Allah’ın istediği mânâda salih amel nasıl olmalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Cenâb-ı Hak, kullarından istediklerini müphem, kapalı ve mücmel bırakmamış; neyi nasıl istiyor, nasıl ifa edilmesini murad buyuruyorsa onları kullarına götürebilecekleri şekilde tahmil etmiş, sonra da anlayabilecekleri bir dille onlardan bunu istemiştir. Baştan sona Kur’ân, “vahy-i metlüv” olarak ve Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nu izah ve şerh sadedinde mübarek sözleri, takrirleri ve fiillerinin hepsi, insanların idrak seviyesindedir. Bunu, “İlâhî ifadenin beşer idraki seviyesine inmesi” diye ifade ediyoruz ki, bu da, insanlara Allah’ın (celle celâluhu), onların kendi seviyelerine göre konuşması, onların ufukları açısından meseleyi ifade etmesi demektir.

Bundan dolayıdır ki, bizim buudlarımızın dışına çıkan evliya, asfiya, mukarrabîn… gibi ehlullah, bizim anladığımız mânânın yanında Kur’ân’ın bâtınî mânâsında daha bir derinleşiyor, ondan farklı işârî mânâlar çıkarıyorlar. Kâşânî ve İbn Arabî’nin tefsirlerine bakıldığında bizim tefsir ölçülerimizden farklı pek çok malûmat görmek mümkündür.

Bunlar bâtınîdir ama Kur’ân-ı Kerim, çocuktan en yaşlı insana; bir cahilden en derin ilim adamına kadar bütün insanlığa objektif olarak onların anlayabileceği bir dilden sehl-i mümteni olarak hitap eder. Onun ifadesine bakan bir insan, kendisinin de bu ifadeyi kullanabileceğini zanneder. Hâlbuki bütün seviyeleri gözetme keyfiyetiyle Kur’ân ifadesi, beşer takatinin, idrakinin çok çok üzerindedir ve onun ifade tarzına denk ikinci bir ifade tarzı da yoktur. Okuma bilmeyen bir çoban bile onu duysa, ilâhî kelâm olduğunu anlayacak ve onu kendi seviyesinde en üstün ifade olarak kabul edecektir. Bunun yanında, vicdanı tefessüh etmemiş, kalbi ve kafası fünûn-u müsbete ile dolu olan bir kişi Kur’ân-ı Kerim’i okusa, “Bu, Allah kelâmıdır.” diyecek ve bel kırıp secdeye kapanacaktır. Onun içindir ki, en mübtedi kimselerle beraber Farabîler, İbn Sinalar ve İslâm’ın yetiştirdiği nadide sima Gazzâlîlerin dahi Kur’ân-ı Kerim’in muhteşem ifadesi karşısında gözleri kamaşmış ve her zaman ona hayranlıklarını ifade etmişlerdir. Hâsılı, İlâhî Kelâm’a hangi seviyede müracaat edilirse edilsin herkes kendisine bakar bir delik bulacak ve rahatlıkla alacağı şeyi ondan alacaktır.

Herkesin kendi seviyesine göre istifade ettiği Kur’ân, salih amel ile ne istediğini de açıkça anlatmıştır. Kur’ân, Tîn ve Asr sûrelerinde olduğu gibi bazı yerlerde salih ameli icmalî olarak anlatır. Allah: “Biz, insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık. (Su-i ihtiyarı ve iradesini kötüye kullanmasıyla da) onu baş aşağı esfel-i safilîne ittik.” dedikten sonra bazı insanları bunun dışında tutar ve: “Ancak gönülden iman edip salih amelleri yapanlar müstesna.” (Tîn sûresi, 95/4-6) buyurur. Asr sûresi’nde ise: “Zamana yemin olsun ki, insan hüsrandadır. Ancak, iman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr sûresi, 103/1-3) Görüldüğü gibi salih amel, bu âyetlerde icmal edilmiştir.

Bakara sûre-i celilesinin başında da salihat yukarıdaki beyanlara göre bir derece daha tafsilâtıyla anlatılır:“Kur’ân-ı Kerim, müttakiler için hidayet kaynağıdır. Müttakiler gayba iman eder, namazı dosdoğru yerine getirir. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (nafaka seviyesinde, israf etmeden ve başa kakmadan) infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/2-3) demek suretiyle salihatın ruhunda mündemiç olan hakikatleri kısmen de olsa tafsil eder. Onun için şekil olarak Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da namaza, oruca, zekâta müteallik ne kadar ibadet varsa bütünü salihat sözcüğüyle ifade edilir.

Aynı şekilde salihatın menfî yönü, haram yememe, haram giymeme, harama bakmama, haram konuşmama… gibi ne kadar nehyedilen şey varsa bunlar da terk edilmeleri zaviyesinden ibadet sayılırlar. Biz de müspet amelleri yaptığımız ve menfîlerini de terk ettiğimiz zaman salihler güruhuna girmiş oluruz. Hatta nikâh, talak, alışverişe kadar bütün muamelâtta dine tevfik-i hareket ettiğimiz nispette salihat işlemiş sayılırız. Bunlar da şekil olarak tafsilidir ve baştan aşağıya kadar Kur’ân-ı Kerim hep bunları anlatır.

İnsanın, imanını iz’an hâline getirmesi, iman ettiği şeyleri aksine ihtimal vermeyecek şekilde güçlendirmesi, hatta bunların aksini rüyasında dahi hatırına getirmemesi, imanda matlup olan keyfiyettir. Evet, mü’min, inandığı şeylerin aksi mevzuunda yanlış kanaat verecek ne kadar şüphe ve tereddüt îras edici şey varsa, bütün bunların kökünü kazımaya çalışmalı, hatta hayallerinde bile imanın tadını duyacak, salihatı da bu iman havası içinde eda edecek kıvam peşinde olmalıdır. Meselâ, namaz tepeden tırnağa haşyetle dopdolu olarak eda edilmeli ve insan saygıyla Mevlâ’nın huzuruna hep öyle gelmeli, kendisinin kul, O’nun mâbud olduğunu namazın her lahzasında duymalı, bu mülâhaza ile belini kırıp boynunu bükmeli, kendinden geçmelidir. İşte bütün bunların hepsi namazın salih olarak eda edilmesinin ifadesi demektir.

Keza o, zekâtı verirken, Allah’ın kendisine verdiği bir emaneti yerine ulaştırıyor olma niyetiyle infak etmeli ve bunu verirken de “Rabbim, ben Senin bana verdiklerini veriyorum. Sen de rahmâniyet ve rahimiyetinle ötede salih kullarına vaad ettiğin şeyleri bana da lütfet!” diye düşünmesi lâzımdır. Bu dağdağalı harp meydanında muhafaza edemeyeceği malını bu şekilde Allah’a emanet etmesi ve bâki bir surette ahirette kendisine lütfedeceği inancıyla ve niyetiyle zekât ve diğer sadakalarını vermesi, zekâtın salih amel olması yoludur.

Salih amellerden biri olan hac, mâşerî vicdanın bir cemm-i gafir olarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği bir ibadettir. Mü’min, o mukaddes mekânlarda sürekli bu duyguyla dolup boşalmalıdır. Hacda şeytanın en çok itiraz ettiği meselelerden biri de şeytanın taşlanmasıdır; çünkü insan orada taşa taş atmaktadır. Bunun da akıl ve mantık açısından anlaşılamayacağı açıktır. Mü’min, taşı atarken hep Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda ibadet ediyor tavrı içinde olmalıdır. Namazdan şeytan taşlamaya kadar bütün ibadet ü taatimizde bu ulvî ruhu işleyebildiğimiz takdirde bunların hepsi salih amel olur.

Bugün, birinci derecede salihatı ifade eden cihad yaparken onu da salih bir şekilde eda etmek lâzımdır. Evet, irşad veya cihad unvanıyla anlatılan vazife de mühim salih amellerden birisidir. Evet, en yakın daireden başlayarak, insanlara Allah ve Resûlü’nü sevdirmek ve bu vazifeden bir an dûr olmamak salihatın en mühimlerindendir. Bazen daha geniş dairede de vazife terettüp edebilir. Ama bu geçicidir ve muvakkaten olur. Milletvekili, başbakan olmak gibi, devamlı olmayan vazifeleri sadece iş tevdi edildiği zaman yapma, ama daimî vazifeye devam etme, mü’minlik şiarıdır.

Daimî vazife, cihad-ı ekber olan nefisle mücadeleden başlar ve yakın daireden işi ele alarak bütün insanlara hak ve hakikati –tabiî kendisi de uygulayarak– anlatmayla devam eder. Daimî vazifeyi yapma, salih ameli salih mahiyette eda etmek demektir. Aslında dar dairedeki salih amelleri hakkıyla yapamayanlar uzak dairedeki işlerinin fiyasko ile neticelenmesi sonucunda sukût-u hayale uğrarlar. Ama salihatı idrak şuuruyla hareket eden bir insan, “Başka yerde yapılacak şey olmayabilir, ama bizim hususî dairede hiç işimiz bitmez.” diye düşünür. Bugün yapılan, köy köy, kasaba kasaba dolaşıp hak ve hakikati anlatma, salihat kabîlinden işlerdendir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

37|109|Selam olsun İbrahim'e!
Sura 37