Tesettür dinin kati emri midir, bunun delilleri nelerdir?

Tesettür, dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm’ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur’an’ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur’an’la, hem Sünnet-i sahiha ile, hem de on dört asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir. Nur Suresi’nin 31. âyetinde mü’min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Dinin bu konudaki emirleri mezkur ayetle de sınırlı kalmamıştır. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz’in pak zevceleri, hükmen mü’minlerin anneleridir. Peygamberimizden sonra onlarla evlenmek mü’min erkeklere haram kılınmıştır. Böyle iken, Ahzab Suresi’nin 59. âyetinde, sadece mü’min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz’in mualla zevcelerine de “Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar” emri bildirilmiş; Sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve -Hanefi Mezhebi’nde yüz dışında- bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmiştir.

Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’an-ı Kerim’le değil, -aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde- Sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Haddizatında, dinin her emri Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından bizzat gösterilmiş, başta Ashab-ı Kiram ve Tabiîn olmak üzere, asırlar boyu mü’minlerce tatbik edilerek iyice yerleşmiştir. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de “namaz” emredilmiştir; fakat, şartları, rükunları ve sünnetleriyle bir bütün olarak tarif edilmemiştir. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, Allah Rasûlü, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-yi diniyle amel ettiği gibi, önceleri kendi firaseti ile bilebildiği şekliyle namaz kılmış; daha sonra hiçbir rüknünde, şartında, hatta hudû, huşû ve huzurunda herhangi bir kusura meydan vermemek için, Cibril-i Emin’in imamlığına tabi olmuş ve namazın Allah nezdindeki mahiyet-i nefsü’l-emriyesi ne ise, işte o şekilde bu önemli ibadeti tesbit etmiştir. Cibril Aleyhisselam kendi mahiyetinin vüs’atiyle, Peygamber Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde namazı kıldırmış; bir keresinde vaktin evvelinde, diğerinde de sonunda kıldırmak suretiyle vakitleri de dahil namazın her hususunu açıkça göstermiştir.

Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, hayatı boyunca, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ve Cebrail Aleyhisselam’ın gösterdiği şekilde namaz kılmıştır. Namazın farz kılınmasından sonra, Ashab-ı Kiram efendilerimiz de on sene kadar O’nun arkasında namaza durmuş; O’na tabi olmuş, namazla alâkalı her meseleyi bizzat O’nda görüp O’ndan öğrenmiş ve sonraki nesillere de aynıyla öğretmişlerdir.

Ezcümle, Rifâa İbnu Râfi’ (radıyallâhu anh) diyor ki: Biz mescidde iken bedevî kılıklı bir adam çıkageldi. Namaza durup, hafif bir şekilde (aceleyle) namaz kıldı. Akabinde Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a selam verdi. Efendimiz onun selamını aldıktan sonra, “Git namaz kıl, sen namaz kılmadın!” buyurdu. Adam döndü (tekrar) namaz kılıp geldi, Rasûlullah’a selam verdi. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz onun selamına mukabele etti ve “Dön namaz kıl, zîra sen namaz kılmadın!” dedi. Adam bu şekilde iki veya üç sefer aynı şeyi yaptı, her seferinde Rasûl-ü Ekrem, “Dön namaz kıl, zîra sen namaz kılmadın!” dedi. Halk korktu ve namazı hafif kılan kimsenin namaz kılmamış sayılması herkese pek ağır geldi. Adam sonuncu sefer, “Ben bir insanım isabet de ederim, hata da yaparım. Bana (hatamı) göster, doğruyu öğret!” dedi. Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: “Namaz için kalkınca, önce Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al. Sonra tekbir getirerek namaza dur. Kur’ân’dan bir miktar okuyarak kıraatini tamamla ve rükuya git. Rükû halinde itmi’nâna er (âzâların rükûda mûtedil halde bir müddet dursun). Sonra kalk ve kıyam halinde itidâle er; akabinde secdeye git ve secdede itminana er; sonra otur ve bir müddet oturuş vaziyetinde dur, ikinci secdeni tamamladıktan sonra kalk… İşte bu söylenenleri yaparsan namazını mükemmel (kılmış olursun). (Bundan bir şey) eksik bırakırsan namazını eksilttin demektir.”

Görüleceği üzere, Allah Rasûlü, “Bir ferdin namazı ne ki!..” demiyor; tek kişi de söz konusu olsa, ona namazını talim ediyor. O günden bu yana da, namaz Rasûl-ü Ekrem’in tatbik buyurduğu keyfiyette ikame ediliyor. Bu konuda hiç inkıta olmamış. Belli dönemlerde bazı ülkelerde namazı terk edenler çıkmış, bir devirde ezan yasaklanmış; kimi zaman mescitler kapatılmış, onların yerine depo, hapishane, hatta ahır yapılmış. Fakat, o türlü devirlerde bile namaz bütün bütün terkedilmemiş, onun hiçbir rüknü unutulmamış. O, Asr-ı Saadetten günümüze kadar aslî suretiyle hep uygulana gelmiş.

Evet, o günden bugüne mü’minler Peygamber Efendimiz’in talim buyurduğu üzere namazı ikame etmeye çalışıyorlar. Hal böyleyken, bir kimse kalkıp yoga ve meditasyon türü hareketler yapmak suretiyle namaz kıldığını söylese herkes gülüp geçer ona. Çünkü, artık namaz bellidir; uygulana uygulana günümüze kadar gelmiştir.

Nitekim, bütün dini emirler için aynı husus söz konusudur. Kur’an bir meseleyi emir buyurmuş; Allah Rasûlü de onu hem tebliğ hem de temsil etmiştir. Yapılması gerekenleri bizzat kendisi göstererek öğretmiştir. Oruç, zekat ve hacca ait meseleler de o dönemde emredilmiş, uygulanmış ve sonraki devirlerde de aynıyla tatbik edilegelmiştir.

İşte, tesettür mevzuu da, daha Asr-ı saadette vuzuha kavuşturulmuş, Rasul-ü Ekrem’in rehberliğinde Ezvâc-ı Tahirât ve hanım sahabilerce tatbik edilmiştir. O dönemdeki dinin özüne bağlı uygulama nesilden nesile geçerek asırlarca devam etmiştir/etmektedir. Bundan bin küsur sene evvel yazılan bir tefsire bakılsa, “Devr-i risalet penahide meselenin şekli şöyleydi!” denildiği görülecektir. Yüz yıllar boyunca ortaya konan eserler, bu meselenin esasları üzerinde de durmak suretiyle ilk günden bu yana devam edegelen uygulamanın hiç inkıtaya uğramadığına delil teşkil etmektedir. Bazı dönemlerde, bir kısım bölgelerde meselenin nüansları göze çarpmaktadır; başörtüsünün nasıl olması gerektiği, omuzların nasıl örtüleceği, yüzün açık olup olmayacağı… gibi mevzularda farklılıklar görülmüştür. Köy ya da kent hayatı açısından başörtüsünün şekliyle uğraşanlar olmuştur: Tarlada daha rahat çalışma, sıkılmama, güneşten korunma… gibi hususlar göz önünde bulundurularak bazen farklı örtüler kullanılmıştır. Fakat, başın kapanmasının gerekliliği mevzuunda dünden bugüne hiçbir farklı mütâlaa ortaya konulmamıştır; müfessirler, muhaddisler ve fakihler arasında tesettürün esasıyla alâkalı farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.

M. Fethullah Gülen

İslam’ın Emrettiği Kesin Bir Giyim Şekli Var mıdır?

İslâm, belli bir giyimi ve kıyafeti emretmez. Mensuplarını belli bir şeklin içine girmeye zorlamaz. Zira, giyim mevsimine göre değiştiği gibi, muhitine göre de değişebilir. Meselâ, yazın sıcak günlerinde beyaz ve bol elbise giyilmesi sıhhî olurken, kışın soğuk günlerinde de biraz dar ve boyalı elbise giymek maslahata uygun olur. Nitekim serin havanın hâkim olduğu memleketimizdeki giyimle, sıcak havanın hiç eksilmediği Arabistan ve Afrika’daki giyim de aynı olması makul olmaz. Demek ki, giyimde yaşanan iklimin icabı esastır. Ancak burada İslâm’ın emrettiği bir husus hatırdan çıkarılmamalıdır. Hangi renk, moda ve biçimde giyilirse giyilsin, elbise erkekte ve kadında avret yerini mutlaka örtecek, bakanları tahrik edecek şekilde darlık ve kısalıktan kesinlikle azade olacaktır. Avret, kadında (el yüz hariç) bedenin tümüdür. Erkekte ise diz kapakla göbek arasıdır.

