Sosyal ve ferdî problemleri çözmede İsrailoğullarının tavırlarından ders alınabilir mi?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Soru: Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın Allah (celle celâluhu)’dan on emri almaya gittikten sonra arkada bıraktığı kavmi İsrail-oğulları arasında meydana gelen fitneye karşı Hz. Harun (aleyhisselâm)’ın tavrı, döndükten sonra Musa (aleyhis-selâm)’ın Harun (aleyhisselâm)’a karşı davranışı, Sâmirî ve Musa (aleyhisselâm) arasında geçen konuşmalar, gerek ferdî gerekse içtimaî sahada patlak veren problemlerin çözümü adına bize ne gibi mesajlar sunuyor?

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan bu hâdise, genel mânâda, o dönemdeki İsrailoğulları’nın karakterini ortaya koyan ve peygamberleriyle olan ilişkilerini gün yüzüne seren uzunca bir serancâmedir. Yine aynı hâdise, o günkü Musevîlerin kendi karakteristik yapılarının, rehberlerine de -ki enbiyâ-i izamın fâikiyetleri hakkındaki mülâhazalarımız mahfuz- bir ölçüde aksedişinin ifadesidir. Nasıl ki beşerin peygamberi beşerden, meleklerin resûlü meleklerden oluyor; aynen öyle de, Hz. Musa (aleyhisselâm) da, hususî bir karakterle inşa edilmiş kendi cemaatinin bir peygamberidir.

Şayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o dönemde peygamber olarak gönderilse idi, herhalde Hz. Musa gibi olur; bütün bütün o topluluğun tarz-ı telâkkîlerinden, maddeye yaklaşımlarından, mânâ anlayışlarından süzülen bir düşünce halîtasını nazar-ı itibara alarak mesajlarını sunardı. İhtimal sadece Allah nezdindeki makbul çerçeve korunup, onun ötesinde zaman-mekân-insan mülâhazasına göre her şey vaz’edilirdi. Nitekim Hz. Musa’dan sonra Seyyidina Hz. İsa, İsrailoğullarında benimsenen genel çerçeveyi tâdil edici şeylere girmiştir. Bu açıdan Hz. Musa’nın, Hz. Harun ile arasındaki münasebeti, Hz. Harun’un İsrailoğulları’na karşı tavrını, İsrailoğulları ile peygamberleri arasındaki diyaloğu vb. doğrudan doğruya bizim eğitim anlayışımız, hizmet felsefemiz için ele almak tam yerinde olmayabilir. Çünkü ümmet-i Muhammed, yapı, karakter, hususiyet itibarıyla o topluluktan çok farklıdır.

Kur’ân kıssalarının hikmet açısından bir diğer yönü de eğitimdir ve insanların ondan ibret alması esasıdır. Her ne kadar İsrailoğulları yapı, karakter itibarıyla ümmet-i Muhammed’den farklı da olsa, bizim içimizde de her zaman o karakterde insanların çıkması muhtemeldir. Hatta belki İsrail-oğulları ile münasebette bulunacak, onlarla içli-dışlı olacak ve biz farkına varmasak da, bir gizli etkileşimle bu tür anlayışlar bizde de tesir icra edecektir. Bu açıdan o dönemde cereyan eden hâdiselerin ve bu hâdiselerin yorumlarının bilinmesinde yarar var. Başka bir ifadeyle en az ihtimalle de olsa ümmet-i Muhammed arasında ahlâk bakımından bir başkalaşma söz konusu olduğu zaman veya küçük küçük de olsa, bizden evvelkilerin tesirine girmeme bakımından takınılacak tavırlar önemlidir. Evet, bizim genel tavrımız, genel ahlâkımız, iman ve Kur’ân’a hizmet felsefemiz, Muhammedî ruh ve Muhammedî mânâya endekslidir. Ancak bunun değişmeden hep böyle kalacağına dair teminatımız yoktur.

Bunların toplumumuzdaki problemlerin çözümünde uygulamaya konulması meselesine gelince, ben o tür problemler üzerine gitme ve onlara nasıl müdahale edilmesi gerektiği hususunda takınılacak tavır ve kullanılacak dinamikler açısından, yeterince üzerinde durduğum kanaatindeyim. Eğer söylenecek ve akla gelecek şeyler bunlardan farklı ise, başta o hâdiselerin bir kere daha cereyan şekli, kendilerine has karakteristik çizgileri ile ele alınması ve bize vereceği ne var ne yok, bunların incelenmesi gerekir. Meseleye genel yaklaşımımızı bu şekilde özetledikten sonra, şimdi de sorulan soru muvâcehesinde kıssadan çıkarılabilecek nükteleri, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerini de nazar-ı itibara alarak takip etmeye çalışalım.

Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm), vahiy ile Tur’da karşılaşır; kendisine ilk defa orada vahiy gelir. Nasıl Kâbe, âlemşümul bir dinin hem kitabı, hem vahyi, hem de peygamberi ile alâkalıdır. Yani Efendimiz Mekkî (Mekkeli); Kur’ân, ilk nüzûlü itibarıyla Mekkî ve ilk vahiy onun o nurlu dağlarında nüzûl etmiştir; Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm) için de Tur öyledir. -Hz. Musa’nın büyüklüğü müsellem- bazı dönemlerde kabîlevî bir şekil alan ve çerçevesi oldukça daralan bu dinin ilk mesajı, Tur dağında tecelli etmiştir. Bu itibarla da Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm)’nın, Tur’la çok sıkı bir münasebeti vardır. Bu yüzden İsrailoğulları, tarih boyu Tur’la irtibatlarını korumuş ve en az Müslümanlar kadar ona önem vermişlerdir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da bu dağa şöyle yemin eder: “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki..”[1] Âyet-i kerimede Beled-i Emin diye tabir edilen yer Mekke’dir. “Oraya giren emniyette olur..” [2] âyet-i kerimesi, bunu daha açık şekilde ifade eder. Başka bir âyet-i kerimede ise, “Bu beldeye yemin ederim ki..” [3] buyurularak sadece Kâbe’ye kasem edilmektedir. Beled-i Emin tabirinin âyetin sonunda zikredilmesi, o Beled-i Emin Peygamberi’nin en son zuhur etmesinden ve o güne kadar diğer peygamberlerin irtibatlı bulundukları yerlerin önde olmasından dolayıdır. Yoksa zâtî değeri itibarıyla ele alınacak olursa, Beled-i Emin başta gelir. Zaten âyette yapılan kaseme cevap olarak, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık..”[4] âyeti zikredilmektedir ki, Üstad’ın bir yerde işaret ettiği gibi sultanlar, ancak kendi adlarına hazırlığın yapıldığı, keşif kollarının geldiği yerlere teşrif ederler. O açıdan Efendimiz ve Beled-i Emin’e nispeten diğerleri sanki mukaddime nevindendir.

Bazı yerler vardır ki, oralar eşyanın perde arkasına, hatta bazen verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler. Çok defa buluşmalar ancak o halvethânelerde olur. Nasıl ki insanın insanî yapısı içinde gönül bir buluşma halvethânesidir; insan Rabbiyle orada buluşur ve orada O’nu “kenzen” bilir.. ve oradan semâlara doğru yükselirken, merdivenin bir ayağını hep oraya yerleştirir; bir kere de adımını oraya attı mı, artık arzu ettiği makama ulaşması muhakkak ve mukadder gibidir.. işte insan içindeki bu yer, bu ölçüde önemli olduğu gibi, yeryüzündeki bu mekânlar da öyle önemlidirler. Evet Hz. Musa (aleyhisselâm), ilk vahyi Tur’da almış ve orada Cenâb-ı Hak’la mükâlemede bulunmuştur. Onun, Cenâb-ı Hak’la mülâki olduğu anı, Kur’ân şöyle anlatır: “(Bana ibadet etmesi için) Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilave ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.” Hemen sonraki âyette ise: “Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelince Rabbi onunla konuştu..”[5] buyurulmaktadır. Zaten Hz. Musa (aleyhisselâm), kendi ümmetine, eğer oradan değil de, kaynağı Mekke’de o “Menhelü’l-azbi’l-mevrud”dan sunsaydı, kavmi onu içemezdi. Çünkü onların tabiatı henüz öyle bir kaynaktan içmeye müsait değildi. Hz. İsa (aleyhisselâm) buna işaret eder ve: “Benim size daha çok söyleyeceklerim vardı ama, siz bunları dinlemeye tahammül edemezsiniz. Onları Âlemin Efendisi söyleyecek.” der. (Yuhanna, Bab, 16, âyet: 12, 13). Demek insanlığın bir bakıma alışması ve ruh dünyasında kemalini tamamlaması gerekiyor. Onun içindir ki, ne Tevrat, ne de İncil ashabı, kendi dönemlerinde Kur’ân kaynağından içemezlerdi. Diğer taraftan da, Kur’ân kaynağından su içenler, İncil’le Tevrat’la doygunluğa eremezlerdi.

Üstad’ın da bir yerde işaret ettiği gibi, âyetlerle anlatılan esas nokta, maddeci düşüncenin, bazı milletlerin tabiatının bir parçası hâline gelmiş olmasıdır. Bu maddeci anlayış, başlarında peygamber olduğu dönemlerde bile çoğu zaman kendisini hissettirmiştir. Çünkü Hz. Musa (aleyhisselâm), “Allah’a iman edin.” dediği zaman, bazıları “Bize Allah’ı göster, O’nu görmeden iman etmeyiz.”[6] demişlerdi. Günümüzde bu anlayışın temsilciliğini yapan pozitivistler de, aynı şekilde ancak zâhirî duygularımızla algıladığımız şeyleri kabul ederiz derler. Bu açıdan denebilir ki, hakikî materyalizmi yeryüzünde temsil edenler hep aynı düşüncenin temsilcileri olmuştur. İşte böylelerinin bakış ve düşünce ufukları nazar-ı itibara alınmış olacak ki, Hz. Musa’ya vahiy gelirken, Efendimiz’de olduğu gibi mücerret, “Yaratan Rabbinin adıyla oku..”[7] şeklinde değil de, levhalara yazılı olarak gelir. Yani Ehadî tecellinin gereği Cenâb-ı Hak, onlara merhametinin ve tenezzülünün ifadesi olarak, on emri, levhalar üzerinde yazılı olarak gönderir. Bu örnekte meseleyi hangi yönüyle ele alırsanız alınız, gözümüzle görmediğimiz şeye inanmayız diyen bir anlayışı temsil eden kimseleri de görebilirsiniz. Bunlar öyle bir anlayışa kilitlenmişlerdi ki, muvakkaten dahi olsa başlarında peygamberlerinin gölgesi olmadığı zaman hemen inhiraf edegelmişlerdir.

Meselâ; buzağıya tapma hâdisesi, Hz. Musa’nın, Tur’da Rabbiyle mülâki olmak için gittiği anda ortaya çıkmıştır. Yani O’nun kırk günlük kavminden ayrılığı, böyle büyük bir hâdise meydana getirmişti. Böyle bir durum, bazı kimselerin sürekli peygamberlerle idare edilmesi lazım geldiği hissini uyarmaktadır. Zaten hem Sünnet-i sahîhada hem de Kur’ân’ın işaretlerinden anlaşılan da, geçmiş bazı kavimlerin hep peygamberlerle idare edildiğidir. Hatta bunlar, muvakkaten peygamber gelmediği dönemlerde dahi, yine peygamberleri tarafından tayin edilen meliklerle idare edilmişler. Peygamber Efendimiz henüz gelmeden önce şehit edilen Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve öldürülmeye kastedilen Hz. Mesih ise bunlardan sadece birkaçıdır.

Belki bu yüzden Hz. Musa (aleyhisselâm), Rabbiyle mülâki olmak için Tur’a giderken kavminden bazılarını da götürür. “Musa, tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..”[8] âyetiyle de ifade edildiği gibi, bunlar yetmiş kişilik bir murahhas heyettir. Fakat bu yetmiş kişinin genel durumu, otuz günde Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkacak, O’nu görecek, sözlerini duyacak ve o huzura yakışır şekilde hâl ve harekette bulunacak durumda olmadığından, Cenâb-ı Hak bu süreyi artırır ve otuzun üzerine on daha ekleyerek müddeti kırka tamamlar. Bu yüzden de, nübüvvet vesâyetinde olmayan çilelerde hep kırk sayısı esas alınmıştır. Ancak bu kırk gün de olabilir, kırk yıl da…

Yetmiş seçkin insanın Hz. Musa ile birlikte gitmesiyle geride kalanlar, bu seçkin insanlardan da mahrum kalınca toplum içinde yine problem yaşanır. Meselenin bu yanının, çok iyi tespit edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Hz. Musa (aleyhisselâm‎) yokken, halkı gözetip kollayacak, Hz. Musa’nın halife olarak seçtiği Hz. Harun (aleyhisselâm‎)’dan başka akl-ı meâdla serfirâz insan kalmamıştır. Dolayısıyla bir peygamber vesâyeti altında oldukları sürece ancak istikametlerini koruyan bazı kimselerin İslâmî hayatları, artık bıçak sırtında gibi ve kaderdenk noktasındadır. Risalelerde bu duruma işaret edilir ve onlardan bir kurban kesmeleri istenmesiyle, küllî bir disipline işaret edilmiştir denilir. Bilindiği gibi İsrailoğulları, Mısır’da uzun zaman ikamet etmiş bir topluluktur. Mısır’da ziraatın revaçta olması hasebiyle, Mısır halkı nazarında buzağının ayrı bir önemi vardır ve ona âdeta tapılmaktadır. İsrailoğulları, bu durumdan hem müteessir olmuş, hem de bu hâdise onların ruhuna işlemiş ve iz bırakmıştır. Hz. Musa (aleyhisselâm‎)’a inandıktan sonra bile, şuuraltılarındaki bu etki yer yer kendini hissettirmiştir. Hatta, öyle ki Allah’ın elçisi olarak içlerinde bulunan o seçkin insandan, çok az bir süre uzak kalınca, hemen o duyguları depreşivermiştir. İsterseniz siz bunu, henüz rüşdüne ermemiş ve şuuraltılarına yerleşmiş bir kısım düşüncelerin zaman zaman depreştiği 0-5 yaş grubu çocukların durumuna benzetebilirsiniz. Bu sahanın ilim adamları, bu yaşlarda şuur altına yerleşen bazı hususların, ileriki yaşlarda fırsat bulduğu zaman tekrar nüksedeceğini bildirirler. Dolayısıyla buzağıya tapan bir cemaat içinde neş’et etmiş olmanın kazandırdığı bu ahlâk ve bu alışkanlık, bir kısım İsrailoğullarının, âdeta kromozomlarına işlemiş, genleri ile bütünleşmiş gibiydi. O ana kadar Hz. Musa onlarla birlikte olduğu için de bu duygu baskı altındaydı ve hortlama fırsatı bulamıyordu. Hz. Musa (aleyhisselâm‎)’ın ayrılmasıyla bu baskı kalkıyor ve onların bu duyguları nüksediyordu. Derken Sâmirî’nin yapmış olduğu buzağıya tapmaya başlanıyordu. Buna siz atmosferin ferağı ya da negatif olarak ele alıp atmosferin eşyaya terk edilmesi diyebilirsiniz.

Burada, bir hususa daha işaret etmek istiyorum: İmam Şâ’râni, ben bir bînamazla bir saat oturduğum zaman, kırk gün ibadet ü teatimin zevkini duyamıyorum, der. Eğer namaz kılmayan bir insan, o atmosfer içine neşrettiği şerâreyle bir insanın kırk gün namazının feyzinden istifadesine mani oluyorsa, onca seçilmiş insanın ayrılıp gitmesiyle atmosferin büyük ölçüde eşrâra terk edilmesi, ya da ferağı, o insanlarda buzağı düşüncesinin hortlamasına müsait bir zemin oluşturduğu söylenebilir. Kendi iç âlemlerinde sessiz uyuyan o gulyâbâni gibi düşünceler, birden hortlar ve buzağı olarak şekillenebilir. Orada Sâmirî’nin -ki o da İsrailoğullarındandır- söylediği şey ise sadece kuru bir mazerettir; Hz. Musa’nın: “Senin zorun nedir ey Sâmirî?” [9] demesine karşılık o: “Ben onların görmediklerini gördüm.” [10] cevabını verir. Çoğu müfessir, meseleye, Sâmirî, Cibrîl’in bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve onu buzağı yapımında kullandı şeklinde yaklaşmışlardır ki, bu gerçekten öyle de olabilir; evet o, nasıl gönüllerin ve ruhların dirilmesine vesile olan ilahî vahyi taşıyordu; cansız cesetlerde hayat kaynağı da olabilirdi. Bu açıdan da onun ayağını bastığı yerler yeşerebilir, oradan alınan bir avuç toprakla bütün ölüler dirilebilir. Ne var ki, bunun doğruluğunu gösteren sağlam bir hadis bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla böyle bir yorum, İsrailiyat olabilir.

Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hz. Musa’nın diliyle ifade ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır. Gerçekten bir fitne olarak Cebrâil (aleyhisselâm‎), Sâmirî’ye görülebilir; o da bir avuç toprak alıp buzağının içine atabilir. Ancak çoğu büyük müfessirler, bu fitnenin o buzağının konumu ile alâkalı bir şey olduğunu söylerler. Zaten Kur’ân, buzağının sesini ifade için “lehû huvârun; böğürebilen” kelimesini kullanır ki bu da, buzağı, konumu itibarıyla bir tarafından hava girip öbür tarafından çıkınca, kavalın uygun bir şekilde delinmiş deliklerine göre içine giren havanın ses vermesi gibi, o da belli bir ses çıkarıyor olabilir. Tabiî, avam halk bunu anlayacak durumda olmadığından, gerçekten o buzağıda bir kerâmet olduğuna inanmışlardı. Hâlbuki Kur’ân, o buzağının hiçbir şey olmadığını ifade için: “Onun, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?”[11] buyurur. Bu da göstermektedir ki, ikinci kategoride mütâlaa ettiğimiz müfessirînin sözleri daha yerinde görünmektedir. Yani bu hâl, gözleri ile görmediklerine inanmayan bir toplum için tam bir fitne idi. Atmosferleri, peygamber esintilerinden fâriğ olunca, tabiatlarında mündemiç bulunan maddeperestlik hortluyordu. Dolayısıyla da hemen bir başkaldırma ve hezeyana giriyorlardı. Sanki o ana kadar hiç kitap görmemiş ve peygamber tanımamış bir hâl alıyorlardı.

Evet, böyle toplumlar içinde, hem iyilik adına, hem de kötülük adına onları ayaklandıracak ve şuur birliğine ulaştıracak daima bir temsilci bulunmuştur. Hatta biz, günümüzde de bunun üzerinde duruyor, bir ölçüde Mehdiyet ve Mesîhiyete biraz da bu nazarla bakıyoruz. Ancak bu hususlar, belli mânâları ve belli misyonları itibarıyla bazen şahıslar tarafından temsil edilebileceği gibi, bazen de şahs-ı manevîlerle temsil edilegelmişlerdir. Ogünkü İsrailoğulları’nın ruhunda putperestliğe veya fizik dünyaya aşırı bir temayül vardı. Bu temayülü harekete geçiren de Sâmirî oldu. Sâmirî, Kıptîlerden dersini almış karakteristik kıptî alaşımlı bir Yahudi idi. Hz. Musa’nın ümmeti içine girmiş ve fırsatını bulunca da o cemaati ifsat etmişti. Bu açıdan ona verilen ceza da, toplumdan tam tecrit edilmesiydi ki, hayatı boyunca söyleyeceği “lâ misâse; bana dokunmayın.”[12] sözü, böyle bir hızlânın sesi-soluğuydu. İsrail kaynaklarında, Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetinin yorumu sadedinde, Allah’ın kendisine bir hastalık verdiği ve yanına her gelene bu sözü söylediği rivayet edilir. Evet, bu onun toplumu ifsat etmesine karşı kendisine verilen bir tecrit cezası idi.

Şimdi bütün bunlar, bizim düşüncemiz ve hizmet felsefemiz adına ne ifade eder, bunlardan istifade edilecek şey nedir? sorusuna gelince; evvela, bizim içimizde de her zaman bu türlü şeylerin cereyan edebileceği mülâhazası ile, Kur’ân’ın o kıssadaki hikmetleri bu istikamette değerlendirilebilir. Meselâ, biz de hep başımızdaki büyüklerimize saygı duymuşuzdur. Bu bağlılık ve saygı, bir yerde velilere, kutuplara, gavslara bağlanma da olsa, ayarı kaçırıldığı zaman farklı düşüncelere yol açtığı olmuştur. Bir misal arz etmek gerekirse; Hz. Ömer, Halid b. Velid’i komutanlıktan azleder ve gerekçe olarak da, halkın, elde edilen zaferleri Halid’in şahsından bulmasını gösterir.. evet bazıları bu düşüncelerinde o kadar ileriye gitmişlerdir ki, cephe, Halid’in bulunduğu cephe ise gideriz; yoksa “hayır” diyebiliyorlardı. Oysaki Müslümanlık adına cihad her cephede yapılmalı ve herkes cihada iştirak etmelidir. Halid ise, bir fâni ve herkes gibi bir insandı. O olsa da, olmasa da cihad devam edecekti. Nitekim Halid’in dalgalandırdığı bayrağı daha sonraları Ukbe b. Nâfi, Ahnef b. Kays ve daha nice fatih komutanlar, İstanbul’a kadar taşıyabildiler.

Evet, bazı kimseler, tamamen şahıslara bağlanmış, her şeyi onlarda görmüş ve onlara bağlanmış.. onların tutmasıyla yerlerinde kalıp çizgilerini koruyabilmiş.. ve o zatların ayrılmasıyla da hemen inhiraf edivermişlerdir. Hususiyle de, şahısların yerini şahs-ı mânevînin aldığı günümüzde, topluluktan ayrıldığı zaman varlığını koruyamayacak, tek başına kalmanın dezavantajlarını ve risklerini göğüsleyemeyecek kadar zayıf karakterler için bu husus çok önemlidir. Burada bir misal teşkil eder mülâhazasıyla, bir zamanlar yaşadığım bir olayı anlatmanın yararlı olacağını düşünüyorum; Üstad’ın vefat ettiği yıllarda ben Edirne’de bulunuyor idim. Onun vefat haberini duyar duymaz kendi kendime: “O henüz misyonunu eda etmedi, şimdi cemaat arasındaki vahdet-i rûhiye nasıl korunacak..” vb. düşüncelerle, ciddî bocaladım ve bir sarsıntı yaşadım. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, “Her nefis ölümü tadacaktır.”[13] buyuruyor; öyle ki bu devvâr-ı gaddarın elinden Azrail dahi kurtulamayacaktır. Ne var ki, ben ve benim gibilerin yıkılışının arkasında, Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) düşüncesi olmalıydı; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefatı hengâmında, Hz. Ömer’in dahi, “Kim Muhammed öldü derse, onun boynunu alırım.” dediği bir hengâmda o, kürsüye çıkmış, “Kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa bilsin ki O ölmüştür. Ama kim Allah’a inanıyorsa bilsin ki Hay ve diri olan O’dur.” demiş ve büyük bir idrak, firâset ve sebat örneği sergilemişti.

Evet, bizler doğrudan doğruya Allah’a iman duygusuna düğümlenmiş bulunuyoruz. Bu duygu ve düşüncemiz daimî olmalıdır. Fâni varlıklara bağlananlar ve her şeyi onlarla kaim görenler bilmelidirler ki, onlar bugün olmasa da yarın mutlaka göçüp gideceklerdir. Dolayısıyla da her iş, herkesin göçüp gitmesine göre plânlanmalıdır. Bu demek değildir ki, o insanların zâtî hiçbir değeri yoktur; hayır kat’iyen öyle değildir; herkesin ayrı bir yeri vardır; ancak bu yerin dışında da kimseye bir değer atfedilmemelidir. Meselâ; bizim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e saygımız sonsuzdur; ama bu saygı hiçbir zaman Allah’a olan saygımızın önüne geçmemelidir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dahi Kelime-i Tevhid’de, kendi ismini “Lâ ilahe illallah” sözünün önüne geçirmemiştir.

Evet, her zaman güçlü pazularla sevk ve idare edilenler veya bir kısım kudsî me’hazlere bağlı kalarak hayatlarını idame ettirenler, o me’hazlerin ufûlüyle inhiraflar yaşayabilirler. Bu açıdan Hz. Musa’nın çıkabilecek hadiselere karşı temkin ve tedbiri yerindedir; vâkıa yetmiş tane seçilmiş insanı alıp gitmiş ama, onların yerini dolduracak Hz. Harun (aleyhisselâm)’ı da yerine halef bırakmıştır. Hz. Harun (aleyhisselâm), öyle hayırlı bir kardeştir ki; İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa’dan sekiz yaş büyük olmasına rağmen, ikinci bir adam olarak çok önemli bir misyon eda etmiştir. Hz. Musa (aleyhisselâm‎), Cenâb-ı Hak’la mükâlemesinde: “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u”[14] demiş ve kendisine yardımcı olarak onu istemiştir. Bu istek, Hz. Musa (aleyhisselâm)’a ait bir terbiye olabileceği gibi, Hz Harun’un maksadını rahat anlatma düşüncesinden de kaynaklanabilir. Zira Hz. Harun, duygularını anlatmakta da rahattı. Başka bir âyet-i kerimede de: “Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ederim.” [15] demişti ki, bunlar birbirlerini tamamlayan hususlar sayılabilirler. Hz. Musa (aleyhisselâm)’nın vahiy ile konuşmanın dışında duraklaması, tutuk olması O’nun peygamberliğinin bir mucizesi olabilir. Çünkü dili sadece vahyi konuşur. Nitekim Efendimiz’in ümmiyeti de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordu. Ayrıca Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’un sarayında neş’et etmiş olmanın hâsıl ettiği psikolojik bir ruh hâleti itibarıyla etkilenip konuşurken daha temkinli olacağı, hatta böyle bir ruh hâlinin bir takım sürçmelere bâdî olacağı mülâhazası ile, hayatında Firavun’u hiç tanımamış ve hiç tesirine girmemiş, fakat ona karşı sürekli bilenmiş, serâzat ruhlu Hz. Harun’u kendisine yardımcı istemesi gayet yerindedir.

Bu hususla alâkalı yine İsrail kaynaklı, fakat bizim kitaplarımıza da girmiş bir takım bilgiler var; anlatılanlara göre “Hz. Musa daha sarayda bir çocuk iken, Firavun: Bu çocuk çok şey biliyor, kendi yaşını aşkın hareketlerde bulunuyor, bir gün gelir bizim başımıza gâile açabilir endişesiyle, onun önüne ateş koyuyor. Allah da Hz. Musa’nın ateşi ağzına koymasına müsaade ediyor ve Hz. Musa’nın dili yanıyor, dolayısıyla da kısmen kekeme oluyor. Bu, bana göre kat’iyen doğru değildir. Zira peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Buna göre, bir peygamberin yüzünde başkalarının dikkatini çekecek “ben” dahi olamaz. Hepsi derecesine göre birer erkek güzeli ve müşekkel birer insandırlar. Onlar iffetli, günahsız, doğruyu konuşan ve emin oldukları gibi, ayıptan da münezzehtirler. Yine onların devamlı bir hastalık ve bir rahatsızlıkları da olmaz. Hz. Eyyub (aleyhisselâm)’ın rahatsızlığı, muvakkat bir imtihandır. Netice olarak diyebiliriz ki, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın dilinde kekemelik yoktu. Bizim belki hiçbirimizin dilinde kekemelik yok ama, yine de çoğu dualarımızda o büyük peygambere (Hz Musa) iktidâen, “Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” [16] şeklinde yakarışta bulunuruz. Firavun’un karşısına çıkacak olan bir Allah elçisinin, bütün bunları Allah’tan istemesi gayet normaldir. Hatta, “Dediler ki Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından korkuyoruz”[17] âyetinde ifade edilen Hz. Musa (aleyhis-selâm)’nın ve Hz. Harun’un korkması da bu yüzden olabilir.

Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın, Hz. Harun (aleyhisselâm)’ı halef olarak bırakmasının Kur’ân-ı Kerim’de genel bir prensip olarak nazara verilmesi, toplumun hiçbir zaman başıboş bırakılmaması gerektiği esasını vurgular. Aslında buradan istinbat edilecek şey de bu olsa gerek. Yani muvakkaten dahi olsa toplumun lidersiz kalmaması, liderin bir yere ayrılması hâlinde halkı idare edebilecek bir temsilcinin seçilmesi gerekmektedir. Bunun bir esas olup olmaması, peygamberlerden sonra, Efendimiz’in ashabının tavırlarından istinbat edilmesi mümkündür. Bir kere başta Hz. Ebu Bekir (radiyallâhu anh), kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiye etmiş ve O’nu halef bırakmıştır. Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, savaşa çıktığı zamanlarda yerine bazen Hz. Ali’yi, bazen de Ümm-ü Mektûm’u halef bırakmıştır. Bir defasında Hz. Ali’nin, “Siz savaşa gidiyorsunuz beni ise çocukların ve kadınların başında tıpkı bir kadın gibi bırakıyorsunuz.” demesi üzerine, halef olmanın da önemli bir pâye olduğuna işaret sadedinde: “İstemez misin yâ Ali, benim nezdimde Hz. Harun’un Musa’ya nisbeti gibi olasın.” cevabını vermişlerdir. Yani o nasıl Musa’nın veziri ise, sen de benim vezirimsin demektir.

Burada vurgulanan bir ikinci husus da, geride bırakılan halefin, her yönüyle boşluk bırakmayacak birinin olması; yani liyâkatli ve asılın yerini dolduracak birinin olmasıdır. Çünkü emir ve tavsiyelerle iş, bir yere kadar götürülebilir ama, halefin şahsî karizması, performansı bunlardan çok daha önemlidir. Bu özellikler, toplumun itaat ve inkiyat anlayışı adına oldukça ehemmiyetlidirler. Ayrıca bu, insanlığa faydalı olmaya çalışan günümüzdeki inanan gönüller açısından da çok önemlidir. Evet, sık sık arzetmeye çalıştığımız gibi, iman ve Kur’an davasına gönül vermiş nice irşat eri, çoğu defa istidat ve kabiliyetleri göz önünde bulundurulmadan, kendilerinden yüce ve yüksek vazifeler bekleniyor. Oysa ki onları tavzif eden ne Hz. Musa’dır, ne de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Dolayısıyla kriterler, bazen doğru olmayabilir ve dolayısıyla da bir takım yanlışlıklar yapılabilir. Ancak, madem o şahıslar gönderilmiş ve belli konumlara getirilmişler; iradelerinin hakkını verip göbeklerini çatlatırcasına çalışmalı ve mutlaka bulundukları konumun hakkını yerine getirmelidirler. Aksine, meselenin sadece tavzif ve tavsiye plânında bırakılması durumunda, bütün zaaf ve beceriksizlikler, onları tavzif eden insanlara râci olur ki, bu da işin temelden sarsılması demektir.

Halef, kendisinden evvel gelen selefin bütün misyon ve vazifelerini yerine getirebilecek kişi demektir. Böyle birinin her şeyden evvel ıslahçı ve uzlaşmacı bir yapıda olması ve herkesle iyi geçinmesi çok önemlidir. Herkesle kavga eden, hiçbir kesimle münasebet tesis edemeyen birinin, insanlar arasında arabuluculuk vazifesi yapması beklenemez. Hz. Ali (radıyallâhu anh), fitnelerin her tarafta kol gezdiği ve denizlerin dalgaları gibi birbirinin üzerine yürüdüğü çok kritik bir dönemde bile, o korkunç hadiseleri çok rahatlıkla bastırabilmiştir. Nehrivan’da zatını ve saltanatını tehdit eden Hâricîler’in toplanması üzerine kendisine, “Kılıçlar gayzla bileniyor, hançerler zehirleniyor, atlar mahmuzlanıyor ve bunlar hep senin üzerine saldırmak için yapılıyor. Şimdi tam zamanıdır; eğer üzerlerine yürürsen işlerini bitirirsin.” dendiğinde o, şu cevabı verir: “Onlar gelip benim üzerime silah çekmedikten sonra ben öyle bir şeye teşebbüs edemem. Onların bana gelmeleri mümkündür; ama bana karşı silah kullanmadan nasıl onların üzerine gider, cinayet işlerim!” Evet, Üstad’ın dediği gibi imkân ayrıdır, vukuat ayrı. Ebû Hanife Hazretleri, o açık ve engin mantığı ile, diğer mezhep imamlarına muhalif olarak, Hz. Ali’nin bu düşüncesini fıkhında esas alır ve der ki, “Yol kesiciler size hücum etmedikleri sürece, ihtimale binaen siz onların üzerine gidemezsiniz.” Hz. Ali ile perçinleşen ve asırlarca İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar hukuk sistemlerinde önemli bir yeri olan Ebû Hanife fıkhının günümüzdeki demokrasi anlayışından ne kadar ileride olduğunu bilmem ki hatırlatmaya gerek var mı! Üstad, bunu bir yerde: “Fitnelerin kol gezdiği dönemde Ali gibi bir insan lâzımdı ki dayanabilsin ve dayandı.” der. Evet, halef dediğin Hz. Harun gibi, Hz. Ali gibi olmalı!..

Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer mesele de, insanlar kendilerini böyle bir hizmete yeterli görseler de, yine vazifeye talip olmamalıdırlar. Nitekim Hz. Harun’un bu mevzuda herhangi bir isteğinin olduğu bilinmediği gibi, Hz. Ali’nin isteği de söz konusu değildir. Evet bu vazife, onu harîsâne isteyen insanlara verilmez. Çünkü harîs insanın onu ne şekilde kullanacağı belli değildir. Bu açıdan da bizim bu kıssadan alacağımız ders çok önemlidir. İnsanlarda, onların benliklerinden kaynaklanan “Neden ben değil de falan şahıs? Ben bu vazifeyi yapamaz mıydım?” vb. düşünceler her zaman bulunagelmiştir. Oysaki bu tür düşünceler, peygamberlik dâvâsının mirasçıları olma yolunda bulunanlar için çok mezmûm, hatta hiç düşünülüp akıldan dahi geçirilmemesi gerekli olan bir şeydir. Aksine sürekli başkaları nazara verilmeli ve: “Neden benim üzerimde bu kadar duruluyor, falan şahıs bu işi daha güzel becerir.” denmelidir. Zaten İslâmî terbiyenin gereği de budur.

Kaldı ki Efendimiz de, bu hususta ısrarlı olanları sürekli ikaz etmiş ve bu arzudan vazgeçirmeye çalışmıştır. Meselâ bir defasında, Hz. Abbas (radıyallâhu anh) gelip imâret istediğinde -ki belki bu o büyük sahabinin hakkıydı; zira siyer kitaplarının bize verdiği bilgilere göre ilk inananlardandır ve Efendimiz hesabına Mekke’de gözdü, kulaktı.. ve çok ağır şartlar altında Efendimiz’le alâkalı çok önemli hizmetler görüyordu- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen karşı çıkmış ve: “Biz bu vazifeyi isteyene vermeyiz.” buyurmuştu.

Bir başka sefer kendisine Ebu Zer (radıyallâhu anh) gelip aynı talepte bulununca, “Sen zayıf bir insansın. Bu vazife de ağır bir iştir; sen götüremezsin.” der ve reddeder. Bütün bunlar, vazifenin istenmeyeceğini, verildiğinde de kerhen kabul edileceğini göstermektedir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır; şayet o vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir Müslüman yoksa, -Hz. Yusuf’un Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi ki, “Beni ülkenin hazinelerinin bağına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.”[18] demişti- böyle bir durumda talepte mahzur olmayabilir. Hz. Yusuf (aleyhisselâm), bu sözü hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı, Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete talep sadedinde söylemişti. Bu ölçüye göre bir yerde o işi temsil edenler varolduğu sürece, bizce talip olunması gerekli olan şey, belediye başkanlığı yerine çöpçülük olmalıdır. Bu yapılabildiği oranda kavgadan uzak kalınır ve inşallah “eslih; ıslah et.”[19] gerçeği tahakkuk eder.

Hz. Harun’un fıtratına gelince; Hz. Musa (aleyhisselâm) mustafa (seçilmiş) bir insan olduğuna göre, O’nun halefi de aynı şekilde seçilmiş ve temiz bir fıtrata sahip olması gerekir. Esasen Hz. Musa’nın kendi yerine onu seçip halef bırakması, bu konuda bir İlahî intihabın söz konusu olduğu esprisini hatırlatmaktadır. Meselâ; siz Allah’a çok dua eder, falan şahsa şunu ver-bunu ver.. dersiniz, ama onların hiçbiri verilmez. Çünkü onun liyâkati yoktur. Hz. Harun’un halef olarak seçilmesinde ise, her iki intihabın, yani hem Hz. Musa’nın intihabındaki isabetin hem de Allah’ın icabetinin tevafuku vardır. Hz. Harun, Hz. Musa’nın kriterlerine göre herhalde yatıştırıcılığı, arabuluculuğu yönüyle çok önemli bir zat idi ki, onun bu vasfına işaret ederek “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna girme.” [20] deyivermişti. Bu da, Hz. Harun (aleyhisselâm)’ın o meselenin eri olduğunu gösterir ki, o zaman da Hz. Musa için, böyle bir zatı kendi yerine halef bırakmasından daha tabiî bir şey olamazdı.

Diğer bir husus da, yine Hz. Harun’un fıtratında uzlaştırıcı bir tavır var idi ki, Hz. Musa ona: “Eslih”; yani ıslahçı ol, rıfk ile muamele et demişti. Zannediyorum Hz. Harun da bu nasihatleri tam tuttu ve o toplum içinde ıslahçı olmaya çalıştı. Bütün bunları, Hz. Musa’ya söylediği, “Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Şimdi gel, düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma.” [21] sözlerinden anlamak mümkün. Cenâb-ı Hak, Uhud savaşından sonra Efendimiz’e hitaben: “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz ashap, etrafından dağılıp giderlerdi.” [22] buyurmaktadır. Bu, sen böyle değilsin, öyleyse karakterinin gereğini yerine getirdin demektir. Hiddetli, şiddetli olduğu her halinden belli olan bir insana, rıfk ile muamele et, ıslahçı ol demenin bir mânâsı olamaz. Onun ıslahı olsa olsa, Hz. Halid’in ilk İslâm’la şereflendiği günlerde, henüz sadrına sinesine imanı sindirememiş Ebu Süfyan’a, “Senin kelleni alırsam kafanda hiçbir şüphe kalmaz ve tastamam Allah’a inanırsın.” demesi gibi olur. Günümüz dünyasında güç ve kuvveti elinde bulunduran kimselerin, herhangi bir yerdeki fitne ve fesadı önlemede, tenkile başvurmaları da onların bu kabil sulh felsefelerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Onların bu felsefesine göre, bir köyde bir şaki varsa, o şaki yüzünden bütün bir köyün kökünü kazırsanız hiçbir problem kalmaz. Hâlbuki böyle bir düşünceyi ne günümüz insan haklarıyla ne de demokrasi anlayışıyla bağdaştırmak mümkündür.

Yeterlilik ve sağlam karakter çok önemlidir; Hz. Harun halef olarak seçilir, ama gerçekten onda fevkalâde denecek ölçüde iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil kabiliyeti vardır. O’nun, Hz. Musa’nın yokluğunda toplum içinde çıkan olaylara fiili müdahalede bulunmaması, o esnada öyle olması gerektiği için pasif mukavemet şeklinde anlaşılmalıdır; ama buna kat’iyen pasiflik de denmemelidir. Biz bazen pasif mukavemetle aktif mukavemeti birbirine karıştırabiliriz. Meselâ, günümüzde siyasilerin meydanlarda nutuk atmaları, milleti siyasi zemine çekmeleri aktif mücadele gibi görünebilir. Buna karşılık Bediüzzaman’ın ve Gandi’nin hareket ve hamleleri birer pasif mukavemet şeklinde algılanabilir. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Eğer Hint halkı, Gandi’nin muarızlarının yolunda mücadele verseydi, belki de kat’iyen netice elde edilemeyecekti. Bu itibarla da Gandi, pasif olarak değerlendirilmemelidir. Zira fert ve toplumu, insanlık semasına, rıza ufkuna ulaştırma yolunda selâmetle yol alabilmek ve neticeye ulaşabilmek için, çok yüksek tepeleri aşmak, çok virajlı yolları geçmek gerekir. Değilse kendinizi beyhude tüketmiş olursunuz. Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de, büyük sabır isteyen, sevgi, müsamaha ve mülâyemet yolunu seçmiştir. O, milleti, akıbeti meşkûk, macera sayabileceğimiz mücadelelere salmaktan hep tevakkî içinde bulunmuştur. O gün toplumun değişik kesimlerinde eğer Müslümanlığı temsil adına bazı kimseler yetişmişse bu, Bediüzzaman’ın onların içine saldığı ümitle olmuştur. Evet, onun, yanına birkaç kişi alarak ders okuması ve telif edilen eserlerini etrafa dağıtması, ümitsizlikten inkisara düşmüş olan insanların tekrar intibaha gelmesine vesile olmuş ve onlara; “Bunlar yapılabiliyorsa ne diye ümitsizliğe düşeceğiz.” dedirtmiştir.

Gerçi siz, Bediüzzaman’ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhîsi ve hakikat-i Ahmediye’nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.

Bu yüzden biz bazı şeyleri bilemeyiz; şayet Hz. Harun güç kullansaydı, o toplum içinde savaş çıkabilirdi. O, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın dönmesini bekledi ve böylece insanlar Hz. Musa’nın mazhariyetine bir kez daha şaşıp hayretler yaşadı ve mütereddit, mütehayyir olanlar da yeniden Hz. Musa’yı bir kere daha tanıdılar. Evet, bir bünye içinde kokuşan ve çürüyen azalar gibi, o cemaat içinde buzağıya tapanlar da Hz. Musa’nın; “Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün..”[23] ifadesiyle yeniden temizlenip tevbe ettiler.

[1] Tin, 95/1-3

[2] Âl-i İmrân, 3/97

[3] Beled, 90/1

[4] Tin, 95/4

[5] A’raf, 7/142, 143

[6] Bakara, 2/55

[7] Alak, 96/1

[8] A’raf, 7/155

[9] Tâhâ, 20/95

[10] Tâhâ, 20/96

[11] Tâhâ, 20/89

[12] Tâhâ, 20/97

[13] Âl-i İmrân, 3/185; Enbiya, 21/35; Ankebût, 29/57

[14] Tâhâ, 20/29, 30

[15] Kasas, 28/34

[16] Tâhâ, 20/25-27

[17] Tâhâ, 20/45

[18] Yusuf, 12/55

[19] A’raf, 7/142

[20] A’raf, 7/142

[21] A’raf, 7/150

[22] Âl-i İmrân, 3/159

[23] Bakara, 2/54

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

4|14|Kim de Allah'a ve onun resulüne isyan eder, Allah'ın sınırlarını da aşarsa, Allah onu, içinde sürekli kalıcı olarak ateşe sokar. Artık onun için yere batırıcı bir azap vardır.
Sura 4