Hz. Ömer Dönemi Şûra Ve İcmâ Uygulamaları

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Şûrâyı önemsemeyen bir toplum tam mü’min sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat de, kâmil mânâda Müslüman kabul edilmemiştir

İslam tarihinde Hz. Ömer (r.a) dönemi, birçok açıdan olduğu gibi İslami ilimlerde metodolojinin gelişme süreci açısından da önemli bir merhaledir. Esasen bu dönem, İslami değerlerin kurumsallaşma süreci kapsamında, özellikle kamu yönetim organlarının kuruluş ve işleyişiyle ilgili konular başta olmak üzere, İslam medeniyetinin karakteristik özelliklerini belirleyen metodolojik bilgiler (fıkıh usulü kaideleri) açısından özel önemi haizdir. Zira bu dönemde, fıkıh usulü kaideleri teorik planda belirginleşmeye başlarken, söz konusu kaideler sadece nazarî planda kalmayıp, sistematik olarak pratiğe de aksettirilmişti.

Nitekim fıkıh ve fıkıh usulünün gelişme seyri dikkatlice incelendiğinde, nasslarda belirtilen esasların kapsamı, mükellefiyet şartları ve uygulamada karşılaşılan farklı durumlara dair pek çok fıkhî hüküm ve de bu hükümlere ulaşmayı sağlayan fıkıh usulü kaidesinin dayanağı olarak, Hz. Ömer dönemindeki uygulamalar referans gösterilir. Bilindiği gibi bu dönem, aynı zamanda, özellikle maşeri vicdanın sesine tercüman olmak üzere, bireysel içtihatlardan ziyade, uzmanlar heyetinin içtihadına yönelme anlayışının kurumsallaştırıldığı bir dönem olarak temayüz etmektedir. Öz itibariyle şûra anlayışına dayanan bu içtihat yöntemi, daha sonra geliştirilen icmâ kavramının da temel dinamiklerindendir.

Bu çalışmamızda, Hz. Ömer dönemindeki şûra uygulamaları ve bu uygulamaların icmâ kavramının doğuşuna etkileri boyutu incelenecektir.

Şûra ve İstişare Kültürünün Dînî Referansları (Kitap ve Sünnet’te İstişare)

Şûra, sözlükte, danışmak, istişare ve meşverette bulunmak anlamlarına gelirken; İslami literatürde, yöneticilerin ve özellikle de kamu otoritesinin, kamu görevini yürütürken istişarede bulunmasını ifade eden bir terimdir. Şûra, ele alınan meselenin etraflıca müzakere edilip farklı görüşlerin ortaya konmasına ve maşeri vicdanın desteğini almaya imkan sağlayan usuldür.

Her konuyla ilgili, o alandaki uzmanların görüş ve düşüncelerine önem vermenin zorunlu olduğu anlayışının gereği olan şûra müessesesi, aynı zamanda İslâm’daki fikir hürriyetinin de teoriden pratiğe aksetmesini sağlayan rükün (asli unsur) mahiyetinde hayati bir müessesedir. Yani bu müessese, İslam kültürünün aynı zamanda bir istişare kültürü olduğunun göstergesidir.

İstişare ve bu kapsamda şûranın İslam kültürünün temel umdelerinden birisi olduğu, konuyla ilgili ayetlerden net bir şekilde anlaşılmaktadır. Nitekim, şûra prensibi, Şûra suresindeki bir ayette (42/38), Müslümanların hayat felsefesini belirleyen unsurlar arasında sayılmaktadır. Söz konusu ayette bu kapsamda, “Rablerine icabet etmek, namazı ikame etmek, işlerinde şûra esasına göre davranmak ve de infakta bulunmak” özellikleri sayılmaktadır. (Şûra sûresi, 42/38).

Al-i İmran suresindeki bir ayette ise, savaş stratejisinin belirlenmesi kapsamında, “… Onlarla emr konusunda müşavere et …” (3/159) buyurulmak suretiyle, kamu yönetimiyle ilgili konularda danışarak karar vermek emir formundaki bir anlatımla bildirilmektedir.

Her iki ayette geçen “emr” kavramı, ağırlıklı olarak, kamu yönetimiyle ilgili konuları kapsamaktadır. Zira başka bir ayette, kamu yöneticisi konumundaki kimse, “ulü’l-emr” olarak vasıflandırılmaktadır. (Nisa sûresi, 4/59).