Bütün Müslümanların giyiminde bu vasıf bulunacak, avret yerini mutlaka örtecektir. Bu tesettürü temin eden bütün giyimleri İslâmiyet kabul eder, Müslümanın giyimine aykırı bir kıyafet olarak görmez. Mirkatü’l-Mefâtih’te Peygamberimizin bir Rum cübbesi giymiş olduğu kayıtlıdır. Demek ki, tesettüre ve sıhhata uygun bulunan giyim gayr-i müslim yapısı da olsa giyilebilmektedir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz ” bu Rum cübbesidir, giymem” buyurmamışlardır. Osmanlı Müslümanları alta şalvar giyip, üste de cübbe örtünmüştür. Pantolona nispetle şalvar daha sıhhî ve rahat olduğu gibi, pardesüye nispetle de cübbe daha rahat ve kolay giyilmektedir. Nitekim Osmanlı hanımı normal giyiminin üzerine çarşaf örttüğü gibi, eline eldiven takan da olmuş, kendini bunların içinde daha rahat ve emniyette kabul etmiştir. Bütün bunlar, şahsın rahatı, huzuru ve ilâhî emir olan tesettürün gereği olarak düşünülmüştür. Aynı tesettürü temin eden benzeri genişlik ve uzunluktaki giyimleri de makul görmek yanlış olmasa gerektir. Anlaşılan odur ki, tesettürü tam temin etmeyen dar ve kısa giyimlerin hiçbiri İslâmî olmadığı gibi, sıhhî de değildir.

Ahmet Şahin

Bayanlar Kur’an okurken başörtüsü olmadan okuyabilirler mi?

Kur’ân okurken başın kapalı bulunması farz veya vacip değildir fakat başı açık olarak Kur’ân okumak, Kur’ân’a saygı ve edep açısından uygun değildir. Bu açıdan mümkün olduğu durumlarda Kur’ân’ı tilavet ederken tesettüre riayet etmek gerekir fakat tesettüre riayetin mümkün olmadığı durumlarda (başörtülü çalışmaya müsaade edilmeyen bir yerde çalışmak gibi) Kur’ân’dan uzak kalmaktansa, başı açık da olsa Onu okuyup anlamaya çalışmak daha iyidir.

Başörtüsünün tibbî açıdan faydası var mıdır?

Bu konu tıbbı ilgilendiren bir konu olması hasebiyle tıbbi bir cevap vermemiz mümkün değil. Bu konuyla alakalı bilebildiğimiz tıbbi bir çalışma yok ama bu da olmadığını göstermez. Tıbbi faydaları olabilir. Bu konuyla alakalı bizim ilk olarak aklımıza gelen soğuk memleketlerde kişiyi soğuktan korur. Hatta Rusya’da kadınlar kulaklarını ve başlarının yarısını kapatacak şekilde başörtüsü kullanmaktadırlar. Aynı şekilde sıcak memleketlerde ise açık renkte örtüldüğünde güneşten korur diyebiliriz. Meselenin diğer bir yönü Allah’ın her emrinde tıbbi bir fayda aranmaz. Mesela abdest insanın elektriğini alır, namaz insana günlük lazım olan bedeni egzersizleri yaptırır gibi. İbadetler veya Allah’ın emir buyurduğu hükümler sırf Allah emrettiği için yapılır ve arkasında herhangi bir dünyevi fayda aranmaz. Eğer dünyevi faydası var diye yapılırsa ona ibadet demek de mümkün değildir. Görünüşte ibadet gibi gözükse de o, ibadet adı altında yapılmış egzersizden ibaret kalır. İnsana öbür dünyada hiçbir fayda sağlamaz.

Kadınlarda tesettür fıtrîdir. Bu fıtri halin hikmetlerini şöyle düşünebiliriz:

Kadında yaratılıştan gelen ve erkekten daha fazla olan hayâ duygusunun dejenere olmasını önlemek.

Fizikî olarak zayıf yaratılmış olan kadının, erkeklere karşı korunmasını sağlar. Çünkü kadının her tarafı erkeğin dikkatini çeker ve onu kötü fiillere sevk eder. Bu durumda, tesettür, en önemli kalkandır. Yani tesettürün bir hikmeti de, kadını koruma altına almaktır. Psikolojik olarak kadınlar, yabancı bir erkeğin dikkatle kendilerine bakmalarından hoşlanmaz. Bu bakışlar, fıtraten nazenin yaratılmış olan kadının ruhuna gayet ağır gelir ve onu yıpratır. Erkeklerin bakışından hoşlanan kadın çok azdır. İşte, tesettür, kadını erkeğin çirkin ve yıpratıcı bakışlarından muhafaza eder.

Eşler arasında en önemli hususlardan biri, emniyettir, karşılıklı güvendir. Kadın, ev dışındayken tesettür sayesinde erkeklerin bakışlarından korunmuş ve yine tesettür vesilesiyle yabancılara kendi vücudunu göstermemiş olur. Çirkin bakışların tesirinden uzak kalan bir kadın, kocasının kendisine karşı güvenini sağlar. Hanımı açık olan erkek, akşam eve geldiğinde, hanımının ne türlü çirkin ve sinsi bakışlara maruz kaldığını düşünür ve hanımına karşı içinde olumsuz duygular belirir.

Samimi bir tesettür içerisindeki hanım kapalı bir mücevher kutusu gibidir ve şehvetle bakmaya niyetlenen kişiye ilk anda bir ret mesajı verir. İnsanda bir saygı ve değerlilik hissi uyandırır. Zaten böyle bir hanıma kimse kötü niyetle bakamaz. Daha bunun gibi nice faydalar sayılabilir. Ama dediğimiz gibi Allah’ın emirleri faydaları için değil emredildiği için yerine getirirler.

Eskisinden çok çıkan kaşlar alınabilir mi?

Açıklama: Eşim evlenmeden önce kaşlarını alıyorken kaş almanın günah olduğunu öğrenince bunu bıraktı. Fakat kaşları eskisinden daha çok çıkmaya başladı. Acaba eşimin kaşlarını alması caiz midir?

Evet, sizin de okumalarınız neticesinde öğrendiğiniz gibi kadınların kaşlarını aldırması, güzelleşmek için dişlerini inceltmesi, dövme yaptırılması estetik ameliyat olunması gibi fiiller fıtrata müdahale sayıldığından dolayı yasaklanmıştır. Bir kadın için en güzeli Allah’ın yarattığı şekil ve şemaile razı olup bunun üzerinde bir değişiklik yapmamasıdır.

Ancak İslam âlimleri kadınlarda çıkan bıyık, sakal gibi tüylerin onlar için tabiî olmadığını belirterek bunların alınmasına cevaz vermişlerdir. Yani bir kadının yüzünde, kendisini rahatsız edecek ve insanlar tarafından hafifsenecek fazla kıllar bulunuyorsa bunları alabilir demişlerdir.

Daha önceden kaşlarını alıp da bundan vazgeçen bir bayan, kaşlarının ince haline alıştığından dolayı ona fazla çıkıyor gelebilir. Evvela buna dikkat etmek lazım. Eğer böyle değil de, hakikaten rahatsızlık verecek derecede normalden fazla çıkmaya başladıysa ve bu durum sadece kendi kanaatinden ziyade başkaları tarafından da açık bir şekilde fark ediliyorsa kaşlarını aslî haline döndürebilir.

Eşimin tesettürü sevmesi için ne yapabilirim?

Açıklama: Çalışan bir bayan olan eşimin tesettürü sevmesi ve örtünmesi için nasıl bir yol izlemeliyim?

Bu konuda acele etmeden ve hele hiç zorlamaya gitmeden bir yol takip edilmelidir. Ve belki de dinî hayatı adına önce giyim kuşamını değil de daha farklı yönlerini ele alarak başlamak uygun olabilir. Çünkü onda sağlam bir iman oluştuktan, ibadetlerini yapmaya koyulduktan sonra zaten kendiliğinden kapanacaktır. Burada demek istediğimiz, tedricî (basamak basamak, zamana yayarak) bir yol takip etmektir. Bu noktada namaz kılmasının çok büyük önem ve ehemmiyeti vardır.

Bunun için de yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

Onun dini hayatını inşa edecek, fikri yapısını değiştirecek faydalı kitaplar okutmak (beraber kitap okuma saati falan da koyabilirsiniz)

Dindar temiz arkadaşlar edinmesine yardımcı olmak

Televizyon izlerken kanal ve program seçimini iyi yaparak ona bu noktada destek olacak şeyler izletmek

Yalnız kaldığınızda dini içerikli sohbetler yapmak

Hayatınızı planlarken her vesileyi değerlendirerek iyi bir Müslüman olmanın yollarını aramak

Biz sizleri tanımamakla beraber şunu da ilave edebiliriz. Bir bayanın eski halini değiştirip dinini yaşayabilmesinde, eşinin ona güzel bir örnek olması büyük rol oynar.

Ayrıca, dini bir bütün halinde ele alarak onun her bir hükmünü hayatımıza geçirme konusunda dertli olmamız ve dua dua yalvarmamız da çok önemlidir. Dertli insanların duaları daha çabuk kabule mazhar olur ve o insanlar dertlendikleri noktada pek çok yol ve yöntem bulabilirler.

Neden kadın başörtüsü takıyor da erkek takmıyor?

İslam dininin örtünme emri, ferdin ruh sağlığını, fıtri yapı ve onurunu, toplumun genel ahlakını koruma, cinsler ve insanlar arası münasebetlerde dengeyi gözetme, insan haysiyetine yakışır bir cinsi hayat ve aile hayatı kurma gibi çeşitli gayelere yöneliktir.

Örtünme Allahu Teala tarafından Kur’an’da açıkça emredildiği gibi, Peygamber Efendimizin söz ve uygulamalarında da kesin olarak yerini almıştır. Ayetlerin üslubu ve Efendimiz zamanındaki uygulamalar örtünme emrinin tavsiye kabilinden veya zamanın örf ve uygulamalarına bağlı olmadığını açıkça gösteriyor. Bu hususta ulema arasında da herhangi bir ihtilaf yoktur.

Vücudun açılması, gösterilmesi ve bakılması dinen haram olan yerlerine ve organlarına dini literatürde avret denir. Bu da kadınlar ve erkekler için farklılık gösterir. Erkerlerin avreti diz ve göbek arası iken kadınların el, yüz ve ayaklar hariç bütün vücutlarıdır. Örtünme konusunda kadınlara ağır bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir Başörtüsü bütün kadınları korumaya yönelik iffetin sembolüdür.  İslam inanan erkek ve kadınların bakışlarını sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını, inanan kadınların da başörtülerini boyunları ile yakalarını kapayacak şekilde uzatmalarını ister. (Nur Suresi, 24/31-32) Kuran başörtüsünün iffet için gerekli olduğunu da açıkça ifade eder. “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Ev dışına çıktıkları zaman dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır. Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)”. (Ahzab Suresi, 33/59)

Örtünmede erkekle kadının farklı hükümlere tabi olması da iki ayrı cinsin yaratılış özellikleri gözetilerek yapılmış bir ayırımdır. Kadın ve erkeğin fıtratları duygu ve düşünceleri fiziki özellikleri, toplumsal hayattaki rolleri vs. aynı değildir ki onların bu konuda alacakları hükümler aynı olsun. İslam dini, her iki cinsin de iffetli ve temiz bir hayat sürebilmesi, kuracakları aile hayatlarının bir takım töhmetlerden uzak olması için, onların fıtratlarına en uygun hükümleri getirmiştir.

Dinimizde kadının burnunu deldirmesinin fetvası nedir?

Dinimizde fıtrata müdahale etmemek önemli bir esastır. Fıtrata sonradan yapılan müdahaleler Allah’ın yaratmasını beğenmeyerek onu değiştirmek gibi görülmüştür. Estetik ameliyat, kaş aldırmak, daha güzel görünsün diye dişleri inceltmek gibi şeylere müsaade edilmemesi de, bu esastan kaynaklanmaktadır. Fakat bununla birlikte, tırnakları kesmek, bazı bölgelerdeki kılları temizlemek, sünnet olmak, bıyıkları kısaltmak ise bizzat Rasûlullah tarafından emredilmiş ve bunları yapmanın fıtrattan olduğunu belirtilmiştir.

Fıtrata müdahalenin mahzurlu olmasının delili şu ayeti kerimedir: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler (dedi. Bunları diyen şeytandır.). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.”(Nisa Suresi, 4/119)

Buna göre, kadının burnunu deldirmesi insan fıtratına uygun değildir. Ayrıca kadınların ziynetlerini namahreme göstermesi caiz değildir. Burna takılan takının ise yabancılara gösterilmemesi çok zordur. Dolayısıyla bir kadın, ben burnumu kocama güzel görünmek için deldiriyorum dese, bu geçerli olmaz. Zira dışarı çıktığında burnu, herkes tarafından görülecektir. Bu görülme, insanı başkaları için güzel görünme duygularına iteceğinden dolayı mahzurludur.

Kadınların pantolon giymeleri caiz midir?

Dış elbise altına eteğin giyilmesi hem tesettür hem namazda rahatlık hem de erkeklere benzememe prensibi açısından en uygunudur. Ancak bu tür giysilerin altında etek yerine pantolon giyilirse, bu câiz midir?

Pantolona doğrudan haram denilemez zira hakkında açık hüküm ifade eden bir âyet veya hadis yoktur. Ancak eteğin giyilmesinde gözetilen tesettür, namazda rahatlık ve erkeklere benzememe gibi ölçüleri koruyamadığından bir kadının pantolon giymesi mahzurludur. Evet, pantolon her ne kadar vücudu kapatsa da vücut hatlarını belli etmemekten uzaktır. Ne kadar geniş olursa olsun vücut belli olacaktır.

Pantolonun dış elbise altında giyilmesi, meseleyi biraz daha mahzursuz hâle getirse de ev haricinde dış elbise çıkarıldığında, yukarıda bahsedilen mahzurlar yine ortaya çıkacaktır. Bu yüzden pantolon, dış elbise altında da olsa şüpheden uzak değildir. Ancak eteğin altına pantolon giyilirse bu pantolonun, belki erkek pantolonları gibi topuklara kadar olmamasına dikkat etmek gerekir. Aksi takdirde yine “erkeklere benzeme” hasıl olacaktır. Eteğin altına giyilen fakat topuklara kadar da ulaşmayan bir pantolon ya da pantolona benzer bir şey, kadın için en iyisidir ve bu giysi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından övülmüştür. Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselam), eteğinin altına şalvar (sirval) giyen bir kadına“Allah ona merhamet etsin, onu bağışlasın.” şeklinde duası vardır.[1]

Hz. Ali Efendimiz’in bildirdiğine göre: “Bulutlu ve yağmurlu bir günde Bakî mezarlığında Allah Resûlüyle beraberdik. Merkebe binmiş bir kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Allah Resûlü bir yeri açılır endişesiyle ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar, “kadının sirvalı (şalvarı) var, üzeri açılmaz” dediler de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ey insanlar, sirvaller (şalvarlar) giyinin çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı da dışarı çıktıklarında onlarla koruyun.” buyurdular.”[2]

Şalvar ya da şalvara yakın giysiler giyilmesini tavsiye eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), elbette bunun tek başına giyilmesini tavsiye etmiş olmamaktadır çünkü başka beyanlarında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vücut hatlarının belli olmamasını ve erkeklere benzememeyi de tembihlemiştir. Öyleyse zarurete binaen pantolon giyilse bile mutlaka bu pantolonun geniş olması ve üzerine vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bir kıyafet giyilmesi gerekir.

Eteğin veya herhangi bir dış elbisenin altına pantolon giymek isteyenler, mutlaka onu da geniş giymelidirler. Sebebine gelince, birincisi; yürürken, arabaya binerken, otururken dış elbisenin, eteğin açılma ihtimali vardır. İkincisi; kadınların olduğu bir ortamda dış elbise çıkarıldığında dar olan pantolonla yine vücut hatları belli olacaktır. Onların belli olmaması, sadece erkeklere karşı değildir. Kadınlar arasında da bu hassasiyetin korunması gerekir. Üçüncüsü ise dış elbie altında da olsa dar pantolonla rahat ibadet edilmez. Hayatını ibadet eksenli yaşayanlar için bu husus daha bir ehemmiyet arz eder.

Eğer bir kadın kendini etek giymeden pantolon giymeye mecbur görüyorsa, bu pantolonun üstüne mutlaka boyu en azından dizlere kadar gelen bir dış kıyafet giymeli ayrıca pantolon da dar olmamalıdır.

Burada, dış kıyafetlerin de rahat ve geniş olması gerektiğini hatırlatalım. Son zamanlarda bütün giysileri moda adı altında daralttıkları gibi bu türlü kıyafetleri de daralttılar. Piyasada genelde vücuda oturan ve beden hatlarını ortaya koyan elbiseler satılmaktadır. Böyle bir zamanda geniş elbise bulmak zor olabilir ama dinini yaşamada hassas olan insanlar, bunun çaresini bulmalıdırlar/bulurlar.


[1] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 41838-39.

[2] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 41838; Münâvi, Feyzu’l-Kadîr, 2/129.

Makyaj yapmak caiz mi?

Açıklama: Günümüzde birçok kadın artık makyaj kullanmaya başladı bunun ölçüsü nedir? Ayrıca kapalı kadınlar bile dikkat çekici giyinmeye başladılar böyle yapmaları caiz midir? Bir de bu şekilde açık saçık giyinen kadınlara bakmanın günahı kadınlara mı aittir bakanlar da günaha girer mi?

Bir maddeyi kullanmanın caiz olması için içerisinde domuz yağı, alkol gibi dinimizce haram kılınmış bir maddenin bulunmaması ve yapı itibariyle abdeste mani olmaması gerekir. Biz hangi markanın hangi ürününde bu haram maddelerin kullanıldığını bilmiyoruz. Ancak edindiğimiz bilgilere göre büyük miktarlarda domuz yağı kozmetik ürünlerde kullanılmak üzere pazarlanıyor. Dolayısıyla bu konuda ihtiyatlı olmak gerekir. Eğer içindekileri öğrenebiliyorsak ve mahzurlu bir madde yoksa kullanabiliriz. Öğrenme imkanımız yoksa bize düşen o üründen uzak durmaktır.

İçindekilerin ne olduğuna bakmaksızın genel olarak kozmetik ürünleri hakkında bir başka açıdan değerlendirme yapalım. Bir kadının kendisine karşı süslenebileceği tek kişi onun kocasıdır. Ona karşı güzel ve şirin görünmek için elinden geleni yapabilir. Süslenir, makyaj yapar vs. Ancak dışarı çıkacağı zaman yabancılara karşı onu fitne unsuru haline getirecek ve erkeklerin dikkatini çekecek şekilde makyaj yapması, boyanması caiz değildir.

Meselenin bir diğer yanı da şudur. Eğer kullandığımız ürün vücudumuzun her hangi bir yanında bir tabaka oluşturuyor ve altına suyun geçmesine imkân vermiyorsa, bizim aldığımız namaz abdesti veya gusül sahih olmaz. Bu arada tırnak uzatmanın da dinimizde mekruh olduğunu hatırlatalım.

Efendimiz bir hadislerinde: “Ateş ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim: Yanlarında sığırkuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onu insanlara vuran insanlar; giyinmiş, çıplak kadınlar ki bunlar Allah’a taatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar, başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dahi almazlar. Hâlbuki onun kokusu şu kadar uzak mesafeden duyulur” buyurdular.” (Müslim, Cennet 53)

Hadiste geçen kâsiyat “giyinmiş kadınlar” demektir, âriyat da “çıplak kadınlar”  demektir. Kadın, hadiste iki zıt vasıfla tavsif edilmektedir: “Giyinmiş fakat çıplak kadın.” Âlimlerimiz, bunu farklı yorumlara tabi tutarlar:

* Bazıları kâsiyatı Allah’ın nimetine bürünmüş fakat şükür yönüyle çıplak yani nimetlerin şükrünü eda etmeyen kadınlar diye yorumlamıştır.

* Bir kısmı: Kadın kadınlık yönünü ortaya koymak, dikkatleri çekmek için, vücudunun bir kısmını örttüğü halde,  diğer bir kısmını açar diye yorumlamıştır.

* Bir kısmı da bedenini gösteren şeffaf elbiseler giyenler kastedilmiş demiştir.

Bu açıklamaların hepsi doğrudur. İslamî tesettüre aykırı olan bütün giyimler bu hadiste ifade edilmiş durumdadır. İslamî tesettürde sadece “giyinmek” aranmaz, giyinmenin tarzı da önemlidir.

* Giyilen elbise, belirlenen hududu örtecek büyüklükte olmalıdır; el, ayak ve yüz hariç bütün beden örtülmelidir.

* Vücud hatlarını gösterecek darlıkta olmamalıdır. Çok dar giyinen “giyinmiş çıplak” hükmündedir. Batı menşeli modaları takip edenler bu hallere düşmektedirler.

* Elbise bedeni göstermemelidir. Çok ince naylon ve şeffaf elbise giyenler de giyinmiş çıplak durumundadır.

* Hadislerde yasaklanan bir başka kıyafet şöhret elbisesidir. Yani dikkatleri üzerine çekmek gayesini güden kıyafetler. İslam elbiseyi örtünmek için emrettiği halde günümüzde birçok çevreler elbiseyi örtünmeden çok dikkatleri üzerine çekme vasıtası olarak kullanıyorlar. Şu halde bu nev’e giren giyimler de giyinmiş çıplak manasına dâhildir. (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, c.16, s.450)

Evet, görüldüğü gibi kadının sadece örtülmesi gereken yerlerini örtmesi yetmiyor. Bu örtünün aynı zamanda yukarıda sayılan özellikleri taşıması gerekmektedir. Diğer yandan kadın için en güzel giysi sade ve dikkat çekmeyen giysidir. Çünkü başkalarının dikkatini çekmek için süslü püslü giyilen elbiseler -velev ki her tarafını örtsün- fitneye sebebiyet vermektedir ki, bu da haramdır.

Fakat etrafımızda bu şekilde giyinmiş kadınların bulunması, bizim onlara bakmamızı gerektirmez. Öyle giyinmek onlara ait bir günahtır. Onlara bakmak ise bizim günahımızdır. Baktığımızda göz zinasına girmiş ve haram işlemiş oluruz. Dolayısıyla çarşı pazarın bu şekilde günahla dolduğu günümüzde bizler çok dikkatli olmalı ve günahlardan kaçınma adına azami titizlik göstermeliyiz.

Kadının tırnak boyu ne kadar olmalıdır?

Kadın, erkek herkese tırnağını bilerek uzatmak mekruhtur. Tırnak uzatmak kadın için süs alameti sayılmaz. Dinimiz tırnağın kesilmesini fıtrattan saymıştır. (Buhârî, Libâs 63) Buna göre kadın erkek herkes, İslam fıtratı üzere hareket etmeli ve gayr-i müslimlerin adetlerine özenmemelidirler.

 

Kadınların saçlarını boyaması caiz midir?

Bayanların saçlarını boyamaları caizdir. Hatta onu korumak ve güzelleştirmek için boyama tavsiye de edilir. Saçla ilgili olarak Efendimiz (s.a.s), “Saçı olan ona ikramda bulunsun” (Ebu Davud, Tereccül 3) buyuruyor. Burada ikram, saçı temizlemek, taramak, yerinde yağ ve koku sürmek.. kısacası saçı güzelleştirmek manasına gelir. İnsanlara gösteriş ve herhangi bir kimseyi kandırmak için olmadıkça saç boyamak tavsiye edilmiştir. Saçla alakalı tavsiye edilen şeylerin başında kına gelir. Bunun yanında diğer boyalar da caizdir. Ancak bu boyalarda bazı şartlar vardır.

Boya aslen temiz olan malzemelerden olmalıdır. Aslen pis olan maddeler içermemelidir. Aynı zamanda boya saç üzerinde bir tabaka oluşturmamalıdır. Eğer bir tabaka oluşturmuyorsa bunda bir beis yoktur. Saç da vücuttan sayıldığı için boyaya dikkat etmek lazımdır. Makbul bir fıkıh kitabı olan İbn-i Abidin’de şu bilgi vardır: “El, ayak veya başa sürülen kınanın katı olan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (İbn-i Âbidin, 1/224).

