İçerik etiketlendi: ‘namaz vakitleri’

Kutuplara Yakın Bölgede Namaz Vakitleri

Beş vakit namaz farz kılındıktan sonra Hz. Cebrail, Peygamber Efendimize gelerek namazın hangi vakitlerde kılınacağını öğretmiştir. Üst üste iki gün Allah Resûlü’ne imamlık yaparak beş vakit namazı kıldırmıştır. İlk gün bütün namazları ilk vakitlerinde, ikinci gün ise son vakitlerinde kıldırmış ve sonrasında da namaz vakitlerinin bu ikisi arasında olduğunu ifade etmiştir (Tirmizi, Salat, 1/149; Ebû Dâvud, Salat 2/393). Söz konusu hadislerden hareket eden fakihler de namaz vakitlerini bütün detaylarıyla açıklamış, her bir namaz vaktinin ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğini izah etmişlerdir.

Ne var ki söz konusu hükümler, gece ve gündüzün normal şekilde meydana geldiği yerler hakkında geçerlidir. Kutuplarda veya kutuplara yakın bölgelerde ise gece ve gündüzün deveranı değişmektedir. Kutuplara yaklaştıkça gece ve gündüzlerin süresi uzamakta ve dolayısıyla bir gün içerisinde namaz vakitlerinin hepsi girmemektedir.

Bu tür yerlerde Müslümanların namazlarını nasıl kılacakları meselesi ilk dönemlerden itibaren fakihlerin üzerinde durduğu bir konu olmuştur. Günümüzde bu tür bölgelerde çok sayıda Müslüman yaşadığı için, meselenin hükmü de sık sık gündeme gelmektedir. Bu sebeple bu yazımızda bazı namaz vakitlerinin girmediği yerlerdeki Müslümanların nasıl amel etmeleri gerektiğini ele almaya çalışacağız.

NAMAZIN İLLİYETİ VAKİT Mİ, İLAHİ EMİR Mİ?

Detaya ait bir kısım içtihatları bir kenara bırakacak olursak temel itibarıyla konuyla ilgili iki temel görüş ileri sürülmüştür. Birinci görüşe göre namaz vakitleri namazların sebebidir. Vaktin girmediği durumlarda sebep de ortadan kalkmış olur. Sebep olmayınca da ona terettüp eden sonuç olmaz. Yani namazların farziyeti düşer. Bunu abdest uzuvlarından bir kısmı olmayan kimseye benzetmişlerdir. Nasıl ki mesela bir kolu olmayan kimsenin bu kolunu yıkama farziyeti düşerse, aynen bunun gibi vakti mevcut olmayan namazların mükellefiyetinin de düşeceğini söylemişlerdir.

Fakat çoğunluk ulema, namazın asıl sebebinin ilahî hitap olduğunu ileri sürerek bu görüşe itiraz etmiştir. Bu görüşte olan fakihlere göre vakitler, namazın asıl sebebi/illeti olamaz. Bilakis vakitler, namazların ne zaman kılınacağını tayin etme adına birer “alamet”ten ibarettir.

Tercihe şayan olan görüş de budur. Zira namaz, vakit girdiği için değil, Allah emrettiği için farz olmuştur. Vakitler bu farzların düzenli bir şekilde eda edilmesi adına birer vesileden ibarettir. Bu vesileler ortadan kalksa bile, fukahanın da ortaya koyduğu üzere başka vesilelerin bulunması mümkündür.

Ayrıca namaz, İslâm’ın esasını ve bütün ibadetlerin özünü oluşturur. Aynı zamanda o, Allah’a karşı en büyük şükür vesilesidir. Bu konuda içtihat farklılığı olsa bile, böyle önemli bir ibadetin feyzinden mahrum kalmama adına ihtiyat ve temkine uygun olan içtihadı tercih etmek, yani vakti girmeyen namazları da eda etmek gerekir. Zira İslam uleması ibadetlerde ihtiyat ve temkinin asıl olduğunu vurgulamışlardır.

