlik, rehavetperestlik değildir. Belki tam tersine emre itaat ve istişare kararına uymak demektir.

3. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” fehvasınca, burada hizmetleri gereği kalan insanlar, o diyarlara hicret etmiş, hizmet yapmış kişiler gibi sevap kazanabilirler. Nitekim Kur’an’da, “Mü’minlerden Allah’a verdikleri sözde duran nice er oğlu erler vardır ki, onlardan bazıları sözünü yerine getirip, o yolda canını vermiş, bazıları da (şehitliği, sıranın kendilerine gelmesini) beklemektedir.”(Ahzâb, 33/23). buyurulmaktadır. İşte âyetin işaret ettiği bu düşünce atmosferi içinde, sıranın kendilerine gelmesini bekleme mülâhazası, onları da burada, iradeleri harici kalmanın dezavantajından kurtarabilir.

4. Türkiye, bugün dünyanın değişik yerlerinde görülen hizmetlerin merkezi durumundadır. Öyleyse bu merkezî hizmetin, sağlıklı gelişimi adına, halkıyla, talebesiyle, rehberiyle, öğretmeniyle, kadınıyla, erkeğiyle korunması ve dağıtımın bu dengeler gözetilerek yapılması şarttır.

Onun için, herkes, bir yönüyle İslâm’ın temel rükünlerinden biri olan meşverete riayet etmeli.. ve nefsine, ailesine, çoluk çocuğuna, işine, hatta hizmet felsefesine rağmen, günümüzün kudsîleri içinde yerini alabilmesi adına her şeye âmâde ve teşne bulunmalı.. ve bir gün kendisine de vazife terettüp ettiğinde hiç duraklamadan ve tereddüt yaşamadan, “baş göz üstüne” deyip vazife yerine koşmalıdır.

Hasılı; herkes, hem içte hem de dışta mutlaka kendini hazırlamalı ve vakti gelince de arkasına bakmadan çekip gitmelidir. Burada bir hatıramı nakletmek istiyorum. İzmir’de ilk defa idarecilik yaptığım bir müessesede hüsn-ü zan beslediğim bazı talebeler vardı. Bunların içinden bazıları İzmir gibi gafletin ve nefsanîliğin gemi azıya alıp gezdiği bir yerde, okula gidip-gelirken ihtimal gözleri harama ilişmiş. Ve bir gün bunlardan iki talebe, bir dostumuza gidip demişler ki: “Elimizde olmayarak, çarşıdan geçerken gözümüz harama ilişti. Ne olur! Şunu al, sadaka olarak ver, biz de tevbe edelim.” Bu hâdiseyi o zat bana gelip söyleyince, ben hiç duraklamadan onların isimlerini söylemiş ve onları “avucumun içi gibi bilirim” demiştim. O da gülmüştü. Ve böyle bir hayli insan vardı.. tabii bunu tecessüsümle söylüyorum: Bunlar göz kapaklarını kaldırıp hem de İzmir gibi bir yerde harama bakmamışlardı. Ben çok defa, acaba, Üstad’ın, ileriye matuf va’dettiği, İslâmî hayatın bütün ünitelerde temsil edilmesi misyonunu, Allah (cc), bunlar içinden bazıları ile gördürür mü diye onlara hep ümidle bakmış, bu kadar saf, bu kadar duru, inşâallah o kadar da o ufkun insanı olurlar, mülâhazalarını yaşamış ve ardından da kendime defaatla şöyle demişimdir: “Acaba bir gün gerçekten bunların, bu misyonun insanı oldukları ortaya çıkarsa, sen şimdi onları bir talebe gibi karşına oturtuyor, ders takrir ediyor ve nasihatta bulunuyorsun, acaba o gün karşılarına oturup onları dinleyebilecek misin?” Size bir şey daha söyleyeceğim burada: Vallahi, billahi, tallahi senelerce kendimi buna şartlandırmaya çalıştım ve: “Şu mini talebelerden biri çıkar da bu misyonun adamı olduğunu ortaya korsa, sen onu dinleyecek misin? Dinlemelisin; zira bu bir vecibedir” dediğim hiç de az değildir. Şimdi her ferd, bu kıtmirce mülâhazadan ne anlıyorsa anlasın.

Evet, herkes ama herkes “Bana Türkiye’nin içinde ve dışında Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da veya başka bir yerde bir vazife terettüp ederse mutlaka bir nefer gibi gidebilirim” düşüncesine kendini kilitlemeli ve hep öyle bir duyguyla yaşamalı ki; böyle bir vazife, ömür boyu ona terettüp etmese bile, bu konuda hazır bulunması ona yeter. Nitekim nasıl ki Allah Rasûlü, bu konuda şöyle buyururlar; “Şehadeti hulûs-u kalp ile isteyen, yatağında bile ölse şehiddir.” Aynen bunun gibi, bu düşünceye kilitli insanlar, cihanın dört bir yanında cihad ediyor gibi cihad etmenin sevap ve faziletini ihraz edebilirler. Ancak niyette yörüngelerini bulmalı ve kendilerini fiilen hazırlamaları şarttır.

Evet, her ferd, “Ben niye fiilî mücahedenin önünde, ön cephede, ölüm ilk defa kendilerine gelecekler arasında, ilk defa yoklukta varlık cilvesini gösterenler, ilk defa sıkıntıları göğüsleyenler, ilk defa düzenleri bozulup da yeniden kurmaya çalışanlar arasında yerimi almadım” dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden kendini şartlandırmalıdır.

Evet, artık söz değil, hamle ve aksiyon devri.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

34|31|Küfre sapanlar dedi ki: "Biz, bu Kur'an'a da bundan öncekine de asla inanmayacağız!" Ah, bir görsen o zalimleri Rableri huzurunda, tutuklanmış halde! Bir kısmı da bir kısmına söz atar durur. Basit görülüp horlananları, büyüklük taslayanlara şöyle derler: "Siz olmasaydınız, vallahi biz inanacaktık!"
Sura 34