Kısaca ifade edecek olursak, kadınların saçlarını uygun boyalarla (siyah, kahverengi, kestane, sarı… gibi renklere) boyamalarında bir mahzur yoktur, caizdir. Bunun için boyaların özelliğine bakıp karar verebilirsiniz. İçinde kan vb. aslen temiz olmayan şeyler bulunmayan boyalar kullanılabilir. Şüpheye mahal vermemek için aynı zamanda saça faydası da bulunan kınalar tercih edilebilir.

Son olarak bir hususu hatırlatmakta fayda var. Kadınların saç boyamalarının caiz olması onların boyadıkları saçlarını sadece mahremlerine ve özellikle kocalarına göstermesiyle sınırlıdır. Kadınların saçları avret olduğundan başkalarına gösterilmesi haramdır. Bu açıdan saçı açık bir kadının başkalarına güzel gözükmek maksadıyla saç boyaması zaten günah olan açıklığına başka bir günah eklemesi demektir.

Kadınların topuklu ayakkabı giymesi caiz midir?

Âyet-i kerîmede ifade edildiği üzere kadınların ayakkabı giymesindeki ölçü, ayaklarını yere vurduklarında ses çıkarmamalarıdır çünkü bu durum, kadının kadınlığını öne çıkaran bir husus olup erkeklerin dikkatini çekme ve onların hislerini uyarmada oldukça etkilidir. Yani nasıl ki elbise giyilirken gösteriş ve şatafat niyetinin bulunması mahzurludur, aynı şekilde bir kadının kendini insanlara daha iyi gösterebilmek ve dikkat çekmek için topuklu ayakkabı giymesi de mahzurludur.

Konuyla ilgili âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korumalarını söyle. Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler… Saklı zînetlerine dikkat çekmek için ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felâha eresiniz.”[1]

Kadınların yürürken ayaklarını yere vurmalarıyla ilgili olarak Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, ilgili âyetin tefsirinde şu izahata yer veriyor (sadeleştirerek): “İşte böyle hür kadınların bu müstesnalardan başkasına ziynetlerini göstermemeleri; kendi iffetleri, korunmaları ve fıtrî güzellikleri açısından önemli olduğu gibi yabancı erkekleri tesir altında bırakmamak, günaha sokmamak, onlara edeb ve iffet telkin etme bakımından da çok mühimdir. Bu sebeple tesettürün kapsamını ve kuvvetini de ihtar etmek için tavırların ıslah edilmesi gerektiğine dikkat çekilerek buyruluyor ki: “Ve gizledikleri ziynetleri bilinmek için ayaklarını vurmasınlar.” Yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler, örtüp gizledikleri vücut ve ziynetleri bilinsin diye bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle nazar-ı dikkati celbetmesinler, çünkü bu tavır erkekleri tahrik eder, şübhe uyandırır.”

Bu çerçevede şunu da hatırlatmak gerekir: Allah Teâlâ, insanın ayağını düz yaratmış, yürüyüş için bu şekli münasip görmüştür. Yürürken ayağın şekline dair şöyle yapın, böyle yapın gibi dinimiz tarafından bir emir de verilmemiştir. Öyleyse, ayağın yaratılış hâli fıtrîdir, onu aksi bir şekle sokmak ise fıtratın dışına çıkmak demektir. Fıtratın dışına çıkılması ise; gösteriş, kendini hissettirme, farklı görünme, fantezi merakı ya da özenti gibi durumlarda yaşanır. Bunların hiçbiri de dinimizce câiz değildir.

Topuklu ayakkabı giymenin sağlıkla da yakından ilgisi vardır. Bunun uzun vadede ayak sağlığını bozduğu uzmanlar tarafından dile getirilen bir husustur. Biz biliyoruz ki sağlık açısından insana zararlı olan her şey, dinen de mahzurlu kabul edilir. Mademki, vücudumuz Cenâb-ı Hakk’ın bize bir emanetidir. Bize düşen bu emanete sahip çıkmaktır. İşte meseleye sağlık açısından baktığımızda da özellikle yüksek topuklu ayakkabı giymenin tasvip edilmesi mümkün gözükmemektedir. Evet, topuklu ayakkabıların, fıtrî ve tabii olduğunu söylemek zordur. Bu ayakkabıları giymenin kadınlar için bir faydasını da bilmiyoruz. İşte bütün bu hususları göz önünde bulundurarak şunu söyleyebiliriz:

Topuklu ayakkabı giymenin haram olduğuna dair bir âyet veya hadis yoktur. Ancak yukarıda izah ettiğimiz hususlar zaviyesinden meseleye bakacak olursak, topuklu ayakkabı giymenin mahzursuz olduğunu söylemek de zordur. Nitekim âyet ve hadislerde açıkça zikredilmeyip de genel hükümler çerçevesinde kendisine farz, vacip, müstehap gibi hükümler verilen hususlar çoktur. Kadınların topuklu ayakkabı giymesi de bu kabildendir ve en azından mekruhtur.

Başörtüsü altında saçların topuz yapılmasının mahzuru var mıdır?

Açıklama: Başörtü altında, kabarık topuz tokalarıyla yapılan saç topuzu Peygamber Efendimizin beyan ettiği “deve hörgücü” benzetmesine dahil olur mu ve günah teşkil eder mi? Kendi saçımızla topuz yapsak dikkat çekmeyen bir topuz da günah oluyor mu?

Saçın başın üstünde topuz yapılması hadisi şeriflerde yasaklanmaktadır.

“Ümmetimin son dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar gelecek, bunların başlarının üstü, deve hörgücü gibi olacaktır  Onlar cennete giremez, cennetin kokusunu bile alamazlar ” (Ebu Davud Libas 125, Cennet 52 )

Saçların topuz yapılması ve deve hörgücü gibi başın üzerine konması, cahiliye döneminde saça saç ekleyerek saçların çokluğunu göstermek ve böylece güzel görünmeye çalışarak insanları saçlarla yanıltmak maksadıyla yapılırdı. Efendimiz kibir, dikkat çekme, olduğundan farklı görünme ve gösteriş için yapılan bu fiili yasaklamıştır.

Yasaklanan topuz, hadis şârihlerimizin yazdıklarına göre, deve hörgücü gibi başın üst kısmında duran ve saça saç ekleyerek, bezlerle ilave yapılarak başın büyük ve saçın çok görünmesi için, dolayısıyla gösteriş maksadıyla yapılan topuzdur. Gösteriş maksadıyla olmaksızın, normal şekilde saçların toplanarak enseye ya da başın arka tarafına tutturulmasında bir mahzur olmasa gerek. Zira saçın buralarda toplanmasında zaruret vardır. Diğer türlü saçların dağılıp dışarı çıkması söz konusudur. Topuz tokaları da eğer saçın çok görünmesine ve dolayısıyla gösterişe sebebiyet veriyorsa veya bu konuda saçın sahibini farklı havalara büründürüyorsa caiz değildir. Allahu a’lem..

 

Tırnakların düzelttirilmesi (manikür) caiz mi?

Tırnakların uzatılması, altında şeytanı ve pisliği barındırdığından dolayı dinimizde caiz olmadığı, en fazla kırk gün içinde kesilmesi gerektiği için tırnak uzatmaya bağlı olarak yapılacak süslemeler de haliyle caiz olmayacaktır. Mutlaka süsleme yapılacaksa, tırnakları uzatmadan süslemeye bakmalı ve tabi suyu geçiren malzemeler kullanmalı..

 

“Hangi devirdeyiz?” diyerek bugünkü kadınların gayr-i İslâmî giyinişini normal görmek küfür sayılır mı?

İslâm’ın herhangi bir emrini yapmamak küfür değildir ama, en küçük bir emri dahi olsa onu dahi hafife almak küfürdür. Tesettür mevzuunda Kur’ân’da değişik âyetler mevcut.. aynı zamanda tesettürü ifade eden bazı hadisler de var ki bunlar pek çoğu itibarıyla mütevatirdirler. Âyeti ve âyetin hükmünü inkâr eden kâfir olur. Hadisin mütevatirini inkâr mevzuunda ise ulema, “fîhî nazar” demişlerdir. Kuvvetli bir ihtimal ile, mütevatiren ifade edilen hadisteki bir hakikati inkâr eden veya hafife alan kimse de kâfir olur. Kaldı ki elfâz-ı küfrü anlatanlardan İmam Birgivî’nin Tarikat-i Muhammediye adlı eserini Berîka ismiyle şerheden İmam Hâdimî, elfâz-ı küfrü saydığı yerde şöyle demektedir:

Efendimiz’den açık nassla gelen hususlar şöyle dursun, zayıf dahi olsa O’na nispet edilen şeyi hafife alan kâfir olur. Meselâ, “Efendimiz şundan hoşlanırdı.” Buna karşılık birisi, “O hoşlanırdı ama ben hoşlanmıyorum.” derse küfre düşer.[1] Bir insan o tür bir şeyden hoşlanmayabilir. Ancak burada mesele Efendimiz’e nispet edildiği için, bir kimsenin böyle bir tepkisi, Allah Resûlü’nü hafife almayı işmam ettiğinden böyle bir tepki o kişiyi küfre götürür.

Bir de doğrudan doğruya Efendimiz’in eliyle tahkim edilmiş bir mevzuda, vâzı-ı şeriat gibi “Hayır, bu öyle değil de böyle olmalı!” diyen kimse de küfre düşer. Binaenaleyh “Bu zamanda tesettür olur mu?” diyen bir insanın durumu tehlikelidir. Ancak, “Bu zamanda kadını ille de siyah çarşafa sokmanın bir mânâsı yoktur!” deme aynı değildir. Çünkü tesettür ne çarşaftır ne mantodur ne de başka bir şey; tesettür, kadının tepeden tırnağa, başka erkekleri tahrik etmeyecek şekilde kapanmasıdır. Bu, siyahla olabileceği gibi beyazla, maviyle veya pembeyle de olabilir. Ancak şu bilinmelidir ki, zâtî tesettürü inkâr veya hafife alma dine karşı çıkma sayılır.

Ne var ki bu mevzu fazla kurcalanarak insanlar küfre zorlanmamalıdır. –Allah muhafaza buyursun!– şer’î kıstaslar olmadığından çoğu kimse bu konuda küfre gidebilir. Her şeyden önce akidenin iyice güçlendirilmesi gerekir. Evet, insanlarda dini duygu ve düşünce öyle râsıh hâle gelmelidir ki, onlar dine ait herhangi bir meseleyi konuşurken başlarında kuş varmış gibi konuşmalı, onu uçurup kaçırırım diye ödleri kopmalıdır.

Evet, evvelâ, insanları bu hâle getirmek gerekir. Laubali bir insanla, dinin teferruatına ait meseleler konuşulmaz. Böyle bir kişi meseleyi keser atar ve dalâlete düşer. Bu sebeple tesettürü hafife alan kimseyle münakaşaya girişilmemelidir. Zira böyle bir insanın derdi daha büyüktür; büyüğü bırakıp daha alttaki konularda münakaşa ve tartışma, maksadın aksiyle sonuçlanır.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Tesettürün, zamanla, mekânla, şartlarla hiçbir alâkası yoktur. İnsan acayip kılık ve kıyafete de girse yine kafası çalışabilir. Meselâ, diyelim ki bir ülkede kadın-erkek herkes başlarına kalpak giymektedir. Bu ülkede başına kalpak giyen kimse aptallaşmamış, aptallaşmak bir yana sanayii ve tekniğiyle çok ileriye gitmiş de olabilir. Düne kadar Avrupa başını kapatıyordu. Onların başlarını kapatmaları, gelişmelerine mâni olmadı; açılıp saçılmaları da daha farklı bir performans sergilemelerine…

Ayrıca ben, medeniyet mefhumuyla da bu meseleyi telifte zorlanıyorum ve “Medenî insan açık gezer.” sözünü kabul etmiyorum. Medeniyet, eski devirlere nispeten onlardan uzak olmak, onların tarz-ı hayatından berî olmak ise, tam aksini düşünmek de mümkündür. İslâm, tesettürü getirmiş; tesettür, kadını bir mânâda daha cazip hâle getirmiş, içlerde ona karşı hürmet hissini güçlendirmiş ve zamanla o, kadının sevdiği bir kıyafet hâline gelmiştir. Diğer bir açıdan, eğer medeniyet, çok eski devirlere ait şeylerden uzaklaşma ise, bugünkü durum, İslâm’dan evvel cahiliye devrinde de yaşanıyordu. Bu itibarla da meseleyi bir kısım ön kabullere bağlayarak “Şu medenî, şu ise gayr-i medenî” demek fevkalâde yanlıştır.

Şimdilerde kadının kılık ve kıyafetine şiddetle reaksiyon gösterenler acaba neyi müdafaa ediyorlar ve niçin bu mevzuda ısrar ediyorlar? Bunu anlamak mümkün değildir. Bana öyle geliyor ki bu düşünce sahipleri, başkaları hakkındaki hükümlerde başkalarının oyununa geliyorlar ki, bu da delilsiz, mesnetsiz bir kısım iddialara kalkışmak demektir. Mü’min, iddia ettiği şeylerde bir delil insanıdır. Binaenaleyh yobazlık, mü’minin semt-i nâsûtîsinden fersah fersah uzak olmalı, mesnetsiz iddialara girmemeli, hak ve insaftan ayrılmamalıdır. Cenâb-ı Hak bizi basiretten mahrum etmesin!. İsterseniz, “İnsaf, dinin yarısıdır.”[2] deyip bu hususu da noktalayalım.

[1] Hâdimî, Tarikat-ı Muhammediye Şerhi: Berika 2/448. [2] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/43.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Kadınların denize girmeleri caiz midir?

Kadınlar emin bir bölgede mahremleriyle veya sadece kadınların olduğu ortamda denize girebilirler. Müslüman bir kadının Müslüman bir kadına veya mahrem olan akrabalarına karşı olan avret yeri, fitne olmaması ve son sınır olması itibarıyla göbek ile diz kapağı arasıdır. Müslüman bir kadının Müslüman olmayan bir kadına nisbetle avreti, Hanefî ile Şâfiî mezheplerine göre el ve yüzü müstesna bütün vücududur. Hanbelî ve Mâlikî mezheplerinde ise diz ile göbek arasıdır. Dolayısıyla Müslüman bir kadın, Müslüman olmayan bir kadının yanında yüzmek durumundaysa Hanefî ve Şâfiî mezhebine göre el ve yüzü hariç bütün vücudunu kapatacaktır.

Kadınların erkeklerin olduğu bir yerde denize girmeleri, bütün vücutlarını örtseler dahi câiz değildir çünkü her ne kadar tesettür sağlanmış olsa da tesettürden beklenen hedefler tam yerine gelmiş olmaz. Normal şartlarda yaşanan erkek ile kadın arasındaki ilgi duyma ve bakma meselesi, denizde ya da havuzda daha da artacaktır. Bu da manevî hayat açısından çok tehlikelidir. Bir kadın, ben bu tehlikelerden kendimi uzak tutuyorum diyerek bu konuda rahat davranamaz zira kadınla erkek bir değildir. Bir kadın haşamayla suya girdiğinde etrafıyla hiç ilgilenmeyebilir ama bu durum erkekler için bir imtihandır ve fitneye sebebiyet verir. Aynı zamanda manevî duyguları da olumsuz yönde etkiler, belki de o duyguların ölümüne sebebiyet verir.

İşin bir diğer yönü de şudur: Dininde hassas olan hiçbir kadın, tesettürlü vaziyette de olsa zaten erkeklerle aynı ortamda suya girmeyi düşünmez zira öyle bir ortamda rahat edemez, vücut hatlarının belli olmasından ve ayrıca töhmet altında kalmaktan çekinir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): اِتَّقُوا مَوَاضِعَ التُّهَمِ “Töhmet altında kalacağınız yerlerden kaçının.”[1] buyurmuştur. Öyleyse dinini yaşamaya çalışan kadınlar yüzmek istediklerinde, mutlaka kadınlara ayrılmış bölümlerde yüzmeli, kendi aralarında yüzerken de yine tesettürlerine dikkat etmeli, biz bizeyiz deyip açılıp saçılmamalıdırlar.


[1] Suyûtî, Câmiu’l-Ehâdîs, 1/336.

Kadının ev içi kıyafeti nasıl olmalıdır?

