İçerik etiketlendi: ‘Allah Resûlü’

Allah Resûlü’nün (sav) Cenaze Namazı

Vadesi dolan, vazifesi biten ve muhayyer bırakılınca Refîk-i A’lâ’yı tercih eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hicretin 11. yılı, 12 Rebiülevvel Pazartesi günü, kuşluk vaktinde vefat etmişti.1

Cenazesinin yıkanma zamanı ve yıkanması

Allah Resûlü’nün vefat haberi, O’nu canlarından çok seven Müslümanlar üzerinde derin bir sarsıntı meydana getirmişti. Kayıpların en büyüğünü yaşıyorlardı. Haberi duyanların büyük çoğunluğu, Mescid-i Nebevî’ye koşmuştu. Burada toplananlara hitap eden Hz. Ömer (radıyallahu anh), yaşadığı derin hüznün tesiriyle “Allah Resûlü ölmedi…” diyordu.2 O sırada Sunh’taki evinde bulunan Hz. Ebû Bekir, haberi duyar duymaz atına atlamış ve Mescid-i Nebevî’ye gelmişti. Hz. Ömer, konuşmasına devam ediyordu. Onun etrafında toplananlara “Açılın, açılın!” diyerek ilerlemiş, hiç durmadan doğrudan kızı Hz. Âişe’nin, Allah Resûlü’nün son günlerini geçirdiği ve vefat ettiği odasına girmişti.

İçeri girince Allah Resûlü’nün üzerine örtülen örtüyü kaldırıp alnından öpmüştü. Gözyaşları içerisinde Allah Resûlü’ne bakıp “Anam babam sana feda olsun. Allah’a yemin olsun ki O, senin üzerine iki ölümü cem etmez. Sen takdir edilen ölümü tattın. Ve Sen bundan sonra asla ölüm yaşamayacaksın.” buyurmuş “Sen öleceksin onlarda ölecekler.”3 ayetini okumuştu. Peşinden “Hayatında hoş olduğun gibi bu halinle de ne hoşsun.” demiş ve odadan ayrılmıştı.4O, bu duruşuyla odada bulunanları da teskin etmişti.

Hz. Ebû Bekir, sükûnet doluydu. Allah Resûlü’nün vefatının dışarda bekleyen cemaate anlatılması ve onların da teskin edilmesi gerekiyordu. Hz. Ömer (radıyallahu anh), konuşmaya devam ediyordu. Ondan oturmasını istedi. Cemaat kendisine yönelince hamd u sena da bulundu ve “Kim Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) tapıyor idiyse bilsin ki O, ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ediyor, kullukta bulunuyorsa bilsin ki Allah, Hayy’dır.” buyurdu. Ardından da “Muhammed, sadece bir elçidir. Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidâyetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” 5 ayetini okudu.6

Hz. Ebû Bekir’in konuşmasıyla Hz. Ömer dahil herkes sakinleşmiş, çok acı da olsa gerçeği kabullenmiş ve hep birlikte kalplerini dolduran hüznü, gözyaşlarıyla dışarı atmaya başlamışlardı. Tam bu sırada Hz. Ebû Bekir’e Ensar’dan bir grubun, Mescid-i Nebevî’ye yürüyerek beş dakika uzaklıktaki Benî Saide Gölgeliği’nde ortaya çıkan son durumu değerlendirmek için toplandığı haberi verilmişti. Allah Resûlü’nün vefatı, Bizans tehlikesi, Allah Resûlü hayattayken başlayan irtidat hadiseleri üzerine bir de orada alınacak yanlış bir karar, sonrası itibarıyla önü alınamayacak problemlere ve bölünmelere sebebiyet verebilirdi. Hz. Ömer’in “Gidelim bakalım Ensar’dan kardeşlerimiz ne düşünüyorlar.” teklifi üzerine yanına Hz. Ömer’i ve Ebû Ubeyde İbn-i Cerrah’ı da alan Hz. Ebû Bekir, Beni Sakife Gölgeliği’ne geldi. Yapılan birkaç saatlik şura ve müzakereler neticesinde Hz. Ebû Bekir’e beyat edilmesi kararlaştırıldı.7

Kuşluk vaktinde vefat eden Allah Resûlü’nün yerine, öğle vakti girmeden Hz. Ebû Bekir halife seçilmişti. Oradan tekrar Mescid-i Nebevî’ye geri dönen Hz. Ebû Bekir, vakit girince öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra ilk iş, Allah Resûlü’nün yıkanması olmuştu. Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’nün yakın akrabaları tarafından yıkanmasını emretti.8 Bunun üzerine Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Fadl İbn-i Abbas ve Allah Resûlü’nün azatlı kölesi Şükran, gerekli hazırlıkları yapıp Allah Resûlü’nü yıkamak için Hz. Âişe’nin odasına girdiler. Allah Resûlü’nü, üzerindeki elbiseleri çıkarmadan yıkadılar ve sonra da Hz. Âişe’nin verdiği elbiselerle kefenlediler.9

Cenaze namazının kılındığı yer ve zaman

Allah Resûlü, yıkanmış ve kefenlenmişti. Cenaze, namaz için hazırdı. Medine’deki erkek, kadın, köle, cariye hatta çocuklar toplanmış, Allah Resûlü’nün cenaze namazını kılmak için bekliyorlardı. Bu onlara, Allah Resûlü ile son bir kez buluşma ve O’na veda etme imkânı verecekti. Dolayısıyla herkes cenaze namazını kılmak için hazırlanmıştı. Fakat namazı nasıl kılacaklardı. Zira Allah Resûlü’nün cenazesi vefat ettiği Hz. Âişe’ye ait odada bulunuyordu. Bu durumu da Hz. Ebû Bekir’e sordular: “Ey Allah Resûlü’nün (hicret) arkadaşı! O’nun üzerine cenaze namazı kılacak mıyız? Nasıl kılacağız?” Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh): “Evet. Allah Resûlü’nün üzerine namazı, gruplar halinde peyderpey kılın. Bir grup içeri girsin. Tekbir getirsin, namaz kılsın, dua etsin ve çıksın. Ardından diğer grup. Ta ki herkes kılıncaya dek! Bu kapıdan girin, namazı kılın, sonra diğer kapıdan çıkın.” cevabını verdi.10

Bunun üzerine Allah Resûlü’nün vefatının üzerinden çok geçmeden ashâb-ı kiram, dörderli beşerli gruplar halinde hane-i saadete girip tek tek O’nun cenaze namazını kılmaya başlamışlardı. Ehl-i Beyt’inin fertlerinden başlamakla önce erkekler kılmış, sonra kadınlar, sonra çocuklar sonra da köle ve cariyeler.11 Mescid-i Nebevî, o gün en kalabalık günlerinden birini yaşıyordu. Zira Allah Resûlü, hasta yatağındayken haber aldığı bir Bizans saldırısını savmak ve Müslümanları savunmak için ordu toplamış ve dün, ordunun başına komutan tayin ettiği Hz. Üsame’yi bizzat yolcu etmişti. Yola çıkan Hz. Üsame, Allah Resûlü’nün hastalığının ağırlaştığını haber alınca orduyu Cürf’te durdurmuştu.12 Vefat haberini alınca da ordusuyla birlikte Medine’ye geri dönmüştü.13 Askerler, arkada kalan erkekler, kadınlar, köleler, cariyeler ve çocuklar hepsi küçük gruplar halinde içeri dahil olmuş ve Allah Resûlü’nün cenaze namazını kılmışlardı.14

Cenazesi kaç gün bekledi?

Sayı bu kadar kalabalık ve namaz kılınan yer de daracık bir oda olunca cenaze namazının tamamlanması Salı’yı Carşamba’ya bağlayan gecenin yarısına kadar devam etmişti. Biter bitmez de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) defnedilmişti.15 Vefatıyla defni arasında geçen süre yaklaşık 36, 37 saatti. (Pazartesi kuşluk vaktinden yatsıya kadar yaklaşık 8 saat, Salı tam gün 24 saat, Çarşamba gününün gecesinden de yaklaşık 4 saat. Çarşamba gece yarısı defnedilmiştir. Ve unutulmamalıdır ki İslam’da ve o günün anlayışında günün önce gecesi sonra gündüzü yaşanır. Dolayısıyla zannedildiği gibi Allah Resûlü’nün cenazesi üç gün bekletilmemiştir. Bir buçuk günün sonunda cenaze namazının kılınması tamamlanınca gece yarısı defnedilmiştir.)

Cenaze namazının kılınma şekli 

Müslümanlar, küçük gruplar halinde içeri girseler de namazı içerde tek tek kılmışlardı. Böylece ashabı, son kez O’nunla buluşmuş ve arada hiç kimse olmadan O’nun cenaze namazını kılma payesine erişmişlerdi.16

Ehl-i beytin erkeklerinden sonra namazı kılmak için odaya ilk olarak Pazartesi öğle namazından sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Muhacir ve Ensar’ın ileri gelenlerinden odanın alacağı kadarıyla bir grup dahil olmuştu. İçeri girince Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer “es-Selâmu aleyke eyyühe’n-Nebî ve rahmetullahi ve berakâtuhu” diyerek selâm vermiş, diğerleri de onlar gibi Allah Resûlü’nü selamlamışlardı. Grubun önünde ve tam Allah Resûlü’nün karşısında duran Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, “Allahım! Biz şahitlik ederiz ki O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine indirileni hakkıyla tebliğ etmiş, ümmetini en hayırlı şeylere sevk etmiş, Allah dinini aziz kılıncaya, Allah’ın kelimesi tamam oluncaya ve Allah’ın birliğine inanılıncaya dek O’nun yolunda cihad etmiştir. O’na indirilen söze tabi olmaya bizi muvaffak eyle. O’nun bizi bizim de O’nun tanımamız için bizi buluştur. Zira O, müminlere karşı rauf ve rahimdi. O’na olan imanımızı hiçbir şeyle değişmeyiz. O’nu hiçbir bedel karşılığında satmayız.” diyerek dua etmiş ve orada bulunanlarda bu dualara “Amin! Amin!” diyerek iştirak etmişlerdi.17

Diğer bir zaviyeden Allah Resûlü’nün üzerine binlerce cenaze namazı kılınmıştı. Bu arada Mescid-i Nebevî’de bulanan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) hem vakit namazlarını kıldırmış, hem Allah Resûlü’nün cenaze namazını organize etmiş hem de insanların beyatını kabul etmişti. İlk hutbesini de Salı günü vermişti.18

Neden odada kılındı?

Vefatını haber alır almaz hane-i saadete gelen Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’nden duyduğu haber üzerine Peygamberlerin öldükleri yere defnedildiğini, dolayısıyla Resûlüllah’ın da öldüğü yere defnedileceğini haber verdi. Bundan dolayı Allah Resûlü, vefat ettiği odadan hiç çıkartılmamış, orada yıkanmış, orada kefenlenmiş ve cenaze namazı da orada kılınmıştı. Hatta kabri kazılırken bile çıkartılmamış, bir grup sahabî cenazesinin bulunduğu seriri, havaya kaldırmış ve bu şekilde kabri kazılmıştı.19

Netice

Her ne kadar vefat haberini duyduklarında derinden sarsılmış olsalar da Hz. Ebû Bekir’in sükûneti ve olaylara zamanında ve doğru müdahalesiyle sahabî, büyük bir imtihanı başarıyla atlatmıştı. Yaklaşık 36, 37 saatlik bir vakit diliminde Hz. Ebû Bekir’in rehberliğinde Allah Resûlü’nü yıkamış, kefenlemiş, cenaze namazını kılmış ve kendilerini idare edecek kimseyi seçmiş, birlik ve beraberliklerini korumuşlardı. Bu da onların iman, ahlak ve muamelede ulaştıkları kemalin apayrı bir göstergesidir. Yaşadıkları bu ağır süreç hiçbir siyasi tefrikaya sebep olmamıştır.

Yazar: Sadık Sefer

Kaynak: https://www.peygamberyolu.com/allah-resulunun-cenaze-namazi%EF%BB%BF/#.XP1z91wzbcc

Dipnot:

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/215; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/282, 294, 295, 296, 313
  2. İbn-i Hişâm, Sîre 2/215
  3. Zümer Sûresi 39/30
  4. İbn-i Hişâm, Sîre 2/216; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/209
  5. Âl-i İmrân Sûresi 3/144
  6. İbn-i Hişâm, Sîre 2/216; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/211; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/280
  7. Detaylar için bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/217-220; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/212-214
  8. Beyhakî, Kübrâ 6735, 6987, 16627
  9. İbn-i Hişâm, Sîre 2/221, 222; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/217-227; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/301-303
  10. Beyhakî, Kübrâ 6735, 6987, 16627; Nesâî, Kübrâ 7081; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 20766; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/228
  11. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/227, 228, 229, 230; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/306
  12. İbn-i Hişâm, Sîre 2/210
  13. Vâkıdî, Megâzî 2/475
  14. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/227
  15. İbn-i Hişâm, Sîre 2/223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/229; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/294, 296, 308
  16. İbn-i Hişâm, Sîre 2/223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/227, 228; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/306
  17. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/229; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/306
  18. İbn-i Hişâm, Sîre 2/220
  19. İbn-i Hişâm, Sîre 2/222, 223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/230, 231; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/308

Efendimiz’in (sas) Sahur ve İftarları

Ramazan ayı diğer aylardan her yönüyle faziletli ve kıymetli olmakla beraber, kendi içerisinde de özel zaman dilimleri barındırmaktadır. Bu zaman dilimlerinden biri sahur diğeri de iftar vaktidir. Sahur, sevabını Yüce Allah’ın vereceği önemli bir ibadete başlamanın heyecanı, iftar ise insanın iradesiyle uzak durduğu Allah’ın nimetlerine kavuşmanın sevinci ile geçen bereketli zaman dilimleridir.

Sahur 

Gecenin son üçte biri için kullanılan “seher” kökünden gelen “sahur”, oruç tutmak üzere fecrin doğuşundan önce yenen yemeğe verilen isimdir. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarında “ekletü’s-sahûr”[1] veya “taâmü’s-sahûr”[2] yani “sahur yemeği” olarak ifade ettiği, gecenin belirli bir bölümünde yenen bu yemek için genellikle “sahur” kelimesi kullanılmıştır.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretinden yaklaşık olarak on sekiz ay sonra, Şaban ayının son günlerinde gelen âyetler, Ramazan orucunun farz kılındığını haber veriyordu.[3] Allah Resûlü’nün tebliğ ve teşvik ettiği her şeyi, “İşittik ve itaat ettik.”[4] diyerek büyük bir aşk ve heyecanla yerine getirmeye gayret eden sahabe efendilerimiz, bu ibadeti de hakkını vererek eda etmeye gayret ve özen gösteriyorlardı.

Orucun farz kılındığı bu ilk zamanlarda ashâb-ı kiram, iftar ettikten sonra gece uyumadıkları sürece yiyebiliyor, içebiliyor, eşleriyle beraber olabiliyorlardı. Fakat akşam olduğunda, iftar vakti dâhil, herhangi bir vakitte uyumaları hâlinde uyanınca bunların hiçbirini yapamıyorlar, ertesi gün güneş batıncaya kadar oruçlu sayılıyorlardı.[5] Bir gün Kays İbn-i Sırma (radıyallahu anh) yorgun argın evine gelerek hanımından iftar için yemek hazırlamasını istemişti. Fakat bütün gün çalışan Kays, hanımı gelene kadar yorgunluktan uyuyakaldı. Böylece hiç yemek yiyemeden ertesi günün orucuna başlamak zorunda kaldı ve yine tarlasında çalışmaya başladı. Ancak gün henüz yarılanmışken açlık ve yorgunluğa daha fazla dayanamayarak bayılıverdi. Kays’ın bu hâli Allah Resûlü’ne haber verildi. Bunun üzerine Allah’tan bir lütuf olarak Müslümanlara kolaylık sunan “sahur” uygulamasını başlatan şu âyet nazil oldu:

“(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı. Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu. Artık bundan böyle onlara yaklaşıp Allah’ın sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde olun! Şafak vaktine, günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar yiyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın…”[6]

Sahura verdiği önem ve sahuru geciktirmesi

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisi sahura kalktığı gibi ümmetini de gündüz oruç tutabilmek için sahur yemeğinden istifadeye teşvik etmiştir.[7] Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sahuru şafak sökmesinden korkulmadığı sürece geciktirmiş, vaktin sonuna doğru yapmış ve ümmetine de böyle yapmalarını tavsiye etmiştir.[8]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

تَسَحَّرُوا فَإِنَّ في السّحُورِ بَركَةً

“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.”[9] “Sahur, Allah’ın size verdiği bir berekettir. Sakın onu ihmal edip terk etmeyin”[10] “Aman sahura kalkmayı ihmal etmeyin; zira sahur yemeği mübarek bir gıdadır.”[11] buyurarak sahurdaki berekete dikkat çekmiş,

” فَصْلُ مَا بَيْنَ صِيَامِنَا وَصِيَامِ أَهْلِ الْكِتَابِ أَكْلَةُ السَّحَرِ

“Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab’ın orucu arasındaki fark, sahur yemeğidir.”[12] diyerek sahur yapmanın oruç ibadetinde Müslümanların ayırt edici bir vasfı olduğunu bildirmiştir.

Efendiler Efendisi sahura kalkmayı son derece önemsemiş ve “Sahur yemeği Allah’ın size verdiği bir berekettir, onu terk etmeyiniz.”[13] “Bir yudum suyla olsun sahur yapın; bir yudum suyla olsun iftar edin.”[14] buyurarak Müslümanlardan bir yudum su ile olsa da mutlaka sahur yapmalarını istemiştir. “Müminin sahurunun hurma ile olması ne güzeldir.”[15] buyurarak hurmanın sahur olarak yeteceğini beyan etmiştir. “Şüphesiz ki Allah ve melekleri sahur yiyenlere salât eylerler.” buyurarak sahur yapanlara Allah Teâlâ’nın merhamet, meleklerin de hayır dua edeceği müjdesini vermiştir.[16] “Gündüz tutulacak oruca gece yenilen sahur yemeği destektir, gece namazı için de gündüz uykusu (kaylule) destektir.”[17] buyurarak sahur yemeğinin oruç tutmayı kolaylaştıracağını bildirmiştir.

Sahur daveti

Ramazan ayında, diğer zamanlara göre daha cömert olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),[18] iftar sofralarını başkalarıyla paylaştığı gibi sahur sofrasını da ashabıyla paylaşmaya büyük önem vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, sık sık sahurun bereketinden bahsetmiş[19], sahur yemeğini, bazen ailesiyle bazen sahabe efendilerimizi de davet ederek, ashabıyla beraber yemiştir. Sahâbeden Irbâd İbn-i Sâriye’yi (radıyallahu anh) sahura davet ederken, “Mübarek yemeğe gel!”[20] diyerek bu yemeğin hayırlı ve bereketli olduğunu farklı bir şekilde ifade etmiştir. Yine Efendimiz’in Ashâbını iftara davet ettiğini gösteren başka bir hadiste, Zeyd İbn-i Sâbit’in (radıyallahu anh) şöyle dediği bildirilmektedir: “Biz Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte sahur yemeği yedik sonra da sabah namazını kıldık.” Bana “Sahur yemeği ile sabah namazı arasında ne kadar zaman geçti?” diye soruldu. “Elli âyet okuyacak kadar.”. cevabını verdim.[21]

Sahur vakti dua

Sahur vakti, seher vaktidir. Seher vakti de gecenin son üçte birlik kısmına denir. Seher vakitlerini uyanık olarak namaz, Kur’ân tilaveti, dua, tesbih, zikir ve tevbe i istiğfarla geçirenler Cenâb-ı Hakk tarafından Kur’ân-ı Kerim’de övülüp takdir edilmiştir.

“O müttakiler: “Ey bizim kerim Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!” diye yalvarırlar. Onlar sabırlı, imanlarında sadık ve samimî, Allah’ın huzurunda itaatla divan duran, mallarını hayırda harcayan, seher vakitlerinde Allah’tan af dileyen müminlerdir.”[22]

“Ama müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar. Rab’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi. Geceleri az uyurlardı. Seher vakitleri istiğfar ederlerdi. Mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.”[23]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de seher vaktinin önemini bizlere şöyle bildirir:

“Allah Tebâreke ve Teâlâ, her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: Mülkün sahibi benim! Kim ki bana duâ ederse, ona cevap veririm. Kim ki benden isterse ona veririm. Kim ki bana istiğfar ederse onu bağışlarım. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böylece devam eder.”[24]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her zaman seher vakitlerinde kalkmış teheccüd namazı kılmış, dua ve zikirde bulunmuştur.[25] Böyle mübarek, mübeccel ve muazzez bir vakti Ramazan-ı Şerifte sahur vaktinde namaz, dua ve tevbe i istiğfarla değerlendirmek muhakkak daha faziletli ve bereketli olacaktır.

Sahurdaki bereket

Hadis alimleri “Sahur yapınız, zira sahurda bereket vardır.”[26] hadisindeki “Bereket”i muhtelif şekillerde açıklamışlardır:

a) Azda olsa sahurda yenilen yemek orucu tutmayı kolaylaştıracak ve oruçluya kuvvet ve dayanıklılık verecektir. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir yudum suyla, bir hurma tanesiyle de olsa…” buyurması bunu delâlet eder. Bu, Allah’ın halk ettiği bir hususiyettir.

b) Muâhaza olunmamak yani hesaba çekilmemektir. Nitekim Hazreti Ebû Hüreyre’den rivayet olunan bir hadîste:

“Üç şey vardır ki bunlar üzerine kul hesaba çekilmez. Sahur yemeği, iftar yemeği ve din kardeşleriyle birlikte yenilen yemek.”[27] buyrulmuştur.

c) Oruç, namaz vs. gibi gündüz amellerine kuvvet kazanmaktır.

d) Bu bereket sahura kalkan kimsenin seher vakti uyanık kalmakla namaz, zikir, istiğfar vs. gibi amelleri yapmaya fırsat bulmaktır. Zira insan sahura kalkmazsa bunları yapamaz, onları terk etmiş olur.

e) Sahura kalkan müminlere Allah Teâlâ’nın merhamet, meleklerin de hayır duada bulunmasıdır. Abdullah İbn-i Ömer’in (radıyallahu anh) rivayet etttiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri sahur yiyenlere salât eylerler.”[28] buyurmuştur.

f) Cenab-ı Hak sahura kalkanların rızkına, yediklerine bereket, bolluk ihsan edecektir.

Hazreti Âişe validemiz (radıyallahu anhâ) şunları söylemiştir:

“Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): ‛Bize mübarek yemeği yani sahuru getir.’ buyurdular. Hâlbuki çok defa bu yemek iki hurma tanesinden ibaret olurdu.”[29]

Evet, sahur bereket ve sevinç kaynağıdır. Bu bereket ve sevince bütün aile fertleri mutlaka iştirak ettirilmeli, oruç tutamayacak kadar küçük olsalar bile çocuklar dahi iftar ve sahurun rahmet ve bereket dolu manevi havasını teneffüs etmelidir. Bu rahmet ve bereket Sahur ve İftar sofralarımızı başkalarıyla paylaştıkça daha artacaktır.

İmsak

Bu bereketli gece yemeği, imsak vaktinin girmesiyle sona erer. “Bir şeyden el çekmek, kendini tutmak” mânasına gelen “imsak”, günün aydınlanmaya başladığı andan itibaren kişinin, oruç tutmak üzere, kendisini yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak tutmasını ifade eden bir terimdir. İmsak vakti, sabah namazının vaktinin girdiği, gecenin bittiği, gündüzün başladığı andır.

Sahâbe-i kirâm Efendilerimiz, Allah Resûlü’nün emrini yerine getirmek, O’nun sünnetine uymak üzere büyük bir heyecanla sahura kalkıyorlardı. Ne var ki, o zamanlarda, saat gibi zamanı kesin hatlarla gösteren belirli bir araç olmadığı için, imsak yani oruca başlama vaktinin tesbiti konusunda ashâb arasında bir tereddüt hasıl olmuştu. Her ne kadar Yüce Rabbimiz bunu Kur’an’da, وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ “siyah iplik ile beyaz iplik birbirinden ayırt edilecek zamana kadar yiyin, için”[30]şeklinde bildirmiş ise de bu mecâzî ifadeler herkes tarafından tam olarak anlaşılmamıştı. İmsak vaktini tayinde zorlananlardan biri de Tay kabilesinden cömertliğiyle meşhur sahâbî Adî İbn-i Hâtim (radıyallahu anh) idi. Oruca başlama vaktini belirleyen âyet indiğinde Adî, bir siyah bir de beyaz ip alıp bunları yastığının altına koymuştu. Gece bunlara bakıp aralarında bir fark tespit edemeyince oruca ne zaman başlayacağına bir türlü karar verememişti. Sabah olunca hemen Allah Resûlü’ne gelerek bu durumu anlattı. Allah Resûlü, “Öyleyse senin yastığın enli ve uzunmuş.” sözleriyle onun uykuyu çok sevdiğini ima ederek gülümsedi[31]ve şu açıklamayı yaptı: “Âyette bahsi geçen siyah ve beyaz iplik, gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığından ibarettir.”[32]

Gerek Sevgili Peygamberimizin bu beyanıyla gerekse sonradan âyette geçen مِنَ الْفَجْرِ “tan yeri ağarıncaya kadar” ifadesinin nazil olmasıyla âyetin mânası iyice anlaşılmışdı. Ancak imsak vaktinin tayini hususundaki ihtilâflar devam etmekteydi. Ashâbın çoğunluğu imsak ve iftar vakitlerinde ezana göre hareket ediyordu. Ancak Peygamber Efendimiz’in müezzinlerinden Bilâl (radıyallahu anh) daha önce ezan okurken İbn-i Ümmü Mektûm (radıyallahu anh) ise ezanı geciktiriyordu. Gecenin farklı vakitlerinde okunan bu ezanlar, sahâbenin imsak vaktini karıştırmalarına neden olmuştu. Allah Resûlü’nün, “Bilâl ezanı geceleyin okur. Siz, İbn-i Ümmü Mektûm’un ezanını işitinceye kadar yiyin için.[33]” sözleriyle bu karışıklık da ortadan kalkmış oldu. Zira Hazreti Bilâl’in okuduğu ezan uyuyanları uyandırmak, gece kalkıp namaz kılanlara da sahur vaktinin bitmek üzere olduğunu haber vermek içindi, imsak vaktini göstermiyordu.[34] İbn-i Ümmü Mektûm’un okuduğu ezan ise Müslümanlara oruç ibadetinin başladığını ilân ediyordu. Zira o, âmâ olduğundan çevresindeki insanların sabah namazı vaktinin girdiğini söylemesiyle ezan okumaktaydı.[35]

İmsakla birlikte müminler, sevabını Allah Teâlâ’nın takdir edeceği bu çok özel oruç ibadetine başlarlar. Nitekim Yüce Allah kudsi bir hadisde şöyle buyurmuştur: “…Oruç benim içindir, onun ecrini ben vereceğim…”[36] Gün ilerledikçe, oruç tutmanın verdiği manevî sevinç, coşku ve heyecanla birlikte açlık ve susuzluk hissi de artar. Fakat oruç tutan Müslüman, “Oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.”[37] diyen Allah Resûlü’nün bu övgüsüne mazhar olabilmek için sabrederek gayret gösterir. Ve yalnızca Allah için O’nun rızasını kazanmak için türlü zorluklarla eda edilen oruç ibadeti iftar vaktinin girmesiyle sona erer.

İftar Vakti

Kur’an-ı Kerim’de ثُمَّ أَتِمُّواْ الصِّيَامَ إِلَى الَّليْلِ “akşama kadar” oruç tutulması emredilmiştir. İftar vaktinin tam olarak ne zaman girdiğini sahâbe efendilerimiz, Allah Resûlü’ne sormuşlardır. Hazreti Ömer’in, “İftar vakti ne zamandır?” sorusu üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Gece gelip gündüz gidince ve güneş kaybolunca oruçlu iftar eder.”[38] diyerek güneşin batışıyla iftar vaktinin girdiğini bildirmiştir.

Sahur vakti gibi İftar vakti de müminler için sevinç, huzur, rahmet ve bereket vaktidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Oruçlu mü’minin ferahlayıp sevineceği iki an vardır: Birisi iftar vaktinde orucunu açtığı anki sevinci, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu anki sevincidir.”[39] buyurarak bu sevinci ifade etmişlerdir. Yine bu vakit, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şüphesiz her iftar vaktinde Allah tarafından (cehennem ateşinden) azat edilenler vardır. Bu, (Ramazan’ın) her gecesinde olur.”[40] sözleriyle ifade ettiği üzere, rahmet ve bağışlanma vaktidir.

İftar etmekte acele etmesi

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), iftar vakti gelince hemen orucunu açmış[41] ve ümmetine de oruç açmada acele etmesini tavsiye etmiştir.[42] “İnsanlar vakti girince iftar etmekte acele ettikleri sürece hayır üzere olurlar.”[43] buyurmuş ve “Kullarımın yanımda en sevileni, iftarı acele yapanlardır.”[44] buyurarak Allah’ın en sevdiği kullarının iftar yapmada acele edenler olduğunu bildirmiştir.

İftar sofrası

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), iftar edeceği zaman özel yemekler aramamış, yemek ayrımı yapmamış, sofrada ne bulursa onunla iftar etmiştir. O’nun iftar sofrası, lüks ve israftan uzak, son derece sade ve mütevazi idi. Medine’de Efendimizin yanında büyüyen Enes İbn-i Mâlik (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’in iftarını şöyle anlatmaktadır: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) akşam namazını kılmadan önce bir kaç taze hurma ile eğer yoksa kuru hurma ile iftar ederdi, o da yoksa birkaç yudum suyla orucunu açardı.”[45] Peygamber Efendimiz’in orucunu kış günlerinde hurma ile yaz günlerinde ise su ile açtığına dair rivayetler de vardır.[46] Abdullah İbn-i Ebî Evfâ, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevik denilen bir çeşit çorba ile iftar ettiğini bizlere bildirmektedir.”[47]

İftar duası

Hayatı duadan ibaret olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her zaman yemek sofralarında “Bizi doyuran, bize suyumuzu veren ve bizi Müslüman yapan Allah’a hamdolsun.”[48] “En güzel ve mübarek övgülerle Allah’a çokça hamdederiz. Biz her daim senin nimetine muhtacız Rabbimiz.”[49] diyerek Allah’a olan şükrünü beyan sadedinde dualar etmiştir.

Ramazan ayında dua ve ibadetlerini daha da artıran Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Her oruçlunun iftarını açtığında reddedilmeyen bir duası vardır.”[50] diyerek müminlere bu sevinç ve bağışlanma vaktinde dua etmelerini tavsiye etmiştir.Bu hadisi Peygamberimizden nakleden sahâbî Abdullah İbn-i Amr’ın (radıyallahu anh) iftar vaktinde, “Allah’ım! Senden herşeyi kuşatan rahmetin ile beni bağışlamanı dilerim.” diyerek dua ettiği bilinmektedir.[51]

Dua kahramanı olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iftar ederken ellerini açarak yaptığı dualardan bazıları şöyledir:

اللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”[52]

بِسْمِ اللَّهِ ، اللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ ، وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ ، تَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum ve senin verdiğin rızıkla iftar ettim. Benden (orucumu) kabul buyur. Muhakkak Sen her şeyi işitensin, bilensin.”[53]

ذَهَبَ الظَّمَأُ وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ وَثَبَتَ الْأَجْرُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ

“Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah mükâfat gerçekleşti.”[54]

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ أَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي

“Allah’ım! Her şeyi kuşatan rahmetinle benim günahlarımı bağışlamanı Senden istiyorum.”[55]

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعَانَنِي فَصُمْتُ ، وَرَزَقَنِي فَأَفْطَرْتُ

“Yardımıyla oruç tuttuğum ve bana verdiği rızıkla iftar ettiğim Allah’a hamd olsun.”[56]

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ ، وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ الأبْرَارُ ، وَ( تَنَزَّلَتْ) صَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلائِكَةُ [57]

“Yanınızda oruçlular iftar etsin ve iyi kimseler yemeğinizi yesin. Melekler,  size dua, rahmet ve mağfiret dilesin (üzerinize insin).”[58]

İftar daveti

Her zaman ikramı seven ve “Ey İnsanlar! .. sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin,… Böylece selametle Cennet’e girersiniz!”[59] buyurarak ümmetini de bu hususta teşvik eden Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazanda da oruçlularla iftar sofrasını paylaşmış ve oruçlulara iftar verilmesi hususunda ümmetini teşvik etmiştir. İftar sofralarının başkalarıyla paylaşılmasına büyük önem veren Resûlü ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir oruçluya iftar yemeği yedirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap verilir; oruçlunun ecrinden de hiçbir şey eksilmez.”[60] Kendisi de iftar davetlerine icabet etmiş, davet sahiplerine övgü ve duada bulunmuştur. Sa’d İbn-i Ubâde’nin (radıyallahu anh) iftar davetine icabet ettiğinde, iftarda kendisine ikram edilen ekmek ile zeytinyağını yedikten sonra, genellikle başkalarıyla iftar ederken okuduğu şu duayı okumuştur:

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ ، وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ الأبْرَارُ ،( وَتَنَزَّلَتْ) صَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلائِكَةُ

“Yanınızda oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin ve melekler,  size dua, rahmet ve mağfiret dilesin (üzerinize insin).”[61]


Dipnotlar:

[1] Ebû Dâvûd, Sıyâm, 15; Tirmizî, Savm, 17. [2] İbn-i Mâce, Sıyâm, 22. [3] İbn-i Sa’d, Tabakât, 1/248; Bakara sûresi, 2/183-184. [4] Bakara sûresi, 2/285. [5] İbn-i Hacer, Fethu’l-bârî, 9/130; Buhârî, savm 15. [6] Buhârî, savm 15; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 2; Bakara sûresi, 2/187. [7] İbn-i Mâce, sıyâm 22 [8] Buhârî, Ezân 11, 13, Şehâdât 11, Savm 17; Müslim, sıyâm 36-39. [9] Buhârî, savm 20; Müslim, sıyâm 45. [10] Nesâî, sıyâm 24. [11] Nesâî, sıyâm 26. [12] Müslim, sıyâm 46. [13] Nesâî, sıyâm 24. [14] Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned 3/44; İbn-i Hıbbân, Sahîh, 8/ 253; Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, 8/ 70. [15] Ebû Dâvud, sıyâm, 16 [16] Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned, 3/44. [17] İbn Mâce, sıyâm 22. [18] Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1. [19] Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45. [20] Tirmizî, sıyâm 25; Ebû Dâvud, Sıyâm, 16; Nesâî, Sıyâm, 25. [21] Buhârî, savm 19; Müslim, sıyâm 47. Ayrıca bkz.: Tirmizî, savm 14. [22] Âl-i İmrân sûresi, 3/16-17. [23] Zâriyât sûresi, 51/15-18. [24] Tirmizî, salât, 326. [25] Buhârî, Teheccüt 1, Da’avât 10, Tevhid 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 199, [26] Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45. [27] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr, 3/243. [28] Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned, 3/44. [29] Ebû Ya’la Müsned’inde tahrîc etmiştir. [30] Bakara sûresi, 2/187. [31] Müslim, sıyâm, 33; Ebû Dâvûd, sıyâm, 17. [32] Buhârî, savm, 16. [33] Buhârî, ezân, 12. [34] Buhârî, ezân, 13; Nesâî, Sıyâm, 30. [35] Buhârî, ezân, 11. [36] Müslim, sıyâm, 163; Buhârî, savm, 9. [37] Müslim, sıyâm, 164. [38] Müslim, sıyâm, 51. [39] Buhârî, savm, 9; Müslim, sıyâm, 163. [40] İbn Mâce, sıyâm, 2. [41] Bir gün, tâbiûndan Ebû Atıyye ile Mesrûk, müminleri annesi Hazreti Âişe’nin yanına gelerek sahâbeden bir kişinin iftar yapmada ve akşam namazını kılmada acele ettiğini, diğer bir kimsenin ise bunları geciktirdiğini söylemiş, hangisinin daha doğru olduğunu öğrenmek istemişlerdi. Hazreti Âişe validemiz iftarda ve namazda acele edenin kim olduğunu merak etmiş ve onun Abdullah İbn-i Mes’ûd olduğunu öğrendikten sonra şöyle demişti: “Allah Resûlü de böyle yapardı.” Müslim, sıyâm 49; Tirmizî, sıyâm 23. [42] İftarı acele etmenin hikmeti, ubudiyetle ilgilidir. Rivayetlere göre Yahûdî ve Hristiyanlar, yıldızlar görününceye kadar İftarı te’hîr ederlerdi. Ebû Dâvûd, sıyâm 20. Bunlara muhalefet için iftarın ta’cili (iftar etmekte acele etmek) müstehab kabul edilmiştir. Bir diğer sebep de akşam namazını dağınık bir zihinle kılmaktan kaçınmaktır. Beyhakî, , es-Sünenü’l-Kübrâ 4/ 237; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih Terceme ve Şerhi 6/286. [43] Buhârî, savm, 45; Müslim, sıyâm, 48. [44] Tirmizî, savm, 13; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/396. [45] Ebû Dâvûd, sıyâm, 21; Tirmizî, savm, 10. [46] Tirmizî, savm, 10. [47] Buhârî, savm 33, 43, 44, 45; talâk 24; Müslim, sıyâm 52-54. [48] Ebû Dâvûd, et’ıme, 52; İbn Mâce, et’ıme, 16. [49] Buhârî, et’ıme, 54. [50] İbn-i Mâce, sıyâm 48; “Üç kimse vardır ki, onların duası geri çevrilmez: İftar edinceye kadar oruçlunun duası, adalet üzre bulunan idarecinin duası, haksızlığa uğramışın (mazlumun) duasıdır ki o dua bulutların üstüne yükselir, semanın kapıları açılır ve Allah (celle celâluhû) şöyle nidâ eder; “İzzetime yemin olsun ki sana yardım edeceğim…” Tirmizî, Sıfatü’l-cennet, 2. [51] İbn Mâce, Sıyâm, 48. [52] Ebû Dâvûd, Sıyâm, 22; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/399. [53] Dârakutnî, Sünen 2/185. [54] Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [55] İbn-i Mâce, sıyâm 48; Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [56] Beyhakî, şuabü’l-İman 3/406. [57] Yemek sahibine yapılacak dua ; Ebû Dâvûd, Et’ime, 54 (3854); Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/138 () [58] Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [59] İbn Mâce, et’ime 1; Dârimî, salât 156. [60] Tirmizî, savm, 82; İbn-i Mâce, sıyâm, 45. [61] Ebû Dâvud, et’ıme, 54; Dârimî, savm, 51; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/138.

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Efendimiz’in (sas) İftar Duaları

Dua insanı Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iftar ederken ellerini açarak yaptığı dualardan bazıları şöyledir:

اللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”[1]

بِسْمِ اللَّهِ ، اللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ ، وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ ، تَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttuk ve rızkınla iftar ettik. Bizden (orucumuzu) kabul et. Muhakkak Sen her şeyi işitensin, bilensin.”[2]

ذَهَبَ الظَّمَأُ وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ وَثَبَتَ الْأَجْرُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ

“Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah mükâfat gerçekleşti.”[3]

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ أَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي

“Allah’ım! Her şeyi kuşatan rahmetinle benim günahlarımı bağışlamanı Senden istiyorum.”[4]

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعَانَنِي فَصُمْتُ ، وَرَزَقَنِي فَأَفْطَرْتُ

“Yardımıyla oruç tuttuğum ve bana verdiği rızıkla iftar ettiğim Allah’a hamd olsun.”[5]

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ ، وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ الأبْرَارُ ، وَ( تَنَزَّلَتْ ) صَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلائِكَةُ

“Yanınızda oruçlular iftar etsin ve iyi kimseler yemeğinizi yesin. Melekler (üzerinize insin) de size mağfiret dilesin.”[6]


Dipnotlar:

[1] Ebû Dâvûd, Sıyâm, 22; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/399. [2] Dârakutnî, Sünen 2/185. [3] Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [4] İbn-i Mâce, sıyâm 48; Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [5] Beyhakî, Şuabü’l-İman 3/406. [6] Efendimiz’in İftar sahibine yaptığı dua ; Ebû Dâvûd, Et’ime, 54 (3854); Sıyâm 22.; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/138

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Kur’ân’da ve Efendimiz’in Beyanlarında Ramazan ve Oruç

Müminler için Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmanın, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmenin en güzel ve bereketli vesileleri farz ve nafile ibadetlerdir. Ramazan orucu ve içerisindeki diğer ibadetler de bu manada müminin yüce Allah’la münasebetinde çok hayati bir öneme sahiptir. İnanmış sineler Ramazan orucunu, her türlü ibadet ve salih amelde olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’a karşı bir vazife olarak, taabbudîlik mülahazasıyla yani herhangi bir hikmet ve maslahat gözetmeden, yalnızca Allah’ın emri olduğu ve neticede de o’nun rızasına kavuşturduğu için eda ederler.

Kur’an-ı Kerim’de on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif ve bu ay tutulması farz olan oruç hakkında şöyle buyrulmuştur:

“O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.”[1]

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki takva dairesine girer, fenalıklardan sakınırsınız.”[2]

“Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”[3]

“O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren Ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruca başlasın. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.”[4]

Ramazan ve Şeâir-i İslam

Ramazan ayı ve orucu Allah’ın şeâirindendir. Allah’ın şeâiri ise; Allah’a ibadete vesile olan, haklarında saygı göstermeye kulların dâvet edildiği Kur’ân, Kâbe, Peygamber, namaz, oruç, ezan ve mescitler gibi alamet ve eserlerdir. İşte mü’minlerin Ramazan ve oruca saygısı, onlar İslam’ın alametlerinden olduğu için bambaşkadır. Kur’an-ı Kerim’de de;

“Artık her kim Allah’ın şeâirine hürmet gösterir, onların hukukunu muhafaza ederse şüphe yok ki bu, kalplerin takvâsındandır.”[5] buyrulmuştur. Efendiler Efendisi’nin beyanlarında da İslam’ın üzerine kurulduğu beş esastan şöyle bahsedilmektedir:

“İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak. “[6]

Ramazan ve Allah Teâla ile İrtibat

Ramazan ayı ve orucu ruh ve beden sağlığına, ferdi ve içtimaî hayata bakan yönleriyle pek çok hikmet ve faydalara sahip olsa da sırf Allahu teâla tutulmsını emrettiği için ve onun rızasını kazanma istikametinde yerine getirilmelidir. Nitekim hadis-i şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususu şöyle ifade eder:

“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”[7]

Mü’minler her amellerinde olduğu gibi Ramazan orucunu da yalnızca Allah’ın emri olduğu ve neticede de o’nun rızasına kavuşturduğu için eda ederler. Nitekim bir kudsî hadiste Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Ramazan orucuyla ilgili olarak Cenab-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu bildirmektedir:

“Oruç dışında insanoğlunun her ameli kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve mükâfatını da ben vereceğim.”[8]

“Oruçlu yemesini içmesini ve şehvetini sırf benim için terk ediyor. Bu nedenle onun mükâfatını ben vereceğim. İyiliğin karşılığı ise on misliyledir.”[9]

Resul-i Ekrem Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) Ramazan ayı ve orucunun Allah’a yakınlaştırması ve fazileti hakkında ümmetine şöyle seslenmektedir:

“Oruçlu mü’minin ferahlayıp sevineceği iki an vardır: Birisi iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.”[10]

“Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.”[11]

Muhtelif ayet ve hadislerde geçtiği üzere Ramazan ayı, mü’minlerin ibadetlerinin bire on, bire yediyüz ve Allah dilerse sonsuz sevapla mükâfatlandırıldığı bir sürprizler ve lütuflar ayıdır.

Ramazan’ın kurbet vesilesi olmasında ihlasın hassasiyetle korunmasına vurguda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi şu noktalara dikkat çekmektedir: “oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı, yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey karıştırmamalıdır. Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim, Ramazan’ın hakkını veremedim” mülahazası içinde bulunmalıdır.”[12]

Ramazan ve Hakiki oruç (Azaların orucu)

Bütün bir sene ve hatta ömür adına güzel bir örnek olan Ramazan’da mü’minlerden beklenen şey, başta kalb, ruh ve sâir latifeler olarak maddi-manevi bütün sistem ve organlarıyla oruç tutulmasıdır.

İnsan oruçla yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi, faydasız işlerden, kötü sözlerden ve çirkin düşüncelerden de kendisini uzak tutmalıdır. Bu şekilde ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden kendisini kestiği gibi, her zaman mahzurlu olan şeylere karşı da tamamen kapanması, yararsız şeylere yanaşmaması.. böylece, bütün âzâ u cevârihine oruç tutturması ve havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini tattırması gerekir.

Eller harama uzanmaktan, ayaklar harama yürümekten, dil yalan, yalancı şahitlik, iftira, gıybet[13], köyü söz ve dedi-kodudan, kulaklar haramı dinlemekten, gözler harama bakmaktan, zihin haramı tahayyül etmekten ve bunun gibi bütün azalar haramlardan uzak tutularak orucun hakkı verilmeye çalışılmalıdır. Nasıl ki hakkıyla ifa edilen bir namaz insanı ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar, alıkoyar[14] aynı şekilde Allah Rasûlü ve sahabe-i kiramınki gibi hakiki bir oruçda böyledir ve böyle olmalıdır.

Bu konudaki örnek hadisler şöyledir:

“Oruç (sahibini koruyan) bir kalkandır.[15] Oruçlu, saygısızlık yapmasın, ahlâksızca konuşmasın. Eğer biri kendisiyle dövüşmeye veya sövüşmeye kalkışırsa, iki defa, ‘Ben oruçluyum, ben oruçluyum.’ desin.”[16]

“Oruçlu bir kimse yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, yeme-içmeyi bırakıp aç durmasına Allah’ın ihtiyacı ve o orucun da Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur.”[17]

Yine başka bir hadis-i şerifte Efendiler Efendisi hakkı verilmeyen oruç ve gece ibadetinin faydasız olduğunu şöyle ifade eder:

“Nice oruçlu vardır ki oruçtan nasibi sadece (aç ve) susuz kalmaktır. Geceyi ibadetle geçiren nice kişi vardır ki kıyamdan nasibi uykusuz kalmaktır.”[18]

Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi kazanmak ve “yazıklar olsun” itabına maruz kalmamak için yapılması gereken, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda diğer bütün latife ve organlarını da haramlardan ve yakışıksız şeylerden uzak tutması, beden ve ruhunu Kur’an, sohbet-i Cânân, tefekkür ve ibadetle meşgul etmesidir. Böyle bir oruç, insanı tiryakisi olduğu zararlı alışkanlık ve adetlerden de Allah’ın izniyle muhafaza edecektir.

Ramazan ve Nefis Terbiyesi

Ramazan orucu insana sabır ve tahammülü öğretir, nefsinin acziyet ve fakriyetini hatırlatır. Oruç, nefsi disiplin altına alıp iradeyi kuvvetlendirir. Kalb, ruh ve diğer manevi latifeler oruç vesilesiyle tasaffi eder, arınıp kuvvet kazanır. Oruç boyunca açlığa, susuzluğa ve her türlü masiyete karşı sabreder. Bundan dolayı da Allah Resûlü, “Oruç, sabrın yarısıdır.”[19] buyurur.

Ramazan ayı yeme, içme, uyuma gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleme, nefsanî isteklere karşı, kalb, ruh ve vicdan atmosferine sığınarak sürekli istikamet üzere hareket etmeyi öğretir.

İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) orucun kötülüklere karşı muhafazasını ve oruçlu kimseden beklenen tavrı ümmetine şöyle haber verir:

“Oruç günahlara karşı bir kalkandır. Sizden biriniz oruç tuttuğu zaman kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da sataşırsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.”[20]

Bediüzzaman Hazretleri, orucun nefis terbiyesine yardımcı olmasıyla ilgili olarak Mektubât adlı eserinde şunları söyler:

“Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, Rabbini tanımak istemiyor; firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.

Hadis rivayetlerinde vardır ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş: “Ben benim, Sen Sen’sin.” Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Men ene? Ve mâ ente?” Nefis demiş: “Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben ise Sen’in âciz bir kulunum.”[21]

Ramazan ve Şükür

Oruç, nimetlerin kadrini bilmeye ve onlara şükretmeye sevkeder. Gündüz yemeklere el uzatamayan oruçlu kimse, bu nimetlerin hakiki sahibi olmadığını ve onları kendisine nasip edenin Allah Teâlâ olduğunu yakinen anlar ve bu sayede bir şükr-ü mânevî de bulunmuş olur. Böylece oruçlu kimseye şükür kapıları açılır.

“Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Gerçekten Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.” (Nisa Sûresi, 4/147)

Ramazan; Aff, Rahmet ve Mağfiret Ayı

Ramazan mağfiret ve rahmet ayıdır. “Ramazan’ın başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu da cehennemden kurtuluştur.”[22] Allah rızası için oruç tutan bahtiyar Müslümanlara Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Buna işaret eden bazı hadis-i şeriflerde Allah Rasûlü (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyururlar:

“Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincirlere vurulur.”[23]

“Allah, rızası uğrunda bir gün oruç tutan bir kulunu cehennemden yetmiş mevsimlik mesafe uzaklaştırır.”[24] Başka bir rivayette, “Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek koyar.”[25]

“Oruç tutan kimse, büyük günahlardan sakınırsa, iki Ramazan arasında yaptığı günahları affedilir.”[26]

“Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazana hep kefarettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.”[27]

Bu ay öylesine bereketli ve ilahi lütuflara açıktır ki günahlardan kaçınma ve hayırlara yönelme adına harekete geçen ve bu yolda irade cehdi sergileye herkes affolunur. Nitekim bu konudaki çarpıcı bir hadiste bildirildiğine göre Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

“Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o! burnu yere sürtülsün, yazıklar olsun’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” [28] Bu aya erişip de kendini affettirme gayretine girmeme büyük bir kayıptır. Ramazanı şerif’de zahiren bir kısım külfet ve zorluk bulunsa da İlahî hikmet ve gaye kulun affa, mağfirete mazhar olması, bağışlanmasıdır. Ne var ki kul, oradaki o vazifeyi, o sorumluluğu yerine getirmediği için öyle bir nimetten tam istifade edemiyor. Fırsatlar gelmişken kapısının önüne kadar, o fırsatları değerlendirememiş, dolayısıyla “burnu yere sürtülsün, yazıklar olsun” itabını hak ediyor.

Ramazan ve Kur’ân

Ramazan-ı Şerif’i değerler üstü kıymete ulaştıran nokta onda Allah kelamı Kur’an’ın indirilmiş olmasıdır. Ramazan, Kur’an ayıdır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) en çok bu ayda Kuran okumuştur. Öyleyse ümmeti olarak bize düşen de Kur’an- Kerim’i anlamını düşünerek, tefekkürle okumaktır. Allah dostları Kur’an’la iştigal ederken, bizzat Efendimiz (aleyhissalati vesselâm)’dan alıyormuş ve hatta ayetler bize o an yeni nazil oluyormuş gibi dikkat ve saygıyla okumaya ve dinlemeye çalışmamızı tavsiye etmişlerdir.

Hadislerde nakledildiğine göre Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Cibrîl (aleyhisselam) Ramazan’da Kur’an-ı Kerim’i karşılıklı olarak mukabele suretinde okurlardı.

İbn-i Abbâs (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan ayında Kur’an ile ilişkisini bizlere şöyle anlatmaktadır: “Allah Resûlü insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman ise Ramazan idi. (Bu ay) Cibril’in (aleyhisselâm) kendisiyle çokça buluştuğu zaman idi. Cibril Ramazan’ın her gecesinde Peygamber’le buluşur ve onunla Kur’an’ı karşılıklı okurlardı.…”[29] Önce Allah Resûlü, Cibril’e okurdu, buna “arz” denirdi. Sonra aynı âyetleri bu defa Cibril okurdu ki buna “mukabele” denirdi.[30] İşte Kur’an’ın Ramazan’da inmesi, özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi ve Cibril-i Emin’in Allah Resûlü ile yapageldiği Ramazan mukabeleleri sebebiyle mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir. Selef-i salihîn efendilerimiz, Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiştir.

Ramazan ve Dua-Zikir Dinamiği

Kur’an-ı Kerim’de Ramazan ayı ve orucunun anlatıldığı yerde dikkatimizi çeken husulardan birisi de Ramazan’la ilgili ayetlerin nihayetinde duanın anlatılmasıdır. Burada Allah Teâlâ mü’minlere Ramazan ve orucu bildirdikten sonra şöyle seslenir:

Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”[31]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan-ı Şerif’te diğer zamanlardan daha fazla dua ve zikirde bulunmuş ve müminlere de bu yönde teşvik etmiştir.

“Ramazan’da dört hususa dikkat edin ve bunları çoğaltın. (dört hasleti çokça yapın-artırın). İki hasletten Allah razı olur. İki haslete de sizlerin ihtiyacınız çoktur, onlara müstağni kalamazsınız. Allah’ın razı olduğu iki hasletten biri; kelime-i şehadet diğeri ise; Allah’a istiğfarda bulunmaktır. Sizlerin müstağni olamayacağınız iki hasletten biri, Cennet’i istemek, diğeri ise; Cehennem’den Allah’a sığınmaktır.”[32] Bu durum da bize düşen işin “Ramazan’ı şerifte bol- bol kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet getirmek, istiğfarda bulunmak, Cenneti istemek ve Cehennemden Allah’a sığınmak” olduğunu gösteriyor.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), oruçlunun duasının reddedilmeyeceğini şöyle beyan eder:

“Üç kimsenin duası reddedilmez: İftar edinceye kadar oruçlunun, âdil devlet başkanının ve mazlumun duası. Allah, mazlumun duasını bulutların üzerine kaldırır ve o dua için sema kapılarını açar ve ‘İzzetime yemin ederim ki belli bir süre sonra da olsa mutlaka sana yardım edeceğim’ buyurur.” (Tirmizî, Deavât 129)

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan’da her vaktini dolu dolu geçirmiş özellikle iftar vaktinde, sahur ve seher vakitlerinde dualar etmiş ve bizlere de o vakitlerde yapılacak duaların önemiyle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

“Oruçlunun orucunu açarken yapacağı dua reddedilmez.” (İbn-i Mâce, Siyâm 48) Hadiste, Allah rızası için yerine getirilen bir ibadetin sonrasında kulun yaptığı duanın kabul edileceği müjdelenmekte ve dolayısıyla oruç açarken dua edilmesi teşvik edilmektedir. Bu hadis-i şerifin devamında bir rivayette Allah Resûlü’nün bir rivayette de ashabtan Abdullah ibn-i Amr’ın (radıyallâhu anh), iftar vaktinde şöyle dua ettiği rivayet edilir:

“Allah’ım! Ben Senden her şeyi kuşatan rahmetinle günahlarımı bağışlamanı diliyorum.” (İbn Mâce, Siyâm, 48)

Sahur ve seher vaktinin önemine gelince bu konu da da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve: ‛Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım.’ der.” Müslim’deki rivayetlerden biri de şöyledir: “Allahu Teâlâ gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der: ‛Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?’[33] Bu sebeple sahur vakitleri çok iyi değerlendirilmelidir.

