Tahdis-i Nimet ölçü ne olmalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Yaptığımız hizmetleri anlatırken bazen ölçüyü kaçırıyoruz. Ne buyurursunuz?

Evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın bizlere vermiş olduğu lütufları idrak edip onların şuurunda olmamız ve yer yer onları başkalarına anlatmamız, وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!”[1] fehvâsınca bir tahdis-i nimet sayılır. Rabbimiz şimdilerde bir kere daha milletimize çok büyük lütuflarda bulundu; yoklukta varlık cilvesi gösterme imkânı verip ona yeniden var olma yolları lütfetti. Her an bunların şükrünü eda etme duygusu içinde yaşamamız ve bu uğurda vilâyetin Şah-ı Geylânîcesine, Muhammed Bahâuddin Nakşibendîcesine, Muhyiddin İbn Arabîcesine, İmam Rabbânîcesine; zühdün Fudayl İbn İyazcasına, İbrahim Ethemcesine; ihlâs-ı kâmilin Bediüzzamancasına ve Mevlâna Halidcesine talip olmamız gerekir. Aksine bizi bunca nimetlerle perverde eden Zât’a karşı nankörlük etmiş oluruz.

Ancak bu nimetleri tahdis-i nimet sadedinde ifade ederken dikkat etmemiz gereken belli ölçülerin olduğu da bir gerçektir. Her şeyden evvel o nimetlerin, bizim acz ve fakrımıza rağmen Cenâb-ı Hak tarafından bizlere lütfedilmiş olduğunun bilinmesi çok önemlidir. O zaman, onları kendi nefsimizden bilerek fahre ve gurura düşmemiz önlenmiş olacaktır. Üstad bir misalle bu meseleyi şöyle izah eder: “Nasıl ki, murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşâallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen: ‘Hâşâ ben neyim? Bu nedir? Nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen, ‘Evet ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit mağrurane bir fahirdir. İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir…’ “

İkinci bir husus ise, anlatılan şeyler, mübalâğaya kaçmadan ve sadece doğru olanın ifade edilmesine münhasır kalmalıdır. Bilindiği gibi mübalâğa zımnî bir yalandır. Meselâ bir yerde yüz talebeye bakmış, onlara burs vermişseniz, “Yüzlerce talebeye burs veriyoruz.” demeniz; yine beş-on insanı master/doktora için Avrupa’ya, Amerika’ya göndermişseniz, “Onlarca talebeyi gönderiyoruz.” demeniz birer zımnî yalan olur ve Allah yalanı sevmez. Bazen bir meseleyi çözelim, bir-iki insanın gönlüne girelim diye hep aynı hatayı irtikâp ediyor, meseleleri abartarak anlatıyoruz. Böyle bir üslûbun faydası olmak bir yana dünya kadar zararı oluyor. Mekke’yi fethedip Taif’e yönelen Allah Resûlü’nün ordusu için Kur’ân: “O günkü sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu size fayda vermemişti.. ve olanca genişliğine rağmen dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana arka çevirip kaçmaya başlamıştınız.”[2] buyurmaktadır. Demek azıcık kendi işini beğenme, arkasından bozgunu da beraberinde getiriyor. Evet, siz, birtakım sloganlarla bir propaganda yapar, bir şeyler anlatırsınız ama arkadan gelecek daha güçlü bir propaganda onu yıkıp yok edebilir. Ancak hâl ve davranışların hâsıl ettiği imajı yıkmaya kimsenin gücü yetmez…

Evet, içinde bulunduğumuz fikrî bir cereyanı bir cereyan olarak anlatmaktansa o hareketin vefalı bir azası olarak çok iyi bir performans sergileme, iyi bir seviye ortaya koymak suretiyle kaliteli bir temsil çok daha önemlidir. Bence bizi en iyi anlatacak şey de, işte böyle mükemmel bir hâl ve seviyeli bir temsil olmalıdır. Bunun için de öylesine ahlâk, fazilet, hoşgörü ve müsamaha insanları olmalı ve onlara kilitlenmeliyiz ki, elli defa deneyip sondajlasalar dahi aldıkları netice hep aynı olmalıdır. Zannediyorum bugün Müslümanların en çok yanıldıkları hususlardan biri de, işaret edildiği gibi bazı meseleleri propaganda malzemesi yapıp çeşitli sansasyonlara girmeleri oluyor. Bence şunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız: Doğru insan, doğru hedefe eğri büğrü yollarla ulaşamaz. Davranışlarımız, bizim gölgelerimiz olmalı, biz de düşüncelerimizin asıl temsilcileri.. eğer bunlardan biri eğriyse neticenin düz çıkmayacağı açıktır.

Üçüncü bir husus da, biz sadece ve sadece Allah rızası için milletimize ve ülkemize hizmet etmeyi düşünmeliyiz. Hırsla, ille de şuraya varmamız için bizi tanımaları ve kabul etmeleri gerekir şeklindeki ifadeler çok defa maksadın aksiyle neticelenebilir. Yine bu mânâda başkalarının bizim hakkımızda, şöyle yapıyorlar, böyle düşünüyorlar, demeleri de çok önemli değildir. Eğer onlar, bizi kendi hareket çizgimizde tanır, anlar ve öyle kanaat getirirlerse ne âlâ; değilse kendimizi anlatmayı, eda etmeye çalıştığımız hizmetimize karşı vefasızlık sayarız. Eskiler, her şeyin bir vakt-i merhunu vardır derlerdi. Vakti gelince, ne isek ve Allah nazarında ne kadar değerimiz varsa o derece biliniriz.. ona da talip değiliz.