Kadınların ziynetlerini ve buna bağlı olarak da ziynet yerlerini kimlere gösterip, kimlere gösteremeyeceklerini bizzat Kur’ân-ı Kerîm açıklamıştır. Nur Sûresinin 31. âyetinde, kadının mahremlerinin kim oldukları sayılmış ve ziynetlerini ve ziynet yerlerini ancak onlara gösterebileceklerine işaret edilmiştir. Baş, boyun, kollar ve bacaklar ziynet yerleridir. Ne var ki bacaklar konusu diğerlerinden daha hassastır.

Kadın, yabancı erkeklerin bulunduğu yerlerde; avret olan tüm bölgelerini örten, vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde geniş, süslü, kokulu ve çekici olmayan elbise giymelidir. Yabancıların bulunmadığı evde kadının geniş ve her tarafını örten elbise giyme zorunluluğu yoktur. Başı, kolu, bacağı açık dolaşabilir. Hele kocası istiyorsa -evde çocuk varsa onları da gözetmek şartıyla- çarşıda pazarda görülecek en etkileyici açıklık, makyaj ve elbise ile bulunabilir. Eşinin ilgisini sokaktan evine çekmek ve böylece onu haramdan korumak isteyen kadınlar için bunun bir ibadet olduğu da söylenebilir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem): فَإِذَا أَبْصَرَ أَحَدُكُمُ امْرَأَةً فَلْيَأْتِ أَهْلَهُ فَإِنَّ ذٰلِكَ يَرُدُّ مَا في نَفْسِهِ“Sizden birinize bir kadın câzip gelecek olursa derhal evine ve kendi hanımına gitsin; aynı şey onda da mevcuttur.”[1] buyurmalarında buna işaret vardır. Özellikle günümüzde, dinini yaşamak ve eşiyle beraber huzurlu bir hayat sürmek isteyen kadınların, sokağın günaha çağıran cazibesinden daha tesirli bir cazibeyi evde eşlerine sunmaları gerekir.

Bununla beraber evdeki havanın maneviyattan uzaklaşmaması adına da dikkat edilmesi icab eder zira aile içerisinde korunması gereken bir manevî hava vardır. Bütün aile fertleri bu manevî hava içerisinde huzur bulur. Gereksiz ve dikkatsiz açık saçıklık ise bu huzuru deler. Özellikle evde çocuklar varsa daha bir hassasiyet iktiza eder. Onların zihnî ve manevî gelişimi açısından annelerinin açık saçık olmaması önemli rol oynar. Evde hiç kimse olmasa dahi melekler, ruhaniler vardır. Her şeyden önemlisi de kendisinden en çok utanılması gereken Allah vardır.

Evet, bir kadın, evde kocasına cazip görünmekle beraber utanma duygusunu, kendi konumunu ve cazibesini bitirecek derecede açılıp saçılmadan da kaçınmalıdır. Utanma duygusu Allah’a, meleklere, ruhanilere ve insanlara karşı taşınması gereken bir histir, fazilettir. Evet, bir annenin çocuk nazarındaki konumu çok ehemmiyetlidir. Bu zedelenirse, çocukta istenmeyen haller görülmeye başlar. Cazibe ise koca içindir. Bir kadın evinde sürekli açık saçık duruyorsa, zamanla kocası nazarında cazibesini yitirebilir çünkü böyle bir kadın orijinal olmaktan çıkar. Hatta şöyle de denebilir: Kadın evde, kocasına cazip görünmek için açılıp saçılmaktan ziyade cazip, şirin ve şık giyinmelidir. Giyim, bir gizem oluşturur, gizemlilik merakı celbeder, merak da cazibeyi arttırır. Evet, evdeki kadın “konum” ve “cazibe” arası bir denge kurmalıdır.

Günümüzün şartlarını, ev yapılarını, apartmanların birbirlerine yakınlığını, pencerelerin âdeta gözetleme mekânları oluşunu, kapıya kadar gelen sucuyu, elektrikçiyi, tamirciyi vs. düşündüğümüzde ise meseleyi daha başka açılardan da düşünmemiz gerektiği ortaya çıkar. Evet, zamanımızın şartları neticesinde mahremiyete uymayan pek çok durum yaşanmaktadır. Bir kadın bütün bu durumları da nazar-ı itibara almak zorundadır. Abdullah b. Abbas’ın anlattığına göre “Ümmü Seleme Validemiz, daha faziletli olsun diye, evinin içinde dahi cilbabını çıkarmazmış…”[2]

Meselenin bir de alışkanlıkla ilgili tarafı vardır: Evinin içinde sürekli dekolte giymeye çalışan bir kadının, kapanması gereken yerlerde kapanmayı çok iyi becerebilmesi zorlaşır. İstemese de bazı hatalar işleyebilir. Böyle bir mahzurdan kaçınmak için de evin içinde dahi dikkatli olan kadınlar, yine takva yolunu seçmiş olurlar.

Özetlersek, kadın, evinin içinde nâmahreme görünmeden; baş, boyun, kol ve bacakları açık dolaşabilir. Ancak kendine daha çok dikkat ederse, takvaya daha uygun davranmış olur. Bu çerçevede göbek ile diz kapağı arasını açmaması takvaya şayeste bir davranıştır çünkü bu durum melekleri rahatsız eder. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: إِيَّاكُمْ وَالتَّعَرّي! فَإِنَّ مَعَكُمْ مَنْ لَا يُفَارِقُكُمْ إلَّا عِنْدَ الْغَائِطِ وَحينَ يُفْضِي الرَّجُلُ إلٰى أَهْلِهِ “Çıplak oturmaktan sakının çünkü tuvalet ve cinsî münasebet anı hariç insanla sürekli bulunan melekler vardır. Onlara karşı da hayâlı olun ve onlara ikramda bulunun.”[3] Bu hadis-i şerif gereği, karı-koca, ev içerisinde helâl dairede birbirlerinden istifade edecekler ama melekleri de utandırmamaya çalışacaklardır. Ayrıca kadınlar, “Yalnız olduğumuzda da çıplak olmamaya özen gösterecek miyiz?” diye soran bir sahabiye, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vermiş olduğu: فَاللّٰهُ أَحَقُّ أَنْ يُسْتَحْيَا مِنْهُ “Allah utanılmaya insanlardan daha layıktır.”[4] cevabını unutmamalıdırlar.


[1] Müslim, nikâh 9; Ebû Dâvud, nikâh 44.

[2] İbnü’l-Esir, Câmiu’l-Usûl, 10/647 (8270).

[3] Tirmizî, edeb 42.

[4] Ebû Dâvud, hammâm 3; Tirmizî, edeb 22.

Usûl ve Fürû’ Kavramları Açısından Tesettürü açıklar mısınız?

Açıklama: Farklı bir yaklaşım tarzı olarak tesettür meselesini İslâm dinindeki usûl, fürû kavramları çizgisinde değerlendirdiğinizi biliyoruz. Bunu biraz açar mısınız?

İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır.. fürûa gelince o, hep bu usûl üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usûlün olmadığı yerde, sistemli fürûdan bahsetmek mümkün değildir.

Buna göre “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkıkîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, ahirete, peygamberlere iman; bir de ubûdiyet veya adalettir.

Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûat sayılan amellerdir. Ancak fürûat demek, Türkçemizde anlaşıldığı şekliyle “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûat olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan vârestedir.

Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde incelediğimizde, önce onun, hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin yirminci senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm’ın ilk yirmi yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam ettiriyorlardı.

Burada, hikmet-i teşri açısından dikkati çeken en önemli husus, teşride meselelere ehemmiyet sırasına göre yer verilmesi ve öncelik tanınması ya da geriye bırakılmasıdır. Bu itibarla da, gönüllere “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin yerleştirilmesi en önemli mesele olduğu için, öncelik ona tanınmıştır.

13 yıllık Mekke dönemindeki nazil olan hemen bütün âyetler ve Allah Resûlü’nün metlüv, gayri metlüv bütün tebligatı hep bu mevzu etrafında örgülenmiş gibidir.

Öyleyse bizim de, tebliğ ve irşadda daha çok bu önemli noktaya dikkatleri çekmemiz gerekmektedir. Allah’ın büyük gördüğü şeyleri büyük görmek, küçük gördüğü şeyleri de küçük kabul etmek kalbin takvasındandır. Aslında bu, din-i mübin-i İslâm’ın da temel bir kuralıdır. Allah’ın vaz’ettiği şeyleri kendi ölçüleri içinde kabullenme ve hayata taşıma, Allah’a olan imanın, O’nunla olan irtibatın önemli bir göstergesidir.

Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele “Tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak!” denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın, tesettür yollarından biri olduğu muhakkak… O, Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir. Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü üzerinde imanî meseleler ölçüsünde durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla bakmak, dinî emirlerdeki ilâhî tertibi altüst etme demektir. Bu, dinde aslî bir mesele olmadığı hâlde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafîdir.

Ayrıca objektif bir değerlendirme kabul edilmese de, tesettürün belli kostümlerle yorumlanması konusunda şahsî kanaatimi de beyan etmek istiyorum: Müslümanın yemesi, içmesi, oturup kalkması, evi, sokağı, çarşısı, pazarı; onun sanat telakkisini, ruh zarafetini, gönül inceliğini aksettirici bir mahiyette olmalıdır. Bu açıdan da, bazı kılık ve kıyafetlere avamca bir gözle bakıldığında dahi onda estetik zevkin olduğunu söylemek çok zordur.

O hâlde tesettür emrini hayatına tatbik etmekle mükellef olan bizler, kendi iradelerimizle herhangi bir giyim tarzını seçebiliriz. Manto, pardösü, çarşaf, çâr veya kırmızı, mavi, sarı, yeşil… vs. Bunda bir standardizeye gitme, dinin ruhundaki esnekliği ve dolayısıyla da evrenselliği öldürme demektir. Kaldı ki, tenevvüde de ayrı bir güzellik var… Bir zamanlar Çin’de Mao’ya kadar herkes, yakasız gömlek giyerdi ve onlar bu hâlleriyle çok çirkin bir görünüm arz ederlerdi. Aynı zamanda hayatı böyle standardize etmek ve bazı kalıplar içine sokmak, halka zorluk çıkarmak demektir. Bu ise kolaylık dini olan İslâmiyet’in ruhuna zıttır.

Öte yandan, yanlış bir anlayışın tesirinde kalan bazı kesimler -maalesef- bazı kılık ve kıyafetler karşısında, kelimelerle ifade edilemeyecek ölçülerde tahrik olmaktadırlar. Dini bilmeyen kimseleri tahrik etmeme, dinde çok önemli bir esastır. Aksi hâlde, gücü ve kuvveti elinde bulunduran bazı kimseler, bırakın fürûatı, usûlü dahi yaşama ve yaşatma imkânını vermeyebilirler. Yakın Çağ itibarıyla tarihimiz bunun nice örnekleriyle doludur.

Netice itibarıyla; usûle ait meselelerin anlatılması ve hayatın her ünitesine girilip, imanla gönüllerin itminana kavuşturulmasına şiddetle ihtiyaç duyulduğu günümüzde, yukarıda arz ettiğimiz ölçüler içinde, usûl sayılmayan meselelerde takılıp kalmak, bırakın inanmayanları, inanan insanların bile cephe almasına vesile olabilir. Onun için günümüz şartlarını idrak edip realitelere sırtımızı dönmeden, İslâmî hakikatleri anlama, yaşama ve anlatma zorunda olduğumuzu bir kere daha hatırlama mecburiyetindeyiz.

Kaynak: Prizma 2 (Nil Yayınları, İstanbul 2007, s.174)

Kadınlar misafirliğe giderken süslenebilirler mi?

Açıklama: Bazen erkeklerle bayanların beraber bulunduğu ziyaretlere gidiyoruz. Genellikle bayanların kendi aralarında oturduğu bu tür ziyaretlere giderken bayanın süslenmesi veya makyaj yapması caiz midir?

Bir kadının süslenebileceği, koku sürünebileceği veya kendini cazip hâle getirebileceği tek erkek vardır, o da eşidir. Eşine karşı güzel görünmek için uğraşan bir kadın için böyle bir davranışın müstehap, övülen bir şey olduğunu daha önce ifade ettik çünkü bu suretle eşinin gözünü ve aklını dışarının fitnesinden koruyup onu helâl dairesinde tutacaktır. Ancak bunun dışında bir kadının -velev ki aile ziyaretine gitsin ve kadınlar ayrı otursun- makyaj yapması, dikkatleri üzerine toplaması, süslenip püslenmesi câiz değildir çünkü böyle bir kadın için gerek yolda gelip giderken gerekse girip çıkmalarda nâmahrem erkeklerin gözünden uzak kalması oldukça güçtür.

Ancak bu demek değildir ki kadın pejmürde dursun giyiminde kuşamında gereken titizliği göstermesin. Burada yasak edilen husus, kadınların bir fitne hâline gelmeleri ve erkekler nazarında tahrik edici birer unsur olmalarıdır. Bu yüzden kadın sade giyinmeli, evi dışında koku sürünmemeli, eşi dışındaki kimseler için süslenmemeli, tabiî hâlinde bulunmalıdır.

Tabii ki burada kadının durumuna ve bu kuralları ihlalinin ölçüsüne göre mesuliyeti de farklı olacaktır. Bu da her kişinin vicdanına kalmış bir husustur. Yani bu gibi durumlarda kesin ölçüler verebilmek zordur. Dinin koyduğu genel kaideler ve yasaklar vardır. Her bir Müslüman bunlara ne derece muvafık hareket ettiğine kendisi karar verecektir.

Gayri Müslimlerin bulunduğu spor salonuna başımız açık olarak gidebilir miyiz?

Dinimizde gayr-i müslim bayanlara karşı müslüman bayanların avret mahalli, erkeklere karşı olan avret mahalli gibidir. Yani dindar bir kadın gayr-i müslim kadınların yanında el, yüz ve ayakları dışında kalan yerlerini açamaz, açmamalıdır. Buna göre eğer spor salonuna gidecekseniz yukarıda zikredilen sınırlar çerçevesinde hareket etmeli yani başınızı kapatarak gitmelisiniz.

Kadınlar baş açık abdest alabilirler mi?

Kadınların abdest almasında tesettüre dikkat edip etmemeleri, bulundukları mekânda yabancı erkeklerin (nâmahrem) bulunmasına bağlıdır. Buna göre bir kadın yabancı erkeklerin olmadığı bir ortamda başı açık bir şekilde abdestini alabilir. Ancak abdest mahallinde yabancı erkekler varsa ve abdest için daha uygun bir mekân bulamamışsa, bu durumda avret yerlerini yabancı erkeklere göstermeden abdestini alması gerekir çünkü bir kadının abdest alırken dahi avret mahallini yabancı erkeklere göstermesi caiz değildir.

Kadınların çoraplarını çıkarmalarının zor olduğu durumlarda çorap üzerine mesh yapmaları câiz midir?

Ayağa giyilen çorabın mest olabilmesi için taşıması gereken bir kısım özellikler vardır. Bunlar:

1- Ayağa giyilmiş mestler ile en az üç mil kadar (Yaklaşık 5 km.) bir yol yürümek mümkün olmalıdır.

2- Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek derecede kalın olmalıdır.

3- Mestler dışarıdan aldığı suyu hemen içine çekerek ayağa ulaştıracak kadar ince olmamalıdır.

4- Mestler, ayakları topuklarıyla birlikte her taraftan örtmüş bir hâlde bulunmalıdır. Topuklardan kısa mestler, potin, terlik ve benzerleri üzerine mesh yapılmaz.[1]

Kadınların giymiş olduğu çoraplar mestte bulunması gereken bu özellikleri taşımadığı için kadınların, çoraplarının üzerine mesh yapmaları câiz olmaz.


[1] bkz.: Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 1/10; İbn Âbidin, Hâşiyet-u Reddi’l-Muhtâr, 1/261; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, 1/ 32-34; Mehmed Zihnî Efendi, Nimet-i İslâm, 132-134; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 82.

Kadının abdest alacağı uygun bir yer yoksa teyemmüm alabilir mi?

Bir kadın, bütün şartları sonuna kadar zorlamasına rağmen abdest alacağı uygun bir ortam yoksa veya abdest alması durumunda avret yerleri açılacak ve nâmahrem olan kimseler de avret yerlerini göreceksezarurete binaen teyemmüm alır zira su, bu durumdaki bir kadın için hükmen yok sayılır.

 

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz