Diğer Peygamberlerin Ümmetlerine Olan Sevgileri İle Peygamberimizin Ümmetine Olan Sevgisi Farklı mıdır? Ayrıca Kendi Ümmetinin Fertleri Arasında da Sevgi Farkı Var mıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Soruda birkaç husus var. Evvelâ,bütün peygamberler kastedilerek onların ümmetlerine olan sevgi ve muhabbetleriyle, Efendimizin (sav) sevgisi arasındaki fark;sonra da İki Cihân Serveri’nin kendi ümmetinin fertlerine gösterdiği farklı muhabbet ve sevgi hakkında ma’lûmat isteniyor.

Her peygamber kendi ümmetini sever. Bu sevgiden bazan sevginin kendisi bazan da şefkat manâsı kast olunabilir. Her ikisi de peygamberlerde en ulvî seviyede vardır. Ancak peygamberlerin kendi aralarında derece farkları mevzûbahis olduğu gibi, onlardaki duygu ve düşüncede de farklılıklar söz konusudur. İşte bu hakîkata binâen, bütün peygamberlerde var olan sevgi ve muhabbet Efendimizde en a’zam derecede vardır. Vardır ki,Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun bu şefkat ve muhabbetini anlatma sadedinde kendi isimlerini O’na izâfe etmiş ve Allah Resûlü’ne “Raûf, Rahîm”demiştir. O müminlere karşı işte böyle bir sevgi ve şefkat âbidesidir.

Ve yine Onda öyle bir sevgi ve şefkat vardır ki, doğduğu zaman “ümmetî, ümmetî”demiş ve her nebînin, her velînin “nefsî nefsî”diyeceği yerde o yine “ümmetî, ümmetî”diyecektir.

Bu şefkat ve sevgiye bakın ki, mirâç vasıtasıyla ulaştığı zirveden, hem de başka hiçbir beşere nasip olmayan o yüksek pâyeden, sırf ümmetini kurtuluşa götürebilme ve ellerinden tutup onlara da böyle bir mirâç zevkini tattırabilme için geriye dönmüş ve dünyâya ızdırap yudumlamaya gelmişti.

O nasıl bir şefkattir ki, kendisini taşlayan ve vücudunu kan revan halde bırakanlara melek feverân ediyor ve “müsâade et de şu dağı onların başına geçireyim”diyor; fakat O,”kıyâmete kadar onların zürriyetinden bir fert ümmetime dâhil olacaksa, hayır istemem”karşılığını veriyor..

Ondaki sevgi ve şefkat işte bu manâda hiçbir peygamberle dahi kıyâs kabul etmeyecek kadar büyüktür.Onun târihî hayatı yüzlerce şefkat ve merhâmet misâlleriyle örülmüş bir kanevice gibidir. Meselenin ledünnî cephesi ise onu bizim kavramamız mümkün değildir.

Burada, Peygamberimizin kendi ümmeti arasındaki sevgi farkına geçmeden bütün peygamberler için geçerli bir kâideyi söyleyeyim: Her peygamber kendi ümmeti içinde en çok kendi nübüvvetine vâris olanları sever. Bu umûmî bir kâidedir ve Allah Rasûlü de bundan müstesnâ değildir. Çünkü bütün peygamberlerin dünyâya geliş gâyesi nübüvvete ait mânâları tebliğden ibarettir. Onlar, mîrâs olarak geride kalanlara ne mal ne de makam bırakırlar. Bıraktıkları tek mîrâs teblîğ ettikleri dindir ve o dinin esaslarıdır. O dine sahip çıkanlar öncelik sırasına göre elbette Peygamberlerin de en çok sevdikleri kimseler olacaktır.

Kâinatın Efendisi bir hadîslerinde meâlen şöyle buyurdular: “Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve ehl-i beytim.”

Ehl-i beyte bu teveccüh, sadece sıhrî karâbetten değildir. Bunda ince bir sır vardır ve Allah Rasûlü bu sırra binâen ehl-i beytini nazara vermektedir. Zira, Ehl-i beyt-i Nebevî, cibilli olarak Kitabullah’a ve Resûlullah’a (sav) ve Onun getirdikleri ne sahip çıkmaktadırlar. Onun içindir ki, daha sonraki devirlerde onlara sahip çıkmak aynen dine sahip çıkmak gibi olmuştur. İşte bu hikmete mebni O, daha çok ehl-i beytini nazara vermektedir.

Diğer taraftan Allah Rasûlünün davâsını temsilde ve nübüvvet manâsına sahip çıkmada vârisleri Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz. Ali gibi zâtlardır. Bunlar Efendimiz’in gerçek vârisleridir.

Bu noktadan hareketle Efendimiz’in Peygamberlik davâsına birinci plânda sâhip çıkanlar Sahâbe-i Kirâmdır. Daha sonra da çeşitli devirlerde o pâk nesilden gelen ve yaşadıkları dönemde İslâm’ı en ulvî şekilde temsîl edip tekye ve zâviyeleriyle gönüllere hayat üfleyen Ehl-i Beyt olmuştur. Vâkıa dînî hayat ve dîne hizmet daha önce gelir. Hangi devirde olursa olsun Allah Rasûlünün (sav) gerçek mîrâsına sahip çıkanlar O’nun en yakınları ve Ehl-i Beyti sayılırlar.

Onun içindir ki, günümüzde bu hizmetlere sahip çıkan bir cemâata “Bunlar peygamberin vârisleridir”dense doğru söylenmiş olur. Çünkü onlar nübüvvet davâsına vâristirler.

Meseleye bu açıdan bakılacak olursa, Hz.Ebû Bekir’le başka bir sahâbî arasında fark yoktur. Zira hepsi de davâyı nübüvvetin vârisleridir. Fakat husûsî fazilette bütün ümmet bir araya gelse yine Hz. Ebu Bekir’e (ra) denk olamazlar.

Demek oluyor ki, ister kendi asrı içinde ve kendi devrinde yaşayanlar, isterse daha sonraki asırlarda yaşayanlar kim nübüvvet davâsına ve hangi ölçüde sâhip çıkarsa, o ölçüde Allah Rasûlü (sav) tarafından sevilmeye liyâkat kesb edecektir.

Nasıl ki, “Vemâ ale’r-Rasûlü ille’l-belâğ”sırrıyla peygamberlere düşen vazife sadece tebliğdir; aynen öyle de, kendisinden sonra bu işi omuzlayacak olanlara düşen vazife de yine sadece teblîğdir. Keza bu noktada bize düşen de O’nun arkasında edeple el bağlayıp “Bizim vazîfemiz ancak tebliğdir”demek olacaktır.Bu şekilde bir intisâpla O’na bağlandığımızdan ötürü de, kendimizi dünyânın en tâlihlileri arasında kabûl edebiliriz.

Şimdi de meselenin bir başka yönüne dikkatlerinizi istirhâm ediyorum:

Efendimiz (as) nübüvvet nûrunu görerek ve O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişerek vâris olan kimselerin durumu, diğerlerinden çok farklıdır. Bu da gâyet normaldir. Zira onlar bizzat Efendimizi (sav ) gördüler, Onun nurundan istifâde ettiler Onun her haline vâkıf oldular,sağnak sağnak vahiy yağan bir iklimde, vahyin ürpertici serinliğini dâima iliklerine kadar hissettiler.Ve O şanlı muallim ve üstat tarafından yetiştirildiler.Öyleyse, Efendimiz’in (sav) de onlara diğerlerinden daha farklı bir muhabbet beslemesi, onlara ihtimâm göstermesi ve onları aziz tutarak “Ashâbıma söven benden değildir”; “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir”şeklinde ifâdelerle onları taltîf etmesi, öyle bir mürüvvet âbidesine yakışan en uygun ifâde ve hareket tarzıdır. Beşeriyet içinde O’nu en çok onlar sevdi; Allah Rasûlü’de (sav) bu sevgiye mukâbelede bulundu, O da onları sevdi.

Ayrıca, Efendimiz bu hareketiyle kendinden sonra gelip cemâatların önüne geçen ve onları sevk idâre durumunda olanlara da bir hikmet dersi vermekte ve onlara bir usûl öğretmektedir. Her devir ve her devrede, birinci plânda duran ve mücâdele verenler hep birinci plânda tutulmalı ve başkaları onlara tercih edilmemelidir.

Bu bir vefâ borcudur. Allah Rasûlü (sav) ise insanlar arasında, bu yönüyle dahi en zirvededir. Ondan daha vefâlı bir ikinci insan gösterilemez.

Kendisine gelip “En çok kimi seviyorsun?”diye soran sahâbîye “Âişe’yi”buyurur. “Erkeklerden kastetmiştim”diye devam edince de “Babasını”karşılığını verir.

Burada, sevme ile vazife tahmîli arasındaki farkı izâh etmeme gerek yoktur zannederim. O her istidâdı yerinde kullanmada da misli görülmemiş bir fetânet sahibiydi. Kimi nerede istihdâm edeceğini çok iyi biliyordu. Öyle biliyordu ki, bu mevzûda târihin tespit ettiği aksi bir vak’a bilmiyoruz. Seçtiği insan hangi iş için seçilmişse, muhakkak diğerleri arasında o, mevzûu en iyi temsîl edenlerden biridir.

İki Cihân Serveri nasıl ısmarlama yaratılmış bir insandı, ona sahâbî olacak kimseler de kendi çaplarında ısmarlama insanlardı. Bunun manâsı şudur:

Efendimiz (sav) daha dünyâya geldiğinde peygamber olarak gelmiştir. Çünkü Onun çocukluk döneminde dahi bütün davranışları, daha sonraki durumunu destekleyici mâhiyettedir

Meselâ, bir kerenin dışında, câhiliye insanının anadan doğma üryan gezdiği devrede dizinden yukarısını açmamıştır. O biricik vakada da melek gelmiş ve ikâz etmiştir. Onun içindir ki, risâlet vazifesi kendisine teblîğ edilmeden evvel dahi, Mekke ve civarında, iffet, nâmus, hayâ denince ilk akla gelen O’nun ismi olurdu.İsmet sâhibiydi. Hiç günâha girmemişti. Ahde vefâda, doğrulukta, verdiği sözü yerine getirmede ve emanette emin olmada onun üstüne kimse yoktu. O’nun bir adı da “Emîn”idi. Tertemiz bir hayat yaşadı. Tertemiz olarak bu dünyayı terk etti. Vefatını duyup Medîne’ye gelen en yakın dost Hz. Ebû Bekir’in ona hitâben söylediği son sözler ne kadar mânidârdır.”Hayatın da pırıl pırıl, mübârek nâşın da pırıl pırıl ey Allah’ın Rasûlü’.’ Bu ifâdeler aynı zamanda başlangıcından sonuna kadar Allah Rasûlü’nün hayatını bir tek cümlede ifâde etmekti. O, bir çocuk masûmiyetiyle dünyâya gözlerini açmış.. yaşadığı seviyeli hayatla melek masûmiyetine ulaşmış ve zirveleşmenin akıl almazlığı içinde uçup ötelere gitmişti.

Onun içindir ki Mekke müşrikleri Allah Rasûlüne ettikleri bunca iftira arasına, onun nezih ahlâkını tenkit ifâde eden, tek kelime sokamadılar ve hep, akıl sahibi bir kimsenin kabûl etmeyeceği iftiralarda bulundular. Sâhir, şâir dediler de, meselâ, hiç kimse yalancı, dönek veya buna benzer isnatlarda bulunamadılar Bir yönüyle Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun nezih ahlâkını, müşriklerin ağzına bir tokat gibi vurdu ve hepsini susturdu.

O, büyük bir davâyı temsîl etmek için gelmişti. Cenâb-ı Hakk (cc) O’na ümmet, sahâbî ve arkadaş olacakları da,öyle bir davâyı ilk omuzlayacaklar olmaları itibâriyle, bu işin altından kalkabilecek kıvam ve mâhiyette, husûsî olarak yarattı. Evet, onlar husûsî ve ısmarlama insanlardı.

Düşünün ki Hâlid b. Velid, Mûte’ye iştirâk ettiğinde henüz iki aylık bir Müslüman’dı. Bir nefer olarak harbe iştirâk etmişti. O gün ismi sayılan kumandanlar arasında onun adı yoktu. Zeyd b. Hârise, Cafer b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Revâha sırasıyla sayılmış ve “eğer ona da bir şey olursa sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç alsın”denilmişti.

Mûte’de Müslümanların sayısı üç bin, Bizans ordusu ise tam bunun 66 misli, yani ikiyüzbin kişiydi. Bazıları tereddüt geçirdi. Biz bu kadar sayıda bir düşman beklemiyorduk, Medîne’ye geri dönelim, dediler. Ancak Zeyd önlerine dikildi. Nasıl bütün hayatı boyunca ve hangi mevzûda olursa olsun hiç dönmemişti, burada da dönmeyecekti. O tecessüm etmiş bir itaatti. İki Cihan Serveri ona, anası yaşında bir kadınla, Ümmü Eymen’le evlenmesini söylemiş hiç tereddüt etmeden kabul etmişti.Tâif’te Allah Rasûlüne (sav) atılan taşlara kalkanlık yapmış ve her tarafı kan revân içinde kalmıştı. Bugün bir ordu kumandanıydı. İşin mâhiyeti değişse bile özü değişmemişti. O hep itaat ediyordu. Arslanlar gibi kükredi. Düşmanın sayısı ne olursa olsun geri dönülmeyecekti. Zira Allah Rasûlü (sav) onlara bunu emretmişti.

Altıncı güne kadar savaşıldı. Altıncı gün bütün ordu komutanları sırasıyla şehit.oldular. Sancak yere düşeceği sırada bir nefer onu kaptı ve sâhibini aramaya koyuldu. Hâlid’i görünce de sancağı ona uzattı. Fakat Hâlid (ra) “sen benden önce Müslüman oldun, daha lâyıksın”diyerek sancağı almak istemedi. Ancak, çok ısrar edilince kabul etti. Zaten bütün bu olanları Allah Rasûlü, Medîne’de ashâbına anlatıyordu. Evet hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve anlatıyordu…

Hâlid b.Velid (ra) o gün büyük bir iş yapmıştır. Bazıları Mûte’ye zafer değildir, deseler bile, Mûte destandır, zaferdir. Ve bu zaferi Cenâb-ı Hakk, Hâlid’in (ra) eliyle nasip etmiştir.

O gece orduyu yedi sekiz bölüğe ayırır. Cenahları değiştirir. Sağ’ cenahı sola, solu sağa taşır. Öndekileri arkaya, arkadakileri de öne geçirir. Ayrıca birkaç gruba da vazîfe verir. Gizlice Medîne tarafına doğru gidecekler ve geceleyin Medîne’den yeni bir güç geliyor gibi def ve dümbelek çala çala geleceklerdir.

Denilenler ayniyle yapılır. Ertesi gün düşman neye uğradığını anlayamaz. Herkesin karşısına tanımadığı bir sîma çıkmıştır. Hele nümâyiş içinde Medîne tarafından gelenler onları iyiden iyiye yıpratır ve artık psikolojik olarak çökmüşlerdir.

Ertesi gün Hâlid atına biner ve düşmanın merkezine hücum eder. Gözü hiçbir şey görmemektedir. Dikkat edin henüz Müslüman olalı iki ay olmuştur. Ne bildi ne öğrendi de bu kadar kısa bir zaman içinde bu mâhiyete geliverdi..!

Stratejisi de tam tatbîk ediliyordu. Arkaya yerleştirdiği insanlar tembih edildiği şekilde durmadan geliyordu. Düşman iyice sarsıldı ve gerilemeye başladı. Bunu-fırsat bilen Hâlid (ra) hemen ordusunu topladı ve Medîne’ye avdet etti. Fakat düşman öyle korkmuştu ki, onun geri dönüşünü dahi, bir harp taktiği zannediyorlardı, dolayısıyla da takîbe cesâret edemediler.

Ben Hâlid’i bir misâl olarak söyledim. Siz buna bütün diğer büyük istidâtları, kendisinden sonra cihânı idâre edecek olan halifeleri, siyâsî dehâsı herkesçe müsellem Amr b.Asları, ordu kumandanlarını veya hep bir nefer gibi cansiperâne bir harp meydânından diğer harp meydânına koşanları, gece bir âbid, gündüz bir muharip olanları ekleyin düşünün; Efendimiz (sav) gibi onların da birer ısmarlama insan olduklarını ve daha sonra gelenlerden hiç kimsenin onlara benzemelerinin mümkün olmadığını aynel yakîn bir surette kabûl ve ilân edeceksiniz.

İşte Allah Rasûlü (sav) öbür âlemden buraya, el ele, omuz omuza ve kol kola geldiği bu cemâatını, diğerlerinden üstün tutuyor ve onlara asıl vârisleri nazarıyla bakıyordu.

Şu kadar var ki, o vefâ âbidesi insan ümmetinin diğer kısmını da unutmuş değildi. Kendine bağrını açan taşı toprağı dahi unutmayan o insan, asırlarca sonra dahi olsa,Ona ümmet olmayı şeref bilen ümmetini unutur muydu hiç? Her cumartesi Kubâ’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası O’na ilk konaklık yapan yerdi. Mekke’den ayrılınca ilk defa ona Kubâ sînesini açmış ve “burada kal Ya Rasulûllah”demişti. O da her hafta giderek bu vefâ borcunu ödüyordu. Uhud’u da mutat vakitlerde ziyaret eder, Bakîdeki dostları için göz yaşı dökerdi. Son ziyaretinde de “Kardeşlerime selâm olsun”demişti. Sahâbî: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz”dediler. “Onlar henüz gelmedi”buyurdu. İşte O’nun”kardeşlerim”dediği sizlersiniz. Çünkü sahâbî Onun arkadaşlarıydı. O’nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, görmeden O’na biat edip, davâsı uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırâbı göğüsleyen ve böylece davâyı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O’nun kardeşleriydi. Zira Allah Rasûlü (sav) onlara selâm gönderirken “Kardeşlerim”demişti. Belki de şu ifâdelerin içinde husûsî olarak, birbirini kardeş kabul eden ve kardeşte fâni olmayı şiâr edinen cemâatın fertlerine de husûsî bir iltifât vardı. O kendisine yakışır şekilde iltifât ederken, bu iltifâtın muhatapları da liyâkatlarını göstererek kendilerine yakışanı bir vazife şuuru içinde edâ etmelidirler. Aksi tablo ise, o büyük rûhu her an dilgîr eder.

Onlar kendi devirlerine ait vazifeyi kendilerine has ferâsetle yerine getirdiler. Şimdi, ayni vazifeyi aynı şuurla yerine getirme vazifesi bize düşmekte…

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

21|67|"Yazıklar olsun size ve Allah'ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
Sura 21