Cenâb-ı Allah’ın küllî iradesinin bitki ve hayvanlardaki bir tür tecellîsi olan tabiî insiyaklara (sevklere) mukâbil, âdemoğluna cüz’î irade verilmiştir. Onun yönelişleri hep iradî olmalıdır. İnsanın dinî hayat adına canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi de her şeyden önce iradesine bağlıdır. Yani onun, iradesini kullanarak “Şu kadar evrâd u ezkâr okumalıyım; benim canlılığım başkalarını hayata kavuşturmaya bağlı olduğuna göre, sürekli Hızır gibi koşup dört bir tarafa hayat üflemeliyim” demesi ve bu istikamette yaşaması lâzımdır. İnsan kendi nefsiyle baş başa kalır, iradesinin hakkını vermezse, hiç olmayacak hobiler içine girer ve dini, bir kültür olarak yaşamaya başlar. Atalarından tevarüs ettiği (miras yoluyla aldığı) bir kültür gibi “bizim namaz, bizim zekat” deyip, onları hafife alma gibi bir lâubalîliğe düşer; ibadetleri vicdanında derinlemesine duyarak edâ edemez.
Eğer bir mü’min “Allah’ım, sabah namazını kaçırmamdansa emanetini al… Bugün sabah namazını kaçırmış bir münafık olarak bu güneşten istifâde etmeyi düşünmüyorum” diyecek kadar kulluk vazifesinde hassas davranmıyor, bu yakarışı içinde derince duymuyorsa; din, onun için sadece bir kültür mânâsına geliyor demektir. Maalesef bugün din, Arap âleminde de, Türk dünyasında da kültür olarak tevarüs edilen gelenek ve görenekler gibi şuursuzca yaşanmaktadır.
İnsanın, dinî vecibelerini şuurlu bir şekilde edâ edebilmesi kendi ısrarına, kendi gayretine bağlıdır. İbadet ü tâat, tabiatının bir yanı haline gelince insan biraz rahatlar; ama yine de dinî hayat açısından solmama, renk atmama ve zinde kalma irade ister, niyet ve azim ister. Mesela, sürekli başkalarının uhrevî hayatı adına projeler ortaya koymak, aynı zamanda bizim canlı kalmamızın da şartıdır. Başkalarının ebedî kurtuluşuyla uğraşmayan insanın burada canlı kalması ve ötede de kurtulması çok zordur.
Öyleyse, acaba biz her fırsatta birkaç arkadaşımızla müzakereye girip kalb hayatımız için hava ve su kadar ehemmiyetli meseleleri mütalâa ediyor muyuz? İslâm’ın hayat bahşeden mesajına muhtaç birkaç insana bir şeyler anlatma gayreti var mı içimizde ve bu uğurda her gün bir şeyler ortaya koyuyor muyuz? Oysa, “Ne yapsam da şu insanların ruhuna girip Rabb’imi onlara duyursam?” duygusunda olmayan bir mü’minin pörsüyüp solması mukadderdir.
Dinî şevk ve heyecanımızın devamı için evrâd u ezkâr çok önemlidir. “Ey bizim Kerîm Rabb’imiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma” (Âl-i İmran, 3/8) şeklindeki, Kur’ân-ı Kerim’den, Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) ve selef-i salihînden öğrendiğimiz duaları devamlı tekrar etme ve ayaklarımızın kaymaması hususunda Cenâb-ı Hakk’a sığınma diğer bir önemli faktördür. Kalbin istikameti için kavlî, fiilî ve hâlî ciddî bir gayret içinde olmak; inhiraflara, sürçüp düşmelere karşı daima temkin ve teyakkuzda bulunmak lâzımdır.
Üstad Hazretleri, On dördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve lâtifelerin faklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağı, bazılarının da bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Başın bir batman taşı kaldırdığı halde, gözün bir saçı bile kaldıramadığı gibi; bazı lâtifelerin, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işâret ve bir öpmekle batma!” diyor.
Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı batırabilir. Bazen bir bilgisayar ekranı, bir telefon ahizesi kalbin ölümüne sebep olur da insan farkına varamaz. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-i meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen, riyakârca bir kelime onu manen öldürür. Riyakârca ağlama, “desinler”e gülme, “görsünler” düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felakete sürükler. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını düşürebilir.
Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir. Bu kadar dikkatli davranmayan bir insan, İslâm adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli; yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır. Kur’ân’ın ifadesiyle, şeytan bile, “Beni ayıplamayın, kendi nefsinizi kınayın” (İbrahim, 14/22) diyor. Yani, “Her şeyi bana atfederek beni suçlayacağınıza, kendi nefsinizi levmedin. Benim, istediklerimi size yaptıracak bir gücüm yoktu. Ben sizi sadece çağırdım, siz de hemen çağrıma icabet ettiniz. Siz kendinizi ayıplayın” diyor.
Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra tekrar dirilirler mi, bilemeyeceğim. Bazen “Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır” (Mutaffifin, 83/14) hakikati tecellî eder de kalb mühürlenir. O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş olur. Bir kere büyük günah işleyen bir adam, hafizallah, bir yönüyle bir kolu, bir ayağı felçli gibi olur. Hayat boyu seke seke, kolunu sallaya sallaya dolaşmaya mahkûm hale gelir.
Bir kâfir Müslümanlığa girdiğinde, iman, küfre ait her şeyi siler, süpürür ve temizler. Fakat imanlı yaşayan bir insanın bu türlü hataları yapması, harem dairesinde hata etme demektir. Dolayısıyla bu hizmetin yüksek kulesinin başından düşen de, düz zemine düşmez; onun derin bir kuyuya düşme ihtimali vardır. “Bi hasebi’l mağnem, el mağrem” kaidesince, ne kadar ganimete mazhar isen o meselenin o kadar ceremesi olur. Müslüman olmamız hasebiyle, bizim belki pek çok mazhariyetimiz vardır. Bu mazhariyetler şükür ister. O mazhariyet şayet bir “konum”sa ona göre bir duruş ister. O konumun gereğini yapamazsak sukut olur. Sukutun en hafifi de renk atmak, matlaşmak, bütün şevkini kaybetmek; başlangıçtaki heyecanı duyamamaktır.
Cenâb-ı Hak, “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size karşı ahdimi yerine getireyim, vadettiklerimi vereyim” (Bakara, 2/40) buyuruyor. Allah (celle celâluhû) bizimle mukaddes bir anlaşma yapmıştır. Ne talihliliktir ki, bizi anlaşmaya, sözleşmeye muhatap kılmıştır. İman, o muahede (anlaşma)de zımnî bir imzadır; Allah’la aramızdaki mukaveleye “Evet” demektir. Yüce Allah (celle celâluhû) bu muahedeyi asla bozmaz. Sözünde durmama tek yanlıdır ve kullara aittir. Biz verdiğimiz sözde vefalı olduğumuz müddetçe o bizi yalnız bırakacak, sürüm sürüm süründürecek değildir. Sürüm sürüm sürünmenin ilk alâmeti de matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir. Bu durum bizde varsa, biz vaade vefalı olmamışız, o da bizi nimetlerinden mahrum bırakmış demektir.
Sözde durmamanın alâmetleri vardır. Nefsiyle alâkalı bir meselede kalbi duracak gibi olan; ama Allah, Peygamber ve din ile ilgili hususlarda hiç heyecanlanmayan bir insan vaadini unutmuş; öne çıkarması, öncelik vermesi gereken hususları arkaya atmış demektir. Allah’ın inkâr edilmesi, Peygamber’e sövülmesi karşısında kalbi duracak gibi olmayan bir mü’minin, putlaştırdığı nefsine azıcık ilişildiğinde heyecanından çatlayacak hale gelmesi, vaadinden dönme ve açık bir nifak alameti değil midir? Şahsına ait bir meseleden, izzetini, gururunu kıracak bir ilişmeden dolayı “Kan kustum” diyor; fakat Allah’ın inkâr edildiği, Peygamber’in tanınmadığı bir yerde aynı hisleri yaşamıyorsa bu durumda bir yanlışlık yok mudur?
Evet, solma, matlaşma bize aittir; hâşâ, onu Allah’tan bilmek asla doğru değildir. İnsan, ülfete karşı savaşmalı; ünsiyetle yaka paça olmalıdır. Hobiler yaşamaya değil, mesuliyet şuuruyla gerilmeye ve kendisine tevdî edilen vazifeyi temsil etmeye çalışmalıdır.
Bu hususta, birbirimize çok dua etmeliyiz; “Allah vefa, sadâkat ve ihlâsla bu işe sonuna kadar omuz vermeye bizi muvaffak kılsın!” demeliyiz. Bu şekilde, dost ve arkadaşlara, umum Müslümanlara bizahri’l-gayb (gıyabında) dua etmek dine karşı çok ciddî bir vefa emaresidir. Ben günde en az beş vakit, uzağıyla yakınıyla, dostlarıma dua ediyor; onlar için Cenâb-ı Hak’tan ihlâs, samimiyet, vefa, mârifet ve yakîn istemeyi bir borç biliyorum.
Ferdî günahlar da bir ahit bozma ve Rabb’e karşı vefasızlıktır. Fakat fert günah işler, sonra tevbe ederse, Allah (celle celâluhû) onu affedebilir. Ama asıl sözünde durmama, dinin ruhuna vefasızlıktır. Hiçbir beklentiye girmeden Allah’ı başkalarına anlatma gayesine vefasızlıktır. Nesimî edasıyla,
Bir bîçare âşığım, ey yâr, senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma erre koy neccâr senden dönmezem.
Ger beni yandırsalar,
Külüm oddan kavursalar,
Toprağımı savursalar,
Settâr, senden dönmezem… duygusuna ihanettir.
Erzurumlu Sümmânî’nin bir sözünü çok tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla şöyle der:
Ezelden hudbînim elifi bâya
Hak kulun emeğin vermesin zâya
Bir can borçluydum Bâr-Hüdâ’ya
Vermek için can kurbana geliftim.
İşte insan, “Cenâb-ı Hakk’a bir can borcum var” demeli, ondan gelen her şeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu ödeyeceği âna kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır. Adanmış ruh, daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak ondan çıkacak fermanı beklemeli; nereye yürü dendiyse, arkaya bakmadan oraya gitmelidir.
Üstad Hazretleri bu konuda da çok basiretlidir. Her şeyde vech-i rahmet görüyor. Kastamonu’ya sürüyorlar vech-i rahmet, Barla’ya sürüyorlar vech-i rahmet… Emirdağ, Denizli, Isparta… Hepsini neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor. Nereye düşüyorsa kor gibi düşüyor. O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o… Misyonu, düştüğü yerde şûlefeşân olmak; bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak; orada nurlar, lem’alar, şuâlar meydana getirmek…
Üstad bunları samimî, yürekten ve hiç kimseye küsmeden yapıyor; sonra da “Mademki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim” diyor. Diyor ve ehl-i dünyanın zulmü, kaderin adaleti ve şahsın kendini sorgulaması üçgeninin birleştiği noktayı gösteriyor.
İşte insan, bu hakikati kavradığında hiç kimseyi suçlamayacak; “Suçlu benim, Allah bana vazife yapma imkânı verdi; ama ben vazifemin hakkını tam edâ edemedim; o da bana hicret ve hicranlar yaşatarak adalet etti. Ehl-i dünya zulmetmişse de onları cezalandıracak ben değilim. O işin ‘Sahib’i var” diyecektir.
Evet, bizim eksik ve gediğimiz, başımıza gelen her şeyde bir vech-i rahmet göremeyişimiz; ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz; aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız; başkalarının zulmünü Âdil-i Mutlak’a havale edip, kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız; kendi işimize bakamayışımızdır. Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor? Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu dinimizi azamî ölçüde temsil edemiyoruz? İşte bizim derdimiz, bu husus olmalıdır.
M. Fethullah Gülen