İslâm’da Fert ve Devlet İlişkisi

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Onu kutsama, mukaddes sayma gibi bir yanlışlığa düşmeden devlete karşı saygılı olmak bir vatandaşlık vazifesidir. İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Klan toplumundan örgütlenmiş devlet düzenine kadar geçen zaman içinde dünyaya her gelen kişi kendini yerleşik kurallara göre hareket eden bir toplum içinde bulmuştur. Bu kurallara aykırı davranan kişi kınanmadan en ağır cezaya kadar uzanan müeyyidelerle karşılaşır.

Fert ve devlet münasebetine İslâm açısından bakmak istersek Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvet görevine başladığı ândan itibaren Arap Yarımadası’nın bütün kavim ve kabilelerinin Müslüman olduğu, nübüvvet görevinin tamamlandığı âna kadar geçen zaman içinde, değişen şartlara göre fertlerin devletle ilişkisinin nasıl bir şekil aldığına bakmak uygun bir yöntemdir diyebiliriz.

Müslümanların içinde yer aldıkları yönetim şekillerini, yönetimin bütünüyle müşriklerde olduğu Mekke Site Devleti dönemi; Müslümanların yönetime gayrimüslimlerle ortak oldukları birinci etap Medine dönemi; Müslümanların yönetimi bütünüyle ele aldıkları ikinci etap Medine dönemi olmak üzere üç dönem içinde ele alabiliriz.

Mekke Dönemi Mekke dönemi, Müslümanların müşrik yönetimin içinde azınlık olarak bulundukları dönemdir. Bu dönemde Müslümanlar, müşrik çoğunluğun baskı ve işkencelerine maruz kalıyorlardı. Öldürmeye kadar varan işkencelere tahammül ediyorlar, inançlarından taviz vermiyorlardı. Bu devirde Müslümanlar aslâ bir asayiş problemi ortaya çıkarmıyor, toplumda huzursuzluk sebebi olacak bir harekette bulunmuyorlardı.

Toplumun yerleşik inançlarına aykırı olarak, kişilerin “Rabbim Allah’tır.” demeleri toplumun asayişini ve düzenini bozan bir durum olarak kabul edilemez. Bu inanç hürriyetinin tabiî sonucudur. Bu dönemde nazil olan müteaddit âyetlerle Kur’ân’da inanç hürriyeti defaetle vurgulanmıştır. Meselâ Kâfirun Sûresi 6. âyette “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyrulmuştur. Rabbim Allah’tır dedikleri için müminlerin işkence edilmeleri ve öldürülmelerinin haksızlık ve zulüm olduğu Bürûc Sûresi 8. âyette mealen “Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd olan Allah’a iman etmeleri idi.” şeklinde açıklanmaktadır. Kişilere inanç özgürlüğünü tanımanın esas itibariyle eşyanın tabiatına uygun olduğu, baskı ve zorlamanın inançla ilgili konularda yeri olmadığı A’râf Sûresi 88. âyette mealen şöyle açıklanmaktadır: “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: «Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz.» (Şuayb): İstemesek de mi? dedi.” İnanç özgürlüğü temel hak ve özgürlükler kapsamına giren kişilik haklarındandır. Kimsenin inancının kimseyi ilgilendirmeyeceği Mutaffifin Sûresi 29-33. âyetlerde şu ifadelerle açıklanmıştır: “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Yanlarından geçerken kaş göz hareketleriyle onları küçümserlerdi. Ailelerine döndüklerinde yaptıkları bu işlerle övünüp eğlenirlerdi. Müminleri gördüklerinde ‘şüphesiz bunlar sapıtmış’ derlerdi. Hâlbuki bunlar, onların üzerlerine gözeticiler olarak gönderilmemişlerdi.”

