Valideyni ve yakın akrabayı huzur evlerine vermenin hükmü nedir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Sıla-i rahim ve maddî yardımda bulunma başlıkları altında anlatılanlar ışığında düşündüğümüzde, valideyn ve akrabanın bakım ve görümünü sağlamak kişi üzerine vaciptir. Durum böyle olunca o varlık sebeplerimizi, cenneti kazanma vesilelerimizi, kanımızda kanları, canımızda canları bulunan o yakınlarımızı huzur evine vermenin câiz olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Özellikle valideynin huzur evi denilen o ızdırap yuvalarına verilmesi, büyük bir vebaldir ve aynı zamanda cenneti kazanmak gibi önemli bir fırsatı kaçırmak demektir zira hadis-i şerifin ifadesiyle cennet annelerin ayakları altındadır. Yine hadisin ifadesiyle, babasını pazarda köle olarak bulup azad etmedikten sonra bir evlat, onun hakkını ödeyemez. Yani onların haklarını ödemek kolay değildir.

Huzur evleri ismiyle açılan yerler ne kadar rahat olsa da orada çalışanlar ne derece içten davransalar da hiçbir zaman evlat sevgisinin yerini dolduramazlar. Orada göstermelik mutluluk tablolarıyla avutulmaya çalışılan anne-babaların esas aradıkları yer, evlat ve yakınlarının yanıdır. Her ne kadar bazı anne babalar, evlatlarını rahatsız etmemek için huzur evlerine gönüllü gittiklerini söyleseler de esas düşünceleri bu olmayabilir. Anne-baba dış görünüşündeki mutluluklarına göre değil hissiyatlarına göre değerlendirilmelidir. Burada huzur evleri adıyla iştihar etmiş yerler olmasın demiyoruz zira pek çok sahipsiz, evladından hayır görmeyen insan var. Bunlar için bakım görüm şarttır ve bu da devletin vazifesidir. Ancak, başta bir evlada düşen vazife, anne babasına sonuna kadar bakması, onları yanında barındırması, eşini ve çocuklarını bu konuda ikna etmesi, eğer aynı evde olmayacağına inanıyorsa ve imkânı da varsa kendisine yakın bir yerden ev tutmasıdır. Hâsılı evladın bir şekilde onları yanında tutması ve onların dualarına mazhar olması gerekir. Sözün burasında Bediüzzaman Hazretlerinin büyük bir tahşidatla anne-baba hukukunu nazara verdiği Yirmibirinci Mektup’tan bir kısmını özetle aktaralım:

“Ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ “Ceza, amelin cinsindendir.” sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin yoksa onların varlığını ağır görmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve çabuk kırılan kalblerini rencide etmek ile خَسِرَ الدُّنْيَا وَ اْلاٰخِرَةَ “Dünyada da ahirette de hüsrana uğradı.” sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân’ın senin hanendeki emanetlerine rahmet et.

Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki o muvaffakıyetin sebebi, o zâtın, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlaması, onların hukukuna tam riayet etmesi ve onlar vesilesiyle rahata ermesi, merhamete mazhar olmasıymış. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 295)

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

3|137|Sizden önce de yollar-yöntemler gelip geçmiştir. O halde yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nice olmuştur görün.
Sura 3