TEKLİFİ HÜKÜMLER, VAZ’İ HÜKÜMLER

Öte yandan namaz, teknik ifadesiyle teklifî hükümlerden, vakit ise vaz’î hükümlerdendir. En basit ifadesiyle teklifi hükümler, mü’minlere belirli fiillerin yapılmasını veya terk edilmesini emreder, yani onlara yerine getirmeleri gereken bir kısım mükellefiyetler yükler. Vaz’î hükümler ise teklifî hükümlerin uygulanması esnasında ortaya çıkar; bazen onlar için sebep olur, bazen şartlar koyar, bazen de söz konusu hükümlerin mânilerini belirler.

Bu yönüyle asıl olan teklifi hükümlerdir. Dolayısıyla bu hükümlerin uygulanması adına bir yol bulunduğu sürece, terk edilmeleri doğru olmaz. Nitekim bazı ruhsatlara bakıldığında, gerekli olan sebep ve şartların bulunmadığı bazı durumlarda dahi teklifi hükümlerin yerine getirildiği görülür. Mesela abdest, namazın şartıdır. Fakat su bulunamadığı durumlarda teyemmüm ile bu şart yerine gelir.

Aynı şekilde vakitler namazların sebepleridir. Fakat İslam, bazı şartlarda namazların cem edilmesine cevaz vermiştir. Cem’de ise namazlardan birisi kendi vaktinin dışında kılınmaktadır. Demek ki “sebep olmayınca, müsebbep de (sonuç) olmaz” hükmü mutlak değildir. Bunun bir kısım istisnaları bulunmaktadır.

‘NAMAZ VAKİTLERİNİ TAKDİR EDERSİNİZ’

Kutuplara yakın yerlerde yaşayan insanların, vakti girmese dahi namazlarını kılmaları gerektiğini ifade ettik. Peki, onlar namaz vakitlerini nasıl tespit edeceklerdir. Esasında Allah Resûlü (s.a.s) Deccal’ı anlattığı şu hadis-i şeriflerinde, bir taraftan namaz vakitlerinin normal olmadığı yerlerdeki insanların namazlarını tam olarak kılmaları gerektiğine işaret etmiş, diğer yandan da bunun nasıl yapılacağını talim buyurmuştur.

Efendimiz (s.a.s) söz konusu hadislerinde Deccal’ın bir gününün bir yıl, diğer gününün bir ay ve başka bir gününün ise bir hafta kadar uzun olacağını ifade etmiştir. Bunun üzerine sahabeler, bu uzun günlerde bir günlük namazın yeterli olup olmayacağını sormuşlar, Allah Resûlü de, “Hayır bir günlük namaz yeterli olmaz. Namaz vakitlerini takdir edersiniz (namazlarınızı hesaplayarak kılarsınız.)” buyurmuştur (Müslim, Kitabû’l-fiten 20).

Esasında bu hadis-i şerif, namaz vakitlerinin normal olmadığı yerlerde yaşayan insanların ne yapmaları gerektiğine işaret etmektedir. Bu da namazları takdir ederek, yani normal günlerdeki vakitlere kıyas ederek kılmaktır.

EN YAKIN YERİN NAMAZ VAKTİ

Peki, namaz vakitlerinin tam girmediği yerlerde oturan kimseler, nerenin namaz vakitlerini ölçü alacaklardır? Bu konuda görüş beyan edenler, bu tür kimselerin kendilerine en yakın olan normal vakitli yerlere göre namazlarını kılmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla herhangi bir yerde eğer namaz vakitlerinden bir veya birkaçı girmiyor veya tam olarak belirlenemiyorsa, yapılması gereken, beş vaktin mevcut olduğu en yakın bölgenin takvimine uyarak namazların kılınmasıdır.

Elbette tek tek fertlerin böyle bir hesaplama yapmaları kolay olmayacaktır. Dolayısıyla onlara düşen vazife, bulundukları ülkelerdeki itimat ettikleri dinî otoritelerin tespit ettikleri namaz vakitlerine göre ibadetlerini eda etmektir.

Bu konuda bir içtihada bağlı kalarak namaz ibadetini eda ettikten sonra, mükellefler kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olurlar. Dolayısıyla, “Acaba tâbi olduğum takvim/vakit doğru mudur?” şeklinde bir endişeye de mahal kalmamış olur. Zira içtihadî meselelerde tek doğru yoktur. Önemli olan itimat edilen bir müçtehidin veya dinî otoritenin görüşüne ittiba ederek ibadetlerin yerine getirilmesidir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz