Geciken Borcun Ödenmesi

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Alışveriş yapmak, borç almak vs. suretiyle gerçekleşen borçlanmalarda, vadesi geldiği halde geri ödemenin gecikmesi durumunda, borcun hangi zamandaki değere göre ödeneceği hususu önümüzde önemli bir konu olarak durmaktadır.

Öncelikle borcun gecikmesinin ya da borçlunun borcunu ödememesinin sebepleri üzerinde durmak gerekir. Bu ya borçlunun imkânının olmamasından ya unutmasından ya da imkânı olduğu halde değişik hesaplara binaen borcunu ödemek istememesinden kaynaklanabilir. Tabii ki, karz-ı hasen ve vadeli alışveriş gibi durumlarda ödeme vadesinin uzun olması da söz konusu olabilir.

Borcunu ödeme imkânı olmayan kimseye elden gelen bütün kolaylığın gösterilmesine dair Kur’an’da ve hadislerde teşvik vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ

“Eğer borçlu sıkıntıda ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin!”[1] Bu konuda Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşviki ise şu şekildedir:

وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ

“Kim, darda kalan borçluya kolaylık gösterirse, Allah da ona hem dünyada hem de ahirette kolaylık gösterir.”[2]

Borcunu unutan kimse ise borcunu hatırlayıncaya ya da kendisine hatırlatılıncaya kadar mazur görülür. Çünkü dinimiz, hata ve unutarak işlenen günahları affetmiştir.

İmkânı olduğu halde borcunu ödemeyen kimseye gelince, öncelikle bu kimsenin manevi konumu hadis-i şerifte zulüm olarak sıfatlanmıştır. Allah Resulü şöyle buyurmuştur:

مَطْلُ الغَنِيِّ ظُلْمٌ

“İmkânı olduğu halde borcunu ödememek zulümdür.”[3] Böyle birinin ölümden sonraki durumunu ise Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle tasvir etmiştir:

نَفْسُ الْمُؤْمِنِ مُعَلَّقَةٌ بِدَيْنِهِ حَتَّى يُقْضَي عَنْهُ

“Ölen mü’minin ruhu,  ödeninceye kadar borcuna bağlı kalır (dünyada borcu ödenmedikçe âhirette hesabı neticeye bağlanmaz).”[4]

Hadis-i şeriften yola çıkarak, bu kişiyi bir gaspçı olarak nitelemek de mümkündür. Zira o, bir başkasının malını veya parasını hakkı olmadığı halde elinde bulundurmakta ve sahibinin ondan faydalanmasına mani olmaktadır. Gaspın dinimizdeki hükmü ise haramlıktır. Böyle bir durumda alacaklı mahkemeye başvurduğunda hâkim, borçlunun tasarruftan men edilmesine, mallarına el konulup onların satılmasına ve borcun ödenmesine hükmedebilir.

İster imkânı olsun ister olmasın, borçlunun borcunu vadesinden sonraya bırakması yani borcunu geciktirmesi durumunda ödemenin nasıl olacağı konusuna geldiğimizde, önümüze iki şık çıkmaktadır: Ödeme ya borçlanmanın meydana geldiği zamandaki değere ya da ödeme zamanındaki değere göre yapılacaktır. İlk etapta fıkıh kitaplarımızda üzerinde durulan husus, ödemenin, borçlanma zamanındaki değer üzerinden yapılmasıdır. Zira İslam’ın ortaya koyduğu genel ölçülere göre, borç olarak tespit edilen miktarın, yıllar sonra da olsa aynen, aynı miktarda ödenmesi gerekmektedir.[5] Özellikle vadesi kısa ve miktarı az olan borçların tahsilinde bu hükme bağlı kalınması ihtiyata en uygun davranış olacaktır.

Bununla birlikte borçlu, paranın değerinin düşmesinden dolayı alacaklının durumunu düşünerek, ödeme zamanında gönüllü olarak fazladan ödeme yaparsa bunda bir mahzur yoktur. Çünkü bu miktar, baştan şart koşulmamış ve tamamen rıza ile verilmiştir. Ancak böyle bir fazlalık, borçlanma zamanında şart koşulursa bu caiz değildir. Zira borcun üzerine ilave edilmesi şart koşulan her kuruş para, karşılıklı rıza ile de olsa faiz olacağından böyle bir işlem caiz olmaz.[6]

Borcun ödenmesinde esas olanın, borçlanma zamanındaki miktar ve değerin ölçü alınması olduğunu söylemiştik. Ancak bu durumun, piyasanın ahenkli bir seyir takip ettiği ve paranın değer kaybetmediği zaman ve şartlar için geçerli olduğu da aşikârdır. İstikrarlı bir piyasanın olmadığı ve paranın değer kaybettiği dönemler için üzerinden uzun zaman geçmiş alacaklarda bu hükme bağlı kalınması, alacaklının zarara uğramasını netice verecektir. Bu yüzden bu konuda farklı bir çözüme başvurmak gerekmektedir. Zira böyle zamanlarda borçlanılan zamandaki fiyata göre ödeme yapıldığında alacaklı zarar görecektir. Hâlbuki İslâm zarar vermeme ve zarara zararla mukabele etmeme esasını getirmiştir.

Bu itibarla enflasyonun söz konusu olduğu zamanlarda böyle bir problemin karşılıklı rıza ile ve faize girmeden halledilmesi gerekmektedir. Ödeme zamanında fazladan bir miktarın ödenmesini şart koşmak faiz oluşturduğuna göre geriye, borcun piyasa değerinin belirlenmesi kalmaktadır. Bunun tespitiyle ilgili önümüze bazı alternatifler çıkmaktadır: Duruma göre alacağın kıymeti ya döviz ya altın ya enflasyon oranı ya da insanların zaruri ihtiyaçlarından olup piyasayı belirleme gücüne sahip bir mal esas alınarak tespit edilir.

Piyasa mallarının ve bu mallara olan ihtiyaçların çok çeşitli olması sebebiyle, piyasayı belirleyici malı tespit etmenin kolay olmayacağını söyleyebiliriz. Bu sebeple mezkûr alternatifi dışarıda bıraktığımızda geriye döviz veya altını ölçü alma alternatifleri kalmaktadır.

Döviz söz konusu olunca, -dolar üzerinden konuşacak olursak- yerli parayı dolara endeksleyerek borçlanmayla dolara çevirip borçlanma arasında fark vardır. Borçlanmanın dövize/dolara endekslenerek yapılması durumunda, aynı cins parada fazla miktarda ödeme meydana geleceğinden dolayı faiz şüphesi ortaya çıkacaktır. Mesela bin dolar karşılığı olan iki bin iki yüz liranın borç alınıp bir yıl sonra yine bin doların karşılığı olan iki bin beş yüz liranın geri verilmesi şeklindeki bir ameliyede alınanla verilen arasında üç yüz liralık bir fark oluşmakta ve teorik olarak bu da faize benzemektedir.

Parada oluşan değer farklılığını hesaplamada takip edilebilecek diğer bir yol da enflasyondur. Çünkü para, itibari değeri olan bir şeydir. Bundan dolayı ona şu anda piyasada ne kadar değer biçiliyorsa, ona göre muamele görür. Enflasyon oranı da paranın değerini tayin eden bir ölçüdür. Nitekim bu husus İmam Ebu Yusuf’un borçların borçlanma zamanındaki sabit değer üzerinden ödenmesi gerektiğine dair fetvasına da uygun düşmektedir.

Fakat yine de ikinci şıkta yer alan, dolara çevirme alternatifi bize daha salim görünmektedir. Buna göre bugün bin dolar borç alan kimse iki ay sonra da olsa iki yıl sonra da olsa geriye bin dolar ödeyecektir. Böylelikle sabit kabul edilen bir değere göre borçlanılmış olacaktır. Aslında bu noktada İmam Ebu Hanife’nin borçlanma zamanındaki miktarın ödenmesi gerektiğine dair içtihadıyla İmam Ebu Yusuf’un yukarıda zikrettiğimiz görüşü birleşmiş bulunmaktadır. Yani dolar alıp vermek suretiyle borçlanmada hem sabit değere hem de ilk borçlanma zamanındaki miktara uygun hareket edilmiş olmaktadır.[7]

Netice itibariyle yerli parayı dolara endeksleyerek alıp vermek ile bu parayı dolara çevirdikten sonra alıp verme arasında fark vardır. Birincisinde aynı para cinsinde alınanla verilen arasındaki farktan dolayı faiz cereyan ettiğinden dolayı caiz görülmemektedir. İkincisinde ise aynı para cinsi aynı miktarda alınıp verildiği için caizdir. Fakat iki hükümde de hem paranın kıymetinin korunması hem de iki tarafın da zulme uğramaması esprisinin korunmaya çalışıldığı unutulmamalıdır.

Borçlanmanın altın üzerinden yapılmasına gelince, dolarda olduğu gibi bunda da iki çeşit borçlanmadan bahsedilebilir: Birincisi altına endeksli borçlanma, ikincisi, borç verilirken altın alıp verme alırken de altın olarak alma şeklinde borçlanma. Altının normal şartlarda emtia olmaktan ziyade para olma özelliği ağır bastığından ve zatî değeri bulunduğundan dolayı, borçlanmayı altına endeksleyerek yapmayı, yukarıda dolara endekslemede olduğu gibi ele alabiliriz. Dolayısıyla bu da şüpheden uzak değildir. İkinci şıkta belirttiğimiz husus, yani borçlanmayı altın alıp vermek suretiyle yapmak ise bize daha salim gelmektedir.

Bunlardan biri üzerinde anlaşma sağlanamazsa, ortak bir çözüm olarak enflasyon oranı ölçü alınabilir. Zira enflasyon, resmi kurumlarca tespit edilen genel fiyat seviyesinin yükselmesi, aynı zamanda paranın kıymetinin de o oranda düşmesi demektir. Bu elbette, o ülkede yaşayan herkese hitap eden, bütün halkı etkileyen ortak bir durumdur. Dolayısıyla böyle bir tespitin ölçü alınması, iki taraf açısından da makul görülebilir.

Burada ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus da, vadesi geldiğinde borcun borçlanılan para biriminin dışında başka bir para birimiyle ödenmesidir. Yani lira ile borçlanılmış ise, bunun ödeme zamanında dolar olarak ödenmesi caiz midir? Abdullah b. Ömer’e isnad edilen bir rivayette bunun caiz olduğu görülmektedir: İbn Ömer (radiyallâhu anh) Allah Resulü’ne gelerek, deve alıp satarken bazen dinar üzerinden sattığını, ücreti alırken de dirhem olarak aldığını veya bunun tersini yaptığını belirtmiş, bu yaptığının hükmünü sormuş Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: “Ödeme günündeki değeri üzerinden aldıktan ve aranızda herhangi bir anlaşmazlık kalmadıktan sonra bunda bir beis yoktur.”[8]

Günümüzde hem borç ahlakının tam yerleşmemiş olması hem de para piyasalarının dalgalı seyretmesi sebebiyle, yukarıda bahsettiğimiz iki yoldan, yani dövize ya da altına çevirerek borçlanmanın zaruri olduğu kanaatindeyiz. Böyle bir zarurete mahkûm olmanın sebeplerini tahlil etmeye kalktığımızda elbette bunun Müslümanlara bakan yönlerinin de olduğunu görürüz. Yani Müslümanlar çok çalışsalar, ticaret ve iş hayatlarını dinin koyduğu ölçüler içinde sürdürseler, dünya çapında büyük ticaret ve iş sahalarına girseler ve zamanla uluslararası ekonomide söz sahibi olsalar, bahsedilen kur dalgalanmaları olmayacak veya asgariye inecek, böylece uzun vadeli borçlanmalarda hangi kurun ölçü alınacağı şeklinde bir derdimiz olmayacaktır.

Buradan hareketle temennimiz, ileride Müslümanların dinimizin emrettiği şekilde bir ticaret ve iş ahlâkı kazanmaları, uluslararası reel ekonomide söz sahibi olmaları ve piyasaya kazandıracakları istikrar sayesinde para dalgalanmalarının ve enflasyonun önüne geçmeleridir. Böylece aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, herkes borçlandığı andaki miktarı yıllar sonra aynen ödeyebilme imkânına sahip olacak, hiç kimse borcun üzerine ilave yapmak zorunda kalmayacaktır. Ancak şu andaki görünen manzaraya göre konuşacak olursak, bunun için daha uzun zaman beklemek gerekecektir.


[1] Bakara Suresi, 2/280.
[2] Müslim, Zikr 38.
[3] Buhârî, Havâlât 1.
[4] Tirmizî, Cenâiz 77.
[5] Serahsî, el-Mebsût, 14/30.
[6] Serahsî, el-Mebsût, 14/35.
[7] Serahsî, el-Mebsût, 14/30; İbn Abidîn, Hâşiyetü İbn Abidîn, 4/533; 5/162, 163.

[8] Ebû Dâvud, Büyû’ 14; Serahsî, el-Mebsût, 14/2-3.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

40|30|İman etmiş olan bir adam dedi: "Ey toplumum, sizin üzerinize, diğer topluluklarınki gibi bir günün gelmesinden korkuyorum;
Sura 40