Dördüncü husus ise, meşrebi, mezhebi nazara verip anlatma, karşımızdaki insanda bazen antipati uyarabilir. Bizim gibi düşünmeyen kimseler için “Onun işi bitmiştir, başının çaresine baksın, gayyada kendisine bir yer hazırlasın..” gibi ifadeler, bizim bu hususta hamlığımızın ve sahip olduğumuz değerlerin bizde bir iz bırakmadığının işaretidir. Böyle azap melekleri gibi davranmakla insanları -müspet de olsa- belli bir çizgiye çekmek mümkün değildir. “Falancı, filancı ol kurtul!” deme yerine “Müslüman ol kurtul!”, hatta daha evrensel mânâda “Hakikî insan ol kurtul!” deme çok daha önemlidir. Çünkü o da Müslümanlıktan geçer.

Burada “Bu mızrak çuvala nasıl sığacak?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Ama Allah dilerse Bektaşi akidesiyle deveyi küçültmeden, iğnenin deliğini de büyültmeden deveyi o iğnenin deliğinden geçirir. Hizmet vetiresinde böyle bir yol takip edilirse, Kur’ân’da haber verilen Ashab-ı Kehf’in çarşıya gönderdikleri arkadaşlarına, “..nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin”[3] dedikleri gibi, sizin mevcudiyetiniz de dahilî ve haricî kimseyi kine, nefrete, kıskançlığa sevk etmez ve kimse sizden rahatsız olmaz.

Buna bir şey daha ilave etmek gerekir: Eskiden mü’minlerden sadece hasımlar rahatsız oluyor ve ehl-i imanla onlar uğraşıyordu. Şimdilerde ise dost dünyanın rahatsızlığı da söz konusu. Onlar sizinle aynı duygu ve düşünceyi paylaşıyor olmalarına rağmen “Bu işleri bizim yapmamız lâzımdı. Biz yapamıyoruz, ne diye bunlar yapıyorlar?” deyip rahatsızlıklarını çeşitli şekillerde izhar ediyorlar. Nitekim bugün dünyanın dört bir yanına ekonomik, kültürel alanda yatırım için giden insanların bazı takıntılarının olması ve belli noktaları aşamamaları başka şeyden değil bundan kaynaklanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, dostlar tahrik edilmiş; onun için belli rahatsızlıklar söz konusu. Eskiden sadece zülf-ü ağyâr vardı şimdi zülf-ü yâr da işin içine girdi. Dolayısıyla çok zülüf hesabı yapmak icap ediyor.

Son bir hususa daha temas etmek istiyorum: Bizler, şahısların gücü ve kuvveti yerine Allah’ın inayetini görmek ve sadece O’na yönelmek konumunda bulunuyoruz. Allah’ın yaptığı şeyleri nefsimize mâl edip biz yapıyoruz mülâhazasına girmek başımızı aşkın işlere sahip çıkmamız mânâsına gelir ki bu bize her zaman kaybettirir. Biz, sebepleri sonuna kadar kullanacak ve o işte yapılması gerekli olan hiçbir şeyden geri durmayacak; ama neticeyi de sadece Allah’tan bileceğiz. Zira güç de kuvvet de O’nun elindedir. O bize iş gördürürse görürüz, imkânları elimizden alırsa o zaman da hiçbir şey yapamaz ve yollarda kalırız. Objektif olmayabilir ama ben “Falan falan şahısla bu iş çok güzel oluyor.” deyip, ilâhî kuvvet ve kudretin yerine birilerini koyduğum her defasında Cenâb-ı Hak onların eliyle beni tokatlamış, başımı döndürmüş ve dünyamı harap etmiştir. Buna yüzlerce misal verebilirim…

Yine bu çerçevede başkalarının takdirkâr sözlerini, yerinde Cenâb-ı Hakk’ın bir nimeti, yerinde de bir ibtilâ olarak görmek lâzımdır. Başkaları bizleri farklı görebilir. Ve bunu ifade etmek için nefsimizi okşayıcı sözler söyleyebilir. Ama asıl olan, insanın kendini nasıl görmesi gerekiyorsa öyle görmesidir. Haddimizi bilme mevzuunda Cenâb-ı Hakk’ın yapmış olduğu en önemli ihtarlardan biri, “İnsan, atılan bir sudan yaratıldı.”[4] âyetidir ki, buna göre o, daima kendi yaratılışına bakmalı ve asla fahre ve gurura girmemelidir.

Hâsılı insan, Allah’ın nimetlerini daima yâd etmeli ama bunu yaparken de ne dostu hasede, kıskançlığa sevk etmeli, ne düşmanı tahrik etmeli, ne de Allah’a karşı saygısızlıkta bulunmalıdır. Ye’se ve inkisara düşmeden sürekli hizmette bulunmalı ve başarıları da Allah’tan bilmelidir.

M. Fethullah Gülen

[1]   Duhâ sûresi, 93/11.

[2]  Tevbe sûresi, 9/25.

[3]   Kehf sûresi, 18/9.

[4]   Târık sûresi, 86/6.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

89|23|O gün cehennem de getirilir. İşte o gün düşünüp anlar insan. Ama düşünüp hatırlamanın ona ne yararı var!
Sura 89