Evet, Müslümanların neye inandıkları müşrikleri ilgilendirmezdi. Çünkü Allah hiç kimseyi inanç konusunda başkasının üzerine muhafız olarak göndermemiştir. Kısaca müşriklerin Müslümanların inancına karışma hakları yoktu. Bu sebeple Müslümanlara inançları dolayısıyla yapılan her müdahale zulüm ve haksızlık oluyordu. Buna rağmen Hz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân’da beyan edilen siyaset paralelinde davranmış, onca işkenceler, öldürmeler, baskı ve hakaretlere rağmen en küçük bir asayiş problemi çıkarılmasına müsaade etmemiştir. Ancak müminlerin, Allah’ın âyetlerini alaya alan inkârcılarla oturmamak suretiyle pasif bir tepki koymaları gerektiği Nisâ Sûresi 140. âyette şu mealde ifade edilmektedir: “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze geçinceye kadar inkârcılarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz”.

Mekke döneminde Müslümanlar güç kullanma biçiminde tepki vermediler. Bu yönde yapılan taleplere Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) izin vermedi. İkinci Akabe Biatı’nın tamamlanmasından sonra Abbas b. Ubâde “Ey Allah’ın Resülü! Sen’i hak din ve Kitap’la gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer Sen istersen yarın Mina halkını kılıçtan geçiririz.” dedi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bununla emrolunmadık.” buyurdu. (İbn İshak, İbn Hişam Sire III, 90; İbn Sa’d Tabakat, I, 223; Ahmed b. Hanbel III, 462)

Resûlullah Efendimiz, müşriklere karşı güç kullanmak bir yana onlar aleyhine beddua etme talebini dahi kabul etmemiştir. Habbâb ve onun gibi işkenceye maruz kalan bazı Müslümanlar Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe’deyken varıp “Ya Resûlullah bizi dinimizden döndürmele­rinden korktuğumuz şu kavme karşı bizim için Yüce Allah’tan yardım dilemez misin? Bizim için Allah’a dua edemez misin?” diye hâllerinden şikâyet ettiler. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara; “Vallahi sizden önceki müminlerden bir kimse yakalanır, kendisi için yerde bir çukur kazılır, o kimse o çukura dizlerine kadar gömülür, sonra bir testere getirilir, başının üzerine konulup biçilerek ikiye bölünürdü de bu işkence onu dininden döndüremezdi. Allah’tan korkunuz. Hiç şüphesiz Allah sizin için fetih ihsan edecektir. Vallahi yüce Allah bu işi muhakkak tamamlayacaktır. Öyle ki hayvanına binmiş bir kimse San’a ile Hadramevt arasında San’a’dan çıkıp Hadramevt’e kadar gidecek de Yüce Allah’tan başka hiç kimseden korkmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, V. S.109-111; Buhari, VIII, 56)

Buradan çıkan sonuç şudur: Diledikleri inanca sahip olmak ve inançlarının gereğini yerine getirmek fertlerin devletten talep edebilecekleri tabiî haklarıdır. Fertlerin de devlete karşı inanç özgürlüğü talebinden öte toplumun huzur ve sükûnunu bozacak davranışlarda bulunmamaları ve asayiş problemi çıkarmama yükümlülükleri vardır. Müşriklerin canlarına, mallarına, ırz ve namuslarına tecavüz etme hakları yoktur. Birlikte yaşamanın gereği olan ortak yükümlülüklere katılırlar. Olumlu icraatlar için oluşturulan teşkilâtlara destek olurlar. Hz. Rasûlullah’ın “hılfü’l füdûl”e katılması bunun bir misâlidir. Hz. Rasûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’na tâbi olan müminlerin Mekke döneminde ortaya koydukları tablo budur. Bu dönemde Kur’ân Müslümanlara ferdî olarak köle azad etmelerini, fakirleri, miskinleri, yetimleri doyurmalarını, onlara yardım etmelerini emrediyordu. Müslümanlar da güçleri yettiği nispette bu ilâhî emirleri yerine getiriyorlardı. Özellikle sahipleri tarafından işkence edilen Müslüman köleleri satın alıp azad eden Hz. Ebû Bekir’in zor durumda olan Müslümanlara yardım faaliyetleri içinde özel bir yeri vardır.

Hiçbir mümin inanç farklılığından kaynaklanan bir sebeple Mekke Site Devleti içinde bir asayiş problemi çıkarmamıştır. Eğer çıkarsalardı maruz kaldıkları hakaretler, baskı ve işkencelerden ötürü çok da haklı olacakları sebepler mevcuttu. Halkının çoğunluğu gayrimüslim olan ülkelerde yaşayan Müslümanlar için Hz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’na tâbi olmuş Müslümanlarda dikkate alınacak çok örnekler mevcuttur.

Mekke Müslümanlarının bir diğer örneği de Habeşistan’a hicret eden Müslümanlardır. Bilindiği üzere Mekke’de baskı, zulüm ve işkenceler tahammül sınırını aşan bir noktaya doğru artmaya devam edince Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) izniyle bazı Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettiler. Habeşistan’a ilk hicret nübüvvet’in 5. yılı Recep ayında yapıldı. Muhacirler Habeşistan’da himaye gördüler. Güvenlik içinde incitilmeksizin ibadetlerini yapabildiler. Garânik olayından sonra Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar geri döndüler. Mekke müşriklerinin işkence ve baskıları daha da artmaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz baskı ve işkenceye maruz kalan Müslümanlara ikinci defa Habeşistan’a hicret izni verdi. İkinci hicrete 101 kişinin katıldığı rivayet edilir. Muhacirler Habeşistan’da rahat ve huzura kavuştular. Kimseden korkmaksızın ibadetlerini yapabildiler. (Bak: İbn-i Hişam, 4/184-7). Müslüman muhacirlerden Habeş halkı ve Habeş hükümdarını rahatsız edecek herhangi bir olumsuzluk ve asayiş ihlâli vuku bulmadı.

Gayrimüslim bir toplum içinde Müslümanlar inançlarından dolayı baskı ve işkenceye maruz kalıyorlarsa, başka bir ülkeye sığınma imkânını da bulamıyorlarsa Müslüman kimliklerini gizleyebilirler. Böyle bir durumda inançlarını gizlemeleri imanlarına zarar vermez. Hudeybiye Anlaşması sırasında Mekke’de yaşayan ve Müslümanların henüz tanıma imkânı bulamadıkları bazı Müslüman erkek ve kadınların bulunduklarını Kur’ân haber veriyor. Bu Müslümanlarla ilgili olarak Fetih Sûresi 25. âyette; “Onlar, inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer (Mekke’de) kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi). Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.” buyrulmuştur.

Müslüman’ın baskı ve tehdit altında kalbi imanla dolu olduğu hâlde canını kurtarmak için zâhiren küfür ifade eden sözler söylemesi de kişinin imanına zarar vermez. Gözleri önünde anne ve babası şehit edilen Ammar b. Yâsir’in öldürülmekten kurtulmak için küfür ifade eden sözler söylemesinin imanına zarar vermediği Nahl Sûresi 106. âyette şu ifadelerle açıklanmıştır: “Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hâriç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.”

Keza Kur’ân’da kavminin zulmünden korkarak imanını gizleyen müminlerden de söz edilir. Firavun’u ve Firavun kavmini bir olan Allah’a iman etmeye davet eden Hz. Musa’yı tekzip eden kavminin başına gelebilecek bir azaptan endişe eden ve o âna kadar imanını gizlemiş olan bir müminin kavmini ikna etmeye çalıştığı Mümin Sûresi 28-29. âyetlerde şu ifadelerle anlatılır: “Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri çıkıp şöyle hitap etti: ‘Ne o, siz bir insan ‘Rabbim Allah’tır.’ dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Hâlbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mucizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendisinin aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri kurtuluşa erdirmez. Ey benim sevgili halkım! Bugün hâkimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir.’ dedi.”

Ve yine Yâsîn Sûresi 20-22. âyetlerde bir Karye halkını uyarmak ve hakka davet etmek üzere gönderilen elçileri tekzip etmeleri üzerine o karye halkından iman etmiş ve imanını gizlemiş olan bir kişinin gelip kavmini ikna etmek üzere ne şekilde nasihatte bulunduğu şu ifadelerle açıklanmaktadır: Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Milletim! Gönderilen elçilere uyun. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.”

Kişi inancını serbestçe açıklayamıyor ve gereklerini yerine getiremiyorsa imanını serbestçe açıklayabileceği ve inancının gereklerini yerine getirebileceği bir memlekete göç etmelidir. Bu husus Nisâ Sûresi 97. âyette şöyle ifede edilir: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: ‘Ne yaptınız bakalım?’ deyince, ‘Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik.’ diyecekler, melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir!” Ancak imanını izhar ve gereğince amel edebilme imkânından mahrum kalmış ve bulunduğu beldeden başka bir beldeye hicret edebilme imkânını bulamamış kimsenin imanını gizlemesi caizdir ve imanının Allah katında makbul olacağı mezkûr âyetlerden anlaşılmaktadır.

Birinci Medine Dönemi Medine’ye hicretle birlikte Müslümanlar için yeni bir dönem başlamıştı. Müslümanlar Medine Site Devleti’nde yönetime ortak olan bir inanç grubunu oluşturuyorlardı. Hicret’le birlikte Mekke’den gelen muhacirlerin Medine’de barınma probleminin halledilmesi gerekiyordu. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineli Müslümanlarla muhacirleri birebir kardeş yaparak bu problemi sühûletle hâlletti. Bu suretle ensar, sahip oldukları varlık ve imkânlarını muhacir kardeşleriyle paylaşmak yükümlülüğünü yüklendiler. Kur’ân’ın ifadesiyle ensar bu görevi hiç yüksünmeden yerine getirdi. Haşr Sûresi 9. âyette ensar şu ifadelerle övülmektedir: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir sıkıntı hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Ayrıca Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’de huzur ve güvenin sağlanması, dışarıdan vuku bulacak saldırılara karşı topyekun savunma yapılması için Medine’de, o günkü adıyla Yesrib’de oturan diğer kabile ve cemaatlerle bir sözleşme akdetti. Bu sözleşmeyle nasıl bir birlik oluşturulacağı, taraflardan her birinin bu birlik içindeki konumlarının ne olacağı belirleniyordu. Sözleşmenin birinci maddesi “Bu yazı, Allah’ın Resulü Muhammed tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar ve bunlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir.” ifadesiyle sözleşmenin kimleri kapsadığını belirliyordu. Bu kapsama giren tarafların Medineli olmayanlara karşı bir birlik oluşturduklarını “İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet oluştururlar.” ifadesiyle açıklıyordu.

Yahudiler, Medine’nin sakinleri ve sözleşmenin tarafları olarak Medine’ye dışarıdan vâki olabilecek bir saldırıda Müslümanlarla birlikte şehri savunacaklardı. Bu hüküm sözleşmede şu ifadelerle yer alıyordu: “Müslümanlar ve Yahudiler Medine’ye hâriçten bir saldırı vukuunda müttefikan karşı koyacaklardır.” Sözleşmenin suç işleyen fertlerin cezalandırılmasına bir engel oluşturmayacağı da sözleşmede belirtilmiştir. Bu hüküm sözleşmede şu ifadelerle yer almıştır: “Bu yazı, bir haksız fiil veya cürüm işleyenin ceza görmesine engel olamaz. Harbe çıkan da Medine’de kalan da emniyet içindedir. Haksız bir fiil işlemek müstesnadır.”.Bu madde çerçevesinde sözleşme, Müslim gayrimüslim her ferde kimsenin canına, malına, şeref ve haysiyetine tecavüz etmeme yükümlülüğü getiriyor, aksi hâlde uygulanacak cezâi müeyyidede ayırım gözetilmeyeceği belirtiliyordu. Her bir topluluk bir âkile oluşturuyor, kendilerinden birinin cinayet işlemesi durumunda maktulün diyetini birlikte ödemeyi taahhüt ediyorlardı.

Diğer taraftan bu dönemde müminler olarak Müslümanlara Kur’ân ve Sünnet’le mükellefiyetler yükleniyordu. Bunların bir kısmı oruç, cuma ve bayram namazları gibi ibadetler, zekât, fitre ve öşür gibi mâlî, cihat gibi hem mâlî hem bedenî mükellefiyetler, tesettür gibi ferdî ve içtimâî nitelikli emirler, evlenme, boşanma ve miras gibi aile hukuku ile ilgili hükümler, katil ve yaralama suçları için kısas ve diyetler, hırsızlık, kazif ve zina suçları için belirlenen hudûd gibi cezâî hükümler nazil oluyor ve Hz. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları açıklıyor ve uyguluyordu. Böylece müminlerin bir taraftan Rablerine karşı kulluk borçları, diğer taraftan Müslüman kardeşlerine ve devlete karşı hak ve yükümlülükleri belirleniyordu. Devlet, özellikle seferberlik durumunda müminlerden zekât dışında sefer masraflarını karşılamak üzere fedakârlıkta bulunmalarını istiyordu. Buna mukabil devlet de müminlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumakla mükellefti.

Bu dönemde İslâm toplumu içinde Müslümanlarla anlaşma yapmış zimmî adı verilen ehl-i kitap bir zümre de bulunuyordu. Bunlar Müslümanlara karşı savaş açmış ya da savaş hazırlığı yapmaya başlamış sonunda mağlup olmuş veya mağlup olacaklarını anlayarak barış teklif etmiş olan kavim ve kabilelerdir. Yapılan anlaşma şartlarına göre ödedikleri vergileri karşılığında bunların devlet tarafından canları, malları, ırz ve namusları koruma altına alınmıştır. Mesleklerini, sanatlarını güven içinde icra edebilirler, ticaretlerini yapabilirlerdi.

Bu dönemde Müslümanlar Medine halkından bir fert olarak diğer gruplarla barış içinde yaşamak ve haklara saygılı olmakla mükelleftiler. Ancak bir Müslüman olarak kendi cemaatlerine karşı ayrıca yardımlaşma ve dayanışma mükellefiyetleri vardı. Bu yardımlaşma ve dayanışma, sözleşme şartlarına riayet eden diğer grupların aleyhine olmuyordu. Sözleşme şartlarına riayet eden kişiler ve gruplara Müslümanlar güvence veriyorlardı. Bu husus sözleşmede şu ifadelerle yer alıyordu: “Allah ve Resulü Muhammed himayelerini, bu sahifeyi tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza edenler üzerinde tutacaklardır.” Anlaşmanın bu maddesi sözleşmenin gayrimüslim taraflarından herhangi birine dışarıdan bir saldırı olursa Müslümanlara, mütecavize karşı müttefikin yanında yer almak mükellefiyetini getiriyordu.

İhanetleri ve Müslümanlara düşmanlıkları açığa çıktığı ândan itibaren fert ve cemaat olarak Müslümanların sözleşme şartlarına bağlılık mecburiyetleri kalkmış, geriye sadece Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) sadakat, Müslüman toplumuna tebaiyet borçları kalmıştı.

Hz. Resûlullah ve Müslümanlar fert fert ve cemaat olarak sözleşme şartlarına harfiyen riayet ettiler. Sözleşmenin tarafı olan gruplarla barış içinde birlikte yaşamaya özen gösterdiler. Ancak özellikle Yahudi gruplar sözleşmenin tarafı olan Müslümanlarla dayanışma içinde olmak yerine içeride asayişi bozmaya ve dışarıda Müslümanlar aleyhine müttefikler aramaya başladılar. Buldukları her fırsatta Müslümanlara ihanet ettiler. Resûlullah’ı zehirlemekten suikast plânıyla öldürmeye kadar her yolu denediler. Sonunda Müslümanlarla giriştikleri savaşlarda ya öldürüldüler ya da sürgün edildiler. Sonuçta Müslümanlar Medine’de tek hâkim unsur hâline geldiler.

Medine Dönemi İkinci Etap Medine’de Müslümanlar tek hâkim unsur hâli­ne geldikten sonra fertlerle devlet arasındaki mü­na­se­betler bakımından, gayrimüslim grupların yö­netime ortak olmadıkları saf bir idarî yapı vücut bulmuş oldu. Fertlerin devlete, devletin fertlere karşı yükümlülüklerini belirleyen ahkâm âyetleri nazil olmaya devam ediyor, bu âyetleri açıklayan ve tamamlayan Sünnet’le, şahsın hukukundan milletlerarası hukuka kadar her alanda hukukî hükümler vazediliyordu. Dînî veya dünyevî bir konuda Allah ve Resulü bir şeyi emredince Müslüman’ın itirazsız itaat etmesi emrediliyordu. Bu hüküm Ahzâb Sûresi 36. âyette şu ifadelerle yer alıyor: “Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, artık işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne âsî olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”

Ancak farklı şekillerde karara bağlanabilecek bazı idarî konularda Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) konuyu istişareye açardı. Meşveret konusu olan mesele hakkında herkesin görüş bildirme, başka bir deyişle görüş ve kanaatleriyle yönetime katılma hakkı vardı. Bedir, Uhut ve Hendek savaşları öncesi strateji olarak nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda açılan istişareler gibi. Hz. Resûlullah’ın istişareye açtığı pek çok hâdise rivayet edilmiştir. Zîrâ Kur’ân’da yönetimle ilgili konularda (nasıl bir yol izleneceği hususunda) müminlere danışması emrediliyor. Bu hüküm Âl-i İmrân Sûresi 159. âyette mealen şöyle buyruluyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, yapılacak işler hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Diğer taraftan müminlerin de yönetimle ilgili konularda temel ilkelerinin meşveret olduğu yine Kur’ân’da Şûrâ Sûresi 38. âyette mealen şu ifadelerle açıklanmıştır: “Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişare ile yürütürler, kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.”

Bu dönemde Müslümanların muhatap oldukları ve çok tekrarlanan emirlerden biri de Allah için cihada iştirakti. Cihat çağrısı yapıldığında her bir mümin kendi imkânlarıyla teçhizat dâhil sefer hazırlıklarını yapar ve cihada iştirak ederdi. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gazvelerinin hiçbirinde savaşı isteyen taraf olmamıştır. Her defasında savaşı kabule zorlanan taraf olmuştur. Zîrâ Kur’ân’da Müslümanlara düşmanlık yapmayan, barış hâlinde yaşamak isteyenlere iyi davranılması emredilmiştir. Bu hüküm Mümtehine Sûresi 8. âyette şu ifadelerle yer alır: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” Bu âyette “Allah adaletli davrananları sever.” ifadesi “Sizinle barış içinde olmak isteyenler kendilerine barışla mukabeleyi hak ederler. O hâlde siz de onlara barışla mukabele edin. Zîrâ Allah hak edene hakkının verilmesini sever” mânâsını ihtiva etmektedir.

Allah (celle celâlühü) müminlere, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık edenleri dost edinmelerini menetmiştir. Bu konuda Kur’ân’da müteaddit âyetler mevcuttur. Mümtehine Sûresi 9. âyette mealen şöyle buyrulmaktadır: “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” Aynı konu Âl-i İmrân Sûresi 118. âyette mealen şu ifadelerle yer almıştır: “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Ayrıca bakınız Âl-i İmrân 3/28; Mâide 5/51,57; Enfâl 8/73; Nisâ 4/144; Mümtehine 60/1)

Buna mukabil müminlerin tam bir birlik, bütünlük ve dayanışma içinde olmaları gerektiği Kur’ân’da müteaddit âyetlerde emredilmiştir. Buna misâl olarak Tevbe Sûresi 71. âyetin mealini zikredelim: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkorlar; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve Peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakîmdir.” İhtilafın ve tefrikanın güç kaybına sebep olacağı Enfâl Sûresi 46. âyette şu mealde ifade edilmiştir: “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp za’fa düşersiniz, kuvvetiniz kaybolur. Bir de tam mânâsıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” Bu hükümlerle müminler topluma ve devlete karşı birlik ve bütünlük içinde bulunmanın gereklerine göre davranma mükellefiyetini yüklenmiş oluyorlar.

Mümin, Allah ve Resülü’nün bütün emirlerine itaatle mükellef olduğu gibi “ülü’l-emr”in, dinin açık hükümlerini ihlâl etmeyen kararlarına, emir ve talimatlarına da itaat etmelidir. Bu husus Nisâ Sûresi 59. âyette şu ifadelerle açıklanmıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulüne ve sizden olan ülü’l-emre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arzediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” “İşler ehli olmayana tevdi edildiğinde kıyameti bekleyin.”1 mealindeki hadîste geçen “iş” kelimesi, kamu yönetimiyle ilgili olan işleri ifade eder. Bu mânâda âyetin meali “kamuya ait işleri üstlenmiş olan ümera”nın karar ve talimatlarına uymayı emretmektedir.

Devletin izin ve onayına bağlı işlerde onay almadan emrivâkilerde bulunmamak gerektiği hükmü, “Kişi için mubah olan emîrinin rıza gösterdiği şeydir.”2 mealindeki hadîse dayanır. Hadîste bahis konusu olan izin, iktâ ve ihya gibi daha ziyade ammeye ve hazineye ait mal ve imkânların fertlere tahsis izni ve kararıdır.

Sonuç Nübüvvetin başlangıcından Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatına kadar gelişim tablosunu incelediğimizde Müslümanlar, azınlıkta oldukları Mekke Site Devleti içinde, huzur ve sükûnu bozacak hiçbir asayiş problemi çıkarmamışlardır. Toplumun tamamını ilgilendiren ve toplum lehine olan yükümlülüklerden kaçındıklarına dair bir haber gelmemiştir. Aksine “hılfü’l-füdûl” misâlinde olduğu gibi hayırlı organizasyonun içinde yer almışlardır. Ancak inançlarından taviz vermemişlerdir. Zîrâ bir olan Allah’a inanmalarının başkalarına zarar vermeyen tercihleri ve en tabiî hakları olduğu inancındadırlar.

Bu dönemde Habeşistan’a göç eden Müslümanlar Habeşistan’da aynı tavrı devam ettirmişler, inançlarına saygı gösteren Habeş hükümdarına da hiçbir sıkıntı çıkarmamışlardır. Habeşistan muhacirleri, her vesileyle hükümdar Necaşi’den övgüyle söz etmişler ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.

Medine’ye hicretle birlikte muhacirler yeni bir yurt edinmiş oldular. Ensar da sahip oldukları servet ve imkânları muhacirlerle paylaşarak Medine’nin gayrimüslim halkı yanında bir Müslüman grup oluşturdular. Medine’nin dışa karşı savunmasını güçlendirme, içeride asayişi temin etmeye yönelik, gayrimüslim unsurlarla akdedilen sözleşme hükümlerine göre bir taraftan gayrimüslimlerle barış içinde birlikte yaşama, diğer taraftan bir Müslüman olarak Allah ve Resülü’nün emirlerine itaat etmek ve şûrâ kararlarına uymakla yükümlüydüler. Bu dönemde ibadetler, muamelat ve mücâzât alanında peyderpey inmeye devam eden âyetler ve bu âyetleri şerh eden sünnetlerle, ilâhî emirler dînî tamamlama yönünde bir seyir takip ediyordu.

Bu dönemde sıklıkla rastlanan, Müslümanları ortadan kaldırma teşebbüsleri sebebiyle cihat âyetleri de nazil oluyordu. Müslümanlar fiilî bir saldırıyla karşı karşıya kaldıklarında veya bir saldırı hazırlığı yapıldığına dair istihbârî bir bilgi geldiğinde cihada çağrılıyorlardı. Cihat çağrısını alan her Müslüman, eğer gücü yetiyorsa sefer için gerekli olan masraflarını kendisi karşılar, ortak giderlere de katılırdı. Mazeretsiz olarak cihada katılmayanlar hakkında şiddetli itâblar içeren âyetler nazil oluyordu.

Gayrimüslim unsurların Medine’yi terk etmelerinden sonra Müslümanlar yönetime bütünüyle sahip oldular. Allah ve Resülü’nün emirlerine itaat, Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şahsında devlete itaat kabul ediliyordu. Artık gayrimüslim cemaatler yok, zimmî sıfatıyla “Ehl-i Kitap” fertler vardı. Müslümanlar zimmîlerin hukukuna da riayet etmek durumundaydılar. Müslüman fertlerin, devletin emir ve talimatlarına uymaları gerektiği ‘ülü’l-emr’e itaat kavramında ifadesini bulmuştur. Ülü’l-emr Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram yapamaz. Bunun dışında Ülü’l-emr’in yönetimle ilgili aldığı ve şer’i hükümlerle çelişmeyen her karar bağlayıcıdır, itaat edilmesi gerekir. Ülü’l-emr mubahlar alanında geçici önlemler olarak yasaklayıcı bazı kararlar da alabilir. Fertlerin bu kararlara da uyma zorunluluğu vardır.

Buna mukabil devlet de fertlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak, halkın huzur ve sükûnunu temin etmekle mükelleftir. Fertlere her alanda yapacakları meşru faaliyetleri için özgürlük ve güven ortamını sağlamakla da mükelleftir. Devletin bu görevi Adiyy b. Hâtim’in naklettiği şu rivayette net biçimde açıklanıyor. “Adiyy b. Hâtim anlatıyor. Ben Resûlullah’ın yanındaydım. Bir adam geldi yoksulluktan şikâyet etti. Sonra biri geldi yol kesen haramilerden şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ‘Ey Adiyy! Sen Hîre’yi gördün mü?’ dedi. Görmedim ama hakkında bilgi aldım dedim. Bana dedi ki eğer ömrün olursa sen bir kadının devesinin üzerinde Hîre’den yola çıkıp Allah’tan başka hiç kimseden korkusu olmaksızın gelip Kâbe’yi tavaf ettiğini göreceksin.’ buyurdu.”3

Ülü’l-emr âyetinden değişen ve gelişen zamanın şartlarına göre devletin fonksiyonlarında değişmeler oldukça bu paralelde âmme otoritelerinin şer’î hükümlere aykırı olmayan emir ve talimatlarına uymak gerekir. Buna mukabil fertlerin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel taleplerini devletin yerine getirmesi de gerekir.

* Din İşleri Yüksek Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. Hamza Aktan haktan@yeniumit.com.tr

Dipnot 1.

إِذَا وُسِّدَ الأَمْرُ عَلَى غَيْرِ أَهْلِهِ ، فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ

(Bağavi, Şerhüssünneh, Er Rikâk, Babü Eşratis Sâ’ah) 2.

يَقُولُ (إِنَّمَا لِلْمَرْءِ مَا طَابَتْ بِهِ نَفْسُ إِمَامِهِ) مُعَاذٌ فَإِنِّي سَمِعَتُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ

(Taberani, Müsned-ü Şâmiyyîn, Müsned-ü Mekhûl) 3.

عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ بَيْنَا أَنَا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذْ أَتَاهُ رَجُلٌ فَشَكَا إِلَيْهِ الْفَاقَةَ ثُمَّ أَتَاهُ آخَرُ فَشَكَا إِلَيْهِ قَطْعَ السَّبِيلِ فَقَالَ يَا عَدِيُّ هَلْ رَأَيْتَ الْحِيرَةَ قُلْتُ لَمْ أَرَهَا وَقَدْ أُنْبِئْتُ عَنْهَا قَالَ فَإِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتَرَيَنَّ الظَّعِينَةَ تَرْتَحِلُ مِنْ الْحِيرَةِ حَتَّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ لَا تَخَافُ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ

(Buhari, Sahih, el Menakıb, bab 22)

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

3|157|Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah'tan bir bağışlanma ve bir merhamet/bir sevgi onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir.
Sura 3