Esasen Kur’an-ı Kerim’de, kamu yönetimiyle ilgili konularda istişare etmenin öngörülmesi, sadece şûra ve iştikaklarının yer aldığı ayetlerle sınırlı değildir. Konuyla ilgili doğrudan ve dolaylı olarak hükme medar çok sayıda ayet mevcuttur.

Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) Sünneti incelendiğinde istişare ve şûranın önemiyle ilgili çok sayıda kavli ve fiili sünnetin bulunduğu görülmektedir. Bu hadislerden anlaşıldığına göre Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem), nasslarda net bir belirleme yapılmayan alanlarda, karşılaşılan pek çok durumla ilgili doğru karar verebilmek için istişare etmenin önemli olduğunu çeşitli vesilelerle ve de farklı anlatımlarla açıklamıştır.

İstişarenin önemiyle ilgili hadislerden birisinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “İstişare eden pişman olmaz.”3

Hadis ve siyer kitapları incelendiğinde, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) pek çok konuda önemli kararlar vermesi gerektiğinde, ashabından konuyu bilen kimselerle istişare ettiğine dair fiili sünneti anlatan çok sayıda hadis nakledilmektedir. Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) fiili sünnetini anlatan bu hadisler, istişarenin İslâm’ın değerler sistemindeki yerini göstermesi bakımından başka bir delile ihtiyaç bırakmayacak ölçüde açık ve kesindir.

Konuyla ilgili sözlü ve fiili sünnetin boyutlarını anlatma sadedinde, meşhur sahabi Ebu Hüreyre, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) kadar istişareye önem veren kimse görmediğini söylemiştir.

Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) pek çok konuda karar vermeden önce, bay – bayan ayırımı da yapmadan sahabe ile istişare ederdi. Ayrıca bazı durumlarda sadece istişare ile yetinmeyip, ilgili kimselerden biat da alırdı. Bedir, Uhud, Hendek ve Hudeybiye seferlerindeki uygulamaları, başka alanlarda olduğu gibi, bu konuda da, Müslümanlara güzel örnek (model davranış/üsve-i hasene) teşkil eden davranışlar sergilediğinin net göstergeleridir.

Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) istişareleri sadece savaş ve benzeri konulardaki stratejilerin belirlenmesi konularıyla sınırlı olmadığı biliniyor. Nitekim Müslümanların ibadet hayatında son derece önemli bir unsur olan ezan ve kametin vahiy destekli olarak belirlenmesinden önce, bu davetin nasıl olması konusundaki istişareler, bu durumun açık örneklerindendir. Ayrıca Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem), İfk olayında nasıl bir uygulama yapmak gerektiği konusunda, yine sahabeden bazılarıyla istişare etmesi de, O’nun hayat-ı seniyyesinde istişarenin önemi ve istişare edilmesi gereken konuların kapsamı hakkında bir fikir vermektedir. Konuyla ilgili ayetler yanında sözlü ve fiili sünnet dikkate alındığında, istişarenin Müslümanların hayat felsefesinin önemli bir unsuru olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Hz. Ömer Dönemi Şûra ve İcmâ Faaliyetleri

Hz. Ömer Efendimizin dönemi de, birçok açıdan olduğu gibi, İslâm’ın değerler sistemindeki esasların kurumsallaşma süreci açısından özel öneme sahip bir dönemdir. Yaklaşık on yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu dönemdeki uygulamalar, İslam tarihi boyunca, bilimsel açıdan (özellikle fıkhî çalışmalarda) genel kabul görmüş temel referanslar arasındadır.

Fıkhî çalışmalar açısından bu dönemin en bariz özelliklerinden birisi, şûra içtihadı olarak da vasıflandırılan içtihat yönteminin kurumsallaşmasıdır. Kaynaklarda, Hz. Ömer dönemiyle ilgili bilgi verilirken, bu dönemin hukuki ve siyasi açıdan en önemli özelliklerinden birisinin, işlerin şûra ile yapılması olduğuna dikkat çekilmektedir. Esasen bu uygulamalar, şura ve meşveretle ilgili İslami değerlerin topluma mal edilmesi, toplumun bu değerleri özümsemesi süreci açısından hayati önem arz etmektedir. İşte şura içtihadının kurumsallaşması, sosyal hayatı ilgilendiren her konuda karar alınırken şura ve istişare kültürünün yerleşmesi, alınacak kararların maşeri vicdanda kabul görmesi açısından toplumun bilinçlendirilmesini sağlamak üzere, Kur’an ve Sünnet referanslı ve bu çerçevede hemen hemen bütünüyle Hz. Ebu Bekir dönemi uygulamalarının devamı mahiyetinde olmak üzere, Hz. Ömer’in şûra ve istişare usulleri, geçmişte olduğu gibi günümüz insanı için de önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Kaynaklarda konuyla ilgili önemli bilgiler yer almaktadır. Hz. Ömer’in şûra ve istişare usulleriyle ilgili kaynaklarda yer alan bilgiler maddeler halinde aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

1- Geniş katılımlı istişareler: Kaynaklarda verilen bilgilere göre, Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren yeni bir konu ortaya çıkınca, halkı Mescid-i Nebevi’ye çağırıp, iki rekat namaz kıldıktan sonra, minberden hutbe okuyarak konuyu orada hazır bulunanlara açar ve bu suretle geniş katılımlı istişare sürecini başlatırdı. Hatta Hz. Ömer’in bu istişare usulü, sadece yeni çıkan ve herkesi ilgilendiren fıkhi problemlerin çözümüyle sınırlı olmayıp, kendi görevlilerinin veya başkalarının gönderdiği, bu günkü anlatımla resmi veya diplomatik yazışmalarda talep edilen hususlarla ilgili nasıl bir yaklaşım belirleneceği konularını da kapsamaktaydı. Hz. Ömer’in bu istişare yöntemi konusunda, kaynaklarda, özellikle de İmam Ebu Yusuf’un Kitabu’l-Harac isimli eserinde bolca örnek yer almaktadır. (K. Harac,78, 95, 109 vb. rivayetler)

Esasen Hz. Ömer’in, hilafetinin ilk yıllarında, sahabilerin (özellikle de fakihlerin) Medine’ye uzak yerlere yerleşmemeleri konusundaki politikasının dayandığı anlayış da, bu şûra veya istişarelerin imkanlar ölçüsünde geniş katılımlı olmasını sağlamaya yöneliktir.4

Kaynaklarda yer alan bilgilerden bu istişarelerde, herkesin görüşünü rahat bir şekilde ifade etmesine fırsat tanındığı ve de görüşü olan herkesin, görüşünü açıklamasının hem hakkı, hem de sorumluluğu olduğu bilinciyle hareket ettikleri anlaşılmaktadır.

Hatta Hz. Ömer’in bu tutumu sadece istişareleriyle sınırlı olmayıp, başka vesilelerle kendisine yöneltilen eleştirilerde de geçerliydi. Nitekim kaynaklarda yer alan bilgilere göre, O, kendi görüş ve uygulamalarını tenkit eden hiç kimsenin sözünü kesmemeye özen göstermekteydi. (K. Harac, 32 nolu rivayet).

Zaten böyle bir istişare ortamında olmasa bile, Hz. Ömer’in verdiği hüküm ve yaptığı uygulamaları konusunda insanların bizzat halifeye, sorgulama mahiyetinde tavırlarla sorular yönelttiği bilinmektedir. Konuyla ilgili şöhret bulmuş çok sayıda örnek vardır.

2-Şer’î ameli bir meselenin hükmüne dair şûra (şûra içtihadı): Hz. Ömer’in, kendisinden önce hüküm verilmemiş meselelerde hüküm vermesi gerektiğinde, mutlaka sahabenin fıkıh bilgisiyle temayüz etmiş olanlarıyla müşavere ettiği ve müşaverenin sonucuna göre amel ettiği bilinmektedir. Kaynaklarda yer alan bilgilerden bu şûranın bazan dar kapsamlı olarak gerçekleştiği ve şûra üyelerinin müçtehit sahabilerden oluştuğu anlaşılmaktadır.

Şûra içtihadı mahiyetindeki fıkhî çalışmalara katılan ehl-i şûra ise, genellikle muhacirlerden Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam ve Sa’d b. Malik (Ebi Vakkas), ensardan ise Muaz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b ve Zeyd b Sabit gibi sahabilerden oluşmaktaydı. Esasen bu içtihat heyeti, Hz. Ebu Bekir Efendimiz zamanındaki heyet idi.

Kaynaklarda Hz. Ömer’in içtihadi faaliyetleri esnasında istişare ettiği kimseler hakkında bilgi verilirken, genellikle bu sahabilerin isimleri zikredilmekle birlikte, pek tabiidir ki, istişare ettiği kimseler her zaman bu dokuz kişilik “fetva şûrası” ile sınırlı değildi.

3- Şer’î ameli bir mesele olmakla birlikte, önemli siyasi boyutları da olan konulardaki şûra: Bu tür şûranın en önemi örneği Sevad bölgesinde uygulanacak fıkhî hükümlerle ilgili şûradır. Nitekim Sevad bölgesinin fethini müteakip gelişen olaylarda takip edilecek stratejiyi belirlemesi için, bazı sahabilerin Hz. Ömer’e, bu konudaki fikrini uygulamaya koymadan önce geniş çaplı istişare etmesi gerektiği yönde bir tavsiyeleri olduğunda, halife, önce ilk muhacirlerle, sonra da Evs ve Hazreç kabilesinin temsilcileriyle ayrı ayrı olmak üzere günlerce süren istişareler yapmıştı. Kaynaklarda istişareye katılan ilk Muhacirler arasında Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam ve Abdullah b. Ömer’in ismi geçerken, beşi Evs, beşi de Hazreç’in eşrafı ve büyüklerinden olmak üzere Ensardan ise on kişinin yer aldığı bildiriliyor. Günlerce süren konuşmalardan sonra, dinleyenlerin hep birden, “Görüş senin görüşündür; düşündüklerin ve söylediklerin ne kadar güzel!” dedikleri nakledilmektedir. (K.Harac, Rivayet No:66 ve devamı)

Konuyla ilgili istişare sürecine dair kaynaklarda yer alan bilgilerden, söz konusu istişare için kendiliğinden görüş bildiren veya görüşüne başvurulan sahabi sayısının, oldukça yüksek rakamlarda olduğu anlaşılmaktadır.

Bu kapsamda, Bilal b. Rebah ve az sayıdaki arkadaşının Hz. Ömer’in ve dolayısıyla da çoğunluğun görüşüne muhalefetlerini sürdürmelerine rağmen, bazı araştırmacılar, bu meselede icmâ seviyesinde bir görüş birliği olduğuna dikkat çekerler.

4- Hz. Ömer’in, Hz. Ebu Bekir’den farklı düşündüğü durumlardaki içtihat yöntemi ve istişareleri: Hz. Ömer’in, Hz. Ebu Bekir (r.a) dönemindeki uygulamadan farklı bir içtihadı olduğu durumlarda da, kendi içtihadı hakkında yine istişareye başvurduğu biliniyor. Böyle durumlarda genellikle, “Bu meselede Hz. Ebu Bekir’in bir görüşü vardı; bu görüşten farklı olarak benim de bir görüşüm var” diye söze başlayıp, kendi görüşünün günün şartlarına göre daha isabetli olduğu hususunda dayandığı gerekçeleri ortaya koyarak, konuyu yine istişareye açmış olurdu. (K. Harac,Rivayet No:93)

5-Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek üzere seçtiği şûra ve çalışma şartları:

Bilindiği gibi Hz. Ömer, suikasta uğrayıp yaralandığında, kendisinden sonraki halifeyi belirlemek işini, “ehl-i şûra”ya havale etmişti. Ancak, diğer istişare ve şûradan farklı olarak, bu şûranın üyelerinin sayısı sınırlı idi. Bunlar, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam ve Sa’d b. Malik (Sa’d b. Ebi Vakkas)’tan oluşmaktaydı. Bu altı kişinin dışında bir de, Abdullah b. Ömer’in sadece istişarelere katılmak üzere bulunduğu bilinmektedir. Hz. Ömer sadece bu şûrayı belirlemekle kalmayıp, şuranın çalışma esaslarını da belirlemiştir ki bu esaslara, “emru’ş-şûra” denilmektedir.

6- Hz. Ömer’in Yargı Mensuplarına Gönderdiği Talimatlarında Şûra ve İstişare: Hz. Ömer, kadı olarak tayin ettiği görevlilere verdiği sözlü ve yazılı talimatlarda da, hüküm verirken, özellikle de yeni karşılaşılan meseleler konusunda mutlaka istişare ettikten sonra hüküm vermeyi emir formunda bildirip, bu yöntemin daha hayırlı sonuçlar doğuran bir usûl olduğunu, farklı anlatımlarla ifade etmiştir. Kadı olarak tayin ettiği Ebu Musa el-Eşari ve Kadı Şurayh’a hitaben yazdığı talimatlarda, bu içtihat yöntemini net ve de ayrıntılı olarak ifade etmiştir.5

7- Vali ve amil tayinlerindeki istişare mahiyetli bir uygulaması: Kaynaklardaki bilgilere göre, Hz. Ömer, bir kimseyi vali ve amil olarak tayin ettiğinde, Ensar ve diğer Müslümanlardan bir topluluğu davet edip, öncelikle onun hakkında hüsn-i şehadet ettirir; sonra da onlara uymaları gereken esasları (şartları) bildirirdi. İşte Hz. Ömer’in bu uygulaması da esas itibariyle, şûra ve istişare anlayışının gereği idi. Zira bu uygulama, söz konusu görevlere tayin edilen kimselerin bu görevlere liyakati konusunda geniş katılımlı (maşeri vicdanın kabulüne mazhar olma boyutlu) farklı bir istişare yöntemi idi. (K. Harac, Rivayet No:233)

Özet olarak verilen bu bilgiler, Kitap ve Sünnet’teki konuyla ilgili değerlerin hayat felsefesi haline getirildiğinin açık göstergeleridir. Esasen bu durum, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) tarafından tebliğ edilen mesajın, hayat felsefesi haline getirilerek, Hz. Ebu Bekir Efendimiz döneminde olduğu gibi, Hz. Ömer Efendimiz döneminde de devam ettiğinin net göstergesidir.

Hz. Ömer Dönemindeki Şûranın Konusu

Hükmü nasslarda net olarak belirlenmiş meseleler, içtihadi konular olmadığı için, bu tür konularda hiçbir şekilde yeni/alternatif bir hüküm belirleme söz konusu olamaz. Bu konuda islam âlimleri arasında ittifak söz konusudur. Ancak, hükmü nassla belirlenmiş meselelerin hükmünün, hangi şartlarda uygulanacağı nasslarda belirtilmemiş ise, söz konusu hükmün en güzel bir şekilde uygulanabilmesi konusunda şûra yapılabilir. Bu açıdan hukuki konularla siyasi konular arasında herhangi bir fark da bulunmamaktadır.

Esasen, ilk iki halife dönemindeki uygulamalar, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) getirdiği mesajın, sahabe tarafından doğru ve de gerektiği gibi anlaşıldığının en önemli göstergelerindendir. Zira Hz. Ebu Bekir Efendimizin hutbesinde ilan ve taahhüt ettiği üzere, toplumun her ferdi, kendisinde, devlet yöneticilerinin gerek hukuki gerek siyasi alandaki uygulamalarını, Kitap ve Sünnet’e uygunluk açısından denetleme yetkisi bulunduğu anlayışında idi. Hatta bu denetleme yetkisinin sadece bir hak değil, aynı zamanda önemli bir sorumluluk olduğu bilinci de yerleşmişti.

Konuyla ilgili kaynaklarda yer alan bilgilerden, istişareler esnasında temel hak ve hürriyetlerin kullanılması konusunda hiçbir sınırlandırmanın söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Bu kapsamda özellikle de, kişilerin fikir hürriyeti ve sahip olunan fikirleri açıklama hürriyetinin haleldar olmamasına itina gösterildiği net olarak anlaşılmaktadır. Aynı zamanda, bay ve bayan ayırımı yapılmaksızın toplumdaki hiçbir ferdin, temel hak ve hürriyetlerinin kamu otoritesince kısıtlanamayacağı anlayışındadırlar. Yöneticiler de yönetilenler de bu anlayışta olunca, şûra için fikri zemin hazır demektir. İşte Hz. Ömer’in “şûra ehli” böyle bir fikri zeminde çalışmakta idi. Şûrada görüşülen her meselede fikir birliği sağlanması esas hedef olmakla birlikte, fikir birliği sağlanamaması halinde çoğunluğun görüşünün uygulamaya esas olacağı açıktır.

Hz. Ömer Dönemindeki Şûra ve İcmâ İlişkisi

Hz. Ömer döneminde şûra konusu olan şer’î ameli meselelerin büyük çoğunluğunda (tamamına yakın bir kısmında), hüküm ittifakla belirlenmiştir. Şûrada yapılan istişareler sonucu oluşan ittifak, o gün böyle bir isimlendirme olmasa bile, terim anlamında “icmâ” mahiyetlidir. Zira Hz. Ömer konuyu geniş katılımlı olarak istişareye açınca, müçtehit seviyesinde olan herkesin görüşünü açıklaması dînî bir zorunluluktur. Ayrıca bu durumdaki alimlerin görüşünü açıklamaya mani bir durum da söz konusu değildir. O günlerde Medine’de bulunmayan sahabiler ise, meseleden haberdar olduklarında görüşlerini açıklamak zorundadırlar. Görüşlerini açıklamamaları ise, şûrada çıkan görüşü kabul etmiş anlamına gelmektedir.

Buna göre, Hz. Ömer döneminde istişareye açılan meselelerin hükmü konusunda, herhangi bir farklı görüş bulunmaması, o meselenin hükmü konusunda sahabe icmâsı (en azından sahabenin sukuti icmâsı) mahiyetinde bir ittifak sağlandığı anlamına gelmektedir.

Bu bilgilerden, sahabe dönemi icmâ örneklerinin ortaya çıkışında ve klasik icmâ teorisinin meydana gelişinde Hz. Ömer’in şuraya dayalı yönetim anlayışının etkili olduğu kanaatine ulaşıyoruz.

Buna göre, Hz. Ömer döneminde istişare ile belirlenmiş hükümlerin önemli bir kısmı, aynı zamanda icmâ ile de sabit olmuş konumundadır. Özellikle haram ve helal hükmü konusundaki şûra içtihatları, icmâ ile sabit olmuş hükümlerdir. Zira sahabiler harama helal, helale haram demenin ne türlü bir dînî sorumluluk olduğunu en iyi bilen alimler idi. O dönemde verilen bazı fetvaların kaynağıyla ilgili sahabilerce yapılan sorgulamalar, bu sorumluluk bilincinin açık göstergeleridir. Nitekim yine bu dönemde, Müslüman erkeklerin, ehl-i kitap muhsan bayanlarla evlenmelerine bir sınırlama getirildiğinde, sahabenin bu sınırlandırma hakkında “haram mı, yoksa yasak mı” şeklindeki sorgulaması konunun uzmanlarının malumlarıdır.

Bu kapsamda, Hz. Ömer dönemi içtihatlarında, haramın helal, helalin haram olarak vasıflandırılması mümkün olmadığından, mut’a nikahı türü birlikteliklerin haramlığına dair hükmün de, bireysel bir içtihat değil; konuyla ilgili Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) bildirdiği yasağın (haram hükmünün), yeniden te’yidli bir şekilde ifade edilmesinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Çünkü eğer mut’a nikahının, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) tarafından nihai olarak haram olduğu bildirilmemiş olsaydı, Allah ve Resulünün haram kılmadığı bir davranışı haram kılmak gibi bir hüküm verdiği için Hz. Ömer sert bir reaksiyona ve de ciddi bir sorgulamaya muhatap olurdu. Oysa ki ne böyle bir reaksiyon ve ne de herhangi bir sorgulama söz konusu olmamıştır. Bütün bunlara rağmen bu meselede yasağın Hz. Ömer döneminde başlatıldığı izlenimi veren bazı kitaplardaki ifadelerin (تَمَتَّعْنَا gibi) ise, mut’a birliktelikleriyle ilgili olmayıp, yazılışları aynı olan temettü’ haccıyla ilgili olduğu da yine konunun uzmanlarının malumlarıdır. (Bkz., DİA, Mut’a maddesi).

Bu durum, söz konusu hükmün yeni bir yasaklama olmayıp zaten sahabenin tamamına yakın bir kısmının bildiği şer’î bir hüküm konusunda -bazı kimselerin yeterince bilgi sahibi olmadığı fark edilince- bilgisizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak, Hz. Ömer’in, daha önceden Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) tarafından açıklanan kesin hükmü tekrarlamasından ibaret olduğunun açık göstergesidir.

Sonuç

Şûra, İslami değerlerin en mükemmel bir şekilde hayata geçmesini sağlamak (ihsan ilkesini gerçekleştirmek) üzere, başvurulması dinen zorunlu olan bir yöntemdir. Hakkında sarih “nass”olan meseleler içtihada konu olamayacağı gibi şûraya da konu olamaz. Bu tür meselelerde, sadece nassın ifade ettiği maksadın bulunabilmesi mülâhazasıyla içtihat ve de şûrâya müracaat edilebilir. Kitap ve Sünnet’te hakkında nass bulunmayan meseleler ise bütünüyle şûrâ sınırları içindedir.

İslâm’ın değerler sistemindeki önemli unsurlardan olan şûra ve istişarenin, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) ve Hz. Ebu Bekir zamanında olduğu gibi, Hz. Ömer zamanında da titizlikle uygulandığı anlaşılmaktadır. Hz. Ömer de, Hz. Ebu Bekir gibi, kendisinden önce hüküm verilmemiş fıkhî meselelerde şûra ehliyle istişare etmeden hüküm vermezdi. Kendi zamanında kadı olarak görevlendirdiği kimselere de, hüküm vermeden önce, mutlaka işin ehli (ehl-i ilm ve’s-salah) ile istişare etmeleri talimatını veriyordu.

Böylece hem yapılacak iş, maşeri vicdana mal edilip toplumun desteği sağlanmış oluyor; hem de o konuda en mükemmeli bulup uygulama şansı yükseliyordu. Zira şûra, aynı zamanda ihsan, yani her konuda en mükemmeli bulmanın yoludur ve de bu yol, aynı zamanda birçok açıdan toplumu dinamik tutma fonksiyonu ifa etmektedir. Bütün Müslümanlar “ihsan” şuuruyla davranmak, yani her konuda en mükemmeli bulup uygulamak zorunda oldukları için, şûra aynı zamanda dînî bir vecibedir. Hz. Ebu Bekir Efendimizin söz konusu hutbesinde, “fein ahsentü” ifadesinin yer alışı konumuz açısından oldukça önemlidir.

İşte Hz. Ömer kendisine yöneltilen fıkhî meselelerde bazen dar kapsamlı, bazen de geniş kapsamlı istişarelerde bulunur ve istişare sonucu ortaya çıkan çoğunluğun görüşüne uyardı. Dar kapsamlı istişareleri, içtihat şûrası ehliyle yaparken, geniş kapsamlı istişareleri konuyla ilgili duyuru yaptıktan sonra toplanan cemaatle yapardı. Bazen bu istişareler günlerce sürerdi. Bu istişarelerde konuyla ilgili ittifak sağlanmışsa, bu ittifak “sahabe icması” (bir kısmı sarih, bir kısmı sukuti icmâ) mahiyetinde bir şer’î delildir. Dolayısıyla, bu tür bir ittifakla ulaşılan şer’î hükümle amel etmek zorunludur.

Bütün bu bilgileri dikkate aldığımızda, Hz. Ömer devrindeki şûra içtihatlarının, diğer içtihatlardan farklı olarak, sahabe icması boyutları olabileceği dikkatten uzak tutulmamalıdır. Özellikle de şûrada, şer’î ameli bir meselenin hükmünün haram olduğu konusunda bir ittifak sağlanmış ve de bu hükmü duyan diğer sahabiler, herhangi bir itiraz veya hükmün delili konusunda sorgulama yapmamışlarsa, bu hükümlerin nassa (özellikle de Sünnet’e) dayanan sahabe icmâsı mahiyetinde olduğu kanaatindeyiz.

Hz. Ömer’in hukuki ve siyasi konularla ilgili fıkhî meseleleri maşeri vicdana mal etmek üzere istişareye açma yöntemleri de, en mükemmeli bulma, yani ihsanı gerçekleştirme boyutuyla, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Esasen Hz. Ömer ihsanı gerçekleştirmek için şûra prensibini titizlikle uygulama hususundaki yaklaşımıyla olduğu gibi, aynı zamanda uyguladığı şûra yöntemleriyle her bir meseleye ilişkin en mükemmel şûra çeşidini bulmamız gerektiği noktasında bizlere model olmuştur.

Prof. Dr. Beşir Gözübenli DİPNOTLAR

1. Ahzab suresi,33/36; Nisa suresi,4/65.

2. Müslim, Sayd 57.

3. Taberânî, el-Mucemu’s-Sağir, 2, 175.

4. İbn Sa’d, Tabakât, 6,8.

5. İbn Kayyim, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, 1, 51.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

11|59|İşte buydu Âd. Rablerinin ayetlerine kafa tuttular, O'nun resullerine isyan ettiler. Ve her inatçı zorbanın emrine uydular.
Sura 11