Faizin Tarifi ve Tarihi

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Türkçe’deki faizin karşılığı Arapça’da “riba”dır. Riba, lügat manasıyla fazlalık, artma, çoğalma demektir.[1] Istılahta ise “bedelli akitlerde, bir taraf lehine önceden şart koşulan ve karşılığı olmayan fazlalık” manasına gelir.[2] Diğer bir ifadeyle faiz, borç verilen bir parayı veya malı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla yahut borç ilişkisinden do­ğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye karşılık onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır.[3] Riba Arap örfünde paranın fazlası, neması manasında kullanılırken şerî bir mana kazanmış ve yukarıdaki tarife bürünmüştür.[4]

Bazı kesimlerce faiz ile riba arasında fark olduğu söylense de bu, Hristiyan batı dünyasında faizin haram olmadığını savunmak için ortaya atılan bir ayırımdır ve bizce geçerli değildir.[5] Gerçi İslam dünyasında da bu düşünceye meyledenler olmuş ve devletin belirlediği miktara faiz, bunun üstündeki karşılığı olmayan fazlalığa da riba diyerek, faizin meşru olabileceği üzerinde durmuşlardır. Ancak burada iki nokta önemlidir: Birincisi, devletin belirlediği faizin oranı neye göre belirlenecektir? Bir vakit %12 olan faiz, başka bir zaman % 60 olarak belirleniyorsa, burada ölçü ne olacaktır? İzafiliğe bağlı böyle bir meselede sağlam ve meşru bir dayanak noktası gösterilemeyeceğinden dolayı, böyle bir ayırımın makul bir mesnedi yoktur. İkincisi, İslam faizin bütün çeşitlerinin karşısında olmuş ve çoğunu da azını da haram kılmıştır. Durum böyleyken faiz ile riba arasında bir ayırıma gitmek makul ve meşru değildir.

Faizin Tarihçesi

Faizin tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Zira ister ilk semavi kitapların, ister ilkçağ filozoflarının, isterse ortaçağ kilise ve düşünürlerinin faize karşı yasaklayıcı ve kerih görücü duruşu, bize bu kanaati verecek mahiyettedir. İlkçağ filozoflarından Eflatun (m.ö. 427-347) ve onun talebesi Aristo (m.ö. 384-322), faizin tamamen karşısında olmuş ve onu hem adaletsizlik hem tabiata ters hem de ahlaka aykırı görmüşlerdir.[6] Tevrat ve İncil, faizi kesin olarak yasaklamıştır.[7] Yahudiler, Tevrat’taki yasağı delerek -kendi aralarında helal kabul etmeseler de- Yahudi olmayanlarla faiz alışverişini caiz görmüşlerdir.

Hıristiyan dünya, ortaçağa kadar hatta kısmen ortaçağ boyunca, kilise ve düşünürlerin liderliğinde faize karşı ciddi mücadele etmiş, fakat bu çağın sonlarına doğru bu mücadele azmi zayıflamış, daha sonra sanayi ve ticaretin gelişmeye başlaması ve zorlamasıyla başta din adamları olmak üzere düşünürler ve idareciler faizin karşısında daha fazla duramamışlardır. Duramamak bir yana faizin hayatın içindeki rolünü temize çıkarır mahiyette izahlarda bulunmuşlar ve hatta bu yönde kanunlar çıkarmışlardır. Hıristiyanlığın önde gelen isimlerinden Saint Thomas d’Aquin, (ö. 1274) faiz yasağıyla yaşadığı devrin şartların kaynaştırarak faize kapı aralamış, daha sonra gelecek olan ve faizi meşru gören Calvin (ö. 1564) gibi bir din adamına zemin hazırlamıştır. Din adamlarının ve düşünürlerin tesiriyle konan faiz yasaklarının ilk defa 1545 yılında İngiltere’de devlet eliyle kaldırıldığını görüyoruz. 1789’da aynı şey Fransa’da yapılmıştır. Nihayet Fransız ihtilalinden sonra faiz artık devlet tarafından korunan ve kontrol edilen bir uygulama haline gelmiştir.[8]

Yahudi ve Hristiyanların, Tevrat ve İncil’in ortaya koyduğu yasağı gözetememelerinin altında yatan pratik sebep, İslam’ın koyduğu gibi, helal yollardan alternatif kazanç sistemleri ortaya koyamamaları olmuştur denebilir. Ayrıca, 8. ve 13. yüzyıllar arasında, Hıristiyan dünyada iktisadi sahada yaşanan beş yüz yıllık entelektüel boşluk da[9] sebeplerden biri olabilir. Sebebi ne olursa olsun, netice itibariyle insanlar helal dairede yatırım ve ticaret yapmamışlar/yapamamışlar, şartların zorlamasıyla harama meyletmişler ve faizi helal görür hale gelmişlerdir. Bu süreçten sonra faizin meşru gösterilmesi ve kabul edilmesi yönünde açıklamalar yapılmaya başlanmıştır:

Kimilerine göre faiz, aynen bir malı kiraya verip gelir elde etmek gibi, paranın kirasıdır. Kimilerine göre de, toprak alacak kadar parası olan birinin bu parayı toprağa yatırmayıp da başkasına vermesi, topraktan elde edeceği geliri alacaklısından temin etmesidir. Batılı iktisatçılardan Adam Smith (ö. 1790) ve David Ricardo’ya (ö. 1823) göre faiz, ödünç alanın kazandığı kârdan, ödünç verene ödenecek karşılıktır. Ricardo, böylece faizi bir “tasarrufa özendirme” aracı olarak görmektedir. Senior’a (ö. 1864) göre o, kişinin tasarruf etmesinin karşılığı, Marshall’a (ö. 1959) göre ise parasını başkasına vererek beklemesinin mükâfatıdır.Keynes, (ö. 1946) diğer batılı iktisatçılara muhalif bazı düşünceler ileri sürmüş ve faizi, kişinin parayı elde tutmasını engellemek ve piyasaya sürmesini sağlamak için ona önceden tayin edilen bir bedel olarak tanımlamıştır. Sosyalizmin temsilcileri olan Karl Marks (ö. 1883) ve Engels (ö. 1895) ise, emek ve üretimi merkeze almışlar ve bu anlayışa bağlı olarak, emeğin karşılığı olmayan faizi reddetmişlerdir.[10]

Bu tartışmalarda görüldüğü gibi, bir dönem faizin meşruluğu tartışılırken, bahsini ettiğimiz iktisatçılar arasında onun meşruiyeti değil, daha ziyade tarifi ve kapsamı ele alınmıştır. Günümüzde ise artık faizin ne meşruluğu ne de tarifi tartışılmakta, sadece onun miktar ve sınırlarının belirlenmesi üzerinde durulmaktadır.[11] Dolayısıyla tarih boyunca çeşitli dinlerin, din ve ahlak sistemi mensuplarının karşı çıktıkları faiz, ilerleyen süreçlerde, ekonomik sistemlerdeki alternatifsizliğin bir neticesi olarak hayatın çok tabiî bir parçası olarak görülmeye başlamıştır.

Cahiliyede Faiz

İslam geldiğinde faiz, cahiliye toplumunda yaygın şekilde kullanılıyordu. Büyük organizeler halinde olmasa da fertler ve küçük gruplar arasında yaygın bir şekilde cereyan ediyordu. İmkânı olanlar, dar geçimli kimselere borç veriyorlar, borcun vadesinde ödenmemesi durumunda, eski faizin üzerine yeni bir faiz (katlı faiz/ed’âfen müdâafe) daha koyarak borcu yeniliyorlardı. Borcunu ödeyemeyenin bazen malına haciz konuluyor, bazen de evladı, hayvanları elinden alınıyordu. Böylece ard arda konulan faizlerin altında ezilen fakirlerle ile alacaklılar arasında uçurumlar oluşuyor, hatta kimi zaman savaşmaya kadar hadiseler baş gösteriyordu.[12] Bu izahlardan anlaşıldığı gibi cahiliye Araplarının arasında cereyan eden faiz, daha ziyade borç faiziydi. Bununla beraber onların bugün mevcut olan her türlü faizi bildikleri de söylenmektedir.[13]


[1] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Dâru Sâdır, Beyrut 14/304.
[2] Bkz: Serahsî, el-Mebsut,  Darü’l-marife, Beyrut, 12/109; Mevsılî, el-İhtiyar, Darü’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1998, 2/30.
[3] İsmail Özsoy, “Faiz” md. DİA, 12/110.
[4] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Nşr. İstanbul 1979, 2/954.
[5] Nihat Dalgın, Faiz Yasağıyla İlgili Farklı Yaklaşımlar, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 16, 2010, s. 82.
[6] Erol Zeytinoğlu, İslam’da ve Diğer Sistemlerde Faiz, Para, Faiz ve İslam, İlmî Neş. İstanbul 1992, s. 91-92.

[7] Tevrat, Çıkış, 22/25; Tevrat, Levililer, 25/36-37; Tevrat, Tesniye, 23/20; Luka, 6/34-35.

[8] İsmail Özsoy, DİA, 12/110-111; Erol Zeytinoğlu, s. 92 vd.
[9] Ahmet Tabakoğlu, Bir Bilim Olarak İslam İktisadı, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 16, 2010, s. 13.
[10] İsmail Özsoy, DİA, 12/110-111; Erol Zeytinoğlu, s. 100-101.
[11] Hangi faizin nasıl dengeleneceği hususunda bir örnek olması açısından bkz: Kenan Bulutoğlu, Kamu Ekonomisine Giriş, Temat Yay. Ankara 1977, s. 349 vd.
[12] Taberî, Câmiu’l-beyan, 3/101; Fahreddin Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 7/92; İbn Rüşd, Bidayetü’l-müçtehid, 2/161.

[13] Nihat Dalgın, Faiz Yasağıyla İlgili Farklı Yaklaşımlar, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 16, 2010, s. 88.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

19|80|O dediklerine biz vâris olacağız. Kendisi bir başına bize gelecek.
Sura 19