“Ramazan ayında sema kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, her bir âsi (mârid: Azgın, inatçı) şeytan zincire vurulur ve bir münadi her gece şöyle nida eder: ‛Ey hayır arayan[34] gel! Ey şer arayan, kendini şerden tut!’”[35]

Ramazan ve Teravih İklimi

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalatu vesselâm), kesin bir emirde bulunmaksızın Ramazan gecelerini ihyaya teşvik etmiş ve bu maksadla şöyle buyurmuşlardır:

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak Ramazan namazını (teravihi) ikâme ederse (gecesini ihya ederse) onun geçmiş günahları bağışlanır.”[36]

Teravih namazını Hazreti Âişe validemiz şöyle anlatmaktadır: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gece yarısı evinden çıkıp mescitte namaz kıldı. Bu durumu gören bazı insanlar da O’na uyarak beraberinde namaz kıldı­lar. Sabah olunca insanlar birbirlerine geceleyin Peygamber Efendimiz’in mescitte namaz kıldığını anlattılar. Bu haber yayılınca ertesi gece daha çok insan toplandı ve Peygamber Efendimizle birlikte namaz kıldılar. Sabah olunca insanlar bunu yine aralarında konuşup yaydılar. Üçüncü gece mescitte halk iyice çoğaldı. Allah Resûlü yine çıkıp na­maz kıldı, insanlar da onun namazına uyup namaz kıldılar. Dör­düncü gece mescit, toplanan insanları zor aldı. Fakat Allah Resûlü o gece ancak sabah namazını kıldır­mak için çıktı. Sabah namazını kıldırınca cemaate yö­nelerek şehadet kelimelerini söyledikten sonra, o gece namaza çıkmama gerekçesini şöyle açıkladı: ‘Sizin mescitte toplanmanızdan habersiz değildim. Fakat bu namazın üzerinize farz kılınmasından ve onu yerine getirmeye gücünüzün yetmemesinden korktum (ve bu yüzden yanınıza gelmedim).’ ”[37] “Siz bu namazı evlerinizde kılınız. Çünkü kişinin farz namazın dışında kıldığı namazların en hayırlısı, evinde kıldığı namazdır.”[38] O günden sonra Sahâbîler, hem Peygamber Efendimiz zamanında, hem Hazreti Ebû Bekir’in hilafeti devrinde, hem de Hazreti Ömer’in hilâfetinin ilk yıllarında teravih namazını evlerinde kıldılar.[39] Teravih namazlarının camide cemaatle kılınması âdeti, Hazreti Ömer zamanında başladı.[40]

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan gecelerinde kıldırdığı teravih namazını anlatan sahâbîlerden biri olan Ebû Zer (radıyallâhu anh) ise şunları nakleder: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber oruç tuttuk. Ramazan ayının son haftasına kadar bize farz namazdan başka herhangi bir namaz kıldırmadı. Ramazan’ın son on günü olunca Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescitte i’tikâfa girdi. Yirmi ikinci gün ikindi namazını kıldırdıktan sonra, ‘İnşallah bu gece kalkıp namaz kılacağız. Sizden arzu eden kalkıp bu namazı kılsın.’ dedi. Ramazan’ın bitmesine bir hafta kala (yirmi üçüncü) gecenin üçte biri geçinceye kadar namaz kıldırdı. Yirmi dördüncü gece namaz kıldırmadı. Yirmi beşinci gecenin yarısına kadar bize namaz kıldırdı. Biz dedik ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bu gecenin geri kalan kısmında da bize nafile namaz kıldırsanız?’ Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘İmam namazı bitirinceye kadar onunla namaz kılan kimseye, geceyi ibadet etmiş gibi sevap yazılır.’ Sonra Ramazan ayının son üç günü kalıncaya kadar bize namaz kıldırmadı. Yirmi yedinci gece yine namaz kıldırdı, çocuklarını ve eşlerini de çağırdı ve “Felâh”ı geçirme korkusuna düşünceye kadar bize namaz kıldırdı.” Ebû Zerr’e “Felâh nedir?” diye sorulduğunda “Sahur” demiştir.[41]

Herkesin teravih namazını kendi evinde kılmasını tavsiye eden Allah Resûlü, Ramazan’da insanlardan bir kısmının mescidin bir kenarında cemaatle namaz kıldığını görünce, ne yaptıklarını sordu. Cevaben, Kur’an’dan fazla ezberi olmayan kimselerin Übey İbn-i Kâ’b’ın arkasında toplanıp birlikte namaz kıldıkları söylenince Peygamber Efendimiz, “Doğru hareket ediyorlar. Yaptıkları ne güzel!” buyurarak [42] Übey İbn-i Kâ’b’ın gayretini tasvip etmiş ve bu namazın cemaatle kılınmasını takdir etmiştir.

Teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır. Gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikâme etmeye çalışmalıdırlar.

İslam alimleri, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikâme etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Teravih namazı kılınırken, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazda tadil-i erkana riayet edilmesi çok önemlidir.

Ramazan’ın son on günü ve Kadir Gecesi

Ramazan’ın bütün geceleri değerli olmakla birlikte son on günün yeri ayrıdır. Hazret-i Âişe annemizin bildirdiğine göre Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâya)) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazan’ın son on gününe isebu gayreti daha da artardı:

“Ramazan ayının son on gününde Rasülullah (sallallahu aleyhi ve selem) geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, kendisini tamamen ibadete adardı.”[43]

Ramazanı mübarek kılan en önemli unsurlardan biri de Kur’an’ın ifadesiyle “bin aydan daha hayırlı” olan Kadir Gecesini içinde bulundurmasıdır. Bu geceye çok önem veren Rahmet Peygamberi, Ramazan ayı içinde gizlenmiş olan Kadir Gecesi’ni bir rivayette “Ramazan’ın tamanında”[44] başka bir rivayette “Ramazan’ın son on günü içinde”, “son yedi gün içinde”[45] bir başka rivayette “son onun tekli gecelerinde”[46] bir rivayette de “Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde” [47] arayın! buyurmuştur.[48]

“Bir adam Resûl-i Ekrem’e gelerek yaşlı ve hasta olduğunu, geceleyin namaz kılamadığını, fakat Kadir Gecesinde ibadet etmeyi arzu ettiğini belirterek o geceyi kendisine söylemesini istedi; Peygamber Efendimiz de ona, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde ibadet etmesini tavsiye etti.”[49]

Evet, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesine nâil olmaya çalışmak, bütün inananların hedefidir.

“Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadr Suresi, 97/3)

“Faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır.”[50]

Allah dostları da bütün bir Ramazan’ı hatta bütün bir senenin gecelerini Kadir gecesi olabilir diye değerlendirenlerin bu geceye erişeceğini söylemişlerdir.

Hazret-i Âişe annemiz, Allah Rasûlü Efendimiz’e “Yâ Rasûlallah! Kadir gecesini idrak edersem nasıl dua edeyim” diye sormuş, Efendimiz de (aleyhissalati vesselam) şu cevabı vermişlerdir:

“Allah’ım! Sen çokça affedicisin, affı seversin, beni de affet.”[51]

Biz bu ve benzeri duaları, bütün ümmet-i Muhammed’in ve insanlığın hayır ve hidayetini niyet ederek yapmalıyız.

Ramazan ve Reyyân Kapısı

Hadis-i şeriflerde, Cennet’in sekiz kapısından bahsedilmekte ve mü’minlerin farklı farklı kapılardan Cennet’e girecekleri belirtilmektedir.

“Cennette reyyân denilen bir kapı vardır ki, kıyamet günü oradan ancak oruçlular girecek, onlardan başka kimse giremeyecektir. Mahşer yerinde bir ara “Oruç tutanlar nerede?” diye seslenilecek. Oruç tutanlar yerlerinden doğrulacak. Onlar Cennete girince bu kapı kapanacak; artık oradan kimse girmeyecek. Reyyân kapısından girenler bir daha susuzluk çekmeyecek.”[52]

Ramazan ve Hayır Faaliyetleri : İnfak ve sadaka-i fıtır

Sosyal hayat adına da Ramazan’ın yeri bambaşkadır. Ramazan vesilesiyle dargınlık ve kırgınlıklara son verilir. Mü’minler birbirlerini ve özellikle de fakirler ve talebeleri iftar ve sahur sofralarına davet ederler.

Mü’minler de çoğunlukla zekatlarını bu ayda verir, Allah yolundaki infak ve sadakalarında Allah Rasûlü’nü örnek alırlar.

“Rasüllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Hazret-i Cibrîl’in, onunla buluştuğu zamanlardı. Cibrîl (aleyhisselâm), Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile buluşur, karşılıklı Kur’an okurlardı. Bundan dolayı Rasülullah (aleyhissalatü vesselam) Hazret-i Cibrîl ile buluştuğunda, hayır getiren bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı.”[53]

Allah Resûlü’ne “Hangi sadaka efdaldir?” diye sorulmuş O da “Ramazan ayında verilen!”[54] cevabını vererek Ramazan ayındaki sadakanın ehemmiyetini ortaya koymuş ve müminleri bu konuda teşvik etmiştir.

Ramazanda gönülleri açılan müminler, Efendimiz’in Ramazan’daki cömertliğini kendilerine örnek alır, hayır ve hasenât adına bütün fırsatları değerlendirirler, zekât, infak, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanlarda bulunurlar. Bütün bunlar, Ramazan’ın ayrı bir bereketidir.

Ramazandaki ikram veya cömertlik tamamen kişilerin inisiyatifine de bırakılmamış, Ramazana mahsus ibadetlerden biri olan “fıtır sadakası”yla adeta bir alt sınır çizilmiştir. Daha fazlasını yapamayanlar hiç olmazsa bundan geri kalmamalıdır. “Fıtır sadakası”; Allah’ın insana yaşama, Ramazan ayını idrak etme, onun bereketinden istifade etme imkânını vermesine karşılık bir şükran sadakadır. O, Allah’ın bizleri kâinatta en yüce varlık (insan) olarak yaratmasına karşılık teşekkürün ifadesidir. Fıtır sadakasına “baş zekâtı” veya “beden zekâtı” da denmektedir. Bu isimlendirmeler onun şahsa bağlı, şahıs başına konmuş bir malî yükümlülük olması özelliğine dayanmaktadır. Fıtır sadakası, Ramazan orucunun farz olduğu hicrî 2. yılın Şâban ayında, zekâttan önce farz kılınmıştır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını 1 sâ’ (ölçek) hurma ve 1 sâ’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar bayram namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.[55]

Ramazan ve Oruçluya İftar Ettirmenin Fazileti

Ramazan’ın hayır vesilesi olmasının ayrı bir ünvanı da iftar davetleridir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) ve sahabe-i kiramın sofraları misafirsiz kalmamıştır. Hatta misafirsiz yemek yemeyen hanelerin sayısı hiç de az değildir.

“Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.”[56]

Allah Resûlü, misafiri olduğu ev sahibine kendisi dua ettiği gibi ashâbına da dua etmelerini tavsiye etmiştir. Bir hadiste bildirildiğine göre de Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve selem), bir gün Hazreti Sa’d İbn-i Ubâde’nin yanına geldi. Hazreti Sa’d derhal bir parça ekmek ve zeytin çıkarıp Rasülullah’a ikram etti. Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bunları yedikten sonra ona şöyle dua etti:

“Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, melekler de duacınız olsun.”[57]

Ramazanda Sahur ve İftar vakitleri

Ramazan ayı diğer aylardan her yönüyle faziletli ve kıymetli olmakla beraber kendi içerisinde de özel zamanlar barındırmaktadır. Bu zamanlardan biri sahur diğeri de iftar vaktidir. Ramazan orucunu sahur yaparak tutmak sünnettir. Sahur bereket ve sevinç kaynağıdır. Bu bereket ve sevince bütün aile fertleri mutlaka iştirak ettirilmeli, oruç tutamayacak kadar küçük olsalar bile çocuklar dahi iftar ve sahurun manevi havasını teneffüs etmelidir.

“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.”[58]

“Bizim orucumuz ile Ehl-i kitabın orucu arasındaki en önemli fark sahur yemeğidir.”[59]

Aynı şekilde Efendiler Efendisi iftar vaktine de önem vermiş ve onda acele etmiştir. Yani iftar vakti girdiği anda orucunu açmış ve şöyle buyurmuştur:

“Müslümanlar, oruç açmakta acele ettikleri sürece hayır içinde yaşarlar.”[60]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) akşam namazını kılmadan önce orucunu birkaç yaş hurmayla; yaş hurma bulamadığı zaman kuru hurmayla; o da yoksa birkaç yudum suyla açmıştır.[61] Resûlü Ekrem Efendimiz’in kış günlerinde hurma ile, yaz günlerinde ise su ile orucunu açtığına dair rivayetler de vardır.[62]

iftar ve sahur yemeklerinde dua etmek de Peygamber Efendimiz’in sünnetlerindendir. Allah Resûlü sadece Ramazan ayında değil diğer zamanlarda da sofrada dualar etmiştir. Peygamber Efendimiz, yemek yediği zaman, “Bizi doyuran, bize suyumuzu veren ve bizi Müslüman yapan Allah’a hamdolsun.”[63] “En güzel ve mübarek övgülerle Allah’a çokça hamdederiz. Biz her daim senin nimetine muhtacız Rabbimiz.”[64] diyerek Allah’a olan şükrünü ifade etmiştir.

Peygamber Efendimiz orucunu açtığı zaman, “Susuzluk gitti, damarlar suya kavuştu. İnşallah orucun ecri de hasıl olmuştur.”[65] şeklinde veya “Ey Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin rızkınla orucumu açtım.”[66] buyurarak orucunu açmıştır. Yemek yedikten sonra da yemek sahibine, “Oruçlular yanınızda iftar etsin, iyiler yemeğinizden yesin, melekler size selâm etsin.”[67] diye dua etmiştir. Peygamber Efendimiz ayrıca adaletli yönetici, iftar etmek üzere olan oruçlu ve mazlum kişinin duasının geri çevrilmeyeceğini[68] söyleyerek iftarda dua etmeye teşvik etmiştir.

Ramazan ve Umre

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazanda umre yapamamış ama yapmaya şöyle teşvik etmiştir:

“Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar. “[69]

Ramazan ve İ’tikâf

Kendini Allah’a ibadete adamanın ünvanı olan İ’tikâf, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’in ömrünün sonuna değin devam ettiği bir sünnetidir. Hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ramazanın son on gününde itikâfa çekilirdi.”[70]

Hazreti Âişe validemiz (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar ramazanın son on gününde itikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri itikâfa girmeye devam ettiler.”[71]

“Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her ramazan on gün itikâfa girerdi. Vefat ettiği senenin ramazanında yirmi gün itikâfa girdi.”[72]

Dengi Olmayan İbadet

Allah uğrunda yapılan her işin mutlaka bir sevabı vardır ve onun karşılıksız kalması düşünülemez. Ama oruca gelince, onun sevap yönüyle âdetâ dengi yoktur. Ebû Umâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Rasûlullah’a(sallallâhu aleyhi ve sellem), yapmam gerekli bir amel söylemesini istedim. O da: “Oruç tut. Zira onun dengi yoktur.” Ben yine tekrar ederek aynı şeyi sordum: O, “Oruç tut. Zira onun dengi yoktur.” Ben üçüncü kez yine sordum. O, aynen “Oruç tut. Zira onun dengi yoktur” buyurdular.[73]

Oruç Cesetin Zekâtıdır

Oruç, insan bedeninin maddi manevi kirlerden temizlemesine bir vesiledir. Orucun bu yönünü Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle beyan eder: “Her şeyin bir zekâtı (temizlenme vasıtası) vardır, cesedin zekâtı da oruçtur.” [74]

Oruç Şefaat Edecektir

Oruç kıyamet günü oruçlu için şefaat edecek ve Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunarak: “Ya Rabbi! Ben onu gündüzleri yiyip içmekten ve zevklerinden alıkoydum. Bunun için onun hakkındaki şefaatimi kabul buyur” diyecektir.[75]


Dipnotlar:

[1] Bakara sûresi, 2/185. [2] Bakara sûresi, 2/183. [3] Bakara sûresi, 2/184. [4] Bakara sûresi, 2/185. [5] Hac sûresi, 22/32. [6] Buhârî, Îmân 1, 2; Tefsîru sûre (2), 30; Müslim, Îmân 19–22. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, îmân 13. [7] Buhârî, Îmân, 28, Savm, 6; Müslim, Sıyâm, 203. [8] Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163. [9] Buhârî, Savm 2. [10] Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163. [11] Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163. [12] Kırık Testi, Ümit Burcu [13] Gıybet, genel olarak günah olsa da oruçluyken gıybet etmek daha kötüdür. Zira gıybet, orucun bereket ve sevabını siler. Pek çok âlim gıybetin orucu bozmayacağını kabul etse de İbn Hazm gibi bazı âlimler oruçlunun gıybet etmesi hâlinde orucunun bozulacağını bile söylemişlerdir. (İbn Hazm, Muhallâ, 6/243) [14] Ankebût sûresi, 29/45. [15] Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadisde orucu kalkana benzetmektedir. Kalkan, nasıl ki savaşta askerleri düşmanın ok ve kılıç darbelerine karşı koruyorsa oruç da sahibini dünyada nefsinden, şehevî arzularından, şeytanın vesveselerinden âhirette ise cehenneme azabından koruyacaktır. [16] Buhârî, Savm, 2. [17] Buhârî, Savm, 8, Ebû Dâvûd, Savm, 25. [18] İbn Mâce, Sıyâm, 21. [19] İbn Mâce, Sıyâm, 44. [20] Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163. [21] Mektubat, 29. Mektup. [22] İbn Huzeyme, es-Sahîh, savm, 2 (1785); el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân (3329); el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, 2/94-95. [23] Buhârî, Savm 5; Müslim, Sıyâm, 1-5. [24] Buhârî, Cihâd, 36; Müslim, Sıyâm,167-168. [25] Tirmizî, Cihâd 3. [26] Müslim, Tahâret 16; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 2/229. [27] Müslim, Tahâret 14, Tirmizî, Salât 160. [28] “Peygamber Efendimiz hutbe için minbere doğru Merdivenlerden yukarı çıkarken birinci basamakta ‘âmin!’ dedi. İkinci basamakta yine ‘âmin!’ dedi. Üçüncü basamakta bir kere daha ‘âmin!’ dedi. Hutbeden sonra, sahabe efendilerimiz, “Bu sefer senden daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Resûlallah! Eskiden böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa ‘âmin’ dediniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: “Cebrail aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘âmin!’ dedim. Cebrail, ‘Yâ Resûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘âmin!’ dedim. Ve son basamakta Cebrail, ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘âmin!’ dedim.”” Tirmizî, Daavât 110. [29] Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1. [30] Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 7/316. [31] Bakara sûresi, 2/185. [32] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 3/306. [33] Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim, Salâtu’l-Müsâfirin 166. Ayrıca bkz.: İbrahim Canan, Hadislerle İslam Ansiklopedisi, 6/521. [34] “Ey Hayır Arayan Gel!…” cümlesinin mânâsı: “Ey hayır arayan, hayırlı işi yapmaya koş, işte sana hayır yapacak an. Zira bu vakitte az bir amel sebebiyle sana çok mükâfat verilecektir. Ey bâtıl arayan kişi, sen de bu işten vazgeç, kendini tut, zira şu anlar tevbe zamanıdır. [35] İbrahim Canan, a.g.e., 9/427-428. [36] Müslim, Müsâfirîn 173, 174; Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Tirmizî, Savm 82. [37] Buhârî, Salâtü’t-terâvîh, 1. [38] Buhârî, İ’tisâm, 3; Ebû Dâvûd, Tefrîu ebvâbi’l-vitr, 11 [39] Buhârî, Salâtü’t-terâvîh, 1; Müslim, Müsafirîn 174; Ebû Dâvûd, Salât 318; Tirmizi, Savm 83; Nesâî, Sıyâm 39. [40] Abdürrezzâk, Musannef, 4/262. [41] Tirmizî, Savm, 81; ayrıca bkz.: Nesâî, Kıyâmü’l-leyl ve tatavvuu’n-nehâr 4. [42] Ebû Dâvûd, Şehru Ramazân, 1. [43] Buhârî, Leyletül-Kadr 5; Müslim, İtikaf 7. [44] Ebû Dâvûd, Salât, 824. [45] Sahabe efendilerimizden bazılarına rüyalarında, Kadir gecesinin Ramazanın son yedisinde olduğu gösterildi. Rüyalarını Allah Resûlü’ne anlatınca, Efendimiz: “Görüyorum ki, rüyanız son yediye tetabuk etmektedir. Öyleyse, Kadir gecesini aramak isteyen son yedide arasın” buyurdu.” Buhâri, Teheccüd 21, Leyletü’l-Kadr 2; Müslim, Sıyâm 205; Muvatta, İ’tikaf 14. [46] Buhâri, leyletiü’I-Kadr 3. [47] Buhâri, Fazlü leyleti’1-kadr 2, Ta’bîr 8; Müslim, Sıyâm 205, 206; Mâlik, Muvatta’, İ’tikâf 11. [48] Muvatta’, İ’tikâf, 6. [49] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 1/240; Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, 3/176. [50] Buhârî, Îmân 25, 27, 28, 35, Savm 6, Terâvih 1, Leyletü’l–kadr 1; Müslim, Müsâfirîn 173–176. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Tirmizî, Savm 1; Nesâî, Kıyâmü’l–leyl 3, Savm 39–40; İbni Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 2, 39. [51]Tirmizi, Daavât 84; İbni Mâce, Duâ 5; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 171, 182, 183; Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), I, 712. [52] Buhârî, Savm 4, Bed’ü’1-halk 9, Fezâilü ashâbi’n-nebî 5; Müslim, Sıyâm 166, Zekât 85, 86; Tirmizi, Savm 55. [53]Buhârî, Savm, 7; Müslim, Fezâil, 48, 50. [54] Tirmizi, Zekat 28. [55] Hanefilerde ilgili hadislerin rivayet yolları dikkate alınarak ulaşılan sonuca göre fıtır sadakası farz değil vaciptir. Bkz.: Buhârî, Zekât 76; Müslim, Zekât 12. [56] Tirmizî, Savm, 82. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd, 44; İbni Mâce, Sıyâm, 45. [57] Ebû Dâvûd, Et’ime, 54. Ayrıca bk. İbni Mâce, Sıyâm, 45. [58] Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45 [59] Müslim, Sıyâm, 46 [60] Buhâri, Savm 45; Müslim, Sıyâm 48; Ebû Dâvûd, Savm 19; Tirmizî, Savm 13; Darimî, Savm 11 [61] Tirmizî, Savm, 10 [62] Tirmizî, Savm, 10 [63] Ebû Dâvûd, Et’ıme, 52; İM3283 İbn Mâce, Et’ıme, 16 [64] Buhârî, Et’ıme, 54 [65] Ebû Dâvûd Sıyâm, 22 [66] Ebû Dâvûd, Sıyâm 22 [67] Ebû Dâvûd, Et’ıme 54 [68] Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 2 [69] Buhârî, Umre 4; Müslim, Hac 221. Ayrıca bk. Tirmizî, Hac 55; Ebû Dâvûd, Menâsik 89; Nesâî, Sıyâm 6; İbni Mâce, Menâsik 45 [70] Buhârî, İ’tikâf 1, 6; Müslim, İ’tikâf 1-4 [71] Buhârî, İ’tikâf 1; Müslim, İ’tikâf 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 77 [72] Buhârî, İ’tikâf 17. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 78; İbni Mâce, Sıyâm 58 [73] Nesâî, Sıyâm 43; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/248,249,257; Aburrezzak, Musannef 4/309 [74] İbn-i Mâce, Sıyâm 44 [75]Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/174; Beyhaki, Şuabü’l-îmân 2/346

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Efendimiz’in (sas) Ramazan’da Kur’ân’la İrtibatı

Kur’ân-ı Kerim, “Kelâmullah” (Allah’ın sözü) ve “Kitâbullah” (Allah’ın kitabı)dır. O sözlerin en güzeli,[1] en kutlusu ve mübareği,[2] O, Allah’ın en sağlam ipi (hablü’l-metin)[3] ve kopması mümkün olmayan “sapasağlam bir kulp”tur (el-urvetu’l-vüskâ)[4]. O, insanları en doğru yola ileten[5], gönüllerdeki dertlere şifa kaynağı, hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden[6] bir hidâyet rehberidir.[7] O İnsana varlık gayesini ve sorumluluğunu hatırlatan[8] hikmet edâlı bir beyan.. ve Hakk’a, dünya ve ahiret saadetine ulaştıran bir yoldur.

O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. O okuması emredilen,[9] okudukça kendisine doyulmayan, okuyana asla usanç vermeyen, okudukça lezzetine lezzet katan, okudukça kendisine olan hayranlığı artıran bir kitaptır. O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır:  إِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا يَهْدِۤي إِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه “Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz O’nun (Allah kelamı olduğuna) inandık.”[10] O’nu öğrenmek de öğretmek de amellerin en hayırlısıdır.[11] O’nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden mutlaka mükafat görür.[12] Kim O’nunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim O’na çağırırsa, doğru yola çağırmış (ermiş) olur. [13]

O’nun ilk muhatabı ve insanlara tebliğcisi Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’di. O, Kur’an’ı ilk öğrenen, ilk okuyan, ilk yaşayan ve temsil eden insandı.  Kur’ân, O’nun menbaı, melcei, dilinden düşürmediği dua ve virdi idi. O’nun davetinin temelini Kur’ân ayetleri oluşturuyordu, O, Kur’ân merkezli konşuyordu.. O’nun günü Kur’ân ile başlıyor, Kur’ân ile sona eriyordu. O kendisine vahy olan Kur’an’ı okumaya ve ezberlemeye son derece düşkündü. O’nu muhataplarına ulaştırma, okutma, öğretme ve anlatma hususunda mesuliyet şuuruyla büyük bir gayret göstermişti.[14] O’nun hayatıydı Kur’ân ama O’nun Kur’ân’la irtibatı Ramazan-ı Şerif’te daha bir farklıydı. Çünkü Ramazan ayı Allah tarafından diğer aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydır, Kur’ân ayıdır.

Kur’ân’ın Ramazan’da Nuzûlü

Kur’ân’ın nüzûlü, bir Ramazan günü Hira’da “Oku!”[15] âyetiyle başlamış ve bu iniş yirmi üç yıl sonra “Bugün sizin için dininizi tamamladım.”[16] âyetinin inmesiyle son bulmuştu.

İnsanlığa rehber olan, onları doğru yola götüren Kur’ân-ı Kerim’in nüzûlü Ramazan ayında başladığı gibi Ramazan-ı Şerif’in Kadir gecesinde toplu olarak Levh-i Mahfuz’dan dünya semasındaki Beytü’l-İzze’ye de Kadir gecesinde indirilmiştir.

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ

“O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.”[17]

إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ

“Biz onu kutlu bir gecede indirdik.”[18]

إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ

“Biz Kur’ân’ı kadir gecesinde indirdik.”[19]

Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da Cebrail (aleyhisselâm) ile Mukabelesi

O’nu hakkıyla okuyan ve yaşayarak hayatına hayat kılan da Efendimiz’di. Okuyordu ama O’nun Kur’ân’a yaklaşması Ramazanda daha bir farklıydı. Çünkü Ramazan ayı Allah tarafından diğer aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan-ı Şerif’in gündüzlerini oruçla, gecelerini de namaz, Kur’ân tilâveti ve Allah’ı zikir ile geçiriyordu.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her yıl Ramazan ayında, Cebrail (aleyhisselâm) ile buluşuyor, o yıl içinde inen ayetler dâhil, o ana kadar nazil olan ayetlerin tamamını Cebrail (aleyhisselâm) ile müdârese, yani karşılıklı olarak okuyor, birbirlerine arz ve müzâkere ediyorlardı.[20] Bu sebeple Ramazan’da yaygın olarak sürdürülen ve bir kişinin Kur’an-ı Kerim’i okuyup diğerlerinin takip etmesine dayanan mukabele uygulaması, Ramazan’da Kur’ân’ın hatmedilmesi, mana ve muhtevasının anlaşılması için müzâkere edilmesi müstehabtır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ömrünün son günlerinde sevgili kızı Fâtıma’nın (radıyallâhu anha) kulağına, “o yılın Ramazan’ında Cebrail (aleyhisselâm) ile Kur’an mukabelesini bir değil iki defa yaptıklarını ve bunu vefatının yaklaştığı şeklinde yorumladığını” fısıldamış ve bunun üzerine Hazreti Fâtıma (radıyallâhu anha) ağlamıştı.[21]

Peygamber Efendimiz’in Gece Namazı ve Kıraati

Kur’ân-ı Kerim’de gecelerin ibadetle ihya edilmesinin önemini vurgulayan pek çok âyet-i kerime bulunmaktadır. Bunların bir kısmında, doğrudan Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap edilirken[22] bir kısmında, gece kalkıp Allah’a kulluk için özel çaba harcayan Müslümanları öven ve gece ibadetine teşvik eden ifadeler yer almakta,[23] bir âyette ise Ehl-i kitap içerisinde inançlarında samimi olan ve geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan bir grubun varlığından söz edilmektedir. [24]

Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece kalkıp gece namazı kılması ve Kur’ân-ı Kerim’i tertil üzerine okuması daha peygamberliğin başlangıcında nâzil olan Müzzemmil sûresinin ilk âyetleriyle emredilmiştir.[25] İsrâ sûresinin 79. Âyetinde, “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân okuyarak teheccüd namazı kıl! Böylece Rabbinin seni makam-ı mahmûda eriştireceğini umabilirsin.”[26] geçen “tehecced” (teheccüd namazı kıl) kelimesiyle Teheccüd namazı adını almıştır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namazlarında kıyamda uzun sûreler okumuş, müminlere de bu yönde tavsiyede bulunmuş ve onları teşvik etmiştir. İbn-i Mesud (radıyallâhu anh) anlatıyor:

“Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi O’nunla geçirecek ve O’nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara sûresini bitirdi, “Şimdi rükûa gider.” dedim; fakat O, devam etti; sonra Âl-i İmrân’ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi.” Dinleyenler arasından biri sordu: “Ne düşünmüştün?” İbn-i Mesud (radıyallâhu anh): “Namazı bozup, O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.”[27]

Huzeyfetü’l-Yemânî (radıyallahu anh) , bir defasında O’nun gece namazının bir rekâtında Fatiha, Bakara, Âl-i İmran ve Nisâ sûrelerini (yüz sayfadan fazla) okuduğunu anlatır.[28]

“Kim geceyi on âyet okuyarak ihya ederse (yani gece namazda, teenni ve teddebbürle on âyet okuyarak namaz kılarsa)[29] gafiller arasına yazılmaz. Kim de yüz âyetle gecesini ihya ederse “kânitîn”[30] zümresine yazılır. Kim de bin âyet okuyarak geceyi ihya ederse mukantırîn[31] arasında yazılır.”[32]

“İki kişiye karşı hased caizdir: Birincisi o kimsedir ki, Allah kendisine Kur’ân-ı Kerim’i nasib etmiştir, o da onu, gece ve gündüz boyu ikame eder.( ikameden maksat, namazın içinde ve dışında okumak, onunla amel etmek, onu öğretmek, muktezasıyla hüküm ve fetva vermek..) İkincisi de o kimsedir ki, Allah Teâla ona mal vermiştir de o da gece ve gündüz (hak yolda) infak eder.”[33]

“Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hangi amel efdaldir?” diye sorulmuştu. Şu cevabı verdi: ‘Kıyamı uzun olan.’”[34]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ramazan’da ibadetlerini daha da artırmış, Ramazan gecelerinin nerdeyse tamamını namazla, Kur’ân tilavetiyle, tesbih ve zikirle vb. ibadetlerle süslemiştir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) teravih namazını bir-kaç gece mescitte ashabına kıldırmış ve bu namazları uzun tutmuştur. Peygamber Efendimiz’in Ramazan gecelerinde kıldırdığı namazı anlatan sahâbîlerden biri olan Ebû Zer (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nün Ramazan’ın 23. gecesi, gecenin üçte biri geçinceye kadar, 25. gecesi gecenin yarısına kadar, 27. Gecesi de “Felâh”ı yani sahuru geçirme korkusuna düşünceye kadar kendilerine namaz kıldırdığını bizlere haber vermektedir.[35] Ve daha sonra farz olur endişesi ile cemaatle kılmayıp kendi odasında yalnız eda etmiştir. Peygamber Efendimizin teravih namazını odasında nasıl ve kaç hatimle kıldığını bilemiyoruz. Ama Allah Resulü’nün rahle-i tedrisinde yetişen sahabe efendilerimizin teravih namazını gerek cemaat halinde gerekse münferid olarak hatimle kılmaya özen gösterdiklerini kaynaklarımızda yer almaktadır. Bu sebeple teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmak sünnet, birden fazla hatimle kılmak ise bir fazilettir.[36]

Sonuç olarak, Kur’ân’ı Kerim’in Ramazan’da nazil olması, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrail (aleyhisselâm) ile mukabelesi, namazların hatm-i Kur’an ile kılınması ve özellikle bu ayda yapılan ibadet ve salih amellere kat kat mükâfatlar verileceği müjdesini göz önüne aldığımızda inanmış gönüllerin Ramazan boyunca Kur’ân’ı ellerinden düşürmemeleri gerekir.

İnsan, her yeni Ramazan’la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle, sanki Kur’an yeni nazil olmuşçasına O’nu okumalı. Dinlerken, O hitapları, Resul-i Ekrem aleyhi’s-selamdan işitiyor gibi dinlemeli, Cebrail’den (aleyhisselâm), hatta Kur’ân’la hitab buyuran Rabbül-âlemîn’den işitiyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olup, kendisi tercümanlık ederek başkalarına da dinletmelidir. Kadın-erkek, yaşlı-genç, zengin-fakir, âlim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman diliminde O’nun ışıl ışıl iklimine dalmalı ve bambaşka âlemlere yelken açmalıdır.[37]

Mümin, Kur’ân’ın lafzını okumanın yanında, Allah Resûlü’nün bu Kur’ân ayında yaptığı gibi, mânâsını müzâkere ederek, O’nu ibretle düşünerek, mânâsını araştırarak okumalı ve öğrendiklerini hayatına hayat kılmalıdır. Evet, Kur’ân’la münasebetimiz açısından asıl mesele O’nu okumanın yanında kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle O’na yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O’nu duyabilmektir…

“Ya Rabbî, Kur’ân’ı gönüllerimizin baharı, gözlerimizin nuru, hüzünlerimizin cilası (gecelerimizin sabahı) kıl.”


Dipnotlar:

[1] Allah sözlerin en güzelini indirmiştir. Allah’ın vahiy yolu ile gönderdiği bu söz, her tarafı birbirini tutan, gerçekleri, farklı üsluplarla tekrar tekrar beyan eden bir kitaptır. Onu okuyup dinlerken, Rab’lerini tazim edenlerin tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ı anmakla sükûnet bulur. İşte bu, Allah’ın hidâyetidir ki onunla dilediğine yol gösterir. Ama Allah’ın şaşırttığı kimseyi ise hiç kimse doğru yola koyamaz. Zümer sûresi, 39/23. [2] En’âm sûresi, 6/92, 155. [3] Âl-İmrân sûresi, 3/103. [4] Bakara sûresi, 2/256. [5] İsrâ sûresi, 17/9. [6] Furkân sûresi, 25/1; Bakara Sûresi, 1/185. [7] Yûnus sûresi, 10/57. [8] Haşr sûresi, 59/21. [9] Neml sûresi, 27/92; Ankebut, Sûresi, 29/45; “Sözlerin en güzeli/doğrusu Allah’ın kelâmı/kitabı; rehberliğin en güzeli Muhammed’in rehberliğidir.” Buhârî, Edeb, 70; Nesâî, Salâtü’l-îdeyn, 22. [11] Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 21; Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 15. [12] “Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” Fâtır sûresi, 35/29-30. [13] Cin sûresi, 72/1-2. [13] Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 14; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/91. [14] Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem), her zaman tam bir mesuliyet insanıydı. O bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı. O kadar ki, daha peygamberlikle serfiraz kılınmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek başına Hira’ya misafir olduğu gecelerde insanlığın dertlerini düşünür ve “tahannüs” adıyla anılan ibadete bağlı bu yalnızlıklarında tefekkürün yanı sıra beşerin problemlerinin halli için Yüce Yaratıcı’ya dua ederdi. Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bu vazifenin verdiği sorumluluk O’nun gönlünde adeta ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü O, imanı zevk etmiş, inancın huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliğiyle tatmış ve ahiretin va’dettiklerini hakkalyakîn bilmişti. Dolayısıyla, artık O, rotasını şaşıran insanlara rehberlik etmek, karanlıkta kalmışlara ışık olmak ve ebedi saadete açılan kapıyı onlara da göstermek için sürekli çırpınıp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” şeklinde hitap ediyordu. Evet O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılması, içindekilerle amel edilmesi ve hayata hayat olması için büyük fedakarlıklar ve gayretler ortaya koydu. M. fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara [15] Alak sûresi, 96/1. [16] Mâide sûresi, 5/3. [17] Bakara sûresi, 2/185. [18] Duhân sûresi, 44/3. [19] Kadir sûresi, 97/1. [20] Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 7, Savm 7. [21] Buhârî, isti’zân, 43. [22] İsrâ sûresi 17/79; Tâhâ sûresi 20/130; Kâf sûresi 50/40; Tûr sûresi 52/49; Müzzemmil sûresi 73/1-7, 20; İnsân sûresi 76/25. [23] Âl-i İmrân sûresi 3/17; Enbiyâ sûresi 21/20; Furkân sûresi 25/64; Secde sûresi 32/16-17; Zümer sûresi 39/9; Zâriyât sûresi 51/15-18. [24] Âl-i İmrân sûresi 3/113. [25] Müzzemmil sûresi 73/1-7. [26] İsrâ sûresi 17/79. [27] Buhârî, teheccüd 9; Müslim, müsafirîn 204. [28] Ahmed İbn-i hanbel, Müsned, 5/284. [29] Hadis şârihleri, hadisde geçen “kâme bi” ifadesini namazda veya gece kalkıp sadece Kur’ân okumak şeklinde de açıklamışlardır. Ama namazdaki Kur’ân kıraati daha efdaldir. [30] Kânitîn birçok ma’nâ ifade eden bir tabirdir. Kunût’dan gelir; bu ise tâat, huşû, dua, namaz, ibadet, gece kalkışı, kıyâmın uzatılması, sükût ma’nâlarının hepsini ifade eder. Bunlardan hangisinin öncelikle kastedilmiş olduğunu hadis metninden anlamak icabeder. Sadedinde olduğumuz hadiste kıyâmu’lleyl yani “gece kalkışı” olduğu anlaşılmaktadır. [31] Mukantır, çok mal sahibi, aşırı zengin demektir. Öyle ise, hadiste bin âyet okuyana çok sevap verileceği ifade edilmiş olmaktadır [32] Ebû Dâvûd, salât 326. [33] Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 20, Tevhid 45; Müslim, Müsâfirin 266 ;Tirmizî, Birr 24. [34] Ebû Dâvûd, salât 313. [35] Tirmizî, Savm, 81. [36] Serahsî, Mebsut, 2/146; Kâsanî, Bedaius’s-Sanai fi Tertibi’ş-Şerai’, 2/276. [37] M. Fethullah Gülen, Günler Baharı Soluklarken, Gufranla Tüllenen Ay, s. 42-45.

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Ramazan Ayı ve Efendimiz’in (sas) Hayatındaki Yeri

On bir ayın sultanı, rahmet, bereket ve mağfiret ayı olan Ramazan kelime olarak “yaz sonunda yağıp yeryüzünü tozlardan temizleyen yağmur” mânasında “er-ramadî” kelimesinden veya “Güneş ışınlarından kum ve taşların yanıp kızması” anlamında olan “er-ramdâ” kelimesinden gelmektedir. Buna göre yağmur nasıl yeryüzünü temizleyip yıkarsa; kızgın yer, orada yürüyenlerin ayaklarını nasıl yakarsa, Ramazan ayı da öylece günahları temizler, yakar, yok eder.[1]

Ramazan ayını değerli ve ayrıcalıklı kılan hususlar;  Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirilmesi, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin bu ayda bulunması, farz olan oruç ibadetinin bu ayda tutulması, teravih, mukabele, i’tikâf, iftar, sahur ve fıtır sadakası gibi önemli ibadetlerin hep bu ayda yapılmasıdır.

Ramazan orucu Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye hicretinin ikinci yılında, Bedir Gazvesinden önce Şaban ayında şu âyet-i kerime ile  farz kılınmıştır:[2]

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenalıklardan korunmayı umabilirsiniz. Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruca başlasın. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.”[3]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan ayına kavuşma aşk ve iştiyakını, arzu ve isteğini, Receb ayından başlamak üzere “Allah’ım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır!”[4] diyerek dua dua dillendirmiştir.

Ramazan Tahşidatı

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ramazan öncesinde ve Ramazan ayında yaptığı hutbe ve sohbetlerinde, Mümimlerin Ramazan-ı Şerif’e zihnen, fikren, kalben ve ruhen hazır hale gelmeleri ve bu ay içerisindeki ibadetleri hakkıyla eda etmeleri için Ramazan ayının fazilet ve bereketi hususunda şu tahşidatlarda bulunarak onları teşvik etmiştir:

“Ey insanlar, büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınıza geldi. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazları meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır. Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer. Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir. Bu ay yardımlaşma ayıdır, bu ay mü’minlerin rızkını arttıracak aydır. Bu ayda her kim oruçlu bir mü’mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden azat olmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur. Ashab-ı Kiramdan bazıları, ‘Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz.’ dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü, ‘Allah bu sevabı bir tek hurma ile bir içim su ile bir yudum süt ile oruçlu mü’mine iftar ettirene de verir’ buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler: Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur. Bu ayda her kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse Allah onu affeder ve Cehennemden uzak tutar. Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı kılarsınız, diğer ikisinden ise hiçbir vakitte ayrı kalamazsınız. Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, Kelime-i Şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah’tan mağfiret ve bağışlanma dilemenizdir. Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah’tan Cenneti istemek, diğeri Cehennemden Allah’a sığınmaktır. Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.”[5]

“Ramazan ayı geldi. Bu ay, Allah’ın oruç tutmayı farz kıldığı mübarek bir aydır. Bu ayda semanın (cennetin) kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve Allah’a karşı gelen azgın şeytanlar bağlanır. Bu ay içinde öyle bir gece vardır ki, bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecenin faziletinden mahrum kalan (bin ayın faziletinden) mahrum kalmış olur.”[6]

“Ramazan ayının ilk gecesi olunca, şeytanlar ve azgın cinler zincire vurulur, cehennem kapıları kapatılır ve hiçbiri açılmaz. Cennetin kapıları açılır ve hiçbiri kapanmaz. Sonra bir (melek) şöyle seslenir: Ey hayır dileyen, ibadet ve kulluğa gel! Ey şer isteyen günahlarından vazgeç! Allah’ın bu ayda ateşten azad ettiği nice kimseler vardır ve bu Ramazan boyunca her gece böyledir.”[7]

“Ramazan ayı size bereketiyle geldi, Allah o ayda sizi zengin kılar, bundan dolayı size rahmet indirir, hataları yok eder, o ayda duaları kabul eder. Allah Teâlâ sizin (Ramazan ayındaki ibadet ve hayır konusunda) birbirinizle yarış etmenize bakar ve meleklerine karşı sizinle övünür. O hâlde iyilik ve hayırdan yana Allah Teâlâ’ya kendinizi gösteriniz. Ramazan ayında Allah’ın rahmetinden kendisini mahrum eden kimse bedbaht kimsedir.”[8]

“Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, beş vakit namaz ile cuma bir sonraki cumaya kadar ve Ramazan diğer Ramazan’a kadar, aralarında işlenen günahlara kefarettir.”[9]

“Kim Allah’a inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.”[10]

Ramazan-ı Şerif’in Değerlendirilmesi

Her konuda rehber olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashâbına, Ramazan ayını nasıl değerlendireceklerini, Ramazan orucunu nasıl tutacaklarını ve oruç esnasında nelere dikkat edeceklerini hem yaşayarak hem de bazı tavsiye ve uyarılarda bulunarak öğretmiştir.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ramazan günlerinde bol bol Kur’an okur, hayır ve hasenatta bulunurdu. Cebrâil (aleyhisselam), Ramazan sonuna kadar her gece Kendisine gelir ve O’na Kur’an okuyup dinletirdi.[11]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan ayının gündüzlerini oruçla gecelerini de Kur’an tilaveti, teravih, gece namazı ve teheccüd gibi ibadetlerle geçirir. Ramazan-ı Şerif’in gündüzlerini ve gecelerini değerlendirmeye teşvik ederek şöyle derdi:

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.”[12]

“Kim İnanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ın gecelerini ihya ederse geçmiş günahları bağışlanır.”[13]

Ramazan’ın son on gününe, ayrı bir önem verir, Mescid-i Saadet’te i’tikâfa girer, ibadet ve taatle meşgul olurdu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar her yıl on gün i’tikâfa girerken, vefat ettiği yılın i’tikâfı yirmi gün sürmüş, o yıl Ramazan ayında Cebrâil’e (aleyhisselam) Kur’an-ı Kerim’i iki defa arz etmişti.[14]

İnsanların en cömerti olan Alllah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazanın gelmesiyle adeta coşardı. İbn-i Abbas’ın (radıyallahu anh) ifadesiyle, bilhassa Ramazan ayında, Cebrâil’le (aleyhisselam) buluştuğu zaman cömertliği daha da artardı… O günlerde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert olurdu.”[15] Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına da; “Ramazan ayında verilen sadaka daha faziletlidir.”[16] buyurarak müminleri cömertliğe bol bol sadaka vermeye teşvik ederdi.[17] Ramazana mahsus ibadetlerden biri olan “fıtır sadakası”yla da infak ve cömertlikte daha fazlasını yapamayanlar için adeta bir alt sınır çizen Allah Resûlü, insanlar bayram namazına çıkmadan önce, Ashâbına fıtır sadakası vermelerini emrederdi.[18]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir aylık rahmet ve bereket mevsimini ibadetle, taatle geçirmiş olmanın sevincini ashâbıyla birlikte bayram ederek kutlardı. O bayram namazına gitmeden önce gusleder[19] ve namazın kılınacağı yere giderken değişik bir yol izlerdi.[20] Bayramı tekbir ve tehlillerle karşılardı.[21]

Rahmet Peygamberi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahmet, mağfiret ve bereket ayı olan Ramazan ayına erişip de ondan bağışlanmadan çıkan kimseyi kınamış ve o kimse için: “Ramazan ayına girdiği hâlde günahlarını bağışlatmadan Ramazan’dan çıkan kimsenin burnu yerde sürünsün!”[22] buyurmuşlardır.

Ramazanı mübarek kılan en önemli unsurlardan biri de Kur’an’ın ifadesiyle “bin aydan daha hayırlı” olan Kadir Gecesini içinde bulundurmasıdır. Bu geceye çok önem veren Rahmet Peygamberi, Ramazan ayı içinde gizlenmiş olan Kadir Gecesi’ni “Ramazan’ın son on günü içinde arayın!” buyururdu.[23] Ramazan ayının son on günü içindeki tek sayılı gecelerin Kadir Gecesi olma ihtimalinden dolayı[24] kendisi de, aile efradı ile birlikte 23., 25. ve 27. geceleri uzun süre ibadet ederek geçirirdi.[25]

Kadir Gecesi

Kur’ân-ı Kerim’in Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına toptan indirilmiş olduğu gecedir. Cebrâil (aleyhisselam), Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk vahyi Alak sûresinin “İkra! Oku!” emriyle başlayan ilk beş âyetini bu gece getirmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de aynı isimle anılan “Kadir sûresi” vahyin başlangıcından ve bu gecenin büyük kudsiyet, fazilet ve bereketinden, bu gece kâinatı kaplayan ilâhî esenlikten bahsetmektedir: “Biz Kur’ân’ı Kadir gecesi indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi. O gece Rablerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner… Artık o gece bir esenlik gider.. tâ tan yeri ağarıncaya kadar.”[26]

Duhân sûresinde ise bu gecenin kudsiyetine yemin edilmektedir: “Açık olan ve gerçeği açıklayan bu Kitâb’a yemin olsun ki; biz onu kutlu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz haktan yüz çevirenleri uyarıcılarız. O öyle bir gecedir ki, her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile o zaman yazılıp belirlenir…”[27]

Kadir gecesi, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine olan düşkünlüğü, sevgi ve muhabbeti sebebiyle yaptığı bir duanın kabul edilmiş hâlidir, şöyle ki: Fahr-i Kâinat Efendimiz’e kendisinden önceki insanların ömürlerinin müddeti veya bu ömürlerden Allah’ın dilediği kadarı gösterildi. Bunun üzerine ‘Başka ümmetlerin uzun ömürleri içinde yapamayacakları amelleri ümmetim kısa ömrü içinde yapmış olsun.’ diye dua etti. Allah da O’na (içinde bu gece bulunmayan) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti.”[28]

Hakîm-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak, Kadir gecesinin Ramazan’ın hangi gecesi olduğunu önce Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirmiş daha sonra da unutturmuştur.[29] Ta ki, ihya edilsin. Sadece bu geceyi ihya eden de belki hissedar olabilir ama, her geceyi Kadir bilip ihya edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.[30]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu gecenin Ramazan’ın son on veya yedi günündeki tek gecelerden birisi olduğunu söylemiştir.[31] Ancak 27. gecesi olduğunu belirten hadîs-i şerifler, ekserî âlimler tarafından büyük kabul görmüş ve bütün İslâm âlemi de bunu benimsemiştir.[32]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kadir gecesiyle ilgili beyanlarında şunları vurgulmıştır:

“Allah, Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.”[33]

“Her kim Kadir gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlaslı bir biçimde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.”[34]

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affolunur.”[35]

“Kadir gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.”[36]

“Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve sabah namazlarını cemaat ile kılarsa, Kadir gecesinden fazla bir hisse alır.”[37]

Hazreti Âişe validemiz Peygamber Efendimiz’e; “Ey Allah’ın Resûlü, şâyet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim?” diye sormuş Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şu duayı okumasını ona söylemiştir:

“ اللَّهُمَّ إِنَّكَ عُفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي”

Allahım! Sen çok affedicisin, kerimsin, affetmeyi seversin, beni de affet.”[38]

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hayatında Ramazan ayında meydana gelen önemli hadiselerden bazıları şunlardır:

Nübüvvetin Başlangıcı; Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)Hira’da ilk vahyi alması;

Alak Sûresi’nin ilk beş ayetinin nüzûlü (610)

Hazreti Hadîce validemizin (radıyallâhu anha) vefatı (620)

Peygamber Efendimiz’in Sevde bint-i Zem’a (radıyallahu anha) validemizle evlenmesi[39]

Muâhât; Ensâr ve Muhâcir arasında kardeşliğin tesisi (1/623)

Hazreti Hamza’nın (radıyallâhu anh) Sîfülbahr (‘Îs) Seriyyesi (1/623)

İlk farz Ramazan orucu (2/624)

Bedir Gazvesi (2/624): Hicret’in ikinci yılı Ramazan ayında hareket edilmiş, Ramazan’ın on yedinci günü Mekkeli müşriklere karşı büyük bir zafer kazanılmıştır.[40]

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kızı Rukıyye’nin (radıyallâhu anha) vefatı (2/624)

Umeyr İbn-i Vehb’in Peygamber Efendimiz’e suikast girişimi ve Müslüman oluşu (2/624)

Sadaka-i Fıtr’ın (Fitre) vacip olması (2/624)

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zeyneb bint-i Huzeyme (radıyallahu anha) validemizle evlenmesi (3/625)

Hazreti Hasan’ın (radıyallâhu anh) doğumu (3/625)

Müreysî’ (Benî Mustalık) Gazvesi’nden dönüş (5/627)

Peygamber Efendimiz’in Cüveyriye validemizle evlenmesi (5/627)

Medine’de Kuraklık Yaşanması ve yağmur duası (6/628)

Abdullah İbn-i Revâha’nın (radıyallâhu anh) keşif amaçlı Hayber Seriyyesi (6/628)

İzâm Seriyyesi (8/630)

Mekke’nin fethi (8/630)

Kâbe’nin putlardan temizlenmesi (8/630)

Rahmet Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yıllarca kendisine ve ashabına her türlü şiddeti reva gören Mekkelileri affetmesi (8/630)

Ebû Süfyan ve hanımı Hind’in Müslüman olması (8/630)

Hakîm İbn-i Hizam’ın Müslüman olması (8/630)

Dırâr Mescidi’nin Yıktırılması (9/630)

Tebük Sefer’inden Dönüş (9/630)

Taifli Sakîf kabilesinin Efendimiz’i Ziyareti (9/630)

Himyer Meliklerinin İslâm’ı Kabulü (9/630)

Peygamber Efendimiz’in Kur’ân’ı Arza-i Âhiresi ve İtikafı (10/631)

Hazreti Ali’nin Yemen Seriyyesi (10/631)

Benî Becîle, Benî Gâmid Heyetlerinin Efendimiz’i Ziyareti (10/610)


Dipnotlar:

[1] Râzî, Tefsîr, 5/71; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, 7/160-162. [2] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/248. [3] Bakara sûresi, 2/183-185. [4] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 4/189. [5] İbn Huzeyme, es-Sahîh, savm, 2 (1785); el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân (3329); el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, 2/94-95. Ayrıca başka bir rivaytte; Selman-ı Fârisî (ra) diyor ki: “Allah Rasulü (sas), Şaban ayının son günü bizlere şöyle hitap etti: “Ey insanlar! Üzerinize büyük ve bereketli bir ay gelmektedir. Onda bir gece (Kadir gecesi) vardır ki, bin aydan hayırlıdır. Allah Teala, o ayın orucunu farz kılmış, gece ibadetini (teravihi) çok değerli bir nafile kılmıştır…” İbn-i Huzeyme ve Beyhaki’den rivayet edilmiştir. Bkz. M. Zekeriye Kandehlevî, Fezâil-i A’mâl, s.564. [6] Nesâî, Sıyâm, 5. [7] Tirmizî, Savm,1; İbn Mâce, Sıyâm, 2. [8] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 3/344. [9] Müslim, Tahâret, 16. [10] Buhârî, Îmân, 28. [11] Buhârî, Savm, 7. [12] Buhârî, Îmân, 28. [13] Nesâî, Sıyâm, 39. [14] İbn Mâce, Sıyâm, 58. [15] Buhârî, Bedü’l-Vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 48, 50. [16] Tirmizî, Zekât 28. [17] Tirmizî, Zekât, 28. [18] Buhârî, Zekât, 76. [19] Muvatta’, Îdeyn, 1. [20] Buhârî, Îdeyn, 24. [21] Buhârî, Îdeyn, 12. [22] Tirmizî, Deavât, 100. [23] Muvatta’, İ’tikâf, 6. [24] Buhârî, Ezân, 135. [25] Tirmizî, Savm, 81; Nesâî, Sehv, 103. [26] Kadir sûresi, 97/1-5. [27] Duhân sûresi, 44/1-5. [28] Muvatta, Îtikaf, 6. [29] Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr, 2; Müslim, Sıyâm, 213. [30] Gülen, Fasıldan Fasıla, 2/32; Bediüzzaman Hazretleri de bu gizlilikle ilgili olarak şu izahatı yapar: “Malumdur ki, Cenâb-ı Hak şu imtihan dünyasında çok mühim şeyleri gizlemiştir. İnsanın ecelini ömrü içinde, makbul veli kullarını insanlar içerisinde ve ism-i azamı esma-i hüsna içinde gizlemiştir. Aynı şekilde Cuma günü içinde icabet saati, beş vakit namaz içinde salât-ı vustâ, bütün ibadetler içinde rızayı ilahî, zaman içinde kıyamet, hayat içinde ölüm ve Ramazan günleri içinde kadir gecesi gizlenmiştir. Said Nursi, Sözler, s. 309; Algül, Hüseyin, Mübarek Gün ve Geceler, s. 21. Bunlar gizli kaldıkça sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir. Üstad Bediüzzaman, bazı şeylerin bazı şeyler içinde gizlenmesinin hikmetinin, o şeyin diğer fertlerini de kıymetlendirmek olduğunu ve eğer bu gibi özel şeyler açıklanırsa, diğer şeylerin değerden düşeceğini belirtir.Said Nursi, Mektubat, s.476; Hutbe-i Şamiye, s.124; Sünûât-Tulûâtİşârât, s.13; Sünûhât, s.29. [31] Tirmizî, Savm, 81; Nesâî, Sehv, 103. [32] Bu benimseme ile alâkalı, Bediüzzaman Hazretleri’nin yorumu şöyledir: “Yarın (27.) gece leyle-i Kadr olma ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler, o geceye leyle-i Kadri tahsis etmişler. Hakiki olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor. İnşallah hakiki hükmünde kabule mazhar olur.” Said Nursi, Şualar, s. 510 [33] Suyûtî, Câmiu’s-Sagîr, 2/269. [34] Buhârî, Kadr, 1; Müslim, Müsâfirîn, 175. [35] Buhârî, Sıyam, 71. [36] İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, 3/289. [37] İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, 3/289. [38]Tirmizi, Deavât, 89; İbn Mâce, Duâ, 5. [39] Şevvâl ayında ayında olduğu da rivayet edilir. (bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 8/53,217; Zürkânî, şerh ale’l-Mevâhibi’l-Ledünniyye, 4/377. [40] Tirmizî, Savm, 20; İbn Kesîr, Bidâye, 3/303.

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz