Hüsn-ü Zan ve İhtiyatlı Olma Arasında Nasıl Bir Denge Kurulmalıdır?

Bir Müslüman, başkaları hakkında kötü şeyler düşünmemeli, ulu orta konuşmamalıdır. Onun, diğer Müslümanlar hakkında söylenenlere, uydurulan haberlere inanmaması, ihtiyatlı davranması lazımdır. Başkaları “falan şöyle yaptı, böyle etti.” dese, hakhukuk gözetmeyen bazı gazeteler bunu yazsa da bir mümin aceleci davranmamalı, dedikodulara ve gıybetlere girmemelidir. Eşyada ibâha esas olduğu gibi, insanlarda da masûmiyet esastır. O halde insan, aslından emin olmadığı iddialarla başkalarını hemen mahkum etmemelidir.

Günümüzde, haberdar olma hakkı, haber alma hürriyeti gibi bahanelerle insanların iffetlerine ve şahsiyetlerine saldırılıyor. Kim vermiş ki iffetlerle, ismetlerle oynama hakkını? Kur’an’da mı yazıyor, Sünnet mi söylüyor bunu? Bize iffetleri, ismetleri sıyanet düşer. Hukuk açısından bakıldığında da, bir cürüm delilleriyle sübut bulacağı ana kadar maznun, masum sayılır. Cenâbı Allah bizleri insanların hata, kusur ve günahlarını ortaya çıkartmak için görevlendirmedi. Bilakis, tecessüsü, insanların gizli hallerini araştırmayı yasakladı. İnsan kendi nefsini daima sorgulamalı, fakat başkaları hakkında da hüsnü zan kapılarını ardına kadar açık bırakmalıdır.

Allah (cc) insanlara, başkaları hakkında kötü düşünme, elinalemin eksiğini, kusurunu görme şeklinde bir sorumluluk yüklememiştir. Efâli mükellefîn (bir Müslümanın yapması gereken fiiller) arasında “Falan şahıs özür dilerim zina etmişti, hırsızlık yapmıştı, neden bunu teşhir etmediniz, gidip şahitlik yapmadınız, gidip adamın canına okumadınız?” diye hesap sorulacak bir yükümlülük yoktur. Zina, hırsızlık ve benzeri suçlarda suçluyu bulma ve cezalandırma ancak devletin yapacağı bir iştir. Devlet denen, toplum denen müesseseler vardır, onlara karşı cinayet işleniyorsa bu âmme hakkıdır. Amme hakkı Allah (cc) hakkı demektir, bu hakla alakalı yapılacakları da sorumlu, vazifeli kimseler yaparlar.

Malum hadisi şerifte geçen “elle, dille müdahale” meselesi de sadece emri bi’lma’ruf nehyi ani’l münker hususunda umum için geçerlidir. Belki belli ölçüde annebaba kendi evlatlarına, muallim kendi talebelerine bu hadis zaviyesinden müdahalede bulunabilir. Fakat, elle müdahalenin asıl mercii devlettir. Dille müdahale herkes için olabilir; ama orada da üslup çok önemlidir. Kimse dinden soğutulmamalı, kaçırılmamalı, rencide edilmemeli, herkesin konumuna, durumuna, seviyesine uygun şeyler anlatılmalıdır. Hadisi şerifte kalbten buğz etme maddesi de vardır ki bunu, yapılan bir kötülüğe katılmama, kalben taraftar olmama, kötülüğü yapanla alakayı kesme şeklinde anlayabiliriz. Kendini insanlığın hidayetine adayanlar kalbî müdahaleyi dua etme, “keşke şu insan hidayete erse, kötülüklerden vazgeçse” diye içinden geçirme şeklinde de anlayabilirler.

Berika’nın müellifi Konyalı İmam Hâdimî, “Bir mümini zina halinde bile görsen, yanlış gördüğünü düşün. Dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm.’ de. Sonra da, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir şeye düşürme.’ deyip çek git.” diyor. Hz. İmam’a çok hürmetim var; ama o sözünü fazla buluyorum. Bence, gördün ki, bir mümin bir yerde böyle bir haldedir; tecessüs etmeden sırtını dön; “Allah’ım! günahkar kullarına hidayet et, beni de affeyle.” de ve gördüğünü unut.

Allah Rasûlü (sav), bizzat itiraf edene dahi “Dön, git, tevbe et. Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” buyuruyorken insanlara ne oluyor ki, başkalarının en mahrem hallerini araştırıp teşhir ediyorlar! Acaba onların kendi ayakları kaysa, aynı duruma düşseler, haklarında nasıl muâmele yapılmasını arzu ederler?. Hata ve kusurlarının ortaya dökülmesini, sırlarının açılıp saçılmasını mı isterler?

Evet, en çok zikredeceğimiz isimler Gaffâr ve Settâr olmalı; günahlarımızı bağışlasın ve bizi utandıracak şeyleri setretsin, mahşerde bizi rüsvay eylemesin! Kalbimizden geçen şeylerden dolayı dahi bizi sigaya çekerse ne yaparız?. Yunus gibi “Senin ismin Gaffâr iken ya ben kime yalvarayım.” deyip O’na iltica etmeli.

Cenâbı Hakk’ın muamelesi insanların hüsnü zanlarına göre midir?

Açıklama: Belki bir insan esfeli sâfilindedir; fakat, başkaları onu â’lâyı illiyyînde görüyorlar. Bu hususta, Cenâbı Hakk’ın muamelesi insanların hüsnü zanlarına göre midir?

 Cenâbı Hak, insanların hüsnü zanlarını bir dua kabul edebilir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sav), cenazesinde kırk (hatta bir rivayette üç) salih adam bulunan bir insanın cennete gideceğini müjdelemiş, o insanların iyi şehadette bulunmalarının şefaatçi olacağını beyan buyurmuşlardır.

Bununla beraber, Allah’ın rahmetine sığınma, “Sadece Senin kapın var.” deme çok önemlidir. Hani bir menkıbede anlatılır: Bir zat pek çok talebe yetiştiriyor. Talebeler, bir zaman sonra ufukları açılınca bakıyorlar ki; efendi hazretleri şekavet kutbunda duruyor. Yavaş yavaş ayrılıyorlar onun yanından, birer birer gidiyorlar. Tek bir mürid kalıyor vefa ile dopdolu. “Dine muhalif bir yanı var mı üstadın?” diye düşünüyor; kılı kırk yararcasına dini yaşayan, mişkâtı nübüvvet altında hareketlerini götüren bu zatta dine ters hiçbir şey görmüyor. Herkes gitse de o kalıyor hocasının yanında. Birgün Hak Dost diyor ki, “Arkadaşların neden gitti, sen neden kaldın?” Sorusunda ısrar edince vefalı talebe cevaplıyor. “Efendim, onlar, hakkınızdaki müşahedeleri ve berzahî mahiyetiniz itibariyle sizi şakî gördüklerinden yanınızdan ayrılmayı uygun buldular. Bana gelince, gözüm sizde hakikate açıldı. Size vefasızlık edemezdim.” diyor. Şeyh efendi, “Evladım, ben o yazıyı kırk senedir öyle görüyorum; ama bana başka kapı gösterebilir misin ki ona gideyim…” diyor. Bu sözünden sonra o şakî yazısı silinip “saîd”e inkılap ediyor.

Onun için meselenin imtihan yönünü de ihmal etmemek lazım. Siz başınızı eşiğe kor beklersiniz de, kırk sene hiç kabul edilmeyebilirsiniz. Bir fert namaz kılsa, oruç tutsa, binlerce ibadet ü tâat yerine getirse de, ancak Allah’ın rahmetiyle cennete gidebilir. O murad buyurursa, bütün insanlığı cehenneme koyar ve buna kimse bir şey diyemez; mülk O’nundur; istediği gibi tasarruf eder. O zat, bu mülahazalarla başını bu eşikten hiç kaldırmıyor, hep vefayla davranıyor. Allah (cc) bu şahsın zatında örnek alınacak bir yüksek karekteri ortaya koyuyor. Kırk sene Rabb’isine el açmış, o kapıdan başka kapı bilmemiş, neticede bir vefa kahramanı olmuş.

İşte, bu vefa çok önemlidir. Bazen bir söz, bir tavır, bir davranış Hak katında pek hora geçer. Bilemeyiz, Erzurumluların ifadesiyle bahane tanrısı’nın, kimi ne ile affedeceğini bilemeyiz. Bize düşen şey, kemâli sadakatle O’na bağlı yaşamaktır. O’nsuz yapamayacağımızı hem vicdanımızda duymak, hem de bunu her fırsatta ifade etmektir.

Geçenlerde Onikinci Nota münasebetiyle söylemiştim; Üstad da aynı şeyi ifade ediyor: “Senden başka kapı yok ki ona gidilsin.” diyor. Bu genel bir mülahazadır. İbrahim Ethem de aynı nağmeyi seslendiriyor:

“Hecertü’lhalka turran fi hevâke Ve eytemtü’l iyâle likey erâke Velev katta’tenî fi’lhubbi irben Lemâ hanne’l füâdü ilâ sivâke.

 Tecâvez an daîfin kad etâke Ve câe râciyen yercû nidâke Ve in yekü ya müheyminu kad asâke Felem yescüd lima’bûdin sivâke.

İlahî abdüke’l âsi etâke Mukırran bi’zzünûbi ve kad deâke Fein tağfir fe ente ehlün lizâke Fein tadrud femen yerham sivâke.”

(Allah’ım, Senin uğruna her şeyi terkettim, Cemâlini görmek için çolukçocuğu yetim bıraktım, Aşkınla beni parça parça etsen de, Şu kalbim Senden başkasına meyl etmeyecektir. Eşiğine gelmiş bu dilenciyi hoşgör. Hoşgör ki, o Senin davetinden ümitlenip Sana koşmuştur. Ey her şeyi bilen, her şeyden haberi olan Müheymin, Kulun günahlara batmıştır, batmıştır; ama Senden başkasına da secde etmemiştir. İşte, asi kulun kapına geldi, Günahlarını itiraf edip yalnız Sana iltica ediyor. Onu affedecek sadece Sensin; Affetmez de kapından kovarsan, Senden başka kim var ki ona merhamet etsin.)

Evet, “Her ne kadar hayatım sana isyanla geçmişse de Sen’den başka mabuda secde etmedim.” diyor. İşte bu duygu, nezdi uluhiyette hora geçen bir duygudur. Bu duyguda bir mahviyet vardır; ma’siyeti kabul vardır. Şahsı adına yaptığı en küçük inhirafları çok büyük ve mahvedici olarak görme vardır. Fakat aynı zamanda Allah’ın rahmetinin enginliğine sığınma da vardır.

Hüsnüzanın öneminden bahseder misiniz?

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlâk-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında: ‘Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca bence yahşi bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu cennetiyle sevindirir.’ Evet, Hazreti Ömer gibi bir insan bile; ‘Dünyaya girdiğim gibi çıkmayı ümid ederim’ diyorsa herkesin başkaları hakkında düşüncelerini ve tavırlarını iyi ayarlaması lazım. Ne Cennet hâzini olalım, ne Cehennem zebanisi: Ne Cehennem’e insanları sokmaya çalışıyor gibi tavır alalım, ne de Cennet’e sevk ediyor gibi davranalım.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen duada bulunmalıyız. Bazen hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek ilgili kişilerin eliyle tokat yeme de mukadderdir. Mesela ben arkadaşlar arasında birisi iyi görünüyor, tavır ve tutumu samimi geliyorsa önce ona hüsnüzan beslemiş, fakat hemen ardından şöyle diyerek Allah’a yönelmişimdir: ‘Ya Rabbi! Sen varken hüküm bana düşmez. Ben bu kulun hakkında hüsnüzan ediyorum, bu mevzuda beni yalancı çıkarma!’

Evet, nazik bir mesele bu. Dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır; ‘İnsan sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler belli bir noktaya gelir ki Cennet’le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir iş karıştırır ve Cehennem’i boylar.’ Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.

Günah Karşısındaki Tavrımız Nasıl Olmalıdır?

İnsan, dış görünüşüne önem verdiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibariyle de dikkatli yaşamasını bilmelidir. Mesela, insanın bir yerinde göze batacak bir şey varsa, dikkat çeker diye onu gizler.. yakası kıvrık kalmıştır, pantolonun paçası bozulmuştur; farkına varınca hemen onu düzeltir. Bunun gibi, kalbde bir inhiraf olduğunda, ruhta hedefinden sapma meydana geldiğinde de hemen harekete geçmesi lazımdır.. harekete geçip onun çaresine bakması, yoluna koyması lazımdır.

Mesela, göz yoluyla kalbe bir şey gelebilir; kulak veya ağız vesilesiyle kalbe bir şey bulaşabilir. İnsan görünüşündeki dağınıklık kadar, belki ondan daha fazla, gönül hayatındaki bu tür dağınıklıklara dikkat etmeli ve devamlı hassas yaşamalıdır. Hiç olmayacak şekilde, mesela konuşurken ağzından kaçırıverirsin: “Filanca yüzüme bakarken biraz aval aval baktı.” O şahıs kendisine söylenince bundan rahatsızlık duyacaktır. Hemen arkasından koşup, ona yetişip “Ağzımdan bilmeyerek böyle bir şey çıktı, hakkını helal et.” demek icap eder. Aynen bunun gibi, “Niye hava soğuk?” diye aklından geçti. Hemen arkasından “Estağfirullah ya Rabbi, Senin soğuğuna, sıcağına karışamam.” demelidir.

İnsan, üstünebaşına, yakasınapaçasına dikkat ettiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla Allah’ın ölçüleri içinde O’nun sevimsiz kabul ettiği şeylere karşı da teyakkuz halinde yaşamalıdır. Bazı hassas tipler vardır. Giysisiyle, oturduğuyattığı yeriyle düzen arayışı içindedirler. Ama ruhi hayatında o kadar duyarlı değildirler. Bazı insanlar da düzensizdir, çevresi, eşyaları karışıktır. Fakat, ruhî hayatı itibarıyla fevkalade bir insandır. Bunlar birbirine uymayabilir. Ama bazıları da var ki, hem dış görünüşü itibarıyla, hem de iç hayatı, ruhî ve kalbî yönüyle her zaman hassastır, duyarlıdır. Herhalde en iyi insan da odur: İçdış ahengi mevzuunda fevkalade hassas ve duyarlı yaşayan, eğribüğrü şey görmek istemeyen insan… Bu çok önemlidir.

İnsana bazen bazı şeyler ağır gelebilir. Fakat aklımızdan geçen şeylerden dolayı bile, marzı ilahîye (Allah’ın rızasına) muvafık değildir korkusuyla, günah işlemiş gibi davranılmalı. Günah dediğimiz şeyin sürekli kendisini hissettirmesi müminin kalbinin cilasındandır. Çok parlak bir kalbe bir kere bile kir düşmüşse aradan elli sene geçse dahi o kalbin sahibi, o günahı sanki o gün işlemiş gibi duyar. Günaha karşı koymanın en güçlü yolu da budur. Bir kere yapmışsa bir masiyet, onu yeni yapmış gibi vicdanını incitici olarak bulur. “Keşke” der. “Keşke” Bu önemlidir. Siz günahınızı unutursanız o, öbür tarafta başınıza gâile (dert, felaket) olur. Allah’ın rahmeti unutulmamalı, günah da unutulmamalı. O’nun affediciliği unutulmamalı; ama günahın çirkinliği de unutulmamalı. Mümin, bir kere hata etse bir ömür boyu onun için gözyaşı döker.

İşlenen günahlardan dolayı kalp ölür mü?

Üstad Hazretleri Lem’alar’da, Hazreti Eyyub aleyhisselâmın zâhirî yara ve hastalıklarıyla bizim bâtınî, ruhî ve kalbî hastalıklarımızı kıyaslıyor ve “İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazreti Eyyub’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalp ve ruhumuzda yaralar açıyor.” diyor. Hazreti Eyyub aleyhisselâmın, kısacık dünya hayatını tehdit eden yaralarına mukabil, bizim mânevî yaralarımızın, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ettiğini söylüyor. Günahların kalbe işleyip iman nurunu çıkarıncaya kadar onu katılaştırdığını, kapkara hâle getirdiğini anlatıyor ve “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırır. Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler -neûzu billâh- mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler” diyor.

Demek ki, her günah kalp ve ruhta yaralar açıyor. Eğer günahın yaptığı tahribat bir yara cinsindense, onun tedavisi mümkündür. Tevbe ve çok ciddi bir nedametle Cenabı Hak’tan tamir talebiyle onlar tedavi edilebilir. Çünkü, bazı latîfeler, ince ve hassas duygular vardır ki, bunlar ruh ve kalbin direği ve esası durumundadır. Cenâbı Hakk’ın engin rahmetindendir ki, bunlar, pek çok yaralar alsalar, pörsüyüp solsalar da ölmezler. Evet, insan, bir aralık tökezlese, günahlara girse ve bazı latîfelerini soldursa bile belli bir terbiye ve rehabilite ile kendi özüne yönelirse, kalbî hayatın asıl kaynağı olan latîfeler yeniden canlanır. Dolayısıyla belli günahlar neticesinde yaralanan, sararan, kurumaya yüz tutan bu latîfeler, gönülden gelen bir pişmanlık ve ciddi bir tevbeyle tekrar yeşerir, boy atar ve meyve verir.

Hazer Et!..

Bazı latîfeler de vardır ki, işlenen bir kısım günahlar neticesinde ebediyyen kurur, söner ve ölür. Ama zannediyorum bu latîfeler, insanın ruhî ve kalbî hayatı adına asıl hayat kaynağı olan latîfelerden değildir. Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

Evet, dünyaları istiab edebilecek duygular vardır insanda. Cihanlar, Cenabı Hakk’ı Zat-ı ulûhiyetine yakışır şekilde -bi kem u keyf- göstermekten acizdir. Fakat insanın kalbi, fuadı, latîfe-i rabbâniyesi O’nu gösterebilecek bir aynadır. Ahmet b. Hanbel’in naklettiği bir hadis-i şerifte Cenabı Hak, “Yeryüzü ve gökler Beni içine almaktan aciz kaldı. Lakin Beni, yumuşak huylu, halim-selim bir mü’min kulumun kalbi içine aldı.” buyurmaktadır. İbrahim Hakkı hazretleri çok güzel bir üslupla bu hadisi tercüme etmiş ve şöyle demiştir: “Sığmam dedi Hak arz u semaya / Kenzen bilindi dîl (gönül) madeninden.” Arz ve sema deyince ışık hızıyla trilyon trilyon sene ötedeki sistemleri de düşünün; o tarifi imkansız uzaklıklardan insanın şah damarına kadar olan mesafedeki her şeyi bir kitabın parağrafları, cümleleri, satırları, kelimeleri, harfleri haline getirin ve hepsini birden serin gözünüzün önüne… Onların hepsi biraraya gelse de Zat-ı ulûhiyete tam aynalık yapamaz; belki O’na dair önemli bilgiler verir ama O’nu tam aksettiremez. Evet, arz ve sema tam bir ayna olamaz, fakat, siz O’nu kendi vicdanınızda duyabilirsiniz; latîfe-i rabbâniyenizde, kalbinizde, fuâd dediğiniz kalbinizin o derinliğinde hissedebilirsiniz. Gönlünüz adeta bir maden ocağı ve O da orada bir defineymiş gibi -yine bi kemm u keyf- O’nu bulabilirsiniz. Kalbinizin sezmesi, kainatların ifade ettiği manaların çok üstünde bazı şeyler ifade ve ifâza eder.. çünkü, Allah sizi dünyaları içine alabilecek duygularla, latîfelerle donatmıştır.

İşte, bu latîfelerden bazıları söner, kurur ya da ölürse, insan ancak o latîfenin ayağıyla alabileceği mesafeleri artık alamayabilir. Mesela, bir insanın hissi sönmese, şuuru ölmese, iradesi felç olmasa bile latîfe-i rabbâniyesi kurumuşsa, onun kolu-kanadı kırılmışsa, latîfe-i rabbâniye ayağıyla ulaşacağı mertebelere ulaşmaz.

Genel kabule göre: İnsana havâss-ı hamse ya da havâss-ı hamse-i zâhire denilen, günümüzün ifadesiyle beş dış duyu kabiliyeti lutfedilmiştir. İnsan, bunlar vasıtasıyla sesleri, renkleri, miktarları, hareketleri, kokuları, tadları, soğukluk ve sıcaklığı hisseder. Havâss-ı hamse-i zâhire nefs-i hayvanînin idrak etme ve bilme kabiliyetinin bir kısmını oluşturur. Fakat asıl idrak etme ve bilme faaliyeti havâss-ı bâtınenin, yani iç idrak latifelerinin devreye girmesiyle tamamlanır. Havâss-ı bâtıne de hiss-i müşterek, mütehayyile (hayal gücü), vâhime (vehim gücü), hâfıza (hatırlama gücü) ve mutasarrıfa (tasarruf gücü) olmak üzere beştir. Bediuzzaman Hazretleri, insanda bunlardan başka, âlem-i gayba açılan daha pek çok pencerenin var olduğunu söyler. Mesela, işitme, görme ve tatma gibi hislerle beraber “sâika” ve “şâika” dediği hislerden de bahseder. İşte, bir insanda sâika diyeceğimiz latîfe ömüşse, o insan hayra sevkeden o latîfenin dürtülerini, tenbihlerini ve tetiklemelerini artık hissedemez. Yani, sâikanın kolu-kanadı kırıldığından dolayı ondan alacağı te’yid ve destekten mahrum kalır. Şâika da öyle bir latîfedir ki, insan onun tenbih ve tetiklemeleriyle din-i mübîni İslam’a ait en ağır sorumlulukların altına bile aşk u şevkle girebilir; dinini anlatırken, Necip Fazıl’ın ifadesiyle, öz beynini burnundan kussa ve gözünden yaş yerine kan akıtsa, yine de, büyük bir şevkle, “Değil mi ki Rabbimin yolundayım, O’nun nârı da hoş nuru da!” deyip yoluna devam edebilir. Fakat, insan bu tür latîfelerini muhafaza etme hususunda dikkatli davranmazsa, bir öpme, bir lokma, bir dâne ya da bir kelimeyle şâika hissinin ölümüne sebep olabilir. O latifesini öldürmek suretiyle ibadet ü tâat hususundaki aşk u şevkinin kolunu kanadını da kırmış olur.

Dolayısıyla, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir. Bazen, aslında birer nimet olan, bir İnternet sitesi, bir bilgisayar ekranı, bir telefon âhizesi ya da bir dergi sayfası birkaç latîfenin ölümüne sebep olur da insan hiç farkına bile varamaz. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayrı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen sahte bir tavır, yalan bir beyan, faydasız bir söz onu manen ölüme götürür. Hatta riyâkarca akıtılan bir kaç damla gözyaşı ya da “görsünler” düşüncesiyle ortaya konan bir davranış kalp ve ruhu felaket yoluna itebilir. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir.

İslam’la Sarılan Yaralar…

Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra da bazen “Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn – Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır.” (Mutaffifin, 83/14) hakikati tecellî eder de kalp bütün bütün mühürlenir. O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar, insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş ve kendini bitkinliğe, yorgunluğa, tembellik ve tenperverliğe atmış olur.

Eğer, insanı manevî alemler adına keşfe hazırlayan latîfeler ölmüşse, o insan ne kadar uğraşsa da keşfe açılamaz, terakki edemez. Velilerin ekserisi böyle bazı latifelerinin ölüp gittiğinden bahisle, kendi kendilerinden şikayette bulunmuşlardır. Çünkü ölen latifeler, önemli ölçüde onların terakkilerine mâni’ olmuştur.

Ancak şu hususu da ısrarla tekrarlamakta fayda vardır: Ölen latifeler katiyen hayatî latîfeler değildir. Eğer bunun aksi olsaydı, tevbeye çağrılmamızın bir manâsı kalmazdı ve şayet günahlar böyle hayatî latîfeleri bütün bütün öldürseydi, küfür ve Allah’ı inkâr karşısında hiçbir latîfe canlı kalamaz ya da yeniden dirilemezdi. O zaman da küfürden sonra imân, irtidattan sonra da geri dönüş kapıları tamamen kapalı demek olurdu.

Ayrıca, İslâm, insanın aslî fıtratına dönmesidir. Böyle bir dönüşle insan ikinci bir fıtrat kazanır. Eğer küfür ve inkâr, belli dönem itibariyle sahabenin aslî hüviyetini tamamen değiştirmiş olsaydı, o insanlardan hiçbiri imân edemez ve tabii gökteki yıldızlar haline gelemezlerdi. Aynı şeyi bazı büyük veliler için de söylemek mümkündür… Ashab-ı kiram efendilerimiz arasında Hazreti Ebu Bekir efendimiz gibi cahiliyede de, Müslümanlık’ta da haram karşısında eğilmemiş, cahiliye görmemiş, hep iffetle yaşamış insanlar vardı. Fakat öyleleri de vardı ki, İslam’dan önce sabah akşam içki içer, hiç ayık gezmez ve müslüman olduktan sonra gölgesinden bile geçmeyecekleri, adını anmaktan haya edecekleri şeyleri daha önceleri rahatlıkla işlerlerdi. Fakat, Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre: Amr b. As (ra) Peygamberimize gelerek, bağışlanmak şartıyla kendisine biat etmek ve müslüman olmak istediğini söylediğinde Peygamberimiz, “Bilmez misin ey Amr, İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret, kendisinden önceki günahları yok eder. Hac, kendisinden önceki günahları yok eder.” buyurur; İslam’ın, müslümanlıktan önceki her şeyi silip süpürüp götürdüğünü müjde eder. Demek ki, o dönemde ne kadar çatlama, kırılma, yıkılma ve tahrip olmuşsa, Müslümanlık onların hepsini tamir etmiş. Zaten İslam, insanlardaki eksiği, gediği, kırığı, döküğü tamir etmek için gelmiştir. Dökülüp yollarda kalanları kaldırıp varmaları gerekli olan noktaya yönlendirmek için gelmiştir. Öyleyse, insanlar Müslümanlığa girdikten sonra cahiliye döneminde bir kambur gibi sırtlarına aldıkları o günahlarla kalmazlar. Allah, onlara rahmetiyle muamele eder ve sırtlarında ağırlık yapan her şeyden kurtarır onları. Bundan dolayıdır ki, ashab-ı kiram efendilerimiz velilerin dahi kendilerine yetişemeyeceği yüce insanlardır; mazilerinde, sonradan günah olarak tebliğ edilen pek çok şey işlemiş olmalarına rağmen velileri bile geçmişlerdir. Demek ki, onlardaki hayatî latîfeler cahiliye döneminde bütün bütün ölmemiş ve onlar her zaman imâna açık kalabilmiştir. Sadece imana açık kalabilmiş de değil; bir başkasının ulaşması imkânsız mertebe ve derecelere de yükselmişlerdir.

Ne var ki, temkin ve teyakkuza daha uygun olan düşünce, Ashab efendilerimizin peygamber olmayan bir dönemde, bir fetret devrinde geldikleri ve bizim onlarla kıyaslanamayacağımız mülahazasıdır. Cenabı Hak, “Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15) buyuruyor. Bu ayeti her hatırlayışımda duygulanırım ve içimden “Allahım, rahmetin ne kadar geniş; bir Peygamberinden mesaj alamayan, Seni tanıma fırsatı bulamayan insanlara azap etmeyeceğini söylüyorsun.” derim. Evet, işaret ettiği başka hükümlerle beraber, bu ayet, fetret dönemlerinde, bir yaratıcı olduğunu kabul eden, aklıyla o neticeye varan insanların da kurtulabileceğini ifade ediyor. Eğer Sahabe efendilerimiz öyle bir dönemin avantajını paylaşıyorlarsa, demek ki onların durumu daha sonrakilerden farklıdır. Yani, tanımış, bilmiş, saraydan içeriye girmiş, harem dairesine ulaşmış ama orada kalmayıp dışarıya çıkmış, koridoru da geride bırakarak sokakta melanete dalmış insanlar onlarla beraber mütalaa edilemez. Bundan dolayı, bizim en küçük hatalardan bile kaçınmamız ve latîfelerimizi söndürmemeye, öldürmemeye azami gayret göstermemiz gerekir.

Yeniden Diriliş Talebi

“Hata” kelimesi bana Bakara suresinin son iki ayetini hatırlattı.. Peygamberimize Mi’rac armağanı olarak verilen ve Efendimizin “Her kim geceleyin Bakara sûresinden bu iki âyeti okursa ona yeter.” “Allah Teâla Bakara sûresini iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana, Arş’ın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz; kadınlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz. Çünkü bunlar hem salâttır (namazdır), hem duadır, hem Kur’ân’dır.” buyurduğu ve Hazreti Ömer ile Hazreti Ali efendilerimizin de, “Aklı başında hiçbir adam görmezdim ki, Bakara sûresinin sonundaki bu âyetleri okumadan uyusun.” dedikleri rivayet edilen iki ayet.. Bu ayetlerde bazı ihtar ve tenbihler de görüyoruz. Allah’ın, hiç kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmadığını; herkesin kazandığı iyiliğin kendi lehine, işlediği fenalığın da kendi aleyhine olduğunu okuyoruz. Sonra da “Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak hata yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma.” şeklinde bir dua öğreniyoruz. Oysa, Kur’an’ı bize talim eden Allah Rasûlü buyuruyor ki, “Hata ve unutmadan doğan sorumluluk, ümmetimden kaldırılmıştır.” Peygamberimiz bize hatayla ve unutmadan dolayı işlediklerimizden kalemin kaldırıldığını ve onlardan hesaba çekilmeyeceğimizi haber veriyor. Fakat, bu habere rağmen biz, “Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak hata yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma.” diye dua ediyoruz. Ve yine Efendimiz (sav) o meşhur duasında “Allahümme’ğsil hatayâye bimâis’selci vel’beradi ve nekkı kalbî mine’l-hatayâ kemâ yunakkas’sevbu’l-ebyadu mine’d-denesi ve bâid beynî ve beyne hatayâye kemâ bâatte beynel’meşriki vel mağrib – Allahım! Hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi kalbimi de günahlardan temizle. Benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır.” buyuruyor. Dikkat ederseniz, Efendimizin, kendisinden mağrib-meşrik arasındaki rakamlara sığmayacak mesafe kadar uzak olmasını istediği şey hatalardır, yani O aleyhine yazılmayan ve hesaba çekilmeyeceği şeyden bile uzak olmayı istemektedir.

İşte, adını bildiğiniz ya da bilemediğiniz, farkına vardığınız ya da varamadığınız, bazen büyük velilerin keşfettikleri ama bir isim koyamadıkları sâika ve şâika gibi pek çok latîfeniz vardır. Onların her biri sizi güçlü ve kuvvetli kılar; sizi yüreklendirir, bir iştiyak ve bir insiyak kahramanı haline getirir. Onlar vesilesiyle, kanat çırpmadan hemen uçar ve O’na ulaşırsınız, Allah’ın izin ve inayetiyle. Şayet, herhangi bir hata ya da günah sizin için böyle avantajlı dinamikleri felç ediyorsa, o çok ciddi bir tehlikedir. Çünkü bazen bir hata veya günah, bir ya da birkaç latîfenin ölmesine sebep olup insanın kalbî ve ruhî hayatına çok zarar verebilir. Eğer bir dönemde o tür hata ve günahlara girmiş ve latifelerinizi öldürmüşseniz, hiç vakit kaybetmeden tevbe ve istiğfar efsunuyla onları yeniden canlandırmaya çalışmanız gerekir. O latifelerinizin üzerine sürekli tevbe, inabe ve evbe mühürlü nefesler üflemeniz iktiza eder.

Hasılı, insanda her zaman hem bir ölüm, hem de bir yeniden diriliş meydana gelir. Ölme ve dirilme her zaman vardır. Fakat, unutmamak lazım ki, Kur’an’ın “O, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır ve ölmüş toprağa hayat verir.” (Rum, 30/19) diyerek tavsif ettiği bir Rabbimiz var bizim. O her zaman ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarabilir ve çıkarmaktadır. Ayetin metninde geçen ifadede fiil kipleri kullanılmaktadır. Bu kip geniş zamana, yani eskilerin ifadesiyle, “şimdiki hâle ve istikbale” delalet eder. Allah, şu anda ölüden diriyi çıkarıyor, gelecekte de bunu yapmaya kâdirdir ve yapacaktır. Demek ki, yaralı kalblerimizin tedavisi ve sönmeye yüz tutmuş hatta ölmüş latîfelerimizin yeniden canlanması hususunda da Allah’ın lütuf kapısı açıktır.. ve biz de işte o kapının tokmağını çalmaya namzetiz. Bizim sadece tekmil verip karşısında hazır ol vaziyetine geçmemiz iktiza ediyor. Elpençe divan durmamız, “bahtına düştük” dememiz; “Allahım, kalblerimize yeniden hayat ver, latîfelerimizi bir kere daha canlandır.” niyazında bulunmamız gerekiyor. Bu açıdan, bir kısım latîfelerimiz ölebilir; fakat, ölen latifeler katiyen hayatî olanlar değildir. Ayrıca, Allah onların hepsini diriltip bize ba’s ü bade’l-mevt ihsan edebilir. Bu mevzuda yapılacak şey, dua, tazarru ve niyazdır; tevbe, inabe ve evbedir; herkesin seviyesine göre Cenabı Hakk’a teveccüh etmesi ve O’ndan diriliş dilenmesidir.

Otururken Ayak Ayak Üstüne Atmak Edebe Aykırı mıdır?

Bugün çok yaygın olan bazı tavır ve hareketler vardır ki, dinde bunlar mezmum sayılmış, sevimli bulunmamış ve yerilmiştir. Hatta, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bunlardan bazılarını zikrederek, ellerini kalçaya koyma ve kolları arkaya atıp elleri sırtta birleştirme gibi hareketleri kibir alameti saymıştır. Bir bacağı diğeri üzerine atmak, bir ayağı öbürünün üstüne koymak da bir kibir işareti olarak kabul edilmiştir. Ayak ayak üstüne atarak oturmak, bizim geleneğimizde ve terbiye sistemimizde hiç yoktur. Başkalarının yanında yatmak, uzun oturmak, ayaklarını uzatmak, bacak bacak üstüne atmak bizim kültürümüze uygun olmadığı gibi birine karşı yüzdeki ekşime, bakıştaki sertlik, lüzumsuz el kol hareketleri yapmak ve dudak bükmek de bizim edep anlayışımıza çok terstir. Bir mü’min bu tür davranışlarla asla başkalarını hafife almamalı ve o manaya gelebilecek her hareketten sakınmalıdır. Bazıları, biraz dinlenmek için ayak ayak üstüne atıyor olabilirler ama Hak dostları gece yatarken bile öyle yapmamaya çalışırlar. Bazen unutarak bir ayaklarını diğeri üzerine azıcık koyacak olsalar, hemen toparlanır, “Estağfirullah Ya Rabbi, Sen görüyorken benim böyle yapmam ayıptır.” der ve kendilerine çekidüzen verirler. Fakat, o tür hareketler, bazı insanlarda tabiat haline gelmişse, onlar da bir büyük tarafından ikaz edilmeli; doğrudan söylemek onları rencide edecekse, umumun içinde ve umuma hitap edilerek dolaylı yoldan onların da nasiplenmesi sağlanmalı.

Ne var ki, bu hususun da istisnaları olabilir. Mesela, bazen bizim devlet büyüklerimizin başka ülkelerin temsilcileriyle görüşürken bacak bacak üzerine attıklarını ve rahat oturduklarını görüyoruz. O şekilde oturmayı kaba bulsam ve tek başımayken dahi öyle oturmasam bile, ne zaman o tabloyu görsem çok hoşuma gider. Zira, mütekebbire karşı gösterilmesi gereken tavır kibir tavrıdır. Onların gurur ve kibir ifade eden hareketleri karşısında bizimkiler de ezilmemeli, bilâkis onlardan da rahat olmalıdırlar. Hem tabiatında tevazu bulunan bir insanın bir mütekebbire karşı o şekilde davranması iradîdir ve genel karakterini yaralayıcı bir durum değildir. Zannediyorum, muhatapları saygılı davransa bizimkiler de tabiatlarının gerçek rengini ortaya koyacak ve yüksek bir edeple mukabele edeceklerdir.

Hâsılı, biz nasıl bir edebin çocuklarıysak, nasıl bir edep ortamında ve nasıl bir edep kültürüyle neş’et etmişsek onu canlandırmalı ve ona göre yaşamalıyız. Bizim kendimize ait kültür kaynaklarımız vardır. O kaynaklara bağlı olarak gelişip olgunlaşmış olan edep anlayışımız da Allah’ı hoşnut edecek, Peygamberimiz’i sevindirecek ve insanlar arasında da rahatsızlığa sebebiyet vermeyecek şekilde düz çizgili bir kültürdür ve saf bir edep telakkisidir. Biz, bir edep toplumunun ve sağlam bir kültürün çocuklarıyız. Öyleyse, tavır ve davranışlarımız bu özümüzü yansıtacak keyfiyette olmalıdır.

Arkadaşım, benim tanımadığım birini bana kötü yönleriyle anlatırsa gıybet etmiş olur muyuz?

Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir. Ve bu söylenenler doğru olduğu zaman gıybettir, eğer yalan olursa iftira olur ki bu daha büyük bir günahtır. Efendimiz de “”Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır” (Tirmizî, Birr, 23)buyurmuşlardır.

Gıybet etmek, dinen aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten mezmum olduğundandır ki Kuran’da ve Hadislerde şiddetle müminler bu cürmü işlemekten uyarılmışlardır. Bu yönüyle gıybet ancak haset ve inat sahibi kişilerle, düşmanlık duygusuna sahip olanların kullandıkları alçak bir silahtır. Yoksa izzet-nefis sahibi olan mü’minler böyle bir silaha tenezzül edip kullanmazlar.

“Bir kısmınız diğerlerinizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi?” (Hucurat Suresi, 49/12)

Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı çıkamayanın oradan ayrılması gerekir. Ayrılamıyorsa en azından gıybete iştirak etmemesi ve kalbiyle tavır koyması gerekir.

Dinleyenlerin tanımadığı kimse hakkında aleyhine konuşmanın gıybet olmayacağı söylenebilir.  Efendimizden nakledilen “Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” (Buhâri, İman, 4) hadisi şerifini düşündüğümüzde, eğer bizim bu konuşmamızda, dinleyenler açısından bir fayda yoksa bu tür kötülükleri anlatmaktan kaçınmak daha güvenli bir yol olacaktır. Zira boş yere dilimizi kirletmiş oluruz.

Başkalarıyla alay etmenin dinimizdeki yeri nedir?

İslam, bazılarını güldürmek veya eğlendirmek kastıyla söylense de diğer insanları rencide eden bütün söz ve hareketleri kul hakkını çiğnemek olarak kabul etmiştir. Söz, tavır, davranış, işaret ya da yazı ile insanların kusur ve noksanlarını dile dolayıp onları küçük düşürmeyi haram kılmıştır. Başkalarının onur ve haysiyetine dokunan her türlü alay, gıybet, yalan ve iftira gibi sözleri men ettiği gibi, muhatabı tahkir etmek maksadıyla yapılan fiilî ve sözlü şakaları da yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim, Peygamberlerle, iman esaslarıyla ve mü’minlerle alay eden kimselerden de bahsetmiş; onların münafık olduklarını bildirmiş, kötü akıbetlerini nazara vermiş ve inançla alay edilemeyeceğini vurgulamıştır. Ayrıca, mal-mülk sahibi olmayı her şey sayarak, imkanlarının bolluğundan dolayı gurura ve kibre kapılan, sonra da kendini iyice büyük görmeye başlayarak diğer insanlara tepeden bakıp onları alaya alan kimseleri ve onları bekleyen ateşin dehşetini tasvir etmiştir: “Vay haline her hümeze ve lümeze’nin!..” (Hümeze, 104/1) buyurmuştur; yani, insanları arkadan çekiştiren, başkalarını tahkir etmeyi âdet haline getiren, kiminin gıybetini ederek kimini de yüzüne karşı aşağılayarak insanları küçük düşüren ve kaş göz hareketleri yaparak onlarla eğlenenleri kınamış; “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen kimselerin vay haline!” dedikten sonra onların dûçar olacağı Cehennem azabını anlatmıştır.

Allah Teâlâ, bir başka ayet-i kerimede de, “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lâkaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucûrat, 49/11) buyurmuştur.

Bu ayetin esbâb-ı nüzuluyla alakalı olarak bazı hadiseler nakledilmiştir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da tefsirinde yer verdiği rivayetlerin birine göre; Hazreti Safiyye binti Huyey Rasûlullah’a gelerek, “Bazı kadınlar, ‘Ey yahudi kızı yahudi!’ diyerek benimle alay ediyorlar!” diye şikayette bulununca, Peygamber Efendimiz ona “Neden babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed demedin?” buyurmuş ve bu vaka üzerine ayet nazil olmuştur. Diğer bir rivayete göre ise; Ebu Cehil’in oğlu İkrime hazretleri müslüman olduğunda, bazı kimseler ona “Bu ümmetin firavununun oğlu” demişler; o da çok gücüne giden bu sözü Allah Rasûlü’ne şikâyet etmiştir; işte bu hadise üzerine âyet inmiştir. Evet, her ne kadar bu ve benzeri sebepler nakledilse de, kanaatimce, meseleye “iktiran” nazarıyla bakarak, “Cenâb-ı Allah, ezelî hikmetiyle inzâl edeceği bu âyeti belli bir hikmete mebni olarak bu sebeplerle de irtibatlandırmış olabilir” demek ve nüzul sebeplerinden ziyade ayetin muhtevası üzerinde durmak daha isabetli olsa gerektir.

Bu zaviyeden, ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği ve kullanılan kelimelerle işarette bulunulduğu üzere; dinimize göre, bir insanın yaptıklarını veya sözlerini anlatarak ya da imâda bulunarak onun herhangi bir kusuruyla alay edemezsiniz.. sözle veya hareketle onunla eğlenemez, onu incitemezsiniz. Hiçbir mü’mini ayıplayamaz ve kötüleyemezsiniz.. insanları kötülemek kastıyla onlara çirkin lâkaplar takamaz, istemedikleri bir şekilde onları çağıramazsınız. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Mü’minin mü’min kardeşi üzerindeki haklarından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.” buyurmuştur. Haddizatında, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz’in “Atîk” ve “Sıddîk”, Hazreti Aişe validemizin “Atîke” ve “Sıddıka” şeklinde anıldıkları, Hazreti Ömer’e “Fâruk”, Hazreti Osman’a “Zinnûreyn”, Hazreti Ali’ye “Ebu Türâb” lâkaplarının verildiği bilinmektedir; fakat, bir insanı razı olmadığı şekilde anmak ve çağırmak dinimizce yasaklanmıştır.

İşte, gençlerimize bu hususların anlatılması lazımdır. Fakat, anlatanlar ister öğretmen ister anne baba isterse de daha başka büyükler olsun, mesele sadece hakikatleri dille ifade etmekten ibaret değildir. Bu anlatılanların hüsn-ü kabul görmesi, anlatanların samimiyetine ve nazara verdikleri hususları bizzat kendilerinin uygulamalarına bağlıdır.

Cemaatin gıybeti olur mu?

Topluluğun gıybetini etmek affedilmeyen bir günahtır. Çünkü bir cemaat hakkında gıybet eden insanın, o cemaatin ne kadar ferdi varsa teker teker hepsine haklarını helâl ettirmesi gerekir; yoksa ahirette yakasını kurtaramaz. Bir cemaatin, bir topluluğun gıybetini eden, onun şahs-ı mânevîsini küçümseyen ve hafife alan insan çok büyük bir günah işlemiş olur. Mesela, okul-aile birliği toplantısındaki bir fert, fikir beyan edecekse toplantı devam ediyorken beyan etmeli; fikri varsa onu ortaya koymalıdır. Okul-aile birliği toplantısındaki üyeler onun fikrine hüsn-ü kabul gösterebilir; ama aynı zamanda o fikri beğenmeyebilirler de. Ortaya koyduğu fikir kabul görmeyen şahıs, diğerleri hakkında “Akılları ermedi de kabul etmediler” diyemez; hele aleyhte kat’iyen konuşamaz. Bunlar dinimizin hassasiyetle üzerinde durduğu hususlardır ve bunların ihlâli, gıybet veya yerine göre de iftira olur ki, ikisi de çok büyük günahtır.

“İffet” ne demektir; iffetin çerçevesini belirleyen hususlar nelerdir?

“İffet”; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir. Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında “afîf” tabiri kullanılagelmiştir.

Kuvve-i Şeheviye ve İffet

İslâm ahlâkçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demişlerdir. Kuvve-i şeheviye’nin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini “fısk u fücûr”; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da “humûd” olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise “iffet” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manâsıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir.

Kur’an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Mü’minûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükafatı olarak Allah’ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş (Ahzâb, 33/35); mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün mü’minlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Ayrıca, Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir.

Evet, Hazreti Yusuf aleyhisselam, vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında “Ya Rabbî! Zindan, bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten daha iyidir” (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur.

Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık” (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti İsa’nın doğumunu dile dolayan bazı diyanet mensuplarının yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla, “Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 19/23) diye inlemiştir.

İffetin bu umumî manâsını hatırda tutmakla beraber, onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman Hazretlerinin, “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur” şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır. (Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları)

Yüzüne karşı kusurları söylenen bir müminin tavrı nasıl olmalıdır?

Hakiki bir mümin, hakkında methiyeler dizildiği zaman sevinmediği gibi yerildiği zaman da üzülmemelidir. Aslında, insanın kendi kendisini sorgulayıp küçük göstermesi bir açıdan kolaydır; fakat, kusurlarının başkası tarafından sayılıp dökülmesi şeklindeki bir zemm fırtınası karşısında “Koynumdaki akrebi haber verene rahmet!..” diyebilmesi çok zordur. Belki insan o fırtına geçtikten belli bir süre sonra kendi kendine “İyi ki kusurlarımı söyledi; beni bitirmek üzere olan hatalarımı haber verdi” diyerek memnuniyetini ifade edebilir; fakat, yerildiği o ilk anda hazm-ı nefiste bulunarak, “Allah senden razı olsun; hatamı söylemekle bana yardımcı oldun” diyebilmesi babayiğitçe bir tavırdır.

Bize bu konuda da hüsn-ü misal olan Hazreti Üstad, gıyabında tezyifkârâne sözler söyleyen ve kendisine hakaret eden biriyle alâkalı şöyle düşündüğünü ifade ediyor: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardım etmiş olur. Eğer yalan söylemişse, bu da beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. (…) boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.”

Evet, o büyük insan da hiçbir zaman takdir beklememiştir. Hatta kendisine takdir hissiyle bakan talebelerini hemen tekdir etmiş; “Niçin yüzüme öyle bakıyorsunuz? Ben kendimi sevmiyorum. Bana haddimden fazla makam vereni de sevmiyorum” demiştir. Bir gün, bir talebesi “Bu muhteşem eserlerin müellifi olan zât elbette büyük bir zâttır” diye içinden geçirip hayranlıkla kendisini süzünce “Bana makam vermeyin” diyerek onu ikaz etmiş ve nazarları şahsına değil Kur’an hakikatlerine çevirmeye çalışmıştır. Şu sözlerle kendi nefsine seslenirken aslında bize -baştan beri anlatmaya çalıştığım- mü’mince düşünce tarzını bir kere daha hatırlatmıştır: “Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlikte değil, hüdâbinliktedir.”

Hasılı; yaptıklarından ötürü sevinip şımarmak ve hiçbir katkıda bulunmadığı başarıların, hiç üzerinde taşımadığı güzel sıfatların bile kendisine atfedilmesini ve onlardan dolayı övülmeyi istemek bir küfür ve nifak sıfatıdır. Ne var ki, takdir ü tebcil beklentisi kalbi öldüren bir virüs olarak bazı mü’minlerde de bulunabilmektedir. İmanda olgunluğa adım atmış bir insanın nazarında yergi ile övgü eşittir; o zemmedilme ile methedilmeyi bir bilir. Medihten hoşlanmadığı gibi, methedene karşı da içinde bir burukluk hisseden, bir manada yergiden memnun olan ve kendisini yeren kimseye hiddet etmek şöyle dursun, onu yardıma koşmuş bir dost olarak gören insan ise, kemal ehli hakiki bir mü’mindir. Zira, böyle biri, övülmenin gönül dünyası için zararlı bir fitne olduğunu bildiğinden dolayı methedenden hiç hazzetmez; gıybet, iftira ve bühtana girmeden, “müspet tenkit” diyebileceğimiz bir üslupla kendisini zemmedeni ise, kusurlarını hatırlatıp onlardan kurtuluş yolu gösterdiği ya da sabredip sevap kazanmasına vesile olduğu için memnuniyetle karşılar.

Laubaliliğin önüne nasıl geçilebilir?

İnsan, kendi mahiyetini, özündeki derinlikleri, varlığın hedef ve gayelerini ancak imanı sayesinde sezip kavrayabilir. Nereye ve neye yönlendirildiğini, vazife ve sorumluluklarını bilen bir mü’min, büyük bir ciddiyet içinde ve mesuliyet şuuruyla tevcih edildiği hedefe doğru yürür. İmanda kemal ufkuna uyanamamış ve mahiyetindeki acz u fakr duygusu uyarılamamış bir insan ise, önce bencilliğine yenik düşer, kibre girer; daha sonra çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslere kapılır; en sonunda da, şahsî hazlarından gayrı bir şey düşünemeyen bir gurur âbidesi ve çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü halini alır.

Bu açıdan, bir kimseyi bazı kusurlu ya da eksik yanlarından dolayı küçümseyerek onunla alay etme, onun herhangi bir zayıf noktasını dile dolayarak eğlenme ve her şeyi hoşça vakit geçirmek için bir sebep gibi değerlendirerek hürmetsiz, dikkatsiz ve lâubalî davranma gibi kötü huylar da iman zaafından kaynaklanmaktadır. Her şeye gülmek, sürekli alay etmek ve lâubalî davranmak bizim ahlak anlayışımızda yoktur; bu tür illetler bize batıdan geçmiştir. Ciddiyetsiz davranma, hep kahkaha atma ve her fırsatta eğlenme batı ahlakına ait argümanlardır. Maalesef, o toplumlarla münasebete geçtikten sonra onlardaki illetler birer birer bizim insanımıza da sirayet etmeye başlamıştır. Mesela, birkaç leblebiyi yuvarlasanız, onlardan biri diğerine değse, bir de bakarsınız ki bir kahkaha kopuvermiş. Aslında, gülmenin de bir mantığı olması lazım. Peki, leblebinin leblebiye değmesi güldürecek bir hadise midir? Tabiî ki değil. Fakat, bu toplum içerisinde, öyle basit bir şey karşısında gülüp eğlenenleri görmek her zaman mümkündür. Biri çay doldururken, bir damla çay bardağın dışına dökülmüş olabilir. Bir damla çayın dökülmesinden dolayı hemen kahkahayı basmanın âlemi yoktur. Heyhat ki, işte bu kadar basit hadiselerle eğlenen garip insanlar çoktur bugünün dünyasında. Evet, bu lâubalîliğin arkasında, ona esas teşkil edebilecek bir mantık söz konusu değildir; insanî bir düşünçe tarzı yoktur o türlü davranışlarda. Fakat, neylersiniz ki, hiç olmayacak şeylere bile gülme ve lâubalîlik, batı kültürünün temelindeki gaflet duygusundan kaynaklanmakta ve sârî bir hastalık gibi bizim insanımıza da bulaşmaktadır.

O kültürün insanları, içlerindeki ızdırabı duymamak ve kalblerindeki derin boşluğu muvakkaten de olsa doldurmak ya da unutmak için kendilerini uyutmak zorundadırlar. Dolayısıyla da, bazen alkol ve uyuşturucunun ağında, kimi zaman kumar ve eğlencenin peşinde, bir başka zaman da spor adına yapsalar bile spor sayılması mümkün olmayan gereksiz meşguliyetlerin arkasında ömür tüketir; böylece hayatı duymamaya ve içlerindeki ızdırabı bastırmaya çalışırlar. Ne zaman vicdanlarının sesini yeniden işitmeye başlasalar, bir kere daha kendilerini oyuna ve eğlenceye verir, her meseleyi bir lâubalîlik sebebi gibi algılar ve bir müddet daha oyalanırlar.

Aslında, mehâsin-i ahlakın (ahlak ve huy güzelliğinin) arkasında güçlü bir iman bulunduğu gibi, mesâvî-i ahlakın (kötü huyların ve ahlaksızlığın) temelinde de imandaki eksiklik vardır. Zaten hem mehâsin-i ahlak hem de mesâvi-i ahlak diyanet içinde mütalaa edilen hususlardır. Diyanet ise, dinin hükümlerini gözetmek ve muktezasınca amel etmek demektir; dinin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından da kaçınmaktan ibarettir. Dolayısıyla, insan iman esaslarına iyi inanır ve inancının gereğine göre amel ederse, bir yandan güzel ahlaka ulaşmış, diğer taraftan da çirkin huylardan uzak kalmış olacaktır.

Ne var ki, bir mü’minin fert planında güzel ahlaka sahip olması ve kötülüklerden uzak durması vazifesini tam olarak yaptığı anlamına gelmez. Çünkü, başkalarına da iyiliği emredip onları kötülükten sakındırma manasına gelen “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” her Müslüman’ın yapması gerekli olan bir mükellefiyettir. Bu mükellefiyet, “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır. ” (Âl-i İmran, 3/104) ve “ Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a imanınız tamdır.” (Âl-i İmran, 3/110) gibi ayet-i kerimelerle te’yid edilmiştir. Ayrıca bu konuda Peygamber Efendimiz’den şerefsudur olan pek çok hadis-i şerif de mevcuttur: “Ya insanlara iyilikleri emredip onları kötülüklerden uzaklaştırırsınız ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz de mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz ama size yardım da edilmez.” hadisi bunlardan sadece biridir.

Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, sadece söz veya yazıyla bazı şeyler anlatmak demek değildir; o çok daha şumullü bir vazifedir. Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) beyanları içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydığı bir münkeri mümkünse elle defedivermek, şayet fiilen müdahale edilemiyorsa, kavl-i leyyin ve va’z u nasihatla, yani dil ile o kötülüğün önüne geçmek; dil ile defetmeye de imkân ve vasat müsait değilse, en azından onu hoş karşılamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi değişik şekillerde eda edilebilmektedir. Söz konusu hadiste, imânın en zayıf mertebesi olarak nazara verilen “münker karşısında kalben buğz etmek” meselesini de, bir insana düşmanlık beslemek, buğz etmek ve nefret duymak şeklinde anlamamak lazımdır. Haddizatında, fena işler yapıyor olsa da, bir insana düşmanlık beslemek ve kin gütmek onu içine düştüğü fenalıktan vazgeçirmek için faydalı bir yol değildir. Kanaatimce, bu ikazdan anlaşılması gereken husus, fenalığa karşı tavır belirlemenin lüzumudur. Mesela, kendini ciddiyetsizliğe ve lâubalîliğe salmış bir insana, “Bir bilsen, sana karşı ne kadar alâka duyuyordum! Gönlümde derin bir yerin vardı. Fakat, içimde beslediğim o muhabbet ve alâka âbidesini dik tutmaya çalışsam da, elimde değil, onun yıkılmasına mani olamıyorum; çünkü, şu lâubalî tavırların karşısında sarsıntı yaşıyor ve kanaatlerimi koruma hususunda çok zorlanıyorum.” diyerek, içine düştüğü münkeri savmaya çalışmak esas olmalıdır.

İşte, güzel ahlaklı nesiller yetiştirmek ve gençleri mesâvi-i ahlaktan uzak tutmak için de önce dinimizin başkalarını hafife alma, çirkin lâkaplar takma, insanlarla alay etme, her fırsatta gülüp durma ve sürekli lâubalî davranma gibi kötü huylara bakışı iyi bilinmeli, hayata hayat kılınmalı ve sonra da bunlar diğer insanlara usûlünce anlatılmalıdır. El, dil ve gönülle müdahale şeklindeki emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker şartlara göre ve üslubuna uygun olarak yerine getirilmelidir. Özellikle gençlerimizi, lâkaydîlikten ve yılışıklıktan kurtarıp nefisperestlik ve şahsî haz düşüncesinden uzaklaştırarak birer gaye insanı haline getirmek ve onlardaki gülme ve eğlenme isteğini biraz olsun çile ve ızdırap duygusuyla dengelemek için onlara her şeyden önce öz değerlerimiz ve kendi kültürümüzün esasları öğretilmelidir.

Öfke hissinin insana verilmesinin sebebi nedir, öfke nerelerde kullanılmalıdır?

Kuvve-i gadabiyenin de bir hikmet-i vücudu vardır ve onu yok etmeye çalışmak yerine yüzünü şerden hayra çevirmeye gayret etmek lazımdır. Şüphesiz, hiddet müslümana yakışmayan bir tavırdır. Şu kadar var ki, Cenâb-ı Allah’a, Rasûl-ü Ekrem ve Din-i Mübîn’e bir saldırı söz konusu olduğunda ya da dinî bir esasın korunması meselesinde inanan insanların hiddetlenmeleri de normaldir; hatta mukaddesâtı muhafaza etmenin lüzumu açısından öyle bir durumda mü’minlerin makul ve ölçülü bir şekilde kızgınlıklarını ifade etmemeleri yanlış olur.

İbn Hacer hazretleri, gazabın Allah için olanını anlatırken, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalâtu vesselâm) şahsî meselelerde sabredip hiç öfkelenmediği halde, dini ilgilendiren mevzularda gazap izhar ettiğine dikkat çekmekte ve bu hususu bazı misallerle te’yit etmektedir. Serdettiği örneklerden birisi şöyledir:

Câbir b. Abdullah’ın (radıyallahu anh) anlattığına göre; Muâz ibn Cebel (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’in arkasında namazını kılar, sonra da kendi kavmi olan Benû Selime’ye gidip, onlara namaz kıldırır ve namazda da Bakara Sûresi’ni bitirecek kadar uzun okurdu. Bir defasında bir adam kendi başına kısa bir şekilde namaz kılmıştı. Bu adamın cemaatten ayrılıp tek başına namaz kıldığı haberi kendisine ulaşınca Hazreti Muâz, “O bir münafıktır!” deyivermişti. Muâz ibn Cebel’in bu sözünü duyan o adam, hemen Rasûl-ü Ekrem’e geldi; “Yâ Rasûlallah! Biz ellerimizle işleyen, su çeken ve develerimizle sulama yapan bir topluluğuz. Muâz, dün bize namaz kıldırırken Bakara Sûresi’ni baştan sona okudu. Onun için bu defa namazımı hafif kılıp gittim. Bundan dolayı Muâz benim bir münafık olduğumu iddia etmiş!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -kızgın bir ifade tarzıyla- üç kere: “Ya Muâz! Sen bir fettan mısın (fitne mi çıkarıyorsun)? “Ve’ş-şemsi ve duhâha”, “Sebbih isme Rabbike’l-alâ” ve benzeri sûreleri okusana!” buyurdu. Evet, insanın kendi adına kulluk çıtasını yüksekte tutması güzel ve makbuldü ama başkaları söz konusu olunca dinin özündeki kolaylık (yüsr) prensibi esas alınmalıydı; Şefkat Peygamberi Hazreti Muaz gibi bir ibadet aşığının şahsında işte bu hususa işaret ediyordu.

Hâsılı, mü’min Allah için sevmeli, Allah için buğzetmeli, Allah için hüküm vermeli.. ve öfkelenecekse Allah için öfkelenmelidir. İnanmış bir insan neye ne ölçüde gazaplandığına çok dikkat etmelidir. Kendisiyle alâkalı en küçük bir meseleden dolayı kıyametler kopardığı halde, dini, diyaneti ve ümmet-i Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hal-i pürmelalini ilgilendiren mevzularda hiçbir hiddet alâmeti göstermeyen kimselerin öfkelerinin ne kadar nefsanî ve şeytanî olduğu açıktır. Oysa, muvahhid bir mü’min olmanın ve hakiki ihlasa ermenin yolu nefsin hissesi bulunan her işi terketmekten geçmektedir. Bu konuda -Yirmiikinci Mektup’ta da değerlendirilen- şu hâdise ne kadar ibretliktir:

Bir vakit, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) kendisine karşı savaşan bir kâfiri yere sermiş. Kılıcını çekip tam başını keseceği zaman, hasmı ona tükürmüş. Hazreti Ali, kâfiri bırakmış, onu öldürmemiş. O inançsız adam, Hazreti Ali’ye (kerremallahu vechehu) “Neden beni kesmedin?” diye sorunca, Haydar-ı Kerrâr, “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. İşe nefsimin hissesi karıştığından ihlâsım zedelendi. Onun için seni öldürmedim.” demiş. Bu cevabı alan adam Hazreti Ali’nin civanmertliğine şöyle mukabelede bulunmuş: “Sana tükürmekteki maksadım, beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; öyleyse, o din haktır!..”

Öfkeyi yenebilmenin yolları nelerdir?

Gazap hissine yenik düşmemek, ancak ihsan şuuruyla dolu bulunmakla mümkün olur. Nitekim, gayza sevkedecek hâdiseler meydana geldiği zaman bile öfkesini yutabilen sabırlı kulların anlatıldığı ayetin sonunda meâlen “Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” denilerek, bu insanların birer muhsîn olduğuna ve hiddeti yenmenin ihsan duygusuna bağlı bulunduğuna işaret edilmektedir.

Bu beyan-ı ilahîdeki ihsanın da yine iki manası melhuzdur:

Birincisi; kötülük yapana karşı iyilikte bulunmaktır. İslâm ahlâkına göre, kötülüğe bile iyilikle mukabele etmeye çalışmak esastır ve bu ancak sabredenlere mahsus bir meziyettir. “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş! Ama kötülüğe karşı iyilik hasleti, ancak sabredenlerin, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.” (Fussilet, 41 /34-35) mealindeki ayet-i kerime bu hakikati vurgulamaktadır. Bu mevzuda, bir hadis-i kudsîde de şöyle denmektedir: “Faziletlerin en büyüğü; aranızdaki akrabalık ve dostluk bağlarını koparanı senin arayıp sorman, seni mahrum bırakana senin ihsanda bulunman ve bir de zulmüne maruz kaldığın insanı affetmendir.”

İkinci manası itibarıyla ise, ihsan; hak ölçülerine göre iyi düşünme, iyi şeyler plânlama, iyi işlere bağlı kalma ve kullukla alâkalı bütün davranışları Allah’ın nazarına arz ediyor olma şuuruyla ortaya koyma; her zaman Allah’ı görüyormuş gibi hareket etme ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olmanın hakkını verme demektir.

Meseleye bu açıdan yaklaşılırsa, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz’in öfkelenen kimseye şeytandan istiâze etmesini söylemesindeki sır da ortaya çıkar. Zira, öfkeyi yenme ihsan duygusuna, yani Allah’ı gönülden hatırlamaya ve O’na sığınmaya bağlıdır ki, “istiâze” de Allah’tan yardım ve iltica talep etme manasını taşıyan sözlerden biriyle O’na sığınmak demektir.

Öfkeyi bastırma konusundaki ikazlarından birisi de susmaktır. Rehber-i Ekmel Efendimiz, “Sizden biriniz kızdığında hemen sussun.” buyurmuştur. Gazap halinde söylenen nice çirkin laflar vardır ki, insana bir ömür boyu vicdan azabı yaşatır. Bu itibarla, öfke anında sükut etmek en akıllıca davranışlardan biridir.

Ayrıca, manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde inşirah kaynağı olabilecek hususlardan bir diğeri psikolojik tavır ve durum değişikliğidir. Psikologlar, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntıyı atabilmesi için bir hal ve tavır değişikliğini salık vermektedirler. Rasûlullah’ın, “Sizden biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun, öfkesi geçerse ne âlâ, öfkesi geçmezse uzansın.” nasihati de bu zaviyeden değerlendirilebilir.

Şayet, istiâze, sükut ve oturma ya da uzanma gibi bir durum değişikliği de öfkeyi bastırmaya yetmezse, o zaman hemen abdeste koşmak icap eder. Habib-i Edib “Gazap şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” buyurmuştur. Kızgınlık anında abdestin salık verilmesinin hikmetlerinden biri de yine bahsi geçen tavır değişikliğini temin etmektir. Nihayet, kötü sözden ve dünyevî kavgalardan bütün bütün uzaklaşmanın biricik yolu olan namaz da gazabı söndüren bir iksir olarak Rehber-i Ekmel’in tavsiyeleri arasındadır: “Her türlü öfke ve ağız kavgasının ilacı, iki rekat namazdır.”

Mübalağa veya mazeret döktürme de birer yalan mıdır?

Örtülü ve kapalı olarak söylenen “zımnî yalan” diyebileceğimiz sözler vardır ki, bir mü’min onlardan kaçınmalı ve lisanını hep nezih tutmalıdır. En yaygınları mübalağa, mazeret döktürme ve târiz olan bu örtülü yalanlar da sıdka kilitlenmiş bir insan için büyük mahzurlar taşımaktadır.

Mübâlağa; bir şeyi ifade ederken olduğundan çok fazla (ya da bazen çok noksan) göstermek, bir şeyin etkisini artırmak için onu abartarak anlatmak demektir. Mesela; bazen başkalarının kuvve-i maneviyelerini takviye etmek bazen de yapılan işi büyük göstermek için yüz kişinin katıldığı bir programa “yüzlerce” insanın katıldığını söylemek, bin kişilik bir salona “binlerce” insan doldurmak (!), hatta o program hakkında görüş beyan eden birisinin “güzeldi” demesini “çok müthişti, muhteşemdi” şekline büründürerek nakletmek; daha bir köye bile tesir edemeden kendi mefkûresi adına kasabalar, şehirler fethedilmiş gibi anlatmak türünden bütün mübâlağalar birer zımnî yalan sayılırlar. Bunlar muhatabın gönlünde müsbet tesir hasıl etmeyeceği gibi gayretullaha da dokunabilir ve yapılan işin bereketini bütün bütün alır götürür. Dahası, o türlü mübâlağalar, yapılan iş hakkında takdir hislerini coşturmak bir yana, tereddüt ve şüpheler hasıl eder ve hassas gönüllerde kötü izler bırakır. Nitekim, Nur İnsan bu konuda da bizi uyarmış ve şöyle demiştir: “Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası zemm-i zımnîdir.”

Diğer bir örtülü yalanın adı olan “mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoş görülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Kanaatimce, suç sayılacak bir şey yapmak, bir kabahat işlemek ya da günaha girmek kötüdür, çirkindir. Fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Bir hatanın hoşgörülmesi ya da bir suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle olmuştu” diyerek mazeretler ileri sürme vebali katlama demektir. İşte, o türlü bahanelerin arkasına sığınanlar kendilerini paka çıkarma kasdıyla ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Belki, sarfettikleri kelimelerin doğru olmasına dikkat ederler; fakat, karşı tarafı kendilerinin masum olduğuna inandırmaya çalıştıkları için söz ve hallerinin vâkıaya tam mutabık olmasını sağlayamazlar; mazeret ve bahanelerini muhataplarını kandırmaya mâtuf birer kuru laf olmaktan kurtaramazlar. Dolasıyla, yalana düşmüş ve kalbî hayatlarını yaralamış olurlar. Aslında, öyle bir durumda en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Hevâ ve nefse uydum, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi” diyebilmek ve hemen af dilenmeye koşmaktır.

“Târiz” ise; kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, konuşurken muğlak bir ifade kullanarak muhatabın bir meseleyi olduğundan farklı anlamasını sağlama ve açık olmayan bir beyanla asıl maksadı gizleme manalarına gelmektedir. (Edebiyattaki târiz sanatı bundan başkadır.) Diğer bir ifadeyle, târiz, bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması şeklindeki mecazlı anlatımdır. Selef-i salihîn, bunu da zımnî yalan kategorisinde ele almış ve insanın dini, hayatı, aklı, nesli, vatanı, ırz ve namusu söz konusu olmadan târize de asla başvurulmaması gerektiğini belirtmişlerdir. (Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri)

Yalanın câiz olduğu yer var mıdır?

Böyle bir sual Hazreti Üstad’a tevcih edilince, o “Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma zaman onu neshetmiş.” diyerek meseleyi kesip atmıştır. Aslında, bazı alimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat, Bediüzzaman hazretleri, bazı alimlerin maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir.

Evet, günümüzde yalan çok revaçtadır ve insanlar hiç olmayacak meselelerde bile yalana başvurmaktadırlar. Bir sürü kezzâbın, müthiş yalanlarıyla yeryüzündeki asayişi ve umumi emniyeti mahvettiği zamanımızda, bu kötü ahvâlden mü’minler de etkilenmişlerdir ve maalesef çokları hemen her şeye bir bahane uydurur hale gelmişlerdir. Böyle bir dönemde öyle net bir ifadeyle ve kesin bir hükümle radikal tedbirler alınmazsa, o muvakkat fetvanın sû-i istimalini engellemek mümkün olmayacaktır.

Hâsılı, şayet biz dava-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan birer hak eri olmayı arzuluyorsak, tıpkı Nebiler Serveri gibi, sıdk ve sadâkat hususlarına çok dikkat etmek zorundayız. Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluğu bir âbide gibi başımızda taşımaya ve onu namusumuz gibi korumaya mecburuz. Özellikle de başka toplumlar içinde yaşıyorsak ve kendi öz değerlerimizi onlara da anlatmayı düşünüyorsak her halimizle doğru olmaya daha da özen göstermeliyiz. Büyük-küçük hiçbir meselede en ufak bir hilâf-ı vâki beyana tenezzül etmemeli ve asla “Müslümanlar da yalan söyleyebiliyor” dedirtmemeliyiz. Yalanı çağrıştıran tek bir sözümüzün ya da halimizin, bütün inananlar hakkında “bunlar da yalan söylüyor” kanaati oluşturabileceğini ve ondan sonra –farz-ı muhal– gökten kitap indirip o insanların önüne koysak yine de onlara müessir olamayacağımızı unutmamalıyız.

Evet, bizim için yol ikidir, ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok; fakat, illa konuşacaksak, doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok.

Ahde vefanın öneminden bahseder misiniz?

Açıklama: “Bir sene boyunca şu kadar öğrenciye burs vereceğim, hayır yarışına şu kadar bir infakla dahil olacağım?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktarı mutlaka infak etmesi gerekir mi? Yerine getirilmeyen vaadlerin hükmü nedir?

Verilen sözde durma ve ahde vefalı davranma İslâm’ın en önemli esaslarından biridir. Cenâb-ı Hak, pek çok ayet-i kerimede vaade vefalı olmayı ilahî bir ahlâk olarak anlatmakta ve “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz” (İsra, 17/34) diyerek bizi de verdiğimiz sözlerin gereğini yapmaya çağırmaktadır.

Verilen sözden ve yapılan ahidden dönmek bir nifak alâmetidir. Buhârî ve Müslim gibi en sahih hadis kaynaklarında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, vaad edip söz verdiğinde sözünden döner ve kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder” buyurmaktadır. Bazı rivayetlerde bunlara dördüncü bir madde daha eklenmekte ve “Kavga ettiğinde haktan sapar, düşmanlıkta aşırı gider” denmektedir. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehaya) bir başka hadis-i şerifte de, “Vaad borçtur. Sözünde durmayana yazıklar olsun!” duyurarak vaade vefalı olmamız ikazında bulunmuştur.

Allah’ın rızâsını kazanmak için, malının belli bir miktarını infak etme sözü veren insan, onu kendi nefsine vâcib kılmış sayılır ki, onun bu sözü bir yönüyle nezir (adak) kategorisinde değerlendirilir. Bir şeye nezreden insan, Allah ile bir nevi sözleşme yapmış olur. Dolayısıyla, nezrini îfa etmesi, yani, kendi nefsine vâcib kıldığı şeyi yerine getirmesi onun için bir borçtur.

İslâm alimleri, hem borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşyayı, yani ölçü ve tartı ile belirlenip benzeri ile ödenebilen şeyleri, hem de bir insanın ödemeyi taahhüt ettiği miktarı “borç” tarifi içinde ele almışlardır. Dolayısıyla, “Şu zaman içinde şu kadar öğrenciye burs vereceğim, şu kadar infak edeceğim?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktar, onun üzerine borç olur ve mutlaka o miktarı ödemesi gerekir.

Hadis-i şerif’te, bir an önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmiştir. Borcunu hiç ödemeyen insana gelince; yine en güvenilir hadis kitaplarında, Rasûlüllah Efedimiz’in borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmadığı rivayet edilmektedir: Bir gün bir cenaze getirilir. Allah Rasûlü “Onun borcu var mıydı?” diye sorar. “Evet iki dinar borcu vardı” cevabını alınca, “Arkadaşınızın namazını siz kılınız” buyurur. Bunun üzerine, Ebû Katâde Hazretleri, “O iki dinarı ben yükleniyorum,” der ve Peygamber Efendimiz ancak o zaman o adamın namazını kılar. İşte, tek başına şu hadise bile bir borcu ödeme hususunda ne denli hassas davranılmasını gerektiğini gösteren çok önemli bir ikazdır.

Sahabe efendilerimiz borç karşısında bu hassasiyeti her zaman ortaya koymuşlardır. Meselâ, vefatına sebep olan hançer darbesini aldığı zaman Hazreti Ömer’in ilk söylediği sözlerden biri de “Bakın bakalım, malım borcumu ödemeye yetecek mi?” sözü olmuştur. “Şayet, yetmeyecekse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten alıp borcumu ödeyin!” vasiyetinde bulunmuştur.

Öyleyse, herkes vaadinin ardında durmalı, sözünü yerine getirmeli ve taahütte bulunduğu miktarı mutlaka ödemelidir.

Bir mü’minin düşünce dünyasında hüsn-ü zannın yeri ne olmalıdır?

İnsan düşünce dünyasına göre şekillenen bir varlıktır. O, nasıl düşünüyorsa, istidâdı ölçüsünde, öyle olmaya namzettir. İnsan, belli mülahazalar zaviyesinden eşya ve hâdiselere bakmaya devam ettiği sürece, karakter ve ruh yapısı itibarıyla, yavaş yavaş o düşünce çizgisinde bir hüviyet kazanır. “Güzel gören güzel düşünür;” güzel düşünen, ruhunda iyi şeylerin tohumlarını inkişaf ettirir ve sînesinde kurduğu cennetlerde yaşar gider. Etrafına kendi karanlık dünyasından bakan, her şeye içinin çirkinliğinden bir is bulaştıran ve dolayısıyla herkesten şikayet eden bir kimse ise, hiçbir zaman iyiyi göremez, güzel düşünemez ve hayatın hakiki lezzetini alamaz.

Denebilir ki; sebepler dairesinde, toprağın bağrında gelişen tohumlar için toprak, hava, su ve bunları meydana getiren elementlerin tesiri neyse, insanın güzel ahlâk ve karakterinin gelişmesinde de, düşünce ve niyetin tesiri aynıdır. Çiçekler tohumlardan ve kuşlar yumurtalardan çıktıkları gibi, yüksek ruh ve kusursuz karakterler de, güzel düşünce ve temiz niyetlerden meydana gelirler. Dahası, nezih düşünce ve hâlis niyetleri sayesinde her an cennetin havasını teneffüs ediyormuş gibi yaşayanlar, zamanla çevrelerine de aynı iklimin kokusunu neşrederler; her tarafı ve her gönlü irem bağlarına çevirirler. Çirkin düşünce ve fenâ niyetlerin esaretindeki kimseler ise, cennetâsâ atmosferlerde dahi insanlara, yudum yudum kan ve irin içirirler.

Hüsn-ü Zan İbadettir

Her zaman vicdana hoş gelen mülahazalarla dolu olmanın ve bir kimse hakkında müsbet kanaat beslemenin ıstılahtaki unvanı “hüsn-ü zan”dır. İyi niyet, olumlu düşünce ve güzel görüş manalarına gelen hüsn-ü zan, insanın iç saffetinin ve hayırhahlığının bir göstergesidir. Şahıslar ve olaylar hakkında değerlendirmelerde bulunurken, olabildiğince iyi niyetli davranmak ve her hâdiseyi hayra yormak sâlih bir mü’minin şe’nidir.

Biri hakkında kötü düşüncelere sahip olmaya ise “sû-i zan” denir. Cenâb-ı Hak, bir ayet-i kerimede, sû-i zannın çirkinliğini ifade sadedinde, “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurât, 49/12) buyurmuştur. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) da, “Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin gizliliklerini araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı kin gütmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” demiş; tecessüsten, sû-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmak gerektiğini ikaz etmiştir.

Ayrıca, Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurmuş; hâlis niyetli, müsbet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı İslam’ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alâmeti saymıştır. Rehber-i Ekmel (aleyhissalatü vesselam), Ashab-ı Kiram’ın biatlarını kabul ederken, bütün mü’minlere karşı iyi niyetli olmak hususunda da onlardan söz almıştır.

Nur Müellifi, dört büyük hastalığı sayarken, yeis, ucb ve gurur ile beraber sû-i zannı da zikretmiş ve insanın hüsn-ü zanna memur olduğunu belirtmiştir. Evet, insan, herkesi kendisinden üstün görmeli; nefsindeki bir zaafı ya da çirkinliği sû-i zan sâikasıyla başkalarına teşmil etme veya işin aslını ve hikmetini bilmediğinden başkalarının bazı hal ve hareketlerini kötüleme gibi yanlışlıklara düşmemelidir. Binâenaleyh, selef-i salihînin hikmetini bilmediğimiz bir kısım hallerini beğenmemek de sû-i zandır.. ve sû-i zan, toplumun maddî-mânevî hayatını zedeleyen bir şeytânî tuzaktır.

Gözlerim Yalan Söylüyor!..

Evet, biz hüsn-ü zanna memuruz ve hususiyle inananlar hakkında her zaman güzel düşünmeye mecburuz. Bir başka münasebetle de anlattığım gibi, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini fuhuş işlerken bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, o insan böyle çirkin bir işi yapmaz; yoksa ben yanlış mı gördüm!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha, bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Şayet o kötü iş üzerinde gördüğün kimsenin düşündüğün şahıs olduğu hakkındaki kanaatin kesinleşirse, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azim’ de; ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme!’ diye dua et ve çek git.” diyor.

Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Zira, on defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur. Çünkü ilk bakışta insanın içinde hâlâ bir şüphe vardır ve bu şüphe, söz konusu insan hakkında verilecek kararın daha müsbet olması için bir menattır. Eğer mesele tahkik edilirse, kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır. Dolayısıyla, insan, gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.

Aksi halde, o günahı işleyen kimse bir kere düşmüş olsa bile anında doğrulup tevbe kurnasına koşmuş, günahlarını gözyaşlarıyla yıkamış ve affedilmiş olabilir; fakat, ona şahitlik eden ve tecessüsle meseleyi derinleştiren şahıs, hadiseyi her hatırlayışında o çirkin fiili düşündüğünden dolayı zihin kirliliğinden bir türlü kurtulamaz ve sû-i zannın tahribatından azâde olamaz.

Dahası, toplum düzeni ve asayişin temini açısından hukukî şahitliğin belli bir önemi ve yeri varsa bile, İslam’da insanların ayıplarını fâş etme diye bir vazife yoktur. Mehâsin-i ahlak kuralları içinde başkalarının kusurlarını araştırma, onları deşifre etme ve mahcup düşürme şeklinde bir madde yer almamaktadır. Aksine, hata ve kusur avcılığı yapmak, günahları açığa vurmak ve insanları tahkir etmek dinimizde ahlaksızlık sayılmıştır.

Bu itibarla da, bir insanın üzerinde on tane nifak belirtisi, bir tane de iman emaresi olsa, biz yine o insan hakkında elimizden geldiğince hüsn-ü zan etmek mecburiyetindeyiz. Evet, o şahıs, söz konusu mezmum sıfatlarından dolayı kendi hesabına çok korkmalı ve akıbetinden endişe etmelidir; ancak, biz, kat’iyen onun hakkında münafık hükmüne varmamalıyız; sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmayı seçmeliyiz. Tabii ki, iman hizmetinin ve umumun hukukunu gözeterek, üzerinde nifak alâmeti bulunan insanlara bir kısım vazife ve sorumluluklar verip vermeme hususunda daha temkinli olabiliriz. Bu hususta, Üstad hazretlerinin ortaya koyduğu “hüsn-ü zan, adem-i itimat” prensibine göre hareket edip, Kur’an hizmetinden onların da nasipdar olmaları için, o türlü insanlara da bazı vazifeler verme ama onları mahremiyet gerektiren yerlerden uzak bulundurma yoluna gidebiliriz. Böylece, hem amme hukukunu korumuş hem de o insanların da çirkin sıfatlardan kurtulup samimi birer mü’min olabileceklerine dair hüsn-ü zannımızın gereğini yapmış oluruz. Şu kadar var ki, aynı mefkureye gönül vermiş insanlar arasında hüsn-ü zannın ve güvenin ana unsurlar olduğu; kesin bilgilere dayanmayan haberlerden, sudan bahanelerden, bir kısım şüphe ve vesveselerden dolayı kardeşlerin birbirlerine karşı asla itimatsızlık etmemelerinin gerektiği unutulmamalıdır. “Adem-i itimat” mülahazası tahdit altına alınmalıdır.

Töhmet Mahallinde Bulunmaktan Sakının!..

Ayrıca, her zaman hüsn-ü zanda bulunmak bir esas olduğu gibi, başkalarını sû-i zanna sevk edebilecek davranışlardan uzak durmak da çok önemli bir düsturdur. Bazı insanlar, haklarında çirkin düşüncelere sebebiyet verebilecek hal ve hareketlerden gerektiği ölçüde kaçınmıyorlar; yeme-içmeleri, yatıp kalkmaları, iş hayatları, kazançları ve beşerî münasebetleri açısından tenkit edilebilecek tavır ve davranışlar sergiliyorlar. Dolayısıyla, sû-i zanna açık fıtratlarda kötü duyguları ve çirkin mülahazaları tetikliyorlar. Oysa, hep hüsn-ü zanna bağlı yaşamanın yanı sıra, herkesin kendi durumunu gözden geçirmesi ve sû-i zan uyaracak hallerden sakınması da icap etmektedir.

Evet, töhmete yol açabilecek hususları, hususiyle de günümüzde tasvip etmek kat’iyen mümkün değildir. Çünkü, bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevî söz konusudur. Her müslümanın tavır ve davranışının şahs-ı maneviye ve bütün mü’minlere mal edilmesi mevzubahistir. Bundan dolayı, çok önemli gördüğüm dualardan biri de, “Allahım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı kardeşlerimizi yere baktırma, şahsî hatalarımızla onları utandırma!..” yakarışıdır. Zira, şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir; tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün müslümanları zan altında bırakmaktadır.

Bu açıdan, günümüzde “İttekû mevâdia’t-tühem – Sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının!..” mealindeki hadis-i şerife bağlı hareket etmek eskiye nisbeten daha da hayatî bir ehemmiyeti haizdir. Evet, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek hallerden ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle insanı özünden koparabilecek kaygan zeminlerden uzak durmaya çalışmak gerektiği gibi, sû-i zanna sebep olacak pespaye davranışlardan kaçınmak ve kötü düşüncelerin oluşmasına meydan vermemek de lazımdır. Şu misal bu mevzuda bize yön tayin edici ve yol gösterici olmalıdır:

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in itikafta olduğu bir gün, Safiyye validemiz (radıyallahu anha) kendisini ziyaret etmiş ve bir müddet İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yanında kaldıktan sonra hanesine dönmek üzere müsaade istemişti. Nezaket âbidesi Allah Rasûlü, muhtereme zevcesini uğurlamak için onunla beraber dışarıya çıkmıştı ki, o esnada bir-iki sahabî yanlarından geçmiş, kendilerini görmüş ama hiç duraklamadan oradan uzaklaşmaya meyletmişlerdi. İki Cihan Serveri, derhal onları durdurmuş ve Safiyye validemizin yüzünü açarak, “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” demişti. Bunun üzerine, o sahabîler büyük bir mahcubiyet içinde, “Maazallah, yâ Rasûlallah! Sizin hakkınızda nasıl kötü düşünülebilir ki?” mukabelesinde bulunmuşlardı. Rehber-i Ekmel Efendimiz’in cevabı şöyle olmuştu: “Şeytan, insanın kan damarlarında sürekli dolaşır durur!”

Evet, şeytan, insanla bu kadar içli dışlı olduğuna göre zihne pek çok şüphe ve vesvese atabilir; en nezih kimseleri hiç olmayacak şekillerde sû-i zanna sürükleyebilir. Öyleyse, insan hem her zaman hüsn-ü zanna bağlı kalmaya çalışmalı hem de sû-i zanna sebebiyet verebilecek hallerden fersah fersah uzak durmalı ve hep temkinli yaşamalıdır.

Mevlâ-yı Müteâl Hakkında Hüsn-ü Zan

Diğer taraftan, insanlar hakkında her zaman hüsn-ü zanna memur olan mü’minlerin, Yüce Yaratıcı’nın muamelelerine karşı sû-i zan ifade eden hoşnutsuzlukları da asla düşünülemez. Bir mü’min her şeyden ve herkesten evvel Mevlâ-yı Müteâl hakkında hüsn-ü zan sahibi olmalıdır. “Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” meâlindeki kudsî hadis de Allah Teâlâ’ya hüsn-ü zan beslemenin ehemmiyetini ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara vermektedir.

Rabb-i Rahim hakkındaki güzel mülahazaların ötede nasıl afv fermanına dönüştüğü bir hadis-i şerifte şöyle anlatılmaktadır: Amel sandığında hayr u hasenâtının yanı sıra pek çok günahı da bulunan bir kulun hesabı görülür; mizanda sevap kefesi daha hafif gelince, azap ehlinden olduğuna dair hüküm verilir. Cezaya müstehak o kul derdest edilip perişan bir vaziyette, adeta sürüklene sürüklene mücâzat mahalline doğru götürülürken, ikide bir geriye döner ve bir sürpriz bekliyormuş gibi etrafına bakınır. Cenâb-ı Hak, meleklerine “Kuluma sorun bakalım; niçin geriye bakıp duruyor?” buyurur. (Geriye bakma meselesi bizim anlayacağımız şekilde konuşmanın gereği olarak, fizik âlemiyle alâkalıdır; yoksa, Zât-ı Ulûhiyet için mekan ve yön mevzubahis değildir.) Adamcağız der ki, “Rabbim!.. Hakkındaki hüsn-ü zannım böyle değildi; evet, âlem sevaplarla gelirken -maalesef- ben günah getirdim; fakat, Senin rahmetine olan inanç ve itimadımı hiçbir zaman kaybetmedim!.. Recâm oydu ki, bana da merhametinle muamele edesin ve beni de bağışlayasın!..” İşte, bu mülahazalar ve Allah Teâlâ hakkındaki hüsn-ü zan, o insanın kurtuluşuna kapı aralar; neticede adamcağız “Kulumu Cennet’e götürün!” müjdesini duyar.

Kezâ, dâr-ı bekâya irtihalinden sonra, Ebû Sehl hazretlerini, rüyada tarifler üstü nimetler içinde yüzüyor görüp sorarlar: “Üstad, bu yüksek pâyeyi nasıl elde ettiniz?” Ebû Sehl cevap verir: “Rabbim hakkında beslediğim hüsn-ü zan sayesinde.”

Aslında, bir mü’min hayatının her diliminde Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zanna sarılmalı ve hep bu recayla yaşamalıdır. “Ben günahkâr olabilirim; hatta hâlâ O’na ancak pamuk ipliği ile bağlı olduğum için her an bir kopukluğa da düşebilirim. Fakat, o Gafûr ve Rahîm’dir; gufrân deryasına beni de alacağına dair inancım kavîdir!..” demeli ve bağışlanacağı ümidini beslemelidir. Şu kadar var ki, hüsn-ü zan ve reca duygusu insanı yeni yeni günahlar işlemeye sevk etmemelidir. Hâlis bir mü’min, günahtan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalı; ezkaza bir cürüm işlemişse, o zaman da hemen tevbeye koşmalı ve yarlığanacağını umarak mağfiret dilenmelidir. Bu meselede çok hassas bir denge söz konusudur; günahlardan uzak durmak ile kazarâ bir cürüm işledikten sonra ye’se düşmemek arasında ince bir husus mevcuttur. Zira, yeis günahtan daha büyük bir tehlikedir; “Artık benim işim bitti!” demek, özünü gaflete salmak, masiyet bataklığında yuvarlanmak ve nihayet kendi canına kıyacak kadar karamsarlığa kapılmak, bu hale yol açan günahlardan daha büyük bir cürümdür.

Halbuki insan, hangi hal üzere olursa olsun, “Kur’an-ı Kerim’de kendisini Rahman u Rahîm isimleriyle vasfeden ve hayatını boşa harcayan kimselere hitap ederken bile “kullarım” diyen bir Rabbim varken niçin ümitsizliğe düşeyim ki!.. İşin doğrusu, böyle bir Rabb-i Rahim’e karşı günah işlemek de çok yakışıksız oluyor. Öyleyse, bundan sonra masiyete nasıl girebilirim ki?!.” diyebilmelidir. Evet, insan ne kendisini salmalı ne de ümitsizliğe düşmelidir. Bilhassa yaşlılıkta ve ölüm anında reca hissini daha da coşturmalı ve Allah’a yürürken O’nun hakkında hep güzel mülahazalarla dolu bulunmalıdır. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Sakın, sizden biriniz Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan etmediği bir hal üzere ölmesin.” buyurmuştur.

Ayrıca, “Kulum Beni nasıl zannederse, ona öyle muamelede bulunurum!” mealindeki hadis-i şerifi dar bir çerçeveye hapsetmemek ve onu daha şümullü olarak değerlendirmek gerekir. Evet, “Beni çeşit çeşit nimetleriyle sevindiren, sırat-ı müstakîme yönlendiren, sürçmelerimi bağışlayan ve günahlarımı yarlığayan bir Rabb’im var.” demek, hüsn-ü zannın ifadesidir. Fakat, bir de, hayatımız adına takdir buyurulan her meselede bizim saadetimizin esas alındığına ve her şeyin bir profil gibi bizim üzerimize işlenmiş olduğuna inanmak vardır ki, Rabbimiz hakkındaki hüsn-ü zannımızın tamamiyeti bu inanca bağlıdır. Cenâb-ı Hak dilerse, bizi sürgün eder, sizi başka bir imtihana tâbi kılar, bir başkasını zindana atar; ama ne yaparsa yapsın, Rabbimizin her icraatı neticede bizim faydamızadır; hep bizi bir yere celbetmeye, cezbetmeye ve ebedî mutluluğa ulaştırmaya matuftur. Namaz, oruç, hac ve zekat gibi mükellef bulunduğumuz ibadetlerden zahirî bela ve musibetlere kadar mazhar olduğumuz ya da maruz kaldığımız her şey bizim lehimize planlanmıştır. İşte, bu hakikate gönülden iman etmek Mevlâ-yı Müteâl hakkındaki hüsn-ü zannın doruk noktasını tutmaktadır.

Sözün özü; iyi niyet, müsbet düşünce ve güzel görüş, insanın gönül saffetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir. İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsn-ü zanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken –ye’se düşmemek şartıyla– kendini yerden yere vurmalı; fakat, diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsn-ü zanna sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.

Metot farklılığından dolayı bizleri tenkit eden Müslüman kardeşlerimizi kınayabilir miyiz?

Açıklama: Metot farklılığından dolayı bizleri tenkit eden fakat kendi metodunun yanlışlığından dolayı başlarına musibet gelen Müslüman kardeşlerimizi kınayabilir miyiz? Bunun için insan, kendi metodunun isabetliliğinden dolayı içinden sevinse mesul olur mu?

Evet, böyle biri niyetinin rengine göre mesul olur. Ancak şunu bilmekte de yarar var; millet ve hizmet konusunda, bizler de mutlak mânâda yolumuzun arızasız olduğunu iddia edemeyiz. Ayrıca musibetler de iyi-kötü herkesin başına gelebilir.

Evet, bazen bir mü’minin tuttuğu yol arızalı olur ama başına musibet gelmeyebilir. Bazen de insan arızasız bir yolda yürüdüğü hâlde pek çok musibet ile karşılaşabilir. Hatta dosdoğru yolda olan insanın başına onu elemek ve imtihan etmek için çok defa bin belânın geldiği de olur. Belânın en şiddetlisinin nebilere, sonra velilere (başka bir rivayette ulemaya), sonra da derecesine göre, diğer insanlara geldiği düşünülürse, musibetin her insana gelebileceği, dolayısıyla belâya maruz kalmanın, kişinin yürüdüğü yolun eğriliği veya doğruluğuyla çok da alâkadar olmadığı görülecektir.

Allah belâ ve musibetler ile doğru yolda olan bir insanı, daha doğru yola ve daha ileriye teşvik edebilir. Eğri bir insanı da doğru yola iletmek için tenbihte bulunabilir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın icraatını anlamak çok zordur. Herkes belâyı seviyesine göre, kendisine gönderilmiş bir sinyal kabul etmeli ve ona göre “Hazır ol!” vaziyetine geçmelidir. Tabiî belirttiğimiz bu düşünce herkesin kendine bakması açısından çok önemlidir. Başkalarının başına gelen belâ ve musibetleri, kendi yoluna uymadığından ve kendi yolunun dışında bir yol takip ettiklerinden dolayı maruz kaldıkları şeklinde kabul etmek en basit mânâsıyla nâmertliktir. Böyle bir düşünce, mü’minin mürüvvetiyle telif edilemez. Hele bunu “Oh oldu!” şeklinde ele alma, –neûzü billah– Müslümanlık ile kat’iyen telif edilemez. –Hafizanallah– Allah o musibeti döndürür de böyle diyenin başına çevirir. Hatta yüzde yüz gittikleri yol arızalı olan insanların başına gelen belâların başka bir sebepten dolayı değil de sadece bu sebepten dolayı onların başına geldiğini düşünmek de yine bir nâmertlik ve kadirnâşinaslıktır.

İnsan bir mü’mine karşı daima mürüvvetli, gönülden olma mecburiyetindedir. Bu zaviyeden bakıldığında gelip evimizi bassalar, bizi dövseler ve hukukumuza tecavüz etseler ve giderken başlarına bir belâ gelse, “Oh oldu!” dememek gerekir. Böyle birinin o anki hislerine mağlup olarak muvakkaten bir sızlanması ve feveranı olsa da, sonra nedamet etmeli ve “Aman yâ Rabbi! Pişman oldum! Sana sığınırım!” demelidir.

Mü’minin başka bir mü’mine karşı olan tavrı hep böyle olmalıdır ve ona düşen şey de budur. Çünkü –inşâallah– bir gün onunla Sırat’ı beraber geçecek, Cennet’e beraber girecek ve yüz yüze bakışacağız. Orada içimizdeki o müzmerâtın hortlaması her zaman bahis mevzuu olabilir. Düşündüğümüz ve tasarladığımız şeyler o gün önümüze bir bir dökülebilir –ki dökülme ihtimali vardır– işte o zaman çok mahcup oluruz. Zira Cenâb-ı Hak, “Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür.”[1] buyurmaktadır. Settâru’l-Uyûb olan Hz. Allah, bizim ve başkalarının kusurlarını da setretsin inşâallah..!

Meseleye başka bir açıdan bakıp şunları söylemek de müm­kün­dür: Mü’min, çok kerim ve çok âlicenâp olmalı ki, o da, cenâbı en âlî olan Allah tarafından değişik lütuflara mazhar olsun. Hatta iyi bir mü’min hep şöyle düşünmeli ve demelidir:

Allahım! Bu insanlar bana bazı hususlarda kötülük ve nâmertlik yaptılar. Ben bunları bağışladım. Ben de Sana karşı kulluğumda tam mert olamadım; ey Halîm ve Selîm olan Rabbim! Sen de beni bağışla!”

Evet, Allah’a giderken vesile edinmek gerekir. Mü’min bu meseleyi bile bir vesile ittihaz etmeli, onunla Allah’a dehalette bulunup O’nun gölgesi altında Allah’a sığınmalıdır.

Evet, yol ve metot farklılığının mü’minleri birbirlerine düşürmemesi lâzım geldiği gibi, diğer mü’min kardeşlerimizi bu türlü levme (kınamaya) da götürmemesi gerekmektedir. Dahası diğer kardeşlerimizin başına gelen musibetleri onların tuttukları yolun bir neticesi gibi görmek aynı zamanda kaderi de tenkit etmek demektir. Bu tür düşünceler Müslümanlık akidesine ters olan düşüncelerdir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), “‘Lev’ demeyin, zira o helâktir, o Şeytanın işine kapı aralar.” buyurmaktadır. Dolayısıyla “Onlar şöyle şöyle yapsalardı şunlar başlarına gelmezdi.” gibi düşüncelere kapılmak, şeytanın yoluna girmenin birer işaretidir.

Mü’minler olarak bilmeliyiz ki, bu mânâda geçmişin mu­ha­sebesi yapılmaz. Geçmiş sadece ders alınsın ve ileriyi ay­dın­latsın diye mütalâa edilir. Hele başına musibet gelen bir mü’minin hâline sevinme, kaderi tenkidi de tazammun ediyorsa, kat’iyen tecviz edilemez.

[1] Târık sûresi, 86/9.

Ayaklarımızı kıbleye doğru uzatıp yatsak doğru mudur?

Mükellef olan bir kimsenin ayaklarını kıbleye karşı uzatması tenzihen mekruhtur. (Fethu Babi’l-İnaye, 1/171) Bundan dolayı yatarken veya başka şekilde otururken müminlerin kıblegâhı olan ve tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar meleklerin tavaf yeri bulunan ve metâfında yüzlerce, binlerce peygamberin medfûn bulunduğu Kâbetullah’a karşı ayağını uzatmamak edebin ifadesi, ayağını uzatıp yatma veya oturma da su-i edebin ifadesidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) mübarek yatışlarında bu mevzuda bize bir ders vermekte, yüzünü kıbleye karşı çevirmekte, elini başının altına koymakta, sağ tarafı üzerine yatmaktadır. Ve ölüleri mezara koyarken, kıbleye dikkat etmemiz de yine bu mevzudaki saygının ve fıkhî bir hükmün ifadesidir.

İnsanları çok eleştiriyorum. Bana neler tavsiye edersiniz?

Açıklama: Ben başkalarını eleştiriyorum. Fıtratı bana ters olan ve bana karşı tavır alan kişilerden rahatsız oluyorum ve bu durumu onlara da yansıtıyorum. Ancak bu durumum beni son derece üzüyor. Bu tavrımı düzeltmek için uğraşıyorum. Bununla ilgili olarak neler önerirsiniz?

Öncelikle bu sıkıntınızın farkında olmanız ve bunun için çözüm arayışına girmeniz problemin yarısını hallettiğinizi gösterir. Evet, fıtratın değişmesi kolay değildir. Ancak biz ısrarcı olur ve onu değiştirme adına cehd ve gayret gösterirsek değişir Allah’ın izniyle. Hiç kimse sahip olduğu bu ve benzeri huylarını nazara alarak ne yapayım fıtratım bu diyemez. Çünkü eğer fıtratların ve huyların hayra kanalizi ve değişmesi mümkün olmasaydı Allah’ın Peygamberler göndermesinin bir anlamı kalmazdı. Cenab-ı Hak Resûller göndermiştir ki, insanlar imanla dinle ikinci bir fıtrat kazansınlar ve kudsî hadisin ifadesiyle Allah’ın ahlakıyla ahlaklansınlar. Önceleri bunlar bize zor gelse de; nefisler zorlanmalı ve bu mevzuda ikna edilmelidir. Baştan rahatsız olduğumuz bu gibi huylarımızı değiştirmede çok zorlanırız ve her defasında adeta bir diken yutarcasına nefsimize çok zor hâkim olur ve onu meşakkatle gemleriz. Ancak biz aktif bir sabırla bu konuda temrinat yapmaya devam edersek belli bir zaman sonra kazanmak istediğimiz bu huy bizde ikinci bir fıtrat haline gelecektir.

Öncelikle bizi böyle davranmaya iten nefsî ve kalbî hastalıklarımızı iyi tahlil etmeli ve bunların üstüne giderek beslenme kanallarını kurutmaya çalışmalıyız. Genellikle kişiyi böyle davranmaya iten sebep olarak, kişinin kendi düşüncelerini hep doğru bulması, müsamaha ve tevazu hususunda gereken donanımda olmaması, bütün varlığa, insanlara ve özellikle de kalbinde iman olan kişilere karşı kalbinde yeterli seviyede bir sevgi ve şefkat besleyememesi, kendini ispatlamak istemesi vs. hususlar sayılabilir.

Efendimiz’in hayatı iyi okunarak, onun sabrı, tevazusu ve hoşgörüsü gibi ahlakî özellikleri iyice öğrenilerek bu ahlakî hususiyetleri kendimize düstur edinmeye çalışmalıyız. Bunun için Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yazdığı Sonsuz Nur’dan ve Prof. Dr. Hüseyin Algül’ün yazdığı Peygamber Efendimiz’in şemaili kitaplarından ilgili yerler okunabilir. Hadis kitaplarındaki bu ve benzeri bablara da müracaat edilebilir.

Bunun dışında Risale-i Nur’dan Uhuvvet risalesi olan 22. Mektup ve İhlâs risalesi olan 21. Lem’a dikkatlice ve birkaç defa okunarak oralarda geçen düsturlar hayatımıza yansıtılabilir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İnsanın Özündeki Sevgi isimli eserini de okumanızı tavsiye ediyoruz.

Riyadan nasıl kurtulabiliriz?

Başlangıçta herkesin riyaya düşebileceği, kulluk kapısından riya ile girileceği söylenir. Fakat kulluk, riya ile devam etmez; kul, ihlas yolunda mesafe kat’ ettikçe riyayı bırakır ve tam ihlâsa erdiğinde, artık onda riyanın eseri kalmaz.

Bir diğer zâviyeden, riyayı tanımadan, riyanın ne demek olduğunu anlamadan insanın içine ihlâsı elde etme cehdi doğmaz. Riya yapıyor da hiç farkında değilse, o zaman ihlâsa hiç ulaşamaz. Halbuki, riya ile ilgili yazılan ve söylenenlere baktığımızda, çoğu davranışlarımıza riyanın nasıl da sindiğini, ama biz farkına varamadığımızı anlarız. İnsan, ihlâsa ulaşmak için uğraşırken riyayı tanır. Nasıl nefsin bilinmesi Allah marifetine ve Allah’ı tanımaya açılan bir kapıdır; Sokrates’in kendini tanı” tenbihi, ehl-i tasavvufun, “Men arefe nefsehu fe-kad arafe Rabbehû (Nefsini bilen, Rabbini bilir)” şeklinde hadis diye rivayet ettikleri söz bu gerçeği ifade etmektedir; bunun gibi, insan da, ihlâsı yakalamaya çalışırken riyayı tanır, o kapıdan girer ve adım adım, kademe kademe ihlâsa ulaşır. İnsan, yaptığı şeyleri belki de başta sun’i olarak yapar; manâsını, muhtevasını ve derinliğini kavramadan, sırf emrin gereği olduğu için yapar. Hattâ bu hususta emr-i Nebevî bile vardır. Meselâ, Efendimiz (sav), “Kur’an okurken ağlayın; ağlayamazsanız, kendinizi ağlamaya zorlayın.” buyurmaktadır. Çünkü bu ağlama, zamanla tabiat haline gelir ve artık o kimse, duyulup duygulanılması gerekli hususlar karşısında artık hissiz, duygusuz, alâkasız kalamaz. Demek oluyor ki, başlangıçta riya diye yorumlayabileceğimiz bazı tavırlar tabiî görülebilir, görülmelidir de. Fakat insan, bilâhare, ister Cenab-ı Hakk’ın (cc) Zât, sıfât ve esmâsı adına belli bir ma’rifet ufkuna ulaştığından olsun, isterse başka sebep ve mülâhazalarla olsun, artık kendini kontrol altına alır ve kapıda vize ibrazında bulunma sayılabilecek davranışları bütün bütün bırakır ve halisane tavırlara girer; girer ve artık o, bir ihlâs yolcusudur; hep arar, bulduğunu az görür yine arar; daha daha arar.. bu şekilde hayatının sonuna kadar belki 50 ihlâs mertebesinden geçer ama, yine de “ihlâs” der, kıvranır. Zaman olur, o hale gelir ki, artık onun bütün duası ihlâstır; “Allah’ım, ne olur ihlâs” der; “ihlâs” der yatar, “ihlâs” der kalkar.. öyle ki, daha başka çok önemli şeyler ister; ama arada yine ihlâs demezse, döner, yine “ihlâs” der. Nasıl gökkuşağının altından geçeyim diye yürüdükçe, koştukça o sizden uzaklaşır, aynen onun gibi, ihlâslı kulluk da işte böyle vaslına erilmez bir sevdadır, insanı arkasından koşturur durur. Allah, bizi bu koşudan geri bırakmasın.

Riyanın pek çok çeşidi olduğu gibi, riyaya sebep olan faktörler de çoktur: gurur gibi, kendini beğenme gibi, kibir gibi hususlar bunlardandır. İnsan vardır, kibirinden dolayı müraîdir; insan vardır, kendini iç beğenmeye kaptırmış, kendi düşüncelerinin, kendi büyüklük psikozlarının altında ezilmiştir; bu sebeple de riyaya düşmüştür. Bazısı kalemiyle, bazısı düşüncesiyle, bazısı çok kitap karıştırmasıyla, bazısı bibliyografyadan haberdar olmasıyla, bazısı çok kişi tanımakla.. herkes, bir sebeple riyaya girebilir. Tehlikenin büyüklüğü ise, şahıstan şahısa değişir. Bir insanda çok ciddî mal hırsı, kazanma hırsı vardır; onunla ve sebep olduğu riyakârlıkla tehlikeye düşer. Bazılarında ise, böyle bir hırs yoktur; bunlar, “dünya nedir ki!” derler; ancak bakarsınız böylelerinde karşı cinse karşı bir za’f vardır. Kimisi korkaktır; o da korktuğunu göstermemek için riya yapar.. ve karanlıkta türkü söyler.

Riyayı fark etmede bazı emarelerden söz edilebilir. Meselâ, bir insan vardır: diliyle, irfanıyla, konuşmasıyla, tavrıyla mütevazi görünür, fakat kendinden dûn olan kimselerin yanında, bir de bakarsınız, hemen çalıma geçer. Demek ki o, gerçekten mütevazi değildir; kendinden yüksek birinin yanında yerlere kadar eğilmektedir. İşte bu da, ayrı bir firavunluktur. İhlâsın emaresi ise, mütegallibenin, zorbanın karşısında izzetli olmak, tabiri caizse, mağrur olmak; müminlere karşı da yüzü yerde bulunmak ve tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmektir. İhlâs, süklüm-püklüm durmak demek değildir; ihlâs, kalbin Allah ile irtibatıdır; bu da, kendini ancak gayb hali ile şehadet hali arasındaki muvafakatla gösterir. Gece, hattâ yatakta bile ne ölçüde Allah ile birlikte iseniz; yatakta iken bile aklınıza geldiğinde ayaklarınızı toplayabiliyorsanız; yani gündüzünüz ve geceniz aynı ise, ihlâslı sayılabilirsiniz.

Evet, insan, kendi içinde sürekli bir mücadele yaşamalıdır ki, canlı kalabilsin. Bu mücadele bittiği anda insan da bitmiştir. Şayet içinizde, nefsinizle şu veya bu şekilde olan mücadeleniz devam ediyorsa, bu, bir hayat emaresidir. Evet, tıpkı vücudun, hastalık yapan bakteri veya virüslere karşı hararetinin yükselmesi gibi bir şeydir bu. Hararet varsa, vücudda hareket ve dolayısıyla hayat var demektir.

Günümüzde riya çok yaygın ve zannediyorum, dünya yaratıldığı günden bu yana, çağımızda görüldüğü ölçüde müraîlik olmamıştır. Çünkü, günümüzde riyaya sevk eden faktörler pek çok: ödüller, plaketler, alkışlar, övgüler, yarışlar, maratonlar.. millî gururlar, şahsî gururlar, cemaat gururları… O kadar ki, Allah’ı hiç hesaba katan yok gibi; her muvaffakiyet insana veriliyor ve insan, kendine ait olmayan bir sürü “mağsup (gasbedilmiş)” zaferle gurur duyuyor. İyi yazma, iyi konuşma, iyi söyleme, iyi anlatma… Aslında, her riyakâr fiil, her riyakâr söz bir yalandır. Hele bazı meslekler, bazı kesimler var ki, bunların her biri mücessem birer riya, mücessem birer yalan sayılabilir. İlâhî ihsanlar bile şahsî kabiliyetlerin bir buudu, bir uzantısı, bir lâzımı gibi takdim ediliyor. Allah, ihsan yağdırıyor; onlar ise, Allah’ın ihsanlarını Allah’a ulaşma adına kullanacaklarına, onları Allah ile aralarında perde yapıyorlar. Bir başka sahada, ikramlar, kerametler, keşifler, intak-ı bilhaklar, hiss-i kablel-vukular.. daha neler neler.. bunların hepsi Allah’tan. Fakat gel gör ki, nankör ve bencil insan, bütün bunları Allah’ı unutmaya vesile yapıyor. Oysa insan, en küçük bir nimette bile, başı dönmüş Mevlevî gibi cezbeye kapılıp dönmeli, “Allah’ım Sen’den, Allah’ım Sen’den” demelidir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Riyadan kurtulma yolları nelerdir?

Başlangıçta herkesin riyaya düşebileceği, kulluk kapısından riya ile girileceği söylenir. Fakat kulluk, riya ile devam etmez; kul, ihlas yolunda mesafe kat’ ettikçe riyayı bırakır ve tam ihlâsa erdiğinde, artık onda riyanın eseri kalmaz.

Bir diğer zâviyeden, riyayı tanımadan, riyanın ne demek olduğunu anlamadan insanın içine ihlâsı elde etme cehdi doğmaz. Riya yapıyor da hiç farkında değilse, o zaman ihlâsa hiç ulaşamaz. Hâlbuki riya ile ilgili yazılan ve söylenenlere baktığımızda, çoğu davranışlarımıza riyanın nasıl da sindiğini, ama farkına varamadığımızı anlarız. İnsan, ihlâsa ulaşmak için uğraşırken riyayı tanır. Nasıl nefsin bilinmesi Allah marifetine ve Allah’ı tanımaya açılan bir kapıdır; Sokrates’in “kendini tanı” tenbihi, ehl-i tasavvufun, “Men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehû (Nefsini bilen, Rabbini bilir)” şeklinde hadis diye rivayet ettikleri söz bu gerçeği ifade etmektedir; bunun gibi, insan da, ihlâsı yakalamaya çalışırken riyayı tanır, o kapıdan girer ve adım adım, kademe kademe ihlâsa ulaşır. İnsan, yaptığı şeyleri belki de başta sun’i olarak yapar; manâsını, muhtevasını ve derinliğini kavramadan, sırf emrin gereği olduğu için yapar. Hattâ bu hususta emr-i Nebevî bile vardır. Meselâ, Efendimiz (s.a.s.), “Kur’an okurken ağlayın; ağlayamazsanız, kendinizi ağlamaya zorlayın.” buyurmaktadır. Çünkü bu ağlama, zamanla tabiat haline gelir ve artık o kimse, duyulup duygulanılması gerekli hususlar karşısında artık hissiz, duygusuz, alâkasız kalamaz. Demek oluyor ki, başlangıçta riya diye yorumlayabileceğimiz bazı tavırlar tabiî görülebilir, görülmelidir de. Fakat insan, bilâhare, ister Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) Zât, sıfât ve esmâsı adına belli bir ma’rifet ufkuna ulaştığından olsun, isterse başka sebep ve mülâhazalarla olsun, artık kendini kontrol altına alır ve kapıda vize ibrazında bulunma sayılabilecek davranışları bütün bütün bırakır ve halisane tavırlara girer; girer ve artık o, bir ihlâs yolcusudur; hep arar, bulduğunu az görür yine arar; daha daha arar.. bu şekilde hayatının sonuna kadar belki 50 ihlâs mertebesinden geçer ama, yine de “ihlâs” der, kıvranır. Zaman olur, o hale gelir ki, artık onun bütün duası ihlâstır; “Allah’ım, ne olur ihlâs” der; “ihlâs” der yatar, “ihlâs” der kalkar.. öyle ki, daha başka çok önemli şeyler ister; ama arada yine ihlâs demezse, döner, yine “ihlâs” der. Nasıl gökkuşağının altından geçeyim diye yürüdükçe, koştukça o sizden uzaklaşır, aynen onun gibi, ihlâslı kulluk da işte böyle vaslına erilmez bir sevdadır, insanı arkasından koşturur durur. Allah, bizi bu koşudan geri bırakmasın.

Riyanın pek çok çeşidi olduğu gibi, riyaya sebep olan faktörler de çoktur: gurur gibi, kendini beğenme gibi, kibir gibi hususlar bunlardandır. İnsan vardır, kibrinden dolayı müraîdir; insan vardır, kendini iç beğenmeye kaptırmış, kendi düşüncelerinin, kendi büyüklük psikozlarının altında ezilmiştir; bu sebeple de riyaya düşmüştür. Bazısı kalemiyle, bazısı düşüncesiyle, bazısı çok kitap karıştırmasıyla, bazısı bibliyografyadan haberdar olmasıyla, bazısı çok kişi tanımakla.. herkes, bir sebeple riyaya girebilir. Tehlikenin büyüklüğü ise, şahıstan şahısa değişir. Bir insanda çok ciddî mal hırsı, kazanma hırsı vardır; onunla ve sebep olduğu riyakârlıkla tehlikeye düşer. Bazılarında ise, böyle bir hırs yoktur; bunlar, “dünya nedir ki!” derler; ancak bakarsınız böylelerinde karşı cinse karşı bir za’f vardır. Kimisi korkaktır; o da korktuğunu göstermemek için riya yapar.. ve karanlıkta türkü söyler.

Riyayı fark etmede bazı emarelerden söz edilebilir. Meselâ, bir insan vardır: diliyle, irfanıyla, konuşmasıyla, tavrıyla mütevazi görünür, fakat kendinden dûn olan kimselerin yanında, bir de bakarsınız, hemen çalıma geçer. Demek ki o, gerçekten mütevazi değildir; kendinden yüksek birinin yanında yerlere kadar eğilmektedir. İşte bu da, ayrı bir firavunluktur. İhlâsın emaresi ise, mütegallibenin, zorbanın karşısında izzetli olmak, tabiri caizse, mağrur olmak; müminlere karşı da yüzü yerde bulunmak ve tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmektir. İhlâs, süklüm-püklüm durmak demek değildir; ihlâs, kalbin Allah ile irtibatıdır; bu da, kendini ancak gayb hali ile şehadet hali arasındaki muvafakatla gösterir. Gece, hattâ yatakta bile ne ölçüde Allah ile birlikte iseniz; yatakta iken bile aklınıza geldiğinde ayaklarınızı toplayabiliyorsanız; yani gündüzünüz ve geceniz aynı ise, ihlâslı sayılabilirsiniz.

Evet, insan, kendi içinde sürekli bir mücadele yaşamalıdır ki, canlı kalabilsin. Bu mücadele bittiği anda insan da bitmiştir. Şayet içinizde, nefsinizle şu veya bu şekilde olan mücadeleniz devam ediyorsa, bu, bir hayat emaresidir. Evet, tıpkı vücudun, hastalık yapan bakteri veya virüslere karşı hararetinin yükselmesi gibi bir şeydir bu. Hararet varsa, vücudda hareket ve dolayısıyla hayat var demektir.

Günümüzde riya çok yaygın ve zannediyorum, dünya yaratıldığı günden bu yana, çağımızda görüldüğü ölçüde müraîlik olmamıştır. Çünkü, günümüzde riyaya sevk eden faktörler pek çok: ödüller, plaketler, alkışlar, övgüler, yarışlar, maratonlar.. millî gururlar, şahsî gururlar, cemaat gururları… O kadar ki, Allah’ı hiç hesaba katan yok gibi; her muvaffakiyet insana veriliyor ve insan, kendine ait olmayan bir sürü “mağsup (gasbedilmiş)” zaferle gurur duyuyor. İyi yazma, iyi konuşma, iyi söyleme, iyi anlatma… Aslında, her riyakâr fiil, her riyakâr söz bir yalandır. Hele bazı meslekler, bazı kesimler var ki, bunların her biri mücessem birer riya, mücessem birer yalan sayılabilir. İlâhî ihsanlar bile şahsî kabiliyetlerin bir buudu, bir uzantısı, bir lâzımı gibi takdim ediliyor. Allah, ihsan yağdırıyor; onlar ise, Allah’ın ihsanlarını Allah’a ulaşma adına kullanacaklarına, onları Allah ile aralarında perde yapıyorlar. Bir başka sahada, ikramlar, kerametler, keşifler, intak-ı bilhaklar, hiss-i kablel-vukular.. daha neler neler.. bunların hepsi Allah’tan. Fakat gel gör ki, nankör ve bencil insan, bütün bunları Allah’ı unutmaya vesile yapıyor. Oysa insan, en küçük bir nimette bile, başı dönmüş Mevlevî gibi cezbeye kapılıp dönmeli, “Allah’ım Sen’den, Allah’ım Sen’den” demelidir. (M.Fethullah Gülen, Amerikada Bir Ay)

Gıybet ve şahitlik arasındaki fark nedir?

Bir müslümanın arkasından onun olmadığı bir yerde, duyduğunda hoşlanmayacağı şekilde konuşmak, gıybettir. Gıybet ne yazık ki ayet ve hadislerde menedilmesine rağmen bugün toplum genelinde en büyük problemlerimizdendir. Bu günahtan ne kadar uzak kalırsak bizim için o kadar iyi olur. Gıybet, kul hakkı olduğundan bu konuda çok hassas olmak gerekir.

Bu dünyada yapılan gıybetlerin ahirette o kişinin aleyhine bir şehadet olup olmayacağı meselesine gelince; yaptığınız gıybetin eğer helallik almazsanız ahirette sizin karşınıza çıkacağından bir şüpheniz olmasın. Fakat gıybetini yaptığınız kişi aleyhine, söylediklerinizin onun için bir şehadet olması düşünülemez. Zira bir insan gıybeti, o insana olan kin, haset ve garaz gibi şeytani hislerle yaptığından bunun bir şehadet olarak kabul edileceğini söylemek biraz zordur. Ahirette Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz ve birbiri hakkında olumlu ya da olumsuz bir şehadette bulunamaz. Yani gıybet büyük bir günahtır. Birisinin işlemiş olduğu günah sebebiyle de başka birisi o günah esas alınıp hesaba çekilmez. Burada şehadeti, bizzat işlenmiş olunan günah, işleyen kişi hakkında yapacaktır. Ayrıca, Allah Teâlâ, gıybeti tamamen yasaklamışken, bu kötü ve sinsi fiili, şehadet kılıfına sokmaya çalışmak, haramı masumlaştırmaya çalışmak demektir. Bunun da ayrı bir vebali olur ötede. Hem Allah tarafından verilmiş böyle bir görevimiz de yoktur. Yani gıybet etmek suretiyle başkası hakkında şahitlikte bulunmuş olalım diyemeyiz.

Yardımlaşma insan olmanın bir gereği midir? Hangi temel üzerine bina edilebilir?

Yardımlaşma, varlığın en kapsamlı kanunudur. Yüce Yaratıcı’mız onu maddî kâinatta işlettiği gibi, dünyayı şenlendiren insanın içtimaî hayatına da koymuştur. Böylece küçük kâinat olan insanın, büyük kâinatla bütünleşmesini dilemiştir. Evrene baktığımızda, toprak, su, hava, ışık gibi cansız denilen unsurların, bitkilerin yardımına koştuğunu görürüz. Meselâ bir incir ağacı çamur yer, onu tatlı bir meyve hâline getirir ve canlılara ikram eder. Bitkiler, diğer canlıları beslerler. Hayvanlar sütleri, etleri, yumurtaları ve yünleri ile canlıların imdadına koşarlar. Cansızı, madenleri, bitkileri, hayvanları ile bütün kâinat da insanların ihtiyaçlarını temin etmek için seferber olur. Kandaki alyuvar hücreleri, canlı bedenin diğer hücrelerine yardım götürmek uğrunda kendilerini telef ederler. Dolayısıyla bütün bir kâinatın normal ve sağlıklı bir tarzda varlığını sürdürmesi, bu muazzam yardımlaşma sayesinde olur. (Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 17. Lem’a, s.146 ve 155,İstanbul, Şahdamar Yay. 2007.)

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

Ayakta su içmenin hükmü nedir?

“Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm) ayakta oldukları halde su içiyorlardı” (Muvatta, Sıfâtu’n-Nebî 13) “Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde yürürken yer, ayakta iken içerdik” (Tirmizî, Eşribe 11; İbnu Mâce, Et’ime 25) gibi hadis-i şeriflere dayanarak ayakta su içmeye caizdir diyenler de var, ayakta içmeyi yasaklayıcı bazı rivayetleri (Müslim, Eşribe 112, 114, 116) delil göstererek mekruh diyenler de var. Bu mekruhluğu, helale yakın mekruhluk olarak anlamak daha uygundur. Evet, bazı yasaklayıcı beyanlarla beraber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayakta su içmiştir. Öyleyse oturarak içmek daha faziletlidir ama ayakta içmek de haram değildir. Oturarak içmeyi tercih etmeli fakat ayakta içenleri de kınamamalıdır.

İsraf nedir, hangi davranışlarımız israf kapsamına girer?

İsraf, makul olan sınırın dışına çıkmaktır. Kur’ân’da dini inkâr, her türlü günah ve zulme dalma gibi geniş anlamda kullanılmakla beraber, İslâmî eserlerde yeme, içme, giyinme ve diğer tüketim alanlarında aşırı derecede harcama anlamında kullanılmaktadır. İnsan, Allah Tealâ’nın kendisine nasip ettiği her türlü imkânı meşru şekilde kullanma sorumluluğu taşımaktadır. Şu hadîs-i şerîf israfın geniş çerçevesini çizmektedir: “Ahirette insan şu beş şeyden; ömrünü nerede tükettiğinden, servetini nasıl kazanıp nerede harcadığından, ne gibi işler yaptığından, bedenini ne yolda yıprattığından ve bildiklerini uygulayıp uygulamadığından sorguya çekilmedikçe Allah’ın divanından ayrılamaz.” (Tirmizi, Kıyamet 1) Dinimiz toplumun zararına harcamaları yasaklar. İçki, kumar, fuhuş, rüşvet, sefahet başlıca israf şekillerindendir. İnsanların hayatlarını sürdürmeleri için gerekli harcamalar meşru olup israf sayılmaz. Zorunlu olmasa da, hayatı kolaylaştıran imkânlardan da yararlanılabilir. Fakat bunun ötesinde, ihtiyaç giderme, rahatlık ve kolaylık gayesinin ötesinde gurur, kibir, faydasız rekabet, gösteriş, övülme, şöhret gibi bencil duyguların etkisi altında yapılan harcamalar kesinlikle israftır. (Mustafa Çağırıcı, İslam’da İnanç ve İbadet Ansiklopedisi, İsraf md., 2/442) İslâm’da sağlığı ve zamanı israf da haramdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlarda aldanmaktadırlar: Bunlar sıhhat ve boş zamandır.” (Buhari, Rikak 1) Şahs-ı mânevî, tüzel kişilik olarak çalışan bazı dernek ve vakıflar takdire değer hizmetler vermektedirler. Dünya işlerinin çok çeşitlendiği, zorlaştığı bu zamanımızda yardım etmek isteyenlere rehberlik etmek, onların zekât, kurban ve diğer yardım ve bağışlarını muhtaçlara ulaştırmak çok önemli. Zîrâ insanların bizzat kendilerinin bu işleri takip etmeleri kolay değil. Güven verici işleri ve eserleriyle halkın teveccühünü kazanan derneklere destek olmak gerekir. Bunlar bizim yerimize iş yapıyor, farz-ı kifaye ifa ediyorlar. Meselâ Kimse Yok Mu Derneği, küresel bir yardım kurumu olmuş durumda. Pakistan, Şili, Sudan, Endonezya, Haiti, Gazze, Osetya, Somali gibi musibet yerlerine hemen ulaştıklarını görüyoruz. Musibete maruz kalan yerlere çadırlar, arama kurtarma ekipleri, evler, sağlık hizmetleri, yemek ikramları, kurak yerlerde su kuyuları açma, okullar, onlar için yardım kampanyaları organize etme, evlenme imkânı bulamayanları evlendirme çalışmaları, muhtaç annelere meslek edindirme gibi, aklımıza gelen ve gelmeyen daha başka faaliyetlerle pek kapsamlı çalışmalar yapan bu derneklerimize ve orada çalışan kardeşlerimize şükran borçluyuz. Allah onlardan razı olsun. Unutmayalım ki diğer insanların da onlara destek olma görevi vardır.

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

Yalan söylenecek yerleri ifade eden hadisi nasıl anlamalıyız?

Bu hadis, Buhari ve Müslim’de mevcuttur. Buhari’de “İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir” buyrulmakta, Müslim’de ise buna savaşta düşmanı şaşırtmakla, karı koca arasını düzeltmek de eklenmektedir. (Buhari Sulh 2, Müslim Birr, 101)

Bu hadisle alakalı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, doğruluğu anlattı yerde şöyle bir açıklaması vardır:

Yalanın Câiz Olduğu Yer Var mıdır?

Bu arada; “Bir maslahata binâen yalan söylemenin câiz olacağı yerler de var mıdır?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Böyle bir sual Hazreti Üstad’a tevcih edilince, o “Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma zaman onu neshetmiş.” diyerek meseleyi kesip atmıştır. Aslında, bazı alimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat, Bediüzzaman hazretleri, bazı alimlerin maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir.

Evet, günümüzde yalan çok revaçtadır ve insanlar hiç olmayacak meselelerde bile yalana başvurmaktadırlar. Bir sürü kezzâbın, müthiş yalanlarıyla yeryüzündeki asayişi ve umumi emniyeti mahvettiği zamanımızda, bu kötü ahvâlden mü’minler de etkilenmişlerdir ve maalesef çokları hemen her şeye bir bahane uydurur hale gelmişlerdir. Böyle bir dönemde öyle net bir ifadeyle ve kesin bir hükümle radikal tedbirler alınmazsa, o muvakkat fetvanın sû-i istimalini engellemek mümkün olmayacaktır.

Hâsılı, şayet biz dava-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan birer hak eri olmayı arzuluyorsak, tıpkı Nebiler Serveri gibi, sıdk ve sadâkat hususlarına çok dikkat etmek zorundayız. Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluğu bir âbide gibi başımızda taşımaya ve onu namusumuz gibi korumaya mecburuz. Özellikle de başka toplumlar içinde yaşıyorsak ve kendi öz değerlerimizi onlara da anlatmayı düşünüyorsak her halimizle doğru olmaya daha da özen göstermeliyiz. Büyük-küçük hiçbir meselede en ufak bir hilâf-ı vâki beyana tenezzül etmemeli ve asla “Müslümanlar da yalan söyleyebiliyor” dedirtmemeliyiz. Yalanı çağrıştıran tek bir sözümüzün ya da halimizin, bütün inananlar hakkında “bunlar da yalan söylüyor” kanaati oluşturabileceğini ve ondan sonra –farz-ı muhal– gökten kitap indirip o insanların önüne koysak yine de onlara müessir olamayacağımızı unutmamalıyız.

Evet, bizim için yol ikidir, ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok; fakat, illa konuşacaksak, doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok. (Kırık Testi 7, Ölümsüzlük İksiri, s. 143-144).

İnsanın kendi bedenine şehvetle bakması caiz midir?

İnsanın kendine şehvetle bakmasından şu anlaşılır: Cinsî organına bakar ve o uzuvla alâkalı kötü hayallere dalar. Bu arada dinimizce caiz olmayan mastürbasyona yeltenebilir. Bunlar kesinlikle caiz değildir. Evet, mecbur kalmadıkça cinsî organa bakmak mahzurludur, âdâba aykırıdır. Mecbur kalırsa ayrı bir mesele.. Hele sürekli bakıp durmak ve şehvete kapılmak tamamen mahzurludur. Cinsî organa bakmak, bazen tuvalette mecbur kalınırsa, (mesela istibrayı kontrol etmek için), bazen hastalıktan dolayı, bir de organ etrafındaki kılları temizlerken gerekebilir. Başka türlü zaruretten bahsetmek zordur. İnsanın vücudunu diğer azalarına şehvetle bakması ise, zamanımıza has bir sapıklık olsa gerek..

Kadınlara karşı fazla zaafım var. Kendime hâkim olamıyorum, ne yapmalıyım?

Evlenmek için yaşınız müsaitse, yani meselâ üniversiteyi bitirmişseniz, ya da çalışan biriyseniz hemen evlenin. Böylece geç evlenmenin açtığı gediklere meydan vermemiş olursunuz.

Bu işin sihirli formülü yoktur. En kestirme ve kesin çözüm, harama bakmamaktır. Bunun için iradenizi zorlayacaksınız. İrada zamanla kuvvetlenir, kendinizi daha kolay alıkoyarsınız. Hem iradî olarak bakmamakla ayrı zevk gelir insana. Bu zevk, bir kadına bakmanın zevkinden kat kat daha fazladır. Nitekim hadîs-i şerifte öyle buyruluyor, iman zevki vaad ediliyor.

Oruç tutmaya, aç kalmaya çalışın. Günlük yemeğinizi iki öğüne düşürmeye çalışın.

Cehennemi tefekkür edin.

Bakmanın neticesinde yaşadığınız/yaşayacağınız sıkıntı ve pişmanlıkları düşünün. Aynı sıkıntılara maruz kalmayı göze almanın ne kadar büyük cahillik ve aldanmışlık olduğunu hesaba katın.

Allah’ın yarattığı diğer güzelliklere dikkat kesilin. Bir çiçeğin bir ağacın bir dağın bir kuşun güzelliğini tefekkür edin. Kadına bakmaktan zevk aldığınız zamanlara göre daha farklı bir hal hissedeceksinizdir.

Bakıp da ne oluyor ki, baktığın senin mi oluyor, eline ne geçiyor diye nefsinize bir sille vurun.

Teheccüde kalkın ve secdede dua edin.

İnşaallah iradenizin hakkını verirseniz, Allah’ın izniyle kurtulursunuz.

Bize küfreden insanlara karşı nasıl davranabiliriz?

Açıklama: Şahsımıza, ailemize ve inandığımız mukaddesata küfür eden insanlara karşı nasıl davranmalı, ne yapmalıyız?

Mukaddesata ve kendimize daha fazla sövdürmeyecek şekilde, doğruyu, güzeli ifade ederek, ifadeden anlamayacaksa oradan uzaklaşmak şeklinde bir tavır belirleyebilirsiniz.

Birinci hususa Kur’an’da şöyle izahlar getirilir:

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et! Rabbin, elbette, yolundan sapanları en iyi bildiği gibi kimlerin doğru yola geleceğini de pek iyi bilir” (Nahl Suresi, 16/125)

“Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav! Biz onların, senin hakkındaki asılsız iddialarını pek iyi biliriz.” (Mü’minûn Suresi, 23/96)

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak! Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet Suresi, 41/34)

Kötü konuşanlardan uzaklaşmayla alakalı da şöyle beyan edilir:

Allah size kitapta şunu da bildirmiştir: “Allah’ın âyetlerinin inkâr ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, bunu yapanlar başka bir konuya geçmedikçe onların yanında oturmayın!” Böyle yaparsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah münâfıkları da, kâfirleri de cehennemde bir araya getirecektir. (Nisa Suresi, 4/140)

Âyetlerimiz hakkında alaylı tavırla münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman, -onlar başka bir konuya geçinceye kadar- kendilerinden yüzçevir, eğer şeytan bunu sana bir an unutturursa, hatırına geldiği gibi hemen kalk, artık o zalimler gürûhuyla oturma” (En’am Suresi, 6/68)

Küfre küfürle karşılık vermek doğru değildir. Zira herkes kendi karakterinin gereğini yapar, konuşur. Kur’an’da bu husus şöyle ifade edilir.

“De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” (İsra Suresi, 17/84)

“Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’am Suresi, 6/108)

Hüsnüzan ile suizan edilecek yerleri söyleyebilir misiniz? Veya bu iki husus için bir ölçü verebilir misiniz?

Hüsnüzan, bir insan hakkında güzel kanaat ve düşüncede bulunma, suizan ise kötü kanaat ve düşünce taşıma demektir. Hüsnüzan, kayıtsız şartsız, doğrudan doğruya, bir mü’minin diğer bir mü’mine karşı olması gerekli olan tavrının ifadesidir. Suizanna gelince, ille de olacaksa mutlak mânâda bir mü’minin, ehl-i dalâlet, iman ve Kur’ân düşmanları hakkında iradi tavır ve davranışın ifadesidir.

Bir mü’min, bir mü’min hakkında suizan ettiğinde, -onu böyle bir şeye sevk eden vak’aları da düşünmüş olabilir- ekseriyet itibarıyla yanılır ve aldanmış olur. Kâfir hakkında da hüsnüzan ettiği zaman ekseriyet itibarıyla aldanmış olur. Çünkü burada zanların yeri değişmiştir. Hüsnüzan mü’mine, suizan gösterilecek ise o da ehl-i dalâlete gösterilir. Bu itibarla, ehl-i imana karşı, onların davranışlarını, müspete ve doğruya hamledip, haklarında iyi düşünmek bir mü’minlik vasfı ve vazifesidir.. evet mümkün oldukça ehl-i iman ve ehl-i İslâm’a hüsnüzan edilmelidir.

Hatırımda kaldığı kadarıyla mevzuyla alâkalı, Merhum Hâdimî, İmam Birgivî Hazretleri’nin Tarikat-ı Muhammediye’sine yazmış olduğu şerhte şöyle bir ölçü vermektedir: Bir mü’min, başka bir mü’mini zina ederken görse, birkaç defa gözlerini silmeli, “Acaba yanlış mı görüyorum?” demelidir. Daha sonra emin olduğu zaman da “Fesübhanallah! Bir mü’min bunu yapmaz. Bu şahıs iyi bir insandı ama nasıl oldu da böyle bir şeye düştü.. Allah’ım! Sen onu affeyle!” demeli ve kimseye söylemeden oradan çekip gitmelidir. İşte bir mü’minin diğer bir mü’mine karşı göstermesi gerekli olan tavrı budur.

Bir kâfir hakkında hüsnüzan hakkı yüzde bir ise, bir mü’min hakkında yüzde doksan dokuz virgül dokuz olmalıdır. Mü’min, ancak bu kadar az bir ihtimalle kardeşi hakkında suizan edebilir ve onu da bir mü’mine yakışır afv u safh yoluyla savıp gözünü yumarak yine Kur’ân’ın ifadesiyle, “Boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.”[1] gereğince âlicenâbâne çekip gitmelidir. Zira mü’min, âyet-i kerimenin ifadesiyle etrafına müsamaha ile bakan, affedici olan ve kusurları görmeyen insandır. [2] Evet, mü’minin şiarı budur.

Müsaadenizle burada mü’minin, mü’mine karşı yaklaşım tarzının nasıl olması gerektiğiyle alâkalı Asr-ı Saadet’te yaşanan canlı bir misali nakletmek istiyorum. Nuayman, Bedir’de bulunduğu rivayet edilen zevattandır. O, içki yasak edilmiş olmasına rağmen koruk gibi meyve ve usarelerden içmeye devam ediyordu. Pek çok defa sarhoş olarak yakalandı; bir keresinde de Huzur-u Risaletpenâhî’ye getirilerek tedip edildi. Yine böyle bir durumdan dolayı o, Efendimiz’in huzurundaydı. Orada bulunanlardan birisi Nuayman’ı kastederek:

“Allah cezanı versin. Sen ne kötü adamsın. Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun!” türünden sözler sarf ediyordu. Bunu duyan Allah Resûlü, “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. Allah’a yemin ederim o, Allah ve Resûlü’nü sever.” buyurdu. İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mü’min hakkındaki ölçüsü buydu. Asr-ı Saadet’ten buna benzer daha pek çok örnek hâdise gösterilebilir. Bütün bu hâdiseler muvacehesinde Allah Resûlü’nün böyle şahsî kusurlara mukabelesi o kadar eritici mahiyetteydi ki, ufkuna giren her şey şihaplar gibi tuz buz olur, arkada maytaplar gibi ışık bırakırdı…

Özellikle de günümüzde mü’minler birbirlerine hep bu nazarla bakmalıdırlar. Meselâ ben, bir arkadaşımın bir kızla dolaştığını görsem, o arkadaşım hakkındaki düşüncem değişmemelidir. Zaten Cenâb-ı Hak da hiç kimseyi bir tek kusurundan dolayı hemen yerin dibine batırmamıştır. Eğer Allah bir tek kusurdan dolayı mü’minleri itap etseydi, bugün yeryüzünde kimse kalmazdı. O, pek çok kusurlarımız olduğu hâlde, yağmuru kesmemekte, gökten ve yerden akıp gelen rızıkların önünü almamakta ve bizleri aç, susuz bırakmamaktadır. Bu sebeple mü’min, Allah ahlâkı ile ahlâklanmalı ve kardeşleri hakkında mümkün oldukça hüsnüzan etmelidir.

Mü’minlere suizan eden bir insan, mizacı bozulmuş bir hastadır. Evet, mü’minlere suizan etmek ya bir akıl hastalığı veya kalb kiridir. Bundan kurtulmanın çaresi de insanın kendi günahlarına bakmasıdır. Hasta bir tip, kendi ruh adesesinde her şeyi bulanık görür. Hâlbuki dikenli tarlalarda bile güller vardır. “Huz mâ safâ da’ mâ keder – Temiz olanı al, bulanık olanı bırak.” fehvâsınca, dikenli tarlalarda bile insan sadece gülü görmeli ve koklamalı, dikenlere hiç bakmamalıdır. Hal böyle iken mizacı bozuk bir kimse gül tarlasına da girse, oradaki güllerin kokusu üfül üfül esip burnuna gelse ve gül yaprakları üzerinde jaleleri görse, eline batan bir dikenden ötürü “Yıkılsın bu gül tarlası!” diyebilir. Bu bir mizaç bozukluğudur. Böyle biri en temiz ve en nezih tablolar karşısında dahi fıtratındaki tiksinti sistemlerinin tesirinde hep işmizaz yaşar.

Yukarıda da ifade edildiği gibi suizan yapılacaksa, zararlarından korunmak ve ona göre tedbir almak için inançsız insanlara karşı yapılmalıdır. Öte yandan bir mü’minin, mülhit bir insanla diyalog kuracağı zaman da iman hakikatlerinin ağırlığını hesaba katması gerekir. Burada iki durum söz konusudur: Mü’min ya onun zararını defetmek için, def-i belâ kabîlinden ona merhaba der geçer yahut da iman hakikatlerinin güzelliğini onun ruhuna üflemek için onunla münasebet kurar. Bu mânâda bir mü’min, şahsı için değil, yüce hakikatleri ve gönlünün ilhamlarını duyurmak için mağdûbun aleyh ve dâllînin kapısına gidebilir.

Hulâsa, hüsnüzan, bir mü’minin diğer bir mü’mine karşı tavrının ifadesidir ki bu, mü’minleri birbirine bağlayıp perçinleyen çok önemli bir husustur. Suizan ise sadece Allah düşmanlarına karşı gösterilebilecek bir tavırdır.

[1] Furkân sûresi, 25/72 [2] Bkz.: Teğâbun sûresi, 64/14

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Yakın arkadaşımın davranışları bana samimi gelmiyor, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Daha önceleri çok sevdiğim, öz ablam gibi gördüğüm birine artık güvenemiyorum. Beraber oldukça bana karşı olan davranışlarının yapmacık olduğunu aslında işi gereği herkese öyle davrandığını gördükçe ondan uzaklaşmaya başladım. Evet, çok güzel hayır işleri yapıyor ve benim de aynılarını yapmam için çok yapmacık davranışlarda bulunuyor. Sizce bu durumu nasıl ifade etmeliyim? Kırılacağını bilsem de ona daha önceki yaptıklarından dolayı güvenemediğimi nasıl ifade etmeliyim? Bu konudaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Cevap: Yapacağınız açıklama, kalbini kırabilir, silemeyeceği şekilde gönlünde iz bırakabilir. Bu yüzden, iş büyük oranda size düşer: Siz onun yapmacık hareketlerde bulunmasına değil de niye böyle bir şey yaptığına bakın, nazarlarınızı oraya çevirin ve hoş görün. Bazı şeyleri yapmacık da olsa bunu bir ideal, bir mefkûre, bir dava, bir hizmet için yapıyorsa o ulvi gaye hürmetine hoş görmek gerekir. Sevmeye çalışın, sevgi vesilelerini bir kere daha içinizde alıp verin. Bediüzzaman Hazretleri, Yirmi İkinci Mektup’ta, mümin mümini sever dedikten sonra öyle bırakmıyor bir de vurgulu bir şekilde “ve sevmeli” diyor. Evet, bir tarafını sevmeseniz de diğer tarafını seversiniz, sevilecek çok yönü vardır. Sadece bir yönünden dolayı ona tavır almak, soğuk davranmak hoş değildir, zulüm olur. Ancak bazen insan kendine güvenemez, yanlış bir hareket ve sözde bulunmaktan korkar, kalp kırmaktan endişe eder, bunun için de az uzak durur.. belki bu olabilir. Bu da tamamen araları iyileştirmek için yapılır. Yoksa bağları koparmak için değil. Aksi takdirde Allah bereketini kesebilir. Zira insanların birbirlerini sevmeleri ve hoşça geçinmeleri Allah’ın rahmet ve bereketine vesiledir. Evet, hoş görelim, hoşça geçinelim ve unutmayalım ki, hüsnüzan, bataklıkta gül yetiştirir. Suizan ise en güzel bahçelerde küçük bir dikene takılır kalır.

İnfakın, Allah’a kulluğumuzun ve yaratılışımızın bir gereği olmasını açıklar mısınız?

Allah’tan başka yaratıcı olmadığından mülkün tek sahibi O’dur. O elimiz altındaki bütün nimetleri emanet olarak vermiştir. Hayatı ve ölümü, kimin iyi bir iş ortaya koyacağını göstermek, imtihan etmek üzere o yaratmıştır. Maddî imkânlarımızın da ihtiyacımızdan fazla olan kısmını, muhtaçlara dağıtma şerefi ile bizi şereflendirmek istemektedir. İnfak, her şeyden önce serveti bize nasip eden Rabb’imize bir teşekkür, yani şükür görevini yerine getirmedir. Nimetini tanımamadan, nankörlük etmeden kurtuluştur. “Yapılan yardım, yoksulun eline girmeden önce Rahman’ın eline ulaşır.” (İmam Ahmed, Müsned, 2/418 ve 541) hadîs-i şerîfi bu gerçeği belirtmektedir. Diğer taraftan infak, vereni geliştirir, olgunlaştırır. Şu âyet-i kerîme bunu açıkça bildirir: “Müminlerin mallarından zekât al ki bununla onları temizleyesin ve arındırasın.” (Tevbe sûresi, 9/103) Evet infak, kişinin şahsiyetini geliştirir. Yaratılışta eşitimiz olan ihtiyaç sahibi bir kardeşimizi sıkıntısından kurtarma hazzını tattırır. Din kardeşinin gönlünü kazanma, duasını alma sevincini yaşatır. Böylece karşılıklı bir etkileşimle maşeri vicdanı, toplumu da eğitir. Müslüman infak ederek malına güvenmeyi bırakır, Rabb’ine güvendiğini ortaya kor. Bu da onun imanını güçlendirir, kişiliğini kuvvetlendirir. İstikbal endişesinden, maddî sebeplere ve şartlara esir olmaktan kurtarır. Allah Tealâ kuluna değer kazandırmak için, onun vermesini istiyor. Böylece veren insan, kendini aşıyor, içinde şeytana yardımcı olan hislere karşı koyuyor, fâniye aldanmamayı öğreniyor. İnsanın bu mertebeyi kazanması, Allah katında, onun çok mal sahibi olmasından veya çok mal harcamasından daha önemlidir. Ne mutlu Allah yolunda malını harcayan o kimseye ki infak ettiği fânî mal ile, bâki Allah’ı, O’nun hoşnutluğunu kazanır. En üstün mertebe olan “rızâ” mertebesine yükselir.

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

İnfak ile Zekât vermekle ve diğer yardımlarla mal eksilir mi?

Allah yolunda harcamanın mükâfatı, ahirette Cennet gibi ebedî bir mutluluktur. Dünyada ise, Allah için verdiği malın yerinin, O’nun tarafından doldurulmasıdır. O şöyle teminat veriyor: “De ki Rabbim dilediği kimsenin nasibini bollaştırır, dilediğinin nasibini de kısar. Siz hayır yolunda her ne harcarsanız Allah onun yerini doldurur. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’ sûresi, 34/39) Peygamber Efendimiz Aleyhissalatüvesselam: “Mal, yardım sebebiyle noksanlaşmaz.” (Müslim, Birr 69; Tirmizi, Birr 83)buyurmuştur. Sayısız tecrübelerle bu vaat yaşanmaktadır. Zekât: “Artma, çoğalma, bereket, arındırma mâ­nâ­larına gelir. Yoksul zümrelerin hakkı olan zekâtın onlara ulaşması, her şeyden önce onların onurlarını korur, onların mâneviyatlarını yükseltir. Ayrıca artan satın alma gücü sayesinde yükselen genel talep hacmi, ekonomik hayatı da hareketlendirir. (İ.Kafi Dönmez, İslam’da İnanç, İbadet Ansiklopedisi, İFAV, İstanbul, 1997, 4/523)) Bu noktada Hz. Ali’nin (ra) pek önemli bir tespiti hatırıma geldi. İktisat felsefesi bakımından son derece mühimdir, izin verirseniz aktarayım.

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

İnfakın, başka hikmetleri de var mıdır?

Elbette! Kulluğun başlıca neticesi olan şükrü gerçekleştirme ve insanın mânen arınmasını sağlamaktan başka, çok hikmeti vardır. Zengin ile yoksul arasında hüsnüzan, güven, sevgi ve saygı köprüleri kurar, insanları kaynaştırır. Fakirleri hasetten, kıskançlıktan kurtarır. İsraf gibi Şeytanı sevindiren tarafları giderir. Hayırsızlık, dilencilik gibi durumları azaltır. İnsanın, toplumda beraber yaşadığı kimselere yardımı, sonuçta yine kendisine döner. Böylece insan, bencillik hastalığından ve zilletinden kurtulduğu gibi başkalarının da kurtulmasına vesile olur. Böylelikle bütün toplum kazanır. Toplum bozulur, fertleri birbirine ilgisiz, düşman hâle gelirse, topyekun millet birlikte mahvolur. İnsanlık tarihini iyi okuyacak olursak şu sonuca varırız: Bütün kargaşa ve savaşların sebebi şu iki düşüncedir: Birincisi: “Ben doyduktan sonra başkası ne olursa olsun.” İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.” İslâm zekât ve yardımlaşmayı farz kılarak birinci derdi ortadan kaldırır. Faizciliği yasaklamakla da ikinci derdi giderir. İnsanın insanı sömürmesini önler. (Bediüzzaman S. Nursi, Sözler, İstanbul, Şahdamar Yay., 2007, s.771.)

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

Mal ve para dışında şeylerle de infak olur mu?

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) infakın çerçevesinin çok geniş olduğunu bildirmiş, meselâ: “Her makbul şey sadakadır.” (Buhari, Edeb 60) “Allah’ın kullarına selâm vermen sadakadır.” (Buhari sulh 11 ve cihad 2; Müslim, Edeb 160) “Gülümsemen sadakadır.” (Müslim, Birr, 144) buyurmuştur. Bilgisinden başkalarını yararlandırma, zamanını insanların hizmetinde değerlendirme, güzel işler yapma, gerektiğinde bedeni ile ihtiyacı olanlara yardım etme farklı infak alanlarıdır.

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

İnfak, sadece maddî durumu iyi olanlara mı mahsustur?

İslâm, infakı sadece zenginlere mahsus bir ayrıcalık görmez, bütün insanları da imkânları ölçüsünde bu güzellikten hissedar etmek ister. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Yarım hurma ile dahi olsa infak edin ki Allah da sizi ahirette kurtarsın!”16 buyurmuştur. Böylece eli dar olanlara da infak etmenin zevkini tattırmak istemiştir. Yüce Rabb’imiz şu âyet-i kerîmede eli dar olanları da infaka teşvik eder: “O müttakiler ki bollukta da, darlıkta da Allah yolunda infak ederler. Kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Ali İmran sûresi, 3/134) “Tatlı söz, kusur bağışlama; peşinden incitme gelen maddî yardımdan çok daha iyidir. Zîrâ Allah ğanidir (sizin böylesi yardımlarınıza muhtaç değildir), halimdir.” (Bakara sûresi, 2/263)

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

Yardım ederken dikkat etmemiz gereken hususları başlıklar hâlinde ifade etmek gerekirse, neler söylenebilir?

Dikkat edilmesi gereken durumlar çoktur. Aslında bunları biraz da açıklamak gerekir. Fakat yerimiz mahdut olduğundan sadece başlıklar hâlinde şunları söyleyebilirim: Her şeyden önce yardım, sırf Allah rızasını kazanmak için, O bizden bunu istediği için, O’nun vaad ettiği mükâfatı umarak yapılmalı. Peygamber Efendimiz’in yoluna uymak, O’nun Sünnet’ini yerine getirmek, böylece üzerimizdeki hakkını bir nebze ifa etmek ve onun şefaatine nail olmak için yapılmalı. Sağlıklı, genç iken, zengin olmayı ummakla beraber kaybetme ve muhtaç olma endişesi taşırken verilmeli. Tam ihtiyaç zamanında verilmeli. Geç kalan yardımın fazla değeri olmaz. İnfakta el çabuk tutulmalı, çünkü insan ne kadar yaşayacağını bilemez. Aynî yardım yapma hâlinde kaliteli mal verilmeli. Yapılan yardımdan geri dönülmemeli. Yardımcı olunan kimselerden karşılık beklenmemeli. Riya ve gösterişten kesinlikle uzak durulmalı. İçe böyle bir his düşmesi hâlinde yardım gizli yapılarak isim duyurulmamalı. (Dr. Nihat Temel, Kur’ân’da İnfak, s.37-54, İstanbul, İFAV, 2001.)

Gerçek ihtiyaç yerleri tespit edilmeye çalışılmalı. Meselâ milletin istikbaline hükmedecek olan yeni nesilleri iman, bilgi ve ahlâk yönlerinden güzelce yetiştirecek eğitim hizmetlerine, tam ihtiyaç sahiplerine öncelik verilmeli.

Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit

Dini hususlara girmeden beşerî aşkı dinin prensipleri içerisinde nasıl anlatabiliriz?

Meseleyi Allah Tealâ’nın sevgisi üzerinden anlatmanın daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Mesela şu şekilde bir anlatım denenebilir: “Allah bütün sevgilerin kaynağıdır. Sevgiyi, sevme ve sevilme hissini veren O’dur. Kalp, sevginin otağıdır. Kalbin sevgisi öncelikle Allah’adır, sonra da derecesine göre yaratılanlaradır. İnsanlar birbirlerini severler, sevmelidirler. Çünkü Allah insanların kalbine birbirlerini sevmeleri için sevgi hissini koymuştur. Ancak burada bir husus çok önemlidir: İnsanlar birbirlerini severken Allah’ı unutmamalıdırlar. Sevdiklerini O’nun rızası için sevmeli, O’nun sevgisinin önüne geçirmemelidirler. Eğer sevgiler böyle dengeli ve şuurlu olursa, o sevgiler bile ibadet haline gelir, insana sevap kazandırır. Sevgi, sevginin kaynağı olan Allah’ın rızası ve kuralları çerçevesinde kullanılırsa, insan hem dünyada hem de ahirette mutlu olur.”

Günahkârların en hayırlıları tevbe edenlerdir, hadisini nasıl anlamalıyız?

Açıklama: Hadiste “Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmaktadır. Bu hadisi şerif sahih midir? Sahih ise nasıl anlamalıyız?

 Hadis sahihtir. Her âdemoğlu, günah işlemeye müsait yaratılmıştır. İstese de istemese de o günah işleyecektir. Allah, insanı günah işlememesi için yaratmamıştır. Bunun için yaratsaydı onu günaha tamamen kapalı halde yaratırdı. Fakat Allah (c.c), günaha açık kulunun, günaha karşı nasıl tavır koyduğunu ve günah sayesinde nasıl yükseldiğini, Kendisine nasıl yaklaştığını görmek istemektedir. Bunun için şeytanı ve günahı yaratmıştır. Yani şeytan ve günah bir tahrik edicidir. İnsanı Allah’a yaklaştırıcı bir tahrik edici..

İrade İnsanı Olabilmenin Yolları Nelerdir?

Açıklama: Allah Rasulü’nü ümmeti hakkında endişeye sevkeden “şişmanlık, çok uyku, tembellik ve yakîn azlığı”ndan kasdedilen nedir ve bunlar arasında bir telâzumdan bahsedilebilir mi?

Allah Rasûlü (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır” buyurmaktadır. Hadiste belirtilen ve Nebiler Serveri’ni korkutan hususlar üzerinde önce kısa kısa durup, sonra bunlar arasındaki irtibata geçelim.

Göbek bağlamak; hadisteki ifadesiyle “kiberu’l-batn” kendini gaflete salıp çok yiyen, yeme ve içmeyi gaye-i hayat edinen ve tabir caizse yemek için yaşayan ve tabii bunun neticesi olarak da olabildiğine şişman olan insan demektir ki bu Allah Rasulü’nün dünya ve ukbâ hayatları adına endişe duyduğu insanların birinci özelliğidir.

Çok uyumak; aslında bu tabir izafîdir. Bugün bir insanın günde ne kadar uykuya ihtiyacı var diye hekimlere sorduğunuzda genellikle 5 saat cevabını alırsınız. Ve hekimler bunun ötesinde bir uykunun insan vücuduna zarar verebileceği üzerinde ısrarla dururlar. Kaldı ki bu meseleye hekimlerin yanı sıra İmam Gazalî’den Bediüzzaman Hazretleri’ne varıncaya kadar birçok ehl-i tahkik parmak basmış ve Allah ile irtibat adına çok uykunun sebebiyet verdiği tehlikeler üzerinde durmuştur. Aynı düşünceden hareketle medrese ve tekkelerde uyku meselesi disipline edilmeye çalışılmış ve uykunun oralarda 3 saate kadar indirildiği olmuştur. Nitekim fakir de bir dönemde bu hususta özen göstermiş ve uykumu 2 saate indirmiştim. Öyle ki bazen 2 saatten fazla uyursam akşama kadar esneyip duruyordum.

Bu açıdan “çok uyku” izafî bir kavramdır. Bazısına 8 saat uyku az, bazısına 3 saat çok gelebilir. Ama ne olursa olsun tıp ilminin verilerine göre günde 5 saat uykunun insan vücuduna yettiği gerçeğinden hareket ederek günlük uykumuzu azamî olarak 5 saate düşürmeli, ondan sonra bunu tedricen daha aşağılara çekmeye gayret göstermeliyiz.

Yalnız bu arada şu hususa dikkatlerinizi çekeyim; yeme ve içmesini disipline edemeyen, önüne her geleni abur-cubur yiyen bir insanın uykusunu azaltması mümkün değildir. Buna hadiste ifade edilen hususların birbiriyle irtibatını ele alırken tekrar döneceğiz.

Tembellik: Allah Rasûlü’nün dualarında Allah’a sığınmış olduğu hususlardan biridir tembellik. İslâm’ın temel felsefesi, varlık âleminin her bir parçasında canlılığın ve hareketin olmasıdır. Bu felsefeye zıt olan hemen her hususa İslâm müdahale etmiştir. Mesela; âtıl olarak bırakılan ve üzerine hiçbir şey ekilip biçilmeyen toprağa, ihyâ etmek şartıyla el koyma hakkı vermiştir. Ticarî hayata sirküle edilmeyip, bir kenarda âtıl bırakılan paranın sahibine ciddi tehditte bulunmuş ve sair hikmetlerinin yanı sıra bu atâleti önleyebilecek bir tedbir olarak o parayı da zekâtı verilmesi gerekli olan mallar arasına almıştır. Tembellik adına cansız eşyaya karşı tavrı bu olan İslâm dininin tembel tembel bir kenarda oturup, âdetâ asalak hayatı yaşayan insana karşı da tavrı herhalde bundan farklı olmayacak, aksine daha sert olacaktır. Nitekim Allah Rasulü’nün yukarıda ifade ettiğimiz duası veya üzerinde durmaya çalıştığımız hadiste onu, ümmeti hakkında korktuğu şeyler arasında sayması bu tavrın bir-iki göstergesinden ibarettir.

Yakîn azlığı: Yakîn’in ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn gibi mertebeleri vardır. Buna göre bir insan inandığı hakikatleri ilme dayandırarak yorumlayamıyorsa onun hiç yakîni yok demektir. Yani insan Allah’a, peygamberlere, kitaplara, haşre ve imanın sair unsurlarına olan imanını ilimle besleyememiş, onu kainattan alınıp süzülen afâkî delillere dayayamamış veya enfüsî delillerle irtibatlandıramamış ise, bu insanın hiç ama hiç yakîni yoktur. Dikkatinizi çekerim, yakîn azlığı değil, yakîni yok! Çünkü yakînin başlangıcı ilimdir. İnsan için ondan daha aşağı bir mertebe bahis mevzuu değildir. Zira bunun aşağısı behâimin içinde yaşadığı bir hayattır.

Yakîn mertebelerinin başlangıcı ilimdir dedik. Mesela; şu karşımızda âdetâ meşher gibi serilen kâinat kitabını bir seyyah, bediî zevki olan bir sanatkâr veya ekoloji ilmine vâkıf, onun derinliklerine dalmış bir ilim adamı gibi tetkik etme ve bundan sonra Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’ân’ı okuyarak Kur’ân ile kâinat arasında köprüler kurup Cenâb-ı Hakk’ı kabullenme, O’na aksine ihtimal vermeyecek ölçüde inanma yakînin ilk mertebesidir ki buna ilme’l-yakîn denilebilir. Şayet insanın ister Allah hakkında, isterse Hz. Muhammed (s.a.s) hakkındaki ilmi, örneğini verdiğimiz bu seviyenin altına düşerse buna hayvanlık denir. Yanlış anlaşılmasın; o kadarcık imanı olan bir insan hayvan değildir. Zira onun da aşağısında iman ile hiç ilgisi olmayan ve Kur’ân’ın “Onlar hayvan, hayır hayvandan da aşağı” dediği kâfirler vardır. Fakat bu durum hayvan sıfatlarından biridir. Onun için fıtratın sınırları içinde yürüyen insanoğlu iradesinin hakkını vermek zorundadır. Böylece kendisi için Allah’ın tayin buyurduğu yolda yürürken, Akif’in şairane konuştuğu bir yerde dediği gibi “hürr-ü mutlak” veya daha doğru bir tabirle “hürr-ü mukayyed” haliyle insanlığı iradesiyle yakalayıp, insan için mukadder olan insanî duygu ve düşünceleri elde etmeli ve o makama yükselmelidir.

Hemen belirtelim ki ilme’l-yakînin de kendi içinde mertebeleri vardır. Mesela; bir insan ağaçların yapraklarına bakar, onlardaki canlılığı, insana anlatmak istediği mânâyı özümsemeye çalışır, onların ifraz ettikleri karbondioksite bakar, gece-gündüz değişimlerine dikkat eder, bitkilerle insanlar arasındaki uyuma göz gezdirir, ihtimal hesaplarını nazara alarak bu hadiselerin rastlantı olabilme durumlarını araştırır, sonra güneşten gelen değişik dalga boyundaki ışınların ağaçlar üzerindeki tesirlerini inceler, o ışınların meyvelerin meydana gelmesindeki katkısını ele alır… İşte insan bu ve buna benzer incelemeler sonucu almış olduğu özlerle marifet peteğini örmeye çalışır. Üstad Hazretleri’nin yaklaşımıyla dışarıdan aldığı bu doneleri içeride bulunan “musaddık-tasdik edici” ile birlikte değerlendirmeye tâbi tutarak bir neticeye ulaşır.

Evet, bunca gayret sonucu ulaşılan seviye ilme’l-yakîn’in avamcasıdır. Bunun havassına gelince; buna ulaşmak yukarıda ağaç-yaprak diyerek âdetâ bir çoban anlayışıyla yaklaşıp misalini vermeye çalıştığımız şeyleri bir laborant, bir ilim adamı hassasiyeti içinde ele almakla mümkün olur. O zaman ulaşılan netice riyazî kat’iyet içinde ayrı bir hüviyet kazanır. Dolayısıyla bu insanın imanı “iki kere iki dört eder” kat’iyetini çok aşar ki bu aynı zamanda ayne’l-yakîn’in başlangıcı sayılır.

Burada istidradî olarak bir hususa temas edeyim; Risale-i Nur iman adına ele almış olduğu meselelere bu zaviyeden yaklaşmıştır. Dâvâ-yı nübüvveti temsil etmesi cihetiyle de mebde ile müntehayı bünyesinde cem’ etmiştir. Yani onun satırları arasında çobanlara anlatılan şeyler olduğu gibi, gözlerini her açıp kapayışlarında -haşa!- Allah’a mekân tahsisinin dışında “Rabbim şuradasın” diyecek ve kendisini O’nun kucağına atacak kadar ilerlemiş seviye insanlarının da alacakları marifet dersleri vardır. Bu sebeple Risale-i Nur’dan herkes kendi seviyesine göre istifade eder. Kimisi onun sayfaları arasında yüzer-gezer, kimisi de satır aralarından Allah’ın marifetine giden bin-bir yol bulur ve oralarda seyahat eder. Fakat şunu da ifade edelim, marifetullahın asgarî seviyesine ulaşmış bir insan azamî zühd, azamî takva, azamî ihlas ve azamî velayeti hedef edinerek yoluna devam ettiği müddetçe gerçek marifetin sağnak sağnak yağmur damlaları halinde yağması gibi bir lütufa mazhar olabilir. Tabiî iç âlemleri marifetin sağnak yağmurlarına mazhar olanların imanları da, eşyayı duyuşları da elbette farklı olacaktır.

Ayne’l-yakîn ise; eşyanın çehresinde Allah’ın tecelli edişinin görüldüğü bir mertebedir. Yani insanın “Vallahi ben şu ağaçta Allah’ı görüyorum” dediği mertebe. Yalnız bu, şahsın hususî mütalâasına, sezmesine, hissetmesine bağlıdır ve bu yönüyle objektif değil, bütünüyle sübjektiftir. Bu mertebede insan, çiçeklerin açmasında, ağaçların semalara doğru ser çekmesinde, kuşların cıvıldamasında, suların şırıl şırıl akmasında… hâsılı her şeyde kemmiyetten, keyfiyetten, araz olmaktan münezzeh Cenâb-ı Hakk’ın arkasında, tıpkı Mecnun’un Leyla arkasında koşturduğu gibi devamlı koşturur durur ve sürekli O’nu arar. Şu iz, şu hülya, şu siluet galiba evet galiba O der. Üstad Hazretleri’nin dediği gibi “şiddet-i zuhurundan gizli” yani zıddı, niddi bulunmadığından dolayı gözlerin idrak edemediği ama her şeyden daha âyân olan Allah’ı görme çabasının sergilendiği bir mertebedir bu. Burada insan “buraya kadar mülk, bundan öte melekut” veya “buraya kadar illet, bundan öte ma’lul” gibi net değerlendirmelerde bulunamaz.. bulunamaz zira her varlığın arkasında vicdanıyla Rabbini müşahede edecek kadar his dünyası inkişaf etmiştir.Tasavvufî ifadesiyle “seyr ilallah”a ulaşmıştır. Bu makamda her şeyi ayrı bir zevk, ayrı bir neşe halinde duyuyor ve yaşıyordur. Veya bir hayret makamı olan, elinde kâsesi etraf-ı âlemde baygın baygın, sarhoş sarhoş dolaştığı “seyr fillah”da bulunuyordur. Veya İmam Rabbanî’nin vesilesiyle literatürümüze giren ve ancak velâyet-i kübraya mazhar olanlara nasib olan “seyr billah”da yürüyordur. Yani halk içinde Hakk’la beraberdir. İrşad ve tebliğ vazifesiyle vazifelidir. İşte bunlar ilme’l-yakîni bütün mertebeleriyle yaşamaktan öte, bizim ancak sözünü ettiğimiz ayne’l-yakîni yaşarlar.

Ve hakka’l-yakîn; o bütün bütün Allah’ta fani olma, O’nun bekâsıyla bekâ’ya erme demektir. Tasavvufî ifadesiyle Fenafillah-bekabillah makamıdır bu. Üstad’ın yaklaşımları içinde “heme ez ost.” Yani eşyanın ancak O’nun varlığıyla kâim olduğu hakikatinin bütün mertebeleriyle sezildiği makam.

Aslında bütün bu mertebeler birbirine kuvvet ve destek veren ve iç içe yaşanan mertebelerdir. Bana göre insanın, mutlaka bu mertebelerden hiç olmazsa birinde hissesi olması lazımdır. Aksi halde insan hadisin ifadesiyle Allah Rasûlü’nün “ümmetim hakkında en çok korktuğum” dediği tehlikeli bir daire içine girmiş demektir.

Hadiste ifade buyurulan hususların birbiriyle olan irtibatına gelince; bir insanın hayatında yeme ve içme gaye olmuşsa, onda yakîn’in olması mümkün değildir. Yakîn, hayretin dehşeti içinde yaşayan ve yemesini-içmesini ancak ayakta kalabilecek kadarla sınırlayan kimseler için söz konusudur. İhtimal Nebiler Serveri bu noktayı dikkat nazarlarımıza sunmak için “Ademoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Oysa ki Ademoğlu için belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir. Şayet mutlaka yemesi gerekiyorsa, o zaman (midesinin) üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefes için ayırsın” buyurmuştur. O halde insan midesinin altında kalıp ezilmemeli, yemesini-içmesini disipline eden, edebilen bir irade insanı olmalıdır. Yani mide insanı olmamalıdır. Aksi halde abur-cubur kendini yemeğe salıveren birinin, az uyuması da, tembellikten kurtulması da, yakîne ulaşması da mümkün değildir.

Meseleye bir başka açıdan yaklaşacak olursak, bir insan çok yiyorsa onun şişmanlaması, tabir yerindeyse “kilo insanı” olması gayet normaldir. Böylelerinin kendini uykudan alıkoyması, tembellikten kurtarması imkânsızdır. Dolayısıyla çok yiyen bir insan kendini uykuya salar, uyku onun şişmanlamasını sağlar ve böylece fasit bir daire teşekkül eder. İşte bu tip insanların yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi yakînden nasiplerinin olması söz konusu değildir. Veya başka bir ifadeyle çok yiyen, çok uyuyan insanların tembel tembel oturmaları ve âdetâ bir ceset insanı olmaları gayet normaldir.

Bu hadis-i şerifte bahis konusu olmasa da Allah Rasulü’nün başka hadislerinde çokça ifade buyurduğu ve tasavvuf büyüklerinin “kıllet-i menam, kıllet-i taam, kıllet-i kelam, uzlet ani’l-enam” diyerek formüle ettikleri hususlar içinde az konuşma ile ilgili birkaç şeyi buna ilave etmek istiyorum.

Bir yerde, mü’min kendi konumu içinde ele alınıp tarifi yapılırken “Sükûtu tefekkür, konuşması da hikmettir” denilen insandır. Dolayısıyla onun konuşması Rabb’in rızasına matuf bir şekilde Kur’ân veya sünnetin şerhidir. Bu sebeple hakiki mü’min İslâm’ın ruhuyla telifi imkansız olan hoş vakit geçirelim düşüncesiyle hiçbir yerde oturmaz, boş konuşmaz, ahbaplık yapmaz; daha doğrusu yapamaz. O, konuşurken gözleri eşyanın perde arkasına kapalı olanların gözlerini açmak için konuşur. Etrafındakileri insanlığın zirve noktalarına çıkartmak için onlarla beraber olur. Aksi halde hem israf-ı kelâm hem de israf-ı zaman yapıyordur ki dinde bunun hükmü haramdır.

Fakat günümüzde bazı insanlara hak ve hakikati anlatabilmek için önce onlarla diyalog yollarının araştırılması, anlatılacak hususların hüsn-ü kabul görmesi için samimiyetin ilerletilmesi, arada emniyet ve güvenin sağlanması, tarafların birbirlerini daha iyi tanımasının şart olması gibi düşüncelerle fuzûlî gibi gözüken oturup-kalkmalar, sohbetler hatta yeme ve içmeler olabilir. Siz daha önce böyle bir zemini hazırlamadan onlarla tanışır tanışmaz kalkıp marifetullah’tan bahsederseniz onları kaçırırsınız. Hadis ölçüsünde bir sözde “İnsanlarla akılları, idrakleri, mantıkları, muhakemeleri ölçüsünde konuşun” denir. Onun için Allah’ı tanıtma gibi ulvî bir gayeye matuf yeme ve içmeler, oturup-kalkmalar mazur görülse de, bu gayenin gözetilmediği biraraya gelmelerin, konuşmaların, yemelerin en azından haram şüphesi taşıdığı muhakkaktır.

Netice itibarıyla, mü’min Peygamberinin endişe ederim dediği şişmanlık, çok uyku, tembellik ve yakîn azlığından ve bunlara sebebiyet verebilecek her şeyden yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmak zorundadır. O, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin

“Az ye, az uyu, hayrete var, fâni ol An’dan,

Bul bekâ, ol An’a mihman gecelerde” dediği gibi, az yemeli, az uyumalı, hayretin dehşeti içinde yaşamalı ve sonra Rabbinin misafiri olup O’nun enfâs-ı kudsiyesini daima içinde hissetmelidir. Ve gecelerde Râbiatü’l-Adeviyye’nin herkes yatağına çekildikten sonra, kalkıp dediği gibi “Dostlar dostuna kavuştu, işte ben de Sana geliyorum” deyip Allah’a vuslat arzusu içinde coşmalı, aralanan perdelerden maiyet-i İlâhiyeye ulaşmaya çalışmalı, O’nun kapısının tokmağına dokunmalı.. dokunmalı ki yakîn kendisine nasib olsun.

Hâsılı; bu hadisin unsurları arasında öyle bir telazum ve irtibat var ki onları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Ayrıca bu hadisin tıp dünyasını alâkadar eden ve mutlaka tıbbî açıdan incelenmesi gereken yönleri de var. Onu da bu sahanın müstesna simalarına havale ediyoruz.

İslam’ın Ulaşmadığı Yerlere İslam’ın Ulaştırılmasında İletişim Araçlarının Öneminden Bahseder misiniz?

İslâm’ın evrensel mesajının “âfâk-ı âleme” intikal ettirilmesini, kitle iletişim araçlarına bağlamak -zannımca- doğru değildir. Çünkü yaklaşık bir asırlık mazisi olan bu araçlardan önce de İslâm vardı ve İslâm’ın mesajları, o günkü Müslümanlar tarafından dünyanın dört bir yanına götürülüyordu. Hususiyle, kendileriyle her zaman iftihar ettiğimiz bizim altın cedlerimiz, onu arızasız olarak her tarafa ulaştırabiliyordu.

Yalnız TV, radyo, gazete ve mecmualar yani yazılı ve görsel bütün unsurlarıyla medya, İslâm’ı tebliğ işine sürat kazandırabilir. Evet, Efendimiz’in mucizevî beyanıyla ifade ettiği “tekârüb-ü zaman ve tekârüb-ü mekân”ın yaşanmasına ve böylece dünyanın küçük bir köy haline gelmesine vesile olabilir bu araçlar. Nitekim olmuştur da. Günümüzde bir taraftan dünya küçülürken diğer yandan da zamanın hızı aşılmaya çalışılmaktadır. Evet, insanlar duygu ve düşüncelerini bu vasıtalarla çok daha rahat ve kolay bir biçimde intikal ettirebilmektedirler. İnşâallah, mükellefiyet olarak Rabbimizin üzerimize yüklediği İslâm’ı tebliğ vazifesini bu araçlardan istifade ile bizler de yerine getirebilir ve bu sür’at çağına bizler de birşeyler fısıldayabiliriz.

Ancak burada ayrı bir hususa temasda yarar görüyorum. Gerçi bu husus, soruda doğrudan doğruya ifade edilmiş olmasa da, dolaylı yoldan soruyla irtibatı olduğu için, bence önemlidir ve üzerinde ne kadar konuşulsa israf-ı kelam edilmemiş olur.

Evet bu araçlar, İslâm’ı tebliğ işini kolaylaştırma ve hızlandırmanın yanında, onu temsil işinde yeterli sayılmazlar. Zira İslâmî mesajın, duyguların, düşüncelerin ifade edilmesinde temsil daima tebliğin önünde olagelmiştir. İslâm tarihi boyunca bu, hep öyle olduğu gibi bundan sonra da öyle olmaya devam edecektir. Evet, 14 asırlık İslâm tarihinin kritiğini yapanlar ve Efendimiz (s.a.s)’in hayatına siyer felsefesi açısından yaklaşanlar, İslâm’ı temsil üzerinde çok durmuş, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra İslâm’ın o denli seviyeli olmayışını da hep temsil eksikliğinde görmüşlerdir.

İsterseniz soruda olmamasına rağmen işaret ettiğimiz bu hususu biraz daha açalım: Allah Rasûlü’nün temsil hüviyeti dikkatle incelenmeye değer bir husustur. O, bir Batılının da ifade ettiği gibi, başladığı perdede işi bitirmiştir. 23 senelik peygamberlik hayatında şartların olabildiğine değişmesi, onda her hangi bir değişiklik meydana getirmemiş, getirememiştir. Yaşamadığı şeyi söylememiş, aksine hep yaşadıklarını seslendirmiştir. Öyle ki, dost-düşman O’nu yaşadığı hayatı ile tanımış ve yaşadığı hayatı ile kabul etmiştir. Ayrıca O’ndan hayatın, fıtratın, kâinatın cârî kanunlarına ters birşey sâdır olmamıştır. O’nu takip eden dönemlerde de, Hulefa-i Râşidin hariç, Osmanlılara kadar bu meseleyi iyi anlayan ve anladığını hayata tatbik eden bir başka millet çıkmamıştır. Onun için bu meselenin farkında olan niceleri Osmanlıları hep takdirle yâd eder. Meselâ Muhyiddin İbn-i Arabî, “Şecere-i Numaniye”sinde diyor ki, Sahabe-i Kiram’dan sonra, Allah’ın muradını en iyi şekilde yerine getiren Osmanlılardır.” Evet, Osmanlı bizim şimdilerde hecelemeye başladığımız müsamaha, tolerans, diyalog… vs’yi devlet çapında en mükemmel şekilde temsil ediyordu ve bu engin ufukla, Hristiyan ve Yahudilere varıncaya kadar hemen herkese mesajını rahatlıkla sunabiliyordu. Bakın; Osmanlı’nın yıkılışının ardından onca yıl geçmiş; ama biz bütün dünya ile beraber hâlâ Osmanlı diyoruz. Sırpların zulmü ile ezilen Boşnaklar Osmanlı diyor.. ekonomik, siyasî, kültürel emperyalizme maruz kalan Kuzey Afrika ülkeleri Osmanlı diyor.. Orta Doğu bir türlü durma bilmeyen anarşik hadiselerin diliyle Osmanlı diyor.. hasılı eski Osmanlı coğrafyasında bulunan hemen her ülke, şimdilerde hep onu telaffuz ediyor. Hatta bugün, “yeni dünya düzeni” deyip vizyona koydukları oyunun altında kalan ve bir türlü çıkış yolları bulamayan bütün Batı dünyası da Osmanlı demektedir. Demek ki Osmanlılar, emperyalist düşüncelere girmemiş, o ülke insanlarına karşı asimile faaliyetlerinde bulunmamış, soykırım yapmamış ve İslâm’ın ruhunu çok iyi kavrayarak, onu öyle mükemmel temsil etmişler ki, dünyanın değişik bölgelerinde halen aranan insanlar konumunda bulunuyorlar.

Evet, daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, biz geçmişte engin bir Müslümanlık yaşamışız. Yani İslâm’ın yoruma açık yönlerini fıtratla uyum içinde öyle bir yorumlamışız ki, Asr-ı Saâdet’ten bu yana bizim gibi başka bir millet çıkmamış. Hadiste, fıkıhta, tefsirde, kelamda yetiştirdiğimiz dâhî imamlar sayesinde hep farklı olabilmiş ve hep farklı kalabilmişiz. Öyle ki, Buharî’ler, Müslim’ler, Tirmizî’lerden tutun Ebu Hanife’lere varıncaya kadar, bütün insanlığı kucaklayan bir anlayışın alperenleri hep bizden çıkmış.

İnsan, bu hususun ehemmiyetini, yurt dışına çıkıp, teferruata ait kavgaların verildiğini görünce veya haşîn, sert, katı, bağnaz bir kısım tipleri müşahede edince daha iyi anlıyor. Onun için ben, bazı kesimlerce tenkid edileceği ihtimalini de nazara alarak Türklerin yorumladığı mânâda, o enginlikte bir anlayışa “Bizim Müslümanlığımız” demekte bir beis görmedim ve görmüyorum. Elbetteki, bu düşünceye, İslâm’ın evrenselliğine toz kondurabilir, gölge düşürebilir diye itiraz edenler çıkacaktır. Tekrar ediyorum; bana göre, “İslâm’ın yoruma açık yönlerini evrenselliğe en uygun olarak sadece milletimiz yorumlamıştır” düşüncesi mübalağa olmasa gerek. Evet bizde, Mısır’da, Hindistan’da, Suud’da yetişen âlimler ölçüsünde âlim yetişmemiş olabilir. Ama onun bayraktarlığını yapma bu millete nasip olmuştur. Tabiî ki bu da baskıcı ve dayatmacı bir zihniyetle değil, müsamaha, af, tolerans ve diyalog yolları ile milletlerin gönlüne girmekle gerçekleşmiştir. Bu itibarla da, “Müslümanlık bu ise, hepimiz Müslümanız” demiştir pek çokları.

Şimdi, günümüzün aydın nesilleri, ahirzaman kudsîleri bu dâvâyı İnsanlığın İftihar Tablosu, O’nun Raşid Halifeleri ya da Osmanlılar ölçüsünde temsil ederek, bu uğurda kitle iletişim araçlarını da rantabl kullanabilirlerse, bütün insanlığa Müslümanlık adına söylenmesi gerekli olan şeyleri bir kere daha söyletmiş olacaklardır.

Şahsen ben, bu konuda fevkalâde ümitvârım. İslâm dünyasının büyük mütefekkiri, Mâlik b. Nebi’nin “Eğer İslâm dünyasının batısında Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası yoktu” diye tebcil ettiği o kutlu neslin torunlarının, bu işi yapacaklarına inancım tamdır. Daha şimdiden bu nesil, değişik kültürlerin birleşmesine ve bir kültür bulamacının meydana gelmesine vesile olacak adımları attı bile.. attı ve Küçük Asya ile Büyük Asya’nın birleşmesinin altyapılarını hazırladı. Evet, iktisadî, sınaî, idarî, ticarî, siyasî, askerî… hemen her alanda büyümemizin, sebepler planında garantisi olan faaliyetleri bu kudsîler kadrosu gerçekleştirme yolundadır. Bunlar, tâ Moğolistan’a varıncaya kadar bütün Orta Asya’da olduğu gibi, Avrupa’nın hemen her ülkesinde, Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde, Afrika’nın bazı bölgelerinde okullar açmışlar ve hatta şimdilerde, Yeni Zelanda, Kuzey Kore, Güney Amerika ve Çin’in kapılarını zorlamaktadırlar. Evet bu çağın kudsîleri dünyanın dört bir yanına dağılarak insanî normlar üstünde bir fevkalâdelikle vazifelerini yapıyorlar. Öyle ki, kendi duygu, kendi düşünce atkıları üzerinde, bütün insanlık tarafından kabul görecek bir dantela örüyorlar ve insanlığa yeni bir kültür anlayışı sunuyorlar. Bu arada, kitle iletişim araçları da -inşâallah- bu işe hız kazandıracaktır. Ama, kat’iyen unutmayalım ki, evvel ve âhir bu iş, gücünü İslâm’ı temsilden alacaktır.

Büyük Davalar Mahrumiyetlerde Gelişmesinin Hikmetinden Bahseder misiniz?

Açıklama: Büyük davalar, birtakım mahrumiyetlerin ötesinde bayraklaşmış. Mesela; Serahsî, Hanefi fıkhının en büyük eseri olan Mebsut’u hapsedildiği kuyuda talebelerine dikte ettirmek suretiyle vücuda getirmiş. Yine asrımızın devâsâ çilekeşi, aynı mahrumiyetlerle büyük davasının temelini atmış. Bunun sebeb-i hikmetini izah eder misiniz?

Bütün büyük davalar ve ulvi gâyeler, birtakım mahrumiyet, çile ve ızdırabın gölgesinde bayraklaşır. Hiçbir büyük hakikat ve yüce ideal, sıkıntı görmeden ve bir kısım mahrumiyetlere katlanılmadan elde edilmemiştir. Mesela; Seyyidinâ Hz. Âdem, cennetten çıkarılma, Habil’in ölümü dolayısıyla evlad acısı çekme ve hepsinden öte insanlara hak ve hakikatı anlatma gibi hayatının önemli karelerinde birçok sancı ve ızdırap çekmiştir. Ama bütün bu sıkıntılarının bir semeresi mahiyetinde, Cenab-ı Hak ona “Safiyyullah” ünvanını vermiştir.

Evet, Hz. Âdem’den günümüze kadar gelip geçen peygamberlerin, Sahabenin ve başları yüce şahikalar gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde binbir ızdırabın kol gezdiği yüce rehberlerin çile ve ızdırap yüklü hayatları bize göstermektedir ki, muvaffakiyetlere giden yollar, çepeçevre mahrumiyet engelleriyle sarılmıştır.

Günümüze kadar ter ü taze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan İmam-ı Âzam Ebû Hanife (80-150), zindanlarda inim inim bir hayat yaşamıştır. Ebu Hanife, Abbasi Halifesi Mansur’un başkadılık teklifini, “Halife beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe layık olmadığımı bildirdim. Ben, ‘beyyine’nin, davacıya; yemin’in de davalıya düştüğünü’ bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa layık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeve davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razı değil” diyerek reddetmiş, bunun üzerine de hapse atılmıştı.

Yine Ahmed b. Hanbel (164-241), Kur’ân’ın mahlûk olup olmadığı meselesinin tartışıldığı talihsiz bir dönemde, “Kur’ân mahlûk değildir. Şayet Allah’ın ilmi mahluksa Kur’ân da mahlûktur” dediği için derdest edilmiş, âdi bir insan gibi tartaklanmış, eziyet ve işkencelerle dolu tam yirmisekiz aylık bir zindan hayatına mahkûm edilmişti. Zindanda kaldığı dönemde, “Başına gelenler hakkında ne düşünüyorsun?” diye soranlara Koca İmam şöyle cevap vermiştir: “Akıllarınca, Allah yolunda bir hayır işletmek için beni kırbaçlayanlara Allah’tan hidayet dilerim.” Ahmet b. Hanbel böylesi türlü türlü işkence ve zulümlere maruz bırakıldığı hapis hayatında, içinde kırk bin hadis bulunan o muhteşem “Müsned” isimli eserini yazmıştır. Muasırı, fıkhın diğer bir dev imamı İmam Şafiî (150-204) rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in İmam-ı Hanbel’e bir gömlek giydirdiğini görür. O büyük insan, bu haberi dinleyince sekînet ve itminana erer; erer ve ruhunu Rahman’a teslim eder.

Kendisinden iki asır sonra yaşamış olan muhteşem dimağ Serahsî (? – 483) de aynı mihnet ve eziyete maruz kalarak, kör bir kuyunun dibine atılır ve burada 30 ciltlik “Mebsut” isimli eserini yazar.

İmam-ı Gazalî (1058-1111)’nin ömrünün ilk seneleri ilim tahsiliyle geçmiş, felsefeyle uğraştığı için dönemindeki bazı nâdanlar tarafından “kafir” yaftası yemiş ve onların insafsız taarruzlarına göğüs germiştir. Orta yaşlarında ilmin zirvesine çıkmış ve yine bu dönemde dört yıl Nizamiye Medresesinde başmüderrislik vazifesi yapmıştır. Daha sonra istifa edip iç âlemine dönerek, Şam’da, Emeviye Camii’nin minaresinde toplumdan uzak kalarak 11 yıl inziva hayatı yaşamıştır.

Ve Bediüzzaman (1873-1960).. 20. asrın insanının kendisine muhtaç ve medyun olduğu bu büyük çilekeş, 1925’lerde Barla ya sürgün edilmiş, bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülmüş; hapishanelerde ve tehcir-i mutlaklarda yaşamaya zorlanmıştır. Hatta düşüncelerine ket vurulmak istenerek eser yazmasına bile fırsat verilmemiştir. Fakat o büyük mücadele insanı, bütün engellemelere rağmen tıpkı vahyin yazılmasında olduğu gibi, eserlerini sigara kâğıtları, tahta parçaları gibi ibtidaî malzemelere yazdırmış ve o vâridât, bir yolu bulunup dışarı çıkarılarak çoğaltılmıştır. İmam-ı Âzam, İmam-ı Hanbel ve diğer büyükler gibi Bediüzzaman da, o saf ruha ve ulaşmak istediği rıza ufkuna yükselebilmek ve Efendimiz (s.a.s)’in bıraktığı mirası alıp asrımızdaki muhtaç sinelere taşıyarak devam ettirebilmek için 28 sene çile çekmiştir.

Asrımızın ufkunu süsleyen bu nur insan, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim.” sözüyle çileyle yoğrulmuş seksen küsur senelik ömrünün kısa bir serencamesini anlatır. Başı yüce dağlar kadar yüksek ve dumanlı bu büyük çilekeşin, çektiği ızdırap ve amansız sıkıntıların verdiği bir ruh haletiyle söylemiş olduğu “Zaman oldu ki, hayattan bin defa bıktım. Eğer dinim beni intihardan menetmeseydi, şimdi Said, toprak olmuştu.” ifadeleri, dünyada iken ukbanın yamaçlarında dolaşan bir çilekeş ruhun çekmiş olduğu çile ve ızdırabın derecesini göstermesi bakımından çok önemlidir.

Evet, çile ve mihnet çekmek, iman yolunda hizmet etmenin lazım-ı gayr-ı müfarıkı (ayrılmaz bir parçası)dır. Gerçi insanın “Allah’ım! Bana mihnet, meşakkat ve sıkıntı ver ki, ben imânâ hizmet edeyim” diyerek bunu istemesi yanlıştır; ama çile ve ızdırapla yoğrulmamış bir davanın da ilelebet payidar kalması mümkün değildir.

Diğer bir husus ise, Cenab-ı Hak, yaptırdığı büyük hizmetleri, nazarların tam olarak âhirete müteveccih olması ve yapılan işlerde Allah’ın rızasından başka bir şey düşünülmemesi için huzûzat-ı nefsaniyeden uzak bir noktada yaptırmaktadır. Mesela, yukarıdaki büyüklerden sadece Bediüzzaman’ı düşünecek olursak, bir insanın harp meydanında, kurşun yağmuru altında yazdığı bir eserin içine riyanın girmesi mümkün değildir. Zaten kendisi de bunu İşârâtü’l-İ’caz isimli tefsirinin başında, “Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’ân’daki i’cazlı olan îcazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise, Yeni Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatiatiyle beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şâheseridir. Yazıldığı vakit daima şehid olmaya hazırlandığı için, hâlis bir niyet ile ve belâğatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerhedemedim.” ifadeleriyle itiraf etmektedir. Aynı şekilde Ahmed b. Hanbel Müsned’ini, Serahsî Mebsut’unu ve İmam Gazali de eserlerini hep bu duygu ve düşünce içinde kaleme almışlardır.

Evet, bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet ve beyanlarında hakikat nümâyan olan bu başyüce kametler, diriltici soluklarıyla muhataplarını her zaman aydınlatmışlar ve aydınlatmaya da devam edeceklerdir.

Kulun Allah’ı anlatma adına gayreti nasıl olmalıdır?

Kulun, Cenâb-ı Hakk katında en makbul davranışlarından biri de hiç şüphesiz onun Allah adına hayırhahlık yapmasıdır. Allah Rasulü (s.a.s)’nün şu hadisi bu durumun tescili mahiyetindedir: “Din nasihattir” buna karşılık sahabi: “Kimin için (nasihattır)?” diye sorar. Efendimiz (s.a.s) de: “Allah için, Kitabı için, Peygamberi için, Müslümanların imamları için ve bütün Müslümanlar içindir” cevabını verir.

Evet, günümüzde Kur’ân talebelerinin, kainat kitabını âfâki, enfüsî istidlâl yollarıyla yorumlayarak, başkalarının keşf, müşahede, murakabe tarîkiyle anlatmak istedikleri Zat-ı Uluhiyet’e ait hakikatleri, birinci derecede bilimin mevzuu haline getirmeleri, böyle bir nush anlayışı içinde değerlendirilebilir. İlk başta sadece bir bilme, bir vicdan kültürü hasıl etme de olsa, bütün bunlar hemen bütünü itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ı tanıtma ve sevdirmeye yönelik şeylerdir ki, Allah Rasulü nün diğer bir hadisinde: “Allah’ı başkalarına sevdirin ki, O da sizi sevsin” hakikatini netice verir.

Bu ölçüde duyarlılık, Allah adına hayırhah olmada bir ilk adımdır ki, her şey onunla başlar. Bundan sonraki safha ise, bu hakikatleri sürekli evirip çevirerek, herkesin kendi seviyesine göre derinleşip kendi letâifi ile onları bir menşûrdan aksettiriyor gibi aksettirmesi; sonra bu hali muhabbete inkılap ettirip aşk u şevkle derinleştirmesi ve her meseleyi getirip O’na bağlamasıdır ki bizim gayret dediğimiz şey de işte budur.

Bı,ınun biraz daha aydınlanması için şöyle bir misal verebiliriz: Meselâ, bir insanın sevimli bir çocuğu var. Bu insan o çocuğun sevgisiyle o kadar doludur ki, birisi daha “ço” dediği anda, o hemen kendi çocuğundan bahse bir girizgâh aramaya başlar. Kim bilir, belki de o insan, daha farklı bir şey söylecekti. Ne var ki, ona söyleme fırsatı dahi vermeden o, çocuğunu nazara verip ondan bahisler açar. İşte bizler de Allah’ı anlatıp sinelerde yerleşmesi adına o hale gelmeliyiz ki, her şey bize O’nu fısıldıyor gibi olmalı.. ve O’nu her şeye tercih etmeli.. boş ve mâlâyanî şeyleri israf-ı kelâm sayarak, Allah deyip her fırsatı o istikamette değerlendirmeliyiz. Evet Cenâb-ı Hakk’a ait meseleler karşısında kıskançlık ölçüsünde duyarlı olmalı.. sürekli O’nu nazara vermeli ve Tevhid’in ilme 1-yakîn, ayne’Iyakîn derecelerinin kalbte duyulmasını sağlamaya çalışmalıyız. Evet işte bütün bunlar bir yönüyle kulun Allah’ı anlatma adına birer gayretidir. Yukarıda zikredilen hadisten kastedilen mânâ da bu olsa gerek.., Gayretin, bir de Cenab-ı Hakk’a ait bir buudu vardır ki bununla kulun gayreti arasında ciddi bir münasebet vardır. Efendimiz (s.a.s): “Allah, herkesten gayûrdur. Gayretinden dolayı da fuhşiyatı haram kılmıştır” der. Hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın bu hususiyeti,” gayûr tabiri ile ki, mübalâğa sîgası kullanılarak ifade edilmiştir. Allah’ın kuluna karşı gayreti de işte budur. O, insanı çok seviyor; sevdiğinden dolayı da kulu ve kulluğu her şeyden önde tutuyor. Ve tabiî bu gayret-i İlahî aynı zamanda insanı koruyor; fuhşiyatla onun zayi olmasını istemiyor. Zira fuhşiyat, kulun ruh yapısını ve manevî yönünü bozan bir virüs, tür. Oysaki, Allah, kulunun, o saf ve duru haliyle “bekabillah maallah” sırrına mazhar olmasını istiyor…

Bazıları, Allah (c.c)’ın kula karşı olan gayretinin bu şekilde tevil edilmesini hatalı bulup, O’na zaaf isnat etme şeklinde anlamışlardır. Bu titizce bir yaklaşım olsa da, tam doğru değildir. Bizim anladığımız mânâ açıktır. Bizim, birbirimize karşı olan gayretlerimiz ne mânâya geliyorsa, “münezzehiyet”, “mukaddesiyet” ve “muallâ” keyfiyetiyle, hatta keyfiyet üstü hususiyetiyle İlâhî gayretlerin insan için mânâsı da odur. Bunu belli bir seviyeden sonra, mütekabiliyet prensibine göre de ele alabiliriz. AIlah Rasulü, bir kula terettüp eden şeyleri, haklar sözüyle ifade eder. Yani bir kul, kendisine terettüp eden şeyleri yaparsa, Cenab-ı Hakk da onu bir hak gibi yerine getirir. Bunu, “ahdinizi yerine getirin ki, ahdimi verine getireyim..” (Bakara, 2/40) ayetiyle de irtibatlandırabiliriz. Başka bir ifadeyle, kulum bana böyle davranırsa, ben de ona karşı aynıyla hatta daha fazla bir mukabelede bulunurum şeklinde de anlayabiliriz.

Hasılı, Cenâb-ı Hakk’a ait bu gayretin, mukaddesiyet ve münezzehiyet ölçüleri içinde ele alınıp, bu mânâda kullanılması mümkündür.

Hizmette İmtihan Unsurları Nelerdir?

Açıklama: İnanıp, inandığı istikamette hizmet eden insanlar olarak karşılaşabileceğimiz en önemli imtihan çeşitleri nelerdir?

Allah Rasulü (s.a.s) döneminden başlamak suretiyle, günümüze gelinceye kadar, İslâm davasına sahip çıkan hemen her ferd, çeşitli imtihanlara muhatap olmuştur. Olabildiğine çeşidi çok olan bu imtihan unsurlarının başında, hiç şüphesiz, ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün baskısı, müminlere düşünce ve niyetlerini anlatma imkan ve fırsatının verilmemesi, ölüme ve öldürülmeye kadar uzanan eziyet ve işkenceler gibi hususlar gelir. Bu hususlarda mutlak fazilet ve kemal, Sahabe-i Kiram’a aittir. Gerçi Ashab-ı Kiram’dan önce de davaları uğrunda, Efendimiz’in Habbab b. Eret’e ifade ettiği: “İnananlar, sırf inançları yüzünden çukurlara yatırılır, testere ile vücutları ikiye ayrılır, demir taraklarla etleri kemiklerinden sıyrılırdı da, onlar yine dinlerinden dönmezlerdi.” şeklinde resmedilen kahramanlar da vardı ama, ihtimal ki yine de mutlak fazilet ve kemal, Sahabe-i Kiram hazerâtına aittir.

Daha sonraki dönemlerde de, Sahabe misal eziyet ve işkencelere maruz kalanlar olmuştur. Mesela, bizim dünyamızda bir Ebu Hanife, bir Ahmet bin Hanbel bir Serahsi, bir Gazali ve bir Bediüzzaman Hazretleri buna önemli misaller teşkîl ederler. Ve bu zatlarla, aynı çizgide eziyetlere maruz kalan kişiler de, dava düşünceleri, hayat felsefeleri, aksiyon ve fedakârlıkları bakımından aynı arenanın kahramanları sayılabilirler.

İmtihan unsurlarından en önemlisi -bana göre- Kur’ân’ın, “Bazınızı, bazınız ile imtihan ediyoruz.” (En’am, 6/53) ayetinde ifade buyurduğu, hizmet insanlarının kendi aralarında imtihan olmalarıdır. Böyle bir imtihan, imtihanların en korkuncu ve kazanma kuşağında kaybetmeye en yakın olanıdır. Sahabe-i kiram, imtihanın bu türlüsü ile defaatle karşı karşıya gelmiş ve Allah’ın inayetiyle hemen bu imtihanların hepsini de kazanmıştır. Mesela; Mute Savaşında Abdullah b. Revaha, Cafer b. Ebi Talib, Halid b. Velid gibi Arabın soylu evlatları ve askerlik dâhileri varken, Allah Rasulü (s.a.s), azadlı kölesi Zeyd b. Harise’yi kumandan tayin etmiştir. Yine Nebiler Serveri, vefatından az önce, içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi insanların da bulunduğu orduya, Zeyd b. Harise’nin oğlu Üsame’yi kumandan olarak nasbetmiştir. Her iki vak’ada da, bir-iki cılız ses hariç, hiç kimseden itiraz çıkmamış ve Nebiler Sultanı’nın bu tasarrufunu bütün Ashab gönülden kabullenmiştir. Daha sonraki devrelerde bu tür imtihanların ardı arkası kesilmemiştir. Mesela Hz. Ömer, meşhur Cisr Savaşında Müsennâ gibi askerî tecrübesi müsellem, yaşlı-başlı bir zat varken, 20 yaşında bıyıkları henüz terlemeye başlamış Ebu Ubeyd’i komutan intihap etmiştir. Şimdi bunların nedenleri ve hikmetleri bir tarafa, bu hadiselerin bir imtihan olduğunda şüphe yoktur.

Bizler de günümüzde, aynı türden fakat değişik şekilde bu tip imtihanlarla her zaman karşı karşıya kalabiliriz. Mesela çeşitli vazifelerin taksiminde halk tabiriyle “ün görmüş, gün görmüş” nice tecrübeli, yaşlı-başlı insanlar, bir hikmet ve maslahata binaen arka plânda tutulabilirler. Bu, onlar için kaybetmenin de, kazanmanın da bahis mevzuu olduğu bir imtihandır. Hakeza, ön plânda koşan gençler de, yaşlılarla olan münasebetlerinde imtihan olmaktadırlar. Şayet onlar da kalkar, “Bizim her şeye aklımız yetiyor. Zaten bu vazifeye getirilmemiz de onun şahidi. Öyleyse “ne diye işi bitmiş bu kişilere gidip, soracağız?” derlerse imtihanı kaybederler. Bu hizmet içinde herkesin yeri ve o yere göre yapacağı işler vardır. Sedef kakmalı bir kapıda veya kürsüde, ahşaba da, abanoza da ihtiyaç vardır, sedefe de.

İmtihan çeşitlerinden bir diğeri de tenperverlik, hâneperverlik, çocukperestlik, torunperverlik.. vb. şeylerdir. Hizmetin ilerleyen seyri içinde, özellikle bir zamanlar önde bulunan insanlar için her zaman söz konusu olan bu imtihan, şimdilerde çoklarının elenmesine sebep olabilir. “Bizler çok çalıştık. Artık gençler koşsun. Biraz biz, istirahatımıza bakalım. Evimiz, çoluk ve çocuğumuzla ilgilenelim’ düşüncesi, böyle bir imtihanın başlangıcı sayılabilir. Bununla ilgili olarak, Ebu Eyyüb elEnsari(r.a)’nin İstanbul kuşatması esnasında “Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195) ayeti münasebetiyle beyan buyurduğu hakikat her zaman şayân-ı mütalâa olmalıdır.

Kuşatma esnasında bir kısım askerler, kendilerini göz göre göre ölüme atan arkadaşlarına: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” ayetini okuyarak onları uyarırlar. Bunun üzerine Mihmandar-ı Rasul Ebu Eyyüb Hazretleri “Âyeti doğru okuyor, fakat yanlış tevil ediyorsunuz.” der. Ve devamla “Biz Ensar topluluğu, Mekke fethinden sonra “artık İslâm aziz oldu. Biz de mal varlığımızı muhacirin ile paylaşmış, bahçelerimizi bağlarımızı ihmal etmiştik. Şimdi biraz da kendi başımızın çaresine bakalım.” dedik. O esnada bu ayet nazil oldu. Yani “Mallarınızı Allah yolunda infak edin. İnfak etmemek suretiyle kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.” Görüldüğü gibi Kur’ân’ın beyanıyla, böylesi düşünceler de bir imtihan sayılabiliyor.

Şahsen ben ölümü arzu etmenin de bir imtihan olduğu kanaatindeyim. Kavuşabiliriz, kavuşamayız bu ayrı bir mesele ama, Allah Rasulü (s.a.s), Ashabı, Tabiin, Tebe-i Tabiîn ve günümüze gelinceye kadar nice büyüklerle kavuşmayı arzu etme çok güzel bir şey. Ancak, bunun, hizmetler dolayısıyla çekilen sıkıntılar yüzünden olmadığını nereden bileceğiz! Mesela, benim başımdan geçen son olay. Susurluk hadisesi münasebetiyle açıklanan listede ismimin zikredilmesi… Daha önce de bir vesile ile arzettiğim gibi ben bu olayı İfk Hadisesine benzer bir iftira olarak kabul ettim. Hem üzüldüm hem de öteleri özledim. Hayatım boyunca iffetli yaşamaya çalışmış, bu konuda hassasiyetin zirvesine erme gayreti içinde bulunmuş, bunun için de, öz kardeşlerim “kût-u lâ yemût; ölmeyecek kadar yiyecek”le yaşasın diye Rabbine dua dua yalvarmış bir insan olarak, tutarsız bile olsa bu isnat çok ağır gelmişti. Zira benim için hizmetimin itibarı önemliydi. Şimdi benim, böyle bir ortamda, ölüm arzusunda bulunmam, beni üzüntüden üzüntüye sevkeden bu meş’um hadise münasebetiyle olmadığını nereden bileceğiz! Eğer öyleyse -hafizenallah- kazanma kuşağında kaybediyoruz demektir.

Hasılı; hizmet erlerinin başına musallat olmuş dünya kadar imtihan çeşitleri vardır. Mühim olan, hakikat erlerinin bunun farkında ve şuurunda olarak, kulluğun gerektirdiği tavrı takınabilmeleridir.

Unutmayın! “Vazife cümleden âlâ, nefis cümleden edna.”

İrşat ve tebliğ vazifesinde keyfiyet meselesi üzerinde çok duruluyor. Bu kutsi vazifede kemmiyetin yeri nedir? Açıklar mısınız?

Enbiya-ı izamdan öyleleri gelmiştir ki, ya tek bir ümmeti olmuş veya hiç olmamış; ama onlar yine de peygamberlik için gerekli olan vazifeyi yerine getirmişlerdir. İşte bu, benim aklımın alamayacağı ve ona karşı hayret ve hayranlık duygularımı gizleyemediğim peygamber ihlasıdır. Bir insan kırk sene-elli sene hakkı anlatıp da, hiç kimseye bir şey dinletemesin; ama, hiç tavrını değiştirmeden yine anlatsın.. işte bu farklılık irşadda çok önemlidir.

Evet, ısrar ihlâsın bir buududur. Vefa hissi ile hiç sarsılmadan aktif bekleme ise irşad ve tebliğde çok önemlidir. Ehlullahtan birisi, “Beni bir kedi irşad etti; gördüm ki o, yirmi dört saat gözünü kırpmadan farenin deliğine yöneldi ve bekledi. İşte o zaman anladım ki, bu iş öyle ara sıra deliğin önüne uğramakla olmayacak. Ondan sonra gözünü kırpmadan ve hiç yılmadan Hakk’ın kapısını gözetlemeye koyuldum.” der. Hakkı, hakikati bulma, bazılarına kırk haftada, bazılarına kırk ayda, bazılarına da kırk senede nasip olur. Şahsen ben senelerden beri şu tenteneli âlem-i şehadetin arkasında, âlem-i gaybı bir kitap gibi mütalâa edeceğim anı bekledim durdum.. bekleyeceğim de.. ve bulacağım ümidini de hiçbir zaman yitirmedim.

İrşatta diğer önemli bir mesele de sistemdir. Bu mesele hem kemmiyet hem de keyfiyet buudlarıyla oldukça önemli bir husustur. Ancak bazı ihlaslı arkadaşlar, zannediyorum ihlaslarına bir şey karışmasın diye kemmiyetle fazla meşgul olmuyorlar. Bu, bir yönüyle doğru olsa da bazı yönlerden yanlış bir anlayıştır.

Ewelâ, kemmiyet olmayınca, keyfiyeti düşünmek mümkün değildir. Zamanın mekana nisbeti ne ise, keyfiyetin kemmiyete nisbeti de odur. Keyfiyet, kemmiyet plânında var olan bir şeyin bir buudu, bir derinliği ve ayrı bir yanıdır. Kemmiyetin tasavvur edilmediği bir yerde, keyfiyetten bahsetmek muhaldir. Ortada hiçbir insan yoksa insanla alâkalı keyfiyet nasıl tasavvur edilecek ki? Mesela ihlas, mü’minin sıfatıdır; ortada mü’min yoksa, o sıfat nasıl olacak ki?

O halde kemmiyet ve keyfiyet birlikte aranmalı; keyfiyet kemmiyete ya da kemmiyet keyfiyete feda edilmemelidir. Efendimiz (s.a.s)’in tebliğ ve irşat adına cepheden cepheye, panayırdan panayıra koşması, karşılaştığı hemen her insana “Lâilâhe illallah deyin kurtulun” demesi keyfiyet eksenli bir kemmiyet arayışı değil midir? Allah Rasulü (sas) karşısına iki insan alır, akşamdan sabaha, sabahtan akşama Kur’ân okur, onları eğiterek keyfiyet insanı haline getirirdi. İşte böylece o -0’nun için söz konusu olmasa da- kemmiyet hatası içine düşmekten kurtulma yolunu gösterirdi.

İhlas ise sistemde apayrı ve başlı başına bir yer işgal eder. İhlas olmadan bir yere varılabilmesi imkânsızdır.

Hüsrev Efendi’nin mâlâyânî şeylerle meşgul olmayıp, risaleleri yazayım diye, onbeş sene kapısını ördürerek odasını hücre haline getirdiğini anlatırlar. Kaldı ki o esnada çok ciddi takip de söz konusudur. Mesela, o mübarek zat, yazdığı risaleleri rulo yapıp banyodan dışarıya, suyu boşaltmak için kullanılan küçük bir borucuk içine bırakır, birileri de ara sıra gelip, boru içinden ruloları alır, altı saat uzaklıktaki köylere giderek risaleleri yerlerine ulaştırırlarmış. Sonra taş baskılar yapılıp, benzer tabyelerle dağıtım yapılırmış. İşte bu ihlas ve bu sistem sayesinde Üstad, bir avuç talebesiyle Türkiye’nin her tarafına risaleleri dağıtmıştır…

Evet, bütün bu misalleri niçin arz ettim? Aşk ve aksiyona bakın ki, o dönemde Üstad, yirmi talebesi ile Türkiye’de ulaşmadığı yer kalmıyor. O, iman, ilim, irfan, muhabbet ve ihlasta çok derin olmanın yanında bir o kadar da aksiyon insanı. Şimdi eğer bu insan, başkalarına anlatayım diye ciddi bir gayret içinde bulunmakla kemmiyeti keyfiyete tercih ediyor, ihlasından feragatta bulunuyorsa geliniz Allah aşkına bu yanlışlığı hepimiz yapalım, Bediüzzaman gibi kemmiyet hastalığına düşelim!.

Hasılı, ihlas, ısrar ve kemmiyet ile keyfiyet dengesinin birlikte gözetilmesi irşad ve tebliğ vazifesinde çok önemli bir unsurdur.

Medya adı verilen iletişim vasıtalarını hizmet adına nasıl değerlendirebiliriz?

Yazılı ve “görsel” alanda TV, radyo, dergi, gazete vb. iletişim -bizim tabirimizle muhabere ve muvasala- vasıtalarından müteşekkil medyanın, günümüzde kazanmış olduğu boyut, bazı açılardan çok yararlı, bazı noktalardan da bir ölçüde zararlı olmuştur. Mesela, insanların belli zaaflarından dolayı revaç bulan ve bir fantezi olarak çokları tarafından kabul gören çeşit çeşit “izm”ler, bu vasıtalarla, olağanüstü bir sür’atle dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Öyle zannediyorum ki, Marksizım’ in o çiçeği burnunda olduğu zuhur döneminde, şayet medya bugünkü buudlarda hayata hakim olsaydı, o felaketin girmediği hiçbir yer kalmaz ve dolayısıyla her tarafı fitne sarardı. Marksizm belki ömrünü tüketti ama yeni yeni düşünce akımları, aynı yollarla çok hızlı yayılarak, dünya üzerinde, renk farklılığı olsa da, her zaman tahribat yapabilecektir. Bugün pek çok zararlı düşünce, silik söz ve fena görüntüler, maksat ve gayesinin çok çok önünde bir sür’at ile medya vasıtalarıyla yayılmakta ve maalesef taraftar da bulmaktadır. İşte bu yönleri itibarıyla medya hem bizim için hem de bütün insanlık için çok zararlı olabilmektedir.

Bunun karşısında, kendi duygu ve düşüncelerini, aynı vasıtaları profesyonelce kullanarak anlatan sağduyulu kimselere fevkalade ihtiyaç vardır. Böylece hem temiz vicdanlar onların tahribatından, yanlış yönlendirmelerinden korunmuş, hem de asırlardan beri ön kabullerin, şartlı bakış açılarının altında ezilen masum ve mazlum kitlelere ışık tutulmuş ve ümit verilmiş olsun.

Yalnız bu işin bir takım zorlukları olduğu da muhakkak. Herşeyden önce TV, radyo, dergi, gazete.. hemen hepsi çok pahalı projeler. Mevcut yayıncılık mantığıyla hareket etmedikten sonra, bu müesseselerin kâr getirmesi bir yana, yaşaması kat’iyen düşünülemez. O mantıkla hareket etmemiz ise, inançlarımızdan, yıllardan beri savunduğumuz değerlerden taviz anlamını taşır ki, bunu yapmamız da kat’iyen söz konusu olamaz. Öyleyse, olduğumuz gibi kabullenileceğimiz ana kadar, bunun maddî imkanları bir kısım kimseler tarafından desteklenmesi gerekir.

Malzeme boşluğu da bu konuda, önümüzü kesen büyük bir problemdir. İster belgesel, ister film, ister eğlence, isterse kültür programları, hitab ettiğimiz toplum tarafından hemen kabullenilecek şeyler olmayabilir. Onların kültür ve zevk dünyasına uyarlanmış mezkur programlan ise, bizim yayınlamamız mümkün değildir. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu, bazı değerlerden taviz verme demektir ki, hak bir davaya hizmet ederken, böyle bâtıl vesileleri kullanma bilmem ne derece caiz olabilir.

Bu durumda yapılacak şey, arzedilen halin farkında ve şuurunda olarak, sabırla mücadeleye devam etmek olacaktır. Belki 40 yıl, hiç istikamet değiştirmeden, aynı esas ve prensipler doğrultusunda millet ruhuna hizmet etmek.. evet böyle davranıldığı takdirde, bugünkü nesiller olmasa da bizden sonraki nesiller mutlaka netice alacak ve istikbale emin adımlarla yürüyeceklerdir. Yalnız hemen ilave etmeliyim ki, bütün bunlar Rabbin sonsuz inayet ve keremi ile gerçekleşecektir.

Ayrıca bizim, bizimle aynı inancı, aynı düşünceyi paylaşmayan insanlara nisbetle birçok da avantajımız var. Mesela; komünizm, sosyalizm, kapitalizm, liberalizm… vs birçok sistemin artık insanlığa söyleyeceği birşey kalmamıştır. Bunlardan bazıları fikrî seviyede düşünce insanları tarafından çürütülmüş, bazıları da hayata intikali neticesinde belli bir müddet sonra tarihin çöplüğüne atılmıştır. Dolayısıyla bunların yenilik adına, insanlığa vaad ettiği hiçbir şey yoktur.

Bize gelince, Hz. Sahipkıran in beyanıyla, “Zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşmektedir.” Bizler Kur’ân ve Sünnet’in herşeye yeteceği inancına sahibiz. Bugün insanlığın çözemediği bir çok ahlâkî ve içtimaî problemleri İslâmın çözeceğinden hiç şüphemiz yok. İşte bu çözüm yolları, her zaman medya ile insanlığa sunulabilir. Bunu -Allah’ın inayetiyle-, onların benimsedikleri usûl ve üslup içinde yapabilirsek, fevc fevc İslâm a dehaletlerin olacağı da muhakkak gibidir.

Bu konuda riayet edilecek hususlardan bir diğeri de; dost-düşman dengesini ayarlamaktır. Bizler belki din ya da din içinde yer alan bazı değerler hariç, birçok ortak payda etrafında birleştiğimiz insanlara da yayın yaptığımızı unutmamak zorundayız. Biz, herkesle beraber bu vatan toprakları üzerinde birlikte yaşamak mecburiyetindeyiz. Öyleyse emin adımlarla yarınlara yürüyebilmek, bunların da gözetildiği bir yayın stratejisiyle mümkün olacaktır. En son söylenecek bir şey varsa, o da, Kur’ân’ın tenzil ve Hz. Muhammed (sas)’in tebliğ sürecine baktığınız zaman bu konuları en ince detaylarına varıncaya kadar rahatlıkla görebiliriz. İnsanlığa birşeyler anlatmada, “zamanlama” ismi de verilebilecek olan bir husus var ki, o da en az anlatılan şeyler kadar önemlidir.

Hâsılı, medya kültürümüz, İslâm’ın insanlığa mal edilmesinde çok önemli bir rol oynayabilir. Bunun için, önce fedâkar insanların destekleriyle daha güçlü hale gelmeye ihtiyaç var. Peşi sıra yayın politikası adına yukarıda kaydettiğimiz birkaç önemli esasa riayet gelir. Bu süreç içinde yol alırken, ihlas ve samimiyetten ayrılmama, Allah ile irtibatın devamlı artan bir grafik seyretmesi ve muvaffakiyetin O’ndan olduğu hakikatı da bir lahza nazardan dûr edilmemelidir ki, İlâhi inâyet kesilmesin.

Muhabbet Fedailerinin İstikbaldeki İmtihanları Neler Olabilir?

Açıklama: Son zamanlarda ülke genelinde meydana gelen diyalog ve hoşgörü ortamının olumlu tesirlerinin yanında, gelecekte çok çetin imtihanlara karşı hazırlıklı olunması gerektiğini ifade ediyorsunuz. Bu imtihanlar neler olabilir ve bunlara karşı nasıl hazırlanmalıdır?

Biz, yıllarca bu ülke topraklarında, Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, Arnavut’u ve Boşnak’ıyla.. aramızdan su sızmayacak şekilde ve ütopyalardakinin çok üstünde hep birlik ve beraberlik içinde yaşadık. Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, Batı’da bir dönemde ütopyalar yazılıp duruyordu. Osmanlı ise ütopyalarla uğraşmayı düşünmemiş; batının ütopyalarda yakalamak istediği “Güneş Devleti”ni, ortaya koyduğu sistemle tesis ederek bizzat yaşamıştı. Bu başdöndürücü hayat tarzını ve medeniyeti kaldıramayan düşman güçler, Devlet-i Âliye diye adlandırılan Osmanlı cihan devletini götürüp bir bayıra gömdükten sonra, nihayet Misak-ı Millî ile sınırları belirlenmiş şu vatanda dahi Kürt-Türk, Alevî-Sünnî, Lâik-Antilâik kutuplaşmalarıyla insanımızı karşı karşıya getirerek, birbirine düşürebilmişlerdir. Maalesef, içimizdeki birtakım aklı ermezlerle bazı hainler de, düşmanlarımızın bu çirkin ve kirli emellerine alet olmuşlardır.

Bugün, Allah’ın yardım ve keremiyle insanımız, ülke çapında diyalog ve hoşgörü esintileriyle toparlanıp, yeniden bir diriliş sürecine girmiştir. Küçük ve mütevazî sözlerle ama, samîmî ifadelerle ortaya konan bu,diyalog düşüncesi, kısa zaman içinde çok büyük mesafeler katederek, geniş çevreler tarafından da hüsn-ü kabul göreceği beklenmektedir. Zira, yıllardır ayrılık ve bölünme endişeleriyle canı dudağına gelmiş kitleler, uzun süredir böyle bir ses ve soluğa muhtaçtı. Türkiye’de hüsn-ü kabul gören, ma’şerî vicdanın (kamuoyu) “evet” dediği bu hoşgörü ve diyalog sesi, Kanada’dan Güney Amerika’ya, Britanya Adaları’ndan Afrika derinliklerine, oradan Asya steplerine kadar dünyanın dört bir bucağında, marjinal bir kesim müstesna, saygıyla karşılanmaktadır. Ve bu ses aynı zamanda, bizi bölüp birbirimize düşürmek isteyen ve bunu “Böl, parçala ve idare et” plânıyla başarılı bir şekilde yürüten hasımlarımızın oyununu bozma adına şayan-ı takdir bir sestir.

Evet. Ülkemizi ve milletimizi içten parçalamaya yönelik bu çirkin plân gereği Türk-Kürt, Alevî-Sünnî denilerek insanımız kamplara bölünmeye çalışılmış ve sürekli araya ayrılık ve düşmanlık tohumları saçılmıştır. Biz, Türkü-Kürdü, Alevîsi-Sünnîsiyle yıllarca bu cennet vatanımızda bütün güzellikleri beraber paylaşmış, bütün acı ve ızdırapları müşterek duyup hissetmişizdir. Farz-ı muhal, Çanakkale’deki mezarlar birer birer açılsa, Alevî ile Sünnî’nin veya Türk ile Kürd’ün sarmaş dolaş yan yana yattığı görülecektir. Günümüzde ise, bu birlik ve beraberlik parçalanmış bir kristal gibi sağa-sola saçılıp ve dağılmış gibi bir durum gözlenmektedir. İşte bu hoşgörü ve diyalog esintileri, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi parçaları sağa-sola saçılmış toplumumuzu, yeniden bir araya getirme adına önemli bir hareket olduğu için bundan sonra da düşmanlarımız boş durmayacak ve bizi değişik kamplara ayırıp, bölmeye çalışacaklardır. Zira, ayrılık duygu ve düşüncesi, bir milleti yıkan temel unsurların başında gelmektedir. Nitekim, meşhur bir şairimiz,

Tefrika girmeden bir millete düşman giremez.

Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez

diyerek, bu önemli konuyu vurgular. Beş asır ötede bir Türk serdarı ise,

Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi,

Hattâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.

İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni.

sözleriyle, çağın şairiyle bu endişeyi paylaşır gibidir.

Evet, şimdilerde bu diyalog ve hoşgörü bayrağını taşıyanları günümüzde olduğu gibi çok çetin günler beklemektedir. Zira, diyalogdan rahatsız olanlar, önümüzdeki günlerde de, insanımızı birbirine düşürecek yeni yeni argümanlar araştırıp bulacak ve toplum içinde yeni yeni düşmanlık tohumları ekmeye çalışacaklardır. Menfur emellerine ulaşabilmek için, okullarımızda değişik hissiyatları körükleyerek düşmanlıklar meydana getirecek ve geçmişte olduğu gibi gençlerimizi birbirleriyle vuruşturmaya çalışacaklardır. Ramazan-ı şerif’te, sanki ülkemizde oruç tutanların oruç tutmayanlara karşı bir düşmanlığı varmış gibi, oruç tutuyor görünenler, tutmayanlara saldırıp, üniversitelerde kavga çıkaracaklardır. Evet, içte ve dışta milletimizin büyüklüğe sıçramasını çekemeyen ve kıskançlık içinde bulunan hasım güçler, bugüne kadar yaptıkları gibi, bundan sonra da aynı kötülükleri yapmaya devam edeceklerdir. Dün, bizi bir bayıra gömüp, bir daha kalkamayalım diye üstümüze taş yığanların, bugün de var oldukları gerçeği kat’iyen unutulmamalıdır; unutulmamalı ve bu diyalog süreci kararlı ve ciddî adımlarla her şeye rağmen devam ettirilmelidir.

Bilmem kaç asırlık kin ve nefretlerle bilenmiş haricî ve dahilî bir hasım cephe karşısında aşma mecburiyetinde olduğumuz zaman tünelini emniyetle geçebilmemiz için, akıllı ve mantıklı olunmalı ve aynı zamanda hissî kardeşlik, aklî, mantıkî kardeşliğe dönüştürülerek aradığımız birlik ve beraberlik çağın mantığıyla beslenmelidir. Evet, eğer Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, vatanımız bir, cibilliyetimiz birse, kavga etmenin bir mantığı yok demektir. Biz bu ülkenin vatandaşları olarak hep aynı kaderi paylaştık; aynı mahkûmiyeti, aynı mağduriyeti ve aynı mazlumiyeti yaşadık. Çünkü, içinde bir arada bulunduğumuz gemimizi delenler aynı insanlardı ve biz, asırlarca bu delinmiş gemide aynı kaderi paylaştık. Vatanımız işgal edildiğinde, ırzımızın çiğnenip namusumuzun payimal olduğu o işgal günlerini hep beraber yaşadık ve yine beraberce düşmanı yurdumuzdan kovduk. İşte tarihten gelen bu kaderî irtibatta ve beraberce paylaştığımız bunca bir’lere rağmen “O Sünnî, bu Alevî” gibi bölücü düşüncelere takılıp kalmak çok yanlış bir davranıştır. Kanaat-ı âcizanemce, toplumumuzun genel hissiyatı da bu istikamettedir. Yıllarca değişik provake eylemlerle onu kendi içinde birbirine düşürenlerin, şimdilerde halkın sağduyusu sayesinde oı-taya çıkması da bu düşüncemize bir delil mahiyetindedir. Bugün büyük ölçüde yurdun değişik yerlerinde, Alevî-Sünnî kardeşliğini bozmak isteyenlerin bombaları kendi ellerinde patlamış ve arzuları kursaklarında kalmıştır. Bu konuda şayan-ı takdir bir husus da bizzat Alevî dedelerinin değişik mahfillerde, “Türk milleti bir bütündür. Bu türlü kavgalar şimdiye kadar olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır” türünden yaptıkları açıklamaların olmasıdır ki, bu sağduyu sesi toplumun nabzını düşürmüş ve tansiyonunu aşağıya çekmiştir.

Benim de yer yer Alevî dedeleri ve aydınlarıyla temaslarım oldu. Bu görüşmelerde, gönül rahatlığı içinde onlara hep şu tekliflerde bulundum: Bir kültür lokali yapılsın. Yanında da bir cemevi inşa edilsin ve buraya -kabul görürse- Hacı Bektaş Velî, Ahmet Yesevî, Mevlâna, Niyazî-i Mısri ve Yunus Emre gibi büyüklerin eserleri konulsun. Böylece, sözlü kültürle yaşayan Alevîlik, kendi yazılı kültür kaynaklarından beslenmiş olacaktır. Her şeyi devletten beklemek yanlıştır. Bu ülkenin basiretli vatandaşları olarak, milletimizi kamplara bölecek her türlü olumsuz harekete karşı tedbir almak zorundayız.

Evet, hoşgörü ve diyalog düşüncesini baltalamak isteyenler her dönemde olmuştur ve olacaktır da; ne var ki, her zaman sağduyu ile hareket edilerek, muhtemel problemlerde basiret, feraset ve idrakla çözüm yoluna gidildiği takdirde, hiçbir gaileye meydan verilmediği gibi, mevcut gaileler de rahatlıkla çözülebilecektir. Şer güçlerin tahriklerine kapılıp, toplumda terör havası estirenler karşısında her zaman, “Sen öldürmek için bana elini uzatsan (bile), ben sana öldürmek için el uzatacak değilim” (Maide, 5/28) âyetinin ifade ettiği duygu ve düşünce ile hareket edilerek, ülkemizi parçalamak gayesiyle yurt içi ve yurt dışında çevrilen oyunlara gelinmeyecektir.

Rabbimizi anlama ve anlatma mevzuundan malumat verir misiniz?

Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın da gayesidir. Her şeyden önce O’nun yolunda olmak, ancak O’nun tam bilinmesiyle devamlılık kazanır. Onun için öncelikle feı-t plânında gönüllerimizin onarılması, donatılması ve itminana ermemiz hatta zevk-i ruhânî ile kanatlanmamız, sonra da cemaat halinde, o cemaatin hücreleri sayılan aileler plânında huzura kavuşmamız bu yolla mümkün olabilecektir. Bu sayededir ki insan, kendisi için mukadder olan ufka ulaşabilir. Ancak, bütün bunlar, O’nu azametiyle kavramaya, O’ndan gelen sinyallere devamlı açık bulunmaya, O’nun bu mevzudaki ihtarlarına kulak vermeye bağlıdır. O (c.c), kendi beyan-ı sübhânisiyle anlattığı gibi “külle yeumin hüue fî şe’n; her an O kemmiyetsiz, keyfivetsiz ayrı bir hâl ue avrı bir şe’ndedir.”Yani O, her an yaratmakta, her an, yarattığı şeyleri en mükemmele irca etmekte, onlara yeni yeni suretler, keyfiyetler giydirmekte.. ve tabü her an kendisini değişik dillerle mahlukatına anlatmaktadır. O, bir kere anlatmış da sonra kitabı kapatmış, “bildiğinizle amel ediri’ dememiştir. İnsan, zamanın ve mekanın hangi parçasında bulunursa bulunsun, istediği takdirde, bu kudsî dersten bir kısım paragraflar, cümleler, kelimeler duyabilir, anlayabilir. Bu sayede hayatının gayesi, fıtratının neticesi olan bu yüce hakikati, bir kere daha idrak eder, onunla dolar, itminana erer, kalbî huzura kavuşur, zevk-i ruhanî ile kucaklaşır ve daha dünyadan göçmeden cennetin bir çekirdeğini içinde inkişaf ettirerek daha dünyada iken cennet hayatını -Allah’ın izniyle- yaşayabilir.

Aslında, Zât-ı Uluhiyyet hakkında verilecek her malumat, bilhassa mübtedî insanlar için, onlann elinden tutup ve önlerindeki maniaları bertaraf ederek, onları âdeta güneşle yüz yüze getirme ameliyesi ve gayreti demektir. Güneş, bizim kendisini göstermemizden çok çok muallâ ve mübecceldir. Hemen herkes, gözünü açtığı ve nazarını ona tevcih edebildiği ölçüde onu görebilir ve ondan istifade edebilir. Ancak bazı kimselerin gözleri küsûfa tutulduğundan onların rehbere ihtiyaçları vardır.. ve ellerinden tutulup, güneşi görebilecekleri bir ufka götürülmeleri gerekmektedir. İşte bunun içindir ki bizler çok defa deliller âleminde dolaşırız.. dolaşır ve etrafımızdan Allah’ın varlığına şahitler ararız. Aslında bu da Kuı’anî bir yoldur. Allah, yüce kelâmında, yer yer eşyâ ve hadiseleri ele almış, onun sinesinde kendisine giden yolları bizlere göstermiştir. Yüzlerce yerde, Kur’ân elindeki asasını yere vumıuş, oradan su fışkırtmış ve bu “âb-ı hayati’ çıraklarına, çömezlerine içirmiş ve “unutmayın O’nu’ ihtarında bulunmuştur. Dahası hedefe varılacak yolun en kestirmesini göstermiş ve herkesin “marifetullah” balını ve peteğini kolaylıkla elde edebilmesi için âdeta bir reflektör vazifesi gömıüştür. Aslında bir çiçeğin gamzesinden, bir rüşeyme uzanan yolda Cenâb-ı Hakk’a giden yolu hemen her zaman bulmak mümkündür. İşte, günümüzün irşat erleri de, insanları, güneşi rahat görebilsinler diye delâil ve şevâhid ufkuna götürüyor, hem kendileri hem de başkaları görsün, bilsin diye avaz avaz O’nu (c.c) ilan ediyor, O’nu haykırıyor ve “Biz bu yollarda senin şahidleriniz” diyorlar…

Evet, öteden beri gözleri küsûf tutmuş, bakışlan maddeye takılıp kalmış olan bazı kimseler, göremedikleri şeyleri inkâr edegelmişlerdir. Halbuki “her şeyi maddede arayanlann akıllan gözlerine inmiştir. Göz ise mânâya karşı kördür.” Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; her şeyin bir arama yolu vardır. Bizler, maddeyi, duygularımızdan akseden düşüncelerimizle, vicdanlarımızla değerlendirebiliriz; ama madde ötesi şeyler ve metafizik hadiseler, daha başka şeylerle değerlendirilmelidir. Binaenaleyh maddeyi ararken kullandığımız usul ve metodlarla mânâyı anlamak istersek, araştırma adına dökülür, yollarda kalırız. Hatta, delillerle Allah’ı (c.c) anlatırken, maddeyi kendi karakteristiği, kendi hususiyetleri içinde ele alırsak maddeye saplânır kalır, metafizik hadiselere onca ehemmiyet vermemize rağmen, bir çeşit maddeci veya natüralist oluruz. Bu yüzden, önce her şeyin usulünce araştırılması çok önemlidir.

Şimdi, zannediyorum göremediklerini inkâr edenlerin, o delilsiz iddiaları kendiliğinden çürümüştür. Evet onlar, mânâyı, hep maddeci usullerle arıyorlar.. arıyorlar sonra da dökülüp yollarda kalıyorlar. Halbuki bizler, cazibe kanununu göremiyoruz ama kabul ediyoruz. Mıknatıs hakkında mahdut bilgimize rağmen, âsânnı tespit edebiliyor ve onu da kabulleniyoruz.

İnsanoğlunun eliyle tutabileceği, gözüyle görebileceği, kulağıyla duyabileceği şeyler gayet mahduttur. Röntgen ışınlarını göremediğimiz gibi, karıncanın ayak seslerini de duyamıyoruz. Aslında her var olanı görüp her sesi de duysaydık, bu hayat bizim için yaşanmaz hale gelirdi. Mahdut görüş ve duyuşlarımız da, Rabbimizin bize olan lütuflarının ayrı bir derinliği olsa gerek.

Öyleyse bizler, her şeyi kendi yolunda araştıracak, delillere başvuracak ve her objeyi kendi laboratuvarında denemeye tâbi tutacağız ki, Allah marifetine -inşaallah- ulaşabilelim.

Ne var ki -insanlığın talihsizliği- beşer, kadimden bu yana hep aynı vartalarla Allah’tan uzaklaşmış ve küfür bataklığında boşu boşuna çırpınıp durmuştur.

Evet, bir kere daha hatırlatalım ki, neyin, nereden, nasıl alınacağı bilinemediğinden dolayı hep yanılmalar olmuş ve ardı ardına inhiraflar meydana gelmiştir. Biz buna bakış zaviyesinin bozukluğu da diyebiliriz. Evet ilk başta bir sapmanın meydana gelmesi, bunu zulmün, haddi aşmanın takip etmesi ve kendini bilememe gibi hallerin eklenmesiyle hep hak ve hakikat körü körüne inkâr edilegelmiştir. Yani, ta baştan bir yanlış yola girilmiştir ki, yanlış yolun encamı da elbette yanlış olacaktır.

Kur’ân “Allah bizimle konuşmalı değil miydi?” (Bakara, 2/118) diyenleri anlatır ki, bunlar bakış açıları yanlış insanlardır.. girdikleri yol da, ulaştıkları netice de yanlıştır. Biz buradan şunu anlıyoruz; inhiraf sadece bize ve bizim dönemimize has değil; o bugünün ateist ve inkârcıları gibi dünün kafirlerini de benzer şekilde aldatmıştır ki, bu da “küfür tarihî tekerrürleri” demektir. Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (aleyhimüs’salatü vesselam) hep benzer şeyleri söylemiş. Ve tarihî tekerrür açısından aynı cevapları almış, aynı akıbetleri paylaşmışlardır. Evet, Rabb’i tanımaya gidilen yolda, bakış açısının da çok iyi seçilmesi şarttır. Firavun, Allah’ı ararken yüksek kuleler yapıp, çıkıp o kulelerin başından Allah’ı bulmaya çalışırken hata ediyor, kendini bir olmazlar “fasit daire”sine salıyordu. Gökyüzüne ok atarak onu vurmaya çalışan Nemrud da aynı varta ile kendi iflasını ilan ediyordu.

Evet O, zâhiren nazarlardan saklıdır ama, her şeyden daha ayandır. O (c.c), yarattığı şeylerin diliyle, rengiyle, şekliyle, haliyle, tavrıyla her zaman kendini bize okutturur.. okutturur ama şiddet-i zuhurundan gizlidir. Aslında her şeyde, O’na ait değişik cilveleri görmek mümkündür. Ancak, öyle bir Hâlık’tır ki, sadece bizim görebileceğimiz şekilde, bizim temas edebileceğimiz şekilde cisim olmadan, herhangi bir yer tutmadan da münezzeh ve müberradır. O, bütün sistemleri, kâinatları elinde tutar, onlara hükmeder ve aynı anda bizim soluklarımıza, teneffüsümüze de nigehbandır.

Binaenaleyh, zerreden sistemlere kadar her şeye hükmü geçen bir Zât’ın -haşa- bir balon gibi yerden müşahedesi mümkün değildir ve böyle bir davranış, yanlış bir bakış açısı ve niyet bozukluğunun göstergesidir. Gagarin, küre-i arzın etrafında tur atıp geriye döndüğü zaman, “Allah’a rastlamadım” sözüyle 20. asırda, firavunca bir düşünceyi ifade etmişti. Allah’ın, küre-i arzın etrafında bir peyk olduğunu kim söylemişti ki, böyle gülünç bir yaklaşımda bulunuluyordu..!

Kendini kibre kaptırmış olanların da Allah’a ve Peygambere inanmaları çok zordur. Mekke kâfirleri, kibir ve gururlarından, Mekke’de Velid b. Muğire’yi, Taif’te de Urve b. Mesud’u kastederek, “Bu Kur’an, Mekke’de veya Taif’teki iki şerefli insandan birine inmeli değil miydi?” diyorlardı. Efendimiz (s.a.s), maddî açıdan fakir birisiydi. Ebu Talib’in himayesinde yetişmişti. Dolayısıyla O’nu, o günkü toplum telâkkisine takılarak kabullenemiyor ve hazmedemiyorlardı. Evet, onların kibirleri de inanmalarına mani oluyordu. Zaten kibir, bir cehennem zakkumu gibidir; her gafil gönülde neşv ü nemâ bulup gelişebilir. Öyleyse insan inanmayı düşünüyorsa kibirden de sıyrılmalıdır. Hatta Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla hidayete ermiş kibirli bir insan, şayet kibrini terkedemezse, kat’iyen yükselemez, iki adım öteye gidemez, hakikat ona inkişaf etmez, o imanda derinleşemez, zevk-i ruhaniyi idrak edemez; hatta hadisin ifadesiyle “kalbinde zerre miktar kibir varsa, cennete giremez.”

Rabb’i tam bilip tanımada, insanların zulümden de sıyrılmaları lazımdır. Kur’ân da: “AI/ah zalim kavimleri hidayet etmez” (Saff, 61/7) buyurulur. Haddini aşma, zulmün değişik bir şeklidir. Haddini aşan İsrailoğulları “Allah’ı bize açıktan göstersene” (Nisa, 4/153) derken zulmediyorlardı. Efendimiz (s.a.s), kâfir cemaat tarafından bazı şeylere zorlanıyordu ve sürekli zulme maruz kalıyordu. Evet zulüm de diğer unsurlar gibi insanı, küfre perçinleyen bir marazdır.

Bu olumsuz sıfatlara karşılık bir de, insanı imânâ götüren, onu arş-ı kemalata ulaştıran ilim, akıl, tevazu gibi vasıflar vardır.

Kur’ân birçok ayetinde âyât-ı tekviniyyeden bahseder. Nazarları göklerdeki âhenge, o âhengin, yerdeki nizamla uyumlu bütünleşmesine ve insanın bu âhenkler kuşağındaki zuhuruna çevirir. İnsan-varlık ve kâinat üzerinde düşündürür; sonra da: “İşte bunlarda ilim erbabı için ibretler, dersler vardır” (Al-i İmran, 3/190) der. Kerrat ile kainat kitabının müşahede edilmesini ister. Böyle bir yaklaşım ise ancak ilimle mümkündür. Öyle ise ilim, cehalet ve inhirafa karşı, insanı imânâ götürücü yolların başında gelir.

Bir diğer yol da insanın aklını kullanmasıdır. Üstadın yaklaşımıyla “Allah kelâmı, kainat mescid-i kebirinde, kainatı okuyor.” İnsan, okunan o kitaba, aklıyla bakmalı ve tefekkür etmelidir. Mesela: “Semâvât ve arzın yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için ayetler vardır” (Al-i İmran, 3/190) buyuruyor Kur’ân. Öyleyse insanların yaratılmasından, ayrı ayrı dilleri kullanmalarına, yüz çizgilerinin farklılığından, seslerine her şey muhakeme edilmeli, akıl süzgecinden geçirilmeli ve bir neticeye varılmalıdır. Evet, bütün bunlar tesadüflerle pek de tekevvün edecek şeyler gibi değil. Bilakis, ancak irade ile, meşietle olabilecek şeylerdir.. evet, işte bu mülâhazalar insana, Allah’a ulaşma yollannı açar ve onu marifet semalarında gezdirir.

İnsanın düşünmesi, mevcut ve halihazırdaki vak’alan çok iyi değerlendirmesi, iman adına atılmış çok önemli ayrı bir adımdır. Şöyleki, her zaman vak’alar çok iyi rapor edilmeli, sebepler ve neticeler arasındaki münasebetler araştırılmalı ve bu kabil ameliyelerle sürekli yeni komprimelere ulaşılmalıdır. Ulaşılmalıdır ki imanın va’dettikleri çok iyi bilinsin, iman koridoru hızla geçilsin ve varılması istenilen ufka varılsın.

Bir üçüncü yol, kibrin kalbten çıkarılıp atılması, başka bir ifadeyle tevazudur. Kendini beğenmiş insanların inanmaları çok zordur.. ve bu hüküm Kur’ân’a aittir. “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden uzaklaştıracağım.”(A’raf, 7/146)

Yani bunlar kitabımıza bakmak istedikleri zaman, o kitabı kapatacağız. Bir yerde semayı ve zemini müşahede ettikleri zaman, biz kainat kitabının ifade ettiği mânâları onlara duyurmayacağız. O, arz u semâya hep başka bir mahlûk gibi bakacak, doğruluğa götürücü yolu bulsa bile kat’iyen bu yolda mesafe alamayacaktır. Çiçeklerdeki nağamatı, suların akışındaki hemhemeyi ve demdemeyi duyamayacak, tatlı korolardaki duygulara, ilhamlara.. ulaşamayacaklardır.

Evet, kendi içinde mağlup düşmüş ruhların, kainat baştan sona delil olsa da hatta Nebiler gelse ve gürül gürül konuşsalar da onlar yine inanmayacaklardır. Bilakis taşkınlık ve inkâr yolunu, Allah’ı tanımama yolunu bulduklarında, bu sarp yola revan olacak, “yol budur” deyip kendilerini boşluğa salacaklardır. Zaten ayetin devamında da öyle buyurulmuyor mu? “Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler de onu yol edinmezler. Şayet azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve gafil olmalarından ileri gelmektedir.” (A’raf, 7/146)

Hidayete götüren yollara karşı zulüm, büyük bir mania teşkil eder.. evet hidayet kapıları böylesi zalim insanlara hep kapalıdır. Kur’ân “Allah, kezzap ue inkârcı kimselere hidayet etmez” (Zümer, 39/3) buyuruyor. Aslında Allah (c.c) böylesi insanları asla sevmez. Haddini aşmış, mütecaviz, saygısız, terbiyesiz olanlara karşı o, kapıları sürmelemiş ve onların kalblerini mühürlemiştir. Bu demektir ki, onların içlerine, iman ve irfan adına hiçbir şey girmeyecektir. İman ve irfan sahipleri bu tablo karşısında içlerine akıp akıp gelen ışık hüzmelerini müşahede edecekler ama, ötekiler aynı tablodan hiçbir şey anlamayacaklardır.

Tıpkı zulüm gibi, gaflet de, insanın, inanmaya giden yolunu kesen bir devdir. İnsan bunu aşmadıkça iman ufkuna ulaşamaz. “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. HaJ böyle iken onlar gaflet içinde ve yüz çeviriyorlar.” (Enbiya, 21/1) diyen Kur’ân-ı Kerim, sık sık bu canavara karşı bizi uyarır. Evet insan, gaflet içinde ellerini kaldırıp dua ediyorsa, kabul olunmasını Allah bilir, ihtimal böyle bir dua, döner o insanın yüzüne çarpılır. İşin doğrusu, ne dediğini bilmeyen, dediğinin şuurunda olmayan kimselerin duasına cevab-ı savab verilmez. Öyleyse duaların en mühimi, insanın bizzat gafletten kurtulup hidayet için yaptığı duadır. Aksi halde kırık plakta iğnenin hep aynı sesi çıkarması gibi, gaflet içinde bulunan insan da, çok iş yapabilir, çok söz söyleyebilir; ama kat’iyen mesafe alamaz.

Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, zahiren ve madde plânında zirveleri tutan pek çok kimsenin niçin hidayete eremediği kendi kendine anlaşılır.

Belli bir noktaya ulaşmış, belli bir makama gelmiş ama aramayı bilememiş; bilip hak yola revan olamamış, olamamış da kalbine mühür vurulmuş ki böylelerinin hidayete ermeleri imkansız olmasa da çok zordur. Bunların, hidayete ermeleri ancak kitle ruh haleti içinde olabilir. Evet İslâm seylapları, birgün her şeyi önüne katıp sürükler ve bu müthiş akış ve vakum karşısında herkes imânâ koşarsa, işte o zaman bu tipler Müslüman olabilirler. Devr-i Risalet Penahide sonuna kadar direnen Ebu Süfyan, Safvan b. Umeyye, Akra b. Hâbis ve hatta Hz. Ebu Bekir’in babası Ebu Kuhâfe bu şekilde İslâm’la şereflenmişlerdi.

Buraya kadar anlatılanlar ana hatlarıyla Allah’a varmadaki âdâb ve erkana ait hususlardı. Şimdi Allah’ın varlığının canlı misallerinden bir ikisini arzetmek istiyorum ki, bunların birincisi hudûs nazariyesidir.

Hudûs, eşyanın sonradan var edilmesi demektir. “Eşya kadimdir” diyenler Allah (c.c)’a verilmesi gerekli olan ezeliyeti, eşyaya veriyorlar. Ezeliyet ise zamanda sonsuzluğun adıdır.. ve ebediyetle iç içedir.. onda zaman yoktur. Şayet yeryüzündeki bütün kumlar, çakıl taşları sıfır olsa ve bunların sol taraflarına en büyük bir rakam gelse, bu müthiş sayı, ezeliyetin yanında hiçbir şey ifade etmez. Ayrıca eşyaya ezeliyet damgasını vuranlar, her şeyi kadim görmenin yanında diyorlar ki, bir gün kainat sönecek, her şey bir humûdet içine girecek. Halbuki termodinamik kanunu, onların bu hükmünü tekzib ettiği gibi, hareket kanunu da onları yalanlamaktadır. Termodinamik kanununa göre bir gün, kainattaki hareket müsavi hale gelecek. Bir maddenin sıcaklığı, diğerinden fazla olmayacak ve bu umumi bir ölüme sebebiyet verecek ki, varlıkta pozitif-negatif diye bir şey kalmayacak.. ve kâinat işlemeyen bir saate dönecek. Eğer kâinat sonunda yok olacaksa, demek ki, onun ezeli olması mümkün değildir. Evet her şeyin bir mebdei, her mebdein de bir mübdü vardır. Allah (c.c), her mebdein Mübdü’dir.

Hareket kanununa göre eşyada asıl olan atâlettir. Halbuki biz görüyoruz ki, her şeyde bir hareket var. Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlardan korkunç büyüklükteki sistemlere kadar müthiş bir hareket, ürperten bir tahavvülat müşahede edilmektedir. Hareket için bir zaman ve bir mekana ihtiyaç vardır. İşte bu ihtiyaçları karşılayan, her şeye gücü yeten de Zat-ı Ecell-i A’la yani Allah’tır. Evet hareket edeni durduran, duranı da hareket ettiren yine O’dur.

Evet, sistemlerden zerrelere kadar her şey Allah’a verilmedikçe hiçbir problem izah edilemez. Eşya, sonradan meydana gelmiştir, hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. O da ezelî ve ebedî Allah (c.c)’tır.. ve O, bütün göklerin ve yerin yaratıcısıdır.

Allah varlığının sabah aydınlığı gibi olan münasebetlerinden bir ikincisi de her şeyin çehresinde bir meşiet ve iradenin müşahede edilmesidir.

İnsanların ağzından çıkan, dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın da bilmeden kullandıkları, eşyanın ortaya çıkışıyla alâkalı -Üstad’ın tabiriyle- 3 kelime vardır ki; eşya ya kendi kendine meydana gelmiştir (abiyogenes) ya onu sebepler icat etmiştir veya her şeyi tabiat yapmaktadır. Aslında bu üç dehşetli kelime, doksan muhâlâtı içine alır. Biz, bu üç kelimenin tersine olarak diyoruz ki, her şey irade ve meşiet sahibi bir zat tarafından, onun program, plân ve hesabına göre vaziyet almış ve yaratılmışlardır ki o da mutlak kudret sahibi olan Allah (c.c)’tır.

Yukarıda zikredilen üç kelimeyi kullanan, bunlara veya bunlardan birine inanan ve bu şekilde kendini teselli edenler, esasen kendilerine karşı tenakuz içerisindedirler. Eşyâyı tesadüflerle yoıumlayanlar, amipe tesadüflerle oldu diyorlar. Halbuki bu hücre, o büyülü yapısıyla ve devlet gibi işleyişiyle bir harikadır. Evet “Hücrenin yapısına şaşakaldık” diyen Engels, kendisiyle tenakuz içindedir. Hücreye tesadüf diyen, güneşe de tesadüf diyor. Şuursuz atom parçacıklarının biraraya gelerek güneş olmalarına, ısı ve ışık kaynağı haline gelmesine “evet” diyenler tenakuzun katmerlisini yüklenmişlerdir. Bütün bunlar, “kendi kendine oldu’ diyenler, kendi kendileriyle müzaaf çelişki içerisindedirler.

Düşünün ki, biri, size bir şiir söylese, meselâ Hüseyin Efendi’nin;

“Derd-i hicrana tabibim bir devâ bilmez misin?

Göz ucuyla bir nigâh-ı aşina bilmez misin?

Hep cefa dersin talim etti üstad sana!

Ey cefa-cû nidüyüm semt-i vefa bilmez misin”

güzel güftesini ele alalım. İster güftesi, ister bestesi kendi kendine, sebepler dairesinde oldu diyenler, “bu şiir, harflerin yuvarlana yuvarlana bir araya gelmesiyle olmuştur.. bestesi, ağaçların nağmelerinden bulunmuş ona göre tespit edilmiştir” demek gibi bir garabet içindedirler.

Halbuki, daha sırrını tam olarak çözemediğimiz göz, bundan daha basit değildir. İnsanın kalbi, beyni hâla tam keşfedilememiş birer muammâ gibidirler. Evet, insanın bir muhteşem abide halinde yaratılışını tabiata vermek, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere bağlamak, kâinattaki âhenk ve nizamı görememe değil de ya nedir?..

Atmosferdeki oksijen nisbeti, dünyamızın dönmesi ve dönerken de bir meyille dönmesi, güneşin bize olan uzaklığı.. ve daha neler neler.. hepsi o muhteşem Hâlık’ın, o tesbihe, takdise şâyeste Allah’ın icraatı, O’nun sanatı, O’nun meşieti, O’nun yaratması değil midir?

Hayat da, başlı başına bir muamma ve Cenab-ı Allah’ın varlığının delillerinden bir diğeridir.. evet, hayat, öyle bir muammadır ki, onu da kuru maddiyecilikle izah etmek mümkün değildir. Hayat, bilhassa 3 nokta itibarıyla apaçık Allah’ın varlığına delâlet eder. Birincisi; hilkatin mebdei yani hayatın başlangıcı itibarıyla. Evet, Allah (c.c) Hayy’dır. Hayat kaynağı ve hayatı veren, verdiği gibi de alacak olan O’dur. O, “Yuhyî ve Yumît”tir.. ve aynı zamanda Kayyûm dur. Yani verdiği hayatı âhenk içinde devam ettiren ve her an her şeyi görüp gözeten O’dur. Biz bir organizmanın hayatı gittikten sonra bütün teknik imkanlarımızla seferber olsak bile, onu yeniden hayata döndüremeyiz. Öyle olsaydı herkes, kendi yakını vefat ettiğinde, onu tekrar hayata döndürürdü. Halbuki, etrafımızda devamlı ölümler cereyan ediyor. Ve biz bu geliş-gidişin muamması karşısında, olup bitenleri sadece şaşkın şaşkın seyrediyoruz. Allah (c.c), hayatı, varlığına bir ayna yapmış, kendini bir kere de onda göstermektedir. Zira hayatın mülk ve melekût yönleri, doğrudan doğruya Cenâb-ı Allah’a bakmaktadır. Onun için ewelâ, kainatın hilkatı mevzuu, hilkatin nizam, rahmet ve adalet buudu, yeryüzünde hayatın zuhuru sebeplerle izah edilememiştir. Evet, bunları sebepler dairesi içinde izah etmek imkansızdır. Gerçi sebepler vardır ve Allah (c.c) icraatını ona göre yapmaktadır; ancak ilk hilkat, mucizedir.

Bu mevzuda ikinci nokta; tenevvuâttır. Ayrı ayrı varlıkların meydana gelmesi diye ifade edebileceğimiz tenevvûat, hayat muammasının ikinci buudu, Allah’ın varlığının önemli bir delilidir. Allah (c.c), dilediğini dilediği gibi yaratır. O, mahlûkatı farklı farklı yaratmış ve nevilere ayırmıştır. İnsanlar bile ayrı ayrıdır. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık” (Hucurat, 49/13) âyeti bunu açık olarak ifade eder.

Bu meselenin bir diğer yönü de ahlâk mevzuudur. Psikolojinin ve pedagojinin ilgi alanı olan bu mesele, insanın faziletiyle alâkalıdır. İnsan, benliğinin sırlarını kavrayarak ubudiyyet şuuruyla kanatlanabiliyor ve cismaniyetinden uzaklaşabiliyor. İnsanlar içinde şehevî duygu ve düşüncelerini arkada bırakabilen öyle rabbâniler var ki melekleri bile geride bırakabiliyorlar.

Evet, hiçbir kabiliyet ve istidadı olmayan cansız ve câmid maddede ahlâkın bu ölçüde bulunması dahi başlı başına bir harikadır ki, o da yine Allah’ın varlığına bakar. Demek ki, etten kemikten ibaret olan insan, bu ölçüdeki ahlâkıyla da yine Rabbinin varlığının delillerinden oluyor. Ahlak mefhumu, insana has bir keyfiyettir..Bunu taşta toprakta bulamayacağımız gibi, etrafımızdaki diğer canlılarda bulabilmemiz de mümkün değildir.

İşte, yukarıda zikredilen bu üç yolla hayat, dediğimiz muamma, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delâlet eder ki; Allah (c.c) her varlığı, hangi kalıp içinde, nasıl programlamış ve sahneye sürmüş ise, o öyle devam edegelmiştir. Ne evolusyonla, ne mutasyonla, ne de başka bir şekilde bir canlının meydana gelmesi, hatta cins değiştirmesi mümkün değildir. Güvercin, güvercin olarak yaratılmış ve öyle kalmıştır. Tavuk, tavuk olarak yaratılmış ve öyle devam etmektedir. Hatta bunlardan kısmen değişikliğe uğrayan, melezler her zaman akîm kalmış, başkalaşma süreci bir yana, tabii tenasül sistemini bile koruyamamıştır. Bu itibarladır ki Cenab-ı Hakk, bir bakıma meydan okuyor gibi “Eiı insanlar dikkat edin, size bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) onun için biraraya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar” (Hac, 22/75) buyuruyor. Burada, bir tek sineği bile yaratamazlar demek suretiyle hayatın ve hilkatın Allah (c.c)’a ait olduğuna parmak basılmaktadır. Bu mevzuda şimdiye kadarki araştırma ve tecrübeler şunu göstermiştir ki; bu kapı daima kapalı kalacaktır, hayat, bir muammâ ve hem mülk hem de melekût yönleriyle daima Allah’ı gösteren bir ışık kaynağı olarak devam edecektir. O devam edecek, biz de bunlardan istidlâlde bulunarak önümüzdeki perdenin verasında O Ezel ve Ebed Güneşini görmeye çalışacağız.

Ayrıca, rahmet de yine her iki yanının nuraniyeti cihetiyle O’nu gösterir ve O’na îmada bulunur.

Evet Rahmet, gayet geniş olarak Hâlık-ı Azam in varlığına delâlet eder. Bu mevzuya kavlî dua açısından yaklaşılırsa mesele daha iyi anlaşılabilir. Kavlî dua, esbap dairesi dışında Allah’a teveccüh etmek demektir. Dua insanlardan, insanların güçlerinden, esbap ve esbâba isnad edilen her şeyden sıyrılarak, her şeye gücü yeten bir Zât-ı ecell-i âlâ’ya teveccüh etmek demektir. Bakınız Hz. Nuh (a.s) “Allah’ım, yurt ve yuva tutacak şu kafirlerden bir tanesini bırakma, bir tane kalırsa yine kafir, yine facir doğuracaktır” (Nuh, 71/26) diye beddua etmiş. Evet o kavmini şu kadar sene irşad etmesi, hak ve hakikatı anlatmasına rağmen, onların inanmamaları karşısında rahmetten gazaba yönelmiş.. ve neticede ortalığı seller almış.. yer kaynamış.. batan denizler olmuş.. yeni denizler meydana gelmiş.. zirveler dahi insanlara vefa etmemiş.. ve Allah, kulunun duasını kabul buyurmuş.

İbrahim (a.s), çölün ortasına hanımını, çocuğunu bıraktıktan sonra, “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ue oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben; çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Ka’be’nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver. Umulur ki, bu nimetlere şükrederler” (İbrahim, 14/35-37) diye dua etmiş. Allah (c.c) bu duayı öyle bir kabul buyurmuş ki, o gün-bu gün insanlık akın akın o emin beldeye gidiyor, Kâ’be yi tavaf ediyor.. ve orası öyle mukaddes bir yer oluyor ki, Sidretül Müntehâya kadar meleklerin ve ruhanîlerin metafı haline geliyor.

Devr-i Risalet Penâhıde de dualar edilmiş ve bu dualara cevap verilmiştir. Daha Efendimiz (s.a.s)’e peygamberlik gelmeden O’nun yüzü suyu hürmetine yağmur istenmiş; istenilmiş ve daha eller aşağıya inmeden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıvermiştir. Bi’setten sonra da bu ve benzeri duaların te’siri hep devam edegelmiştir.

Duada azim bir tesir vardır ve dua mahz-ı ubûdiyettir. Evet “Dua edin, icabet edeyim” (Mümin, 40/60) demek suretiyle Cenâb-ı Hakk, bizlere aynı zamanda dua ile kendi varlığına istidlâl yolunu göstermektedir..

Kur’ân, “Darda ka(an, dua ettiği zaman, ona icabet eden kimdir? Düşündünüz mü?” (Neml, 27/62) diyor. “Kullarım beni sana sordukları vakit de ki; ben onlara yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin dileğine karşılık veririm..” (Bakara, 2/186) buyuruyor. Öyleyse insanlar, her zaman Cenâb-ı Hakk’a duada kusur etmemelidirler ki, aslında öyle dua edenlerin alınları ve çehreleri Allah’ı gösteren birer mücellâ ayna haline gelir.

Bazen insanın başından geçen şeylerin, onun kendi nankör nefsini iknâ etmesi bakımından da çok önemlidir. Bakın bir misal arzedeyim; bir yerde arkadaşlar bir araya gelmiş, kitap okuyorlar. Hodfuruş gaddar bir kesimin bazı plânlar çevirdiklerini duyunca da toplânıp dua ediyorlar. Bunlardan bazılan Ashab-ı Bedir’i okuyor. Bedir Ashabı ki, onlar kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği kimselerdir. Şöyle ki, harbin, vuruşmanın ne demek olduğu bilinmediği bir dönemde, kendilerinden kat kat üstün bir düşmanla yaka-paça olmuş ve din-i mübin-i İslâmı, onun yüce peygamberi Efendimiz (s.a.s)’i savunmuşlardır. Ve hele onların arasında, Uhud’da da bu kahramanlığına ayrı bir buud kazandıran Hz. Hamza (r.a) vardır ki, o bir arslanlar arslanıydı.

Evet, işte bu sıkışık zamanda bu insanlar Hz. Hamza (r.a)’ın ruhaniyetine tazimat ve tekrimâtlarını arzediyorlar. Oradakilerden birisi çadırında uyku-uyanıklık arası, birdenbire bir manzarayla karşılaşıyor. Başlarında miğferleri, ellerinde tuğları, sırtlarında zırhlarıyla müthiş bir ordu tarrakalar çıkararak oraya geliyor, kim oldukları sorulunca da Ashab-ı Bedir oldukları söyleniyor. Hatta onlardan biri, Cenâb-ı Hakk’ın kuvvet ve kudretini temsil etme bakımından, elindeki mızrağı, delinmez gibi görünen kapıya vurunca, kapının bir tarafından giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Tam o mızrağın atılması esnasında, başka bir yerde başka bir hadise cereyan ediyor. Kötü düşünce ve kötü duyguların esiri bir kısım sefil ruhlar, tam onların bulunduğu yere gelirken, virajda kaza yapıyor ve bu kazada arabaları yanıyor, dolayısıyla da mızrağın nereye atıldığı tebeyyün ediyor.

Bu ve buna benzer hâdiseler o kadar çoktur ki, omuz omuza verip biraraya geldikleri zaman, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden kocaman bir projektör ve bizi O’na bağlayan kocaman bir halat ya da O’na götüren ışıktan bir helezon halini alır. Ve biz bütün bunlardan, rahmetin cilvelerini görüyor, Rabbimizin inayetini müşahede ediyor gibi oluruz.

Rahmetin bir diğer delâlet yönü de; Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı her varlığı, o varlık için hedef olan noktaya sevketmesidir. Allah (c.c) sade yaratmakla kalmaz, aynı zamanda herkesi istidâdı ölçüsünde, onun için mukadder olan hedefine ulaştırır. Bu çizgide, her uzuv âdeta bu şevkle işler. Ağzımıza lokmayı koyduğumuz zaman beyine hemen bir şifre, beyinden mideye ayrı bir şifre gönderilir. Mide yemeği hazmetmeye hazırlanır ve bir kısım asitler ifraz eder. İşte bütün bunlar birer şevktir. İnsanın içinde hissettiği bir kısım duyguların onu belli hedeflere yöneltmesinden, arının gidip çiçeklere konmasına, çiçeklerin özlerini alıp bal üretmesine, bu uğurda mesafeler katetmesi; bu upuzun yollarda şaşırıp kalmadan geriye dönmesine kadar hepsi birer şevk içinde sevktir. Giderken bir hesap için gidecek, dönerken bir hesap içinde dönecek..ve bütün bunları o küçücük kafasındaki programa göre gerçekleştirecek…

İnsan da bu programı koyan eli görür, o programı işletmek için, arının içine bir şevkin atıldığına şahit olur ve “La ilahe illallah” der.

Rahmaniyyetin ayrı bir cilvesi de Cenâb-ı Hakk’ın zemin yüzünü binbir güzelliklerle tefriş edip önümüze sermesidir. Evet, göklerde ve yerde ne varsa hepsi, en iç açıcı şekilde tanzim edilmiş ve en göz kamaştırıcı haliyle nazarlara arzedilmiştir. Her şey o kadar güzeldir ki, insan başını kaldırıp semalara baktığı zaman şairane ilhamları coşar; dönüp yeryüzündeki güzellikleri görünce de ayn bir ruh haleti yaşar. Denizler çok güzeldir. Onların rüzgârla cilveleşmeleri ondan da güzeldir. İnsanın kaşı, gözü, kulağı, ruhu, ahlâkı çok güzeldir. “Allah yarattığı her şeyi çok güzel yaratmıştır.” (Secde, 32/7) Ve bütün bunlar hiç de tesadüfe verilmeyecek kadar, insanın en ince zevklerini okşayacak ölçüde güzellerden güzeldir. Herşey bir tatlılık ve güzellik içinde iç içedir. İşte bu mükemmel âhenk ve nizâm, bir Nâzım-ı Âzâm’a delâlet etmektedir.

Rahmetin bir diğer buudu da hikmettir. Cenab-ı Hak, abes hiçbir şey yaratmamış, aksine her şeyi yerli yerince halketmiştir. Kainatta ne eksiklik ne de fazlalık vardır.. onun içindeki varlıklarda da her şey tam bir tenasüp içindedir: Denizlerin tuzlu olması, güneşin bize olan uzaklığı, yer kabuğunun kalınlığı, atomların sayılarına göre dizilişi hep hikmettir ve Cenâb-ı Allah’ın rahmetinin sâdık birer şâhitleridirler.

Gözlerimiz, her yönüyle tam bir harikadır.. ve onlarda her şey yerli yerincedir. Azâmî tasarruf prensibi bakımından hem korunması, hem de insan hayatı için, onlar için bundan daha mükemmel bir konum düşünülemez. Kulak da, burun da, dudak da, yanak da öyledir. Bunlardan bir tanesinin yeri değişse, ahsen-i takvîmin önemli bir buudu olan çehre, sevimsiz bir hal alır. Eller, ayaklar ve vücudumuzdaki bütün mafsallar da böyledir. Onun için Muhbir-i Sadık (s.a.s) “İnsanın vücudunda şu kadar mafsal vardır, hepsi de hamd ü sena ister. Binaenaleyh siz sadaka verdiğiniz zaman, Rabb’in size bahşettiği bu nimetlere şükürle mukabele etmiş olursunuz. Şayet bunları yapamazsanız, kuşlukta kılacağınız iki rekat namaz, bu nimetlerin bütününe karşı iyi bir şükür olabilir” mealiyle bu gerçeği hatırlatır.

Ölüm de yine hikmet buudlu bir nimettir. O olmasaydı, bir evde anne-babalann yanında, nineler, dedeler, bunların da nineleri dedeleri… Onların hastalıklarla mücadeleleri, onlara hizmet edenlerin durumu bu hayatı yaşanmaz hale getirecekti. Bırakın onları, sinekler devamlı yavruladıkları halde ölmeselerdi, bir-iki sene içinde dünyanın etrafını birkaç santim kalınlığında sinek kaplayacaktı. Evet, ölümde bile bir vech-i rahmet vardır. Ölümü de, hayatı da birer nimet olarak yaratan ve varlık içinde onları derin bir hikmetle sürdüren Allah (c.c), hiç abes iş yapmamış; her şeyi yerli yerinde ve tam bir mükemmeliyet içinde yaratmıştır. Bizler neyi tahlil edersek edelim, her şeyin çehresinde engin bir rahmetin parladığını müşahede edecek ve Allah’ın inayet eline şahid olacağız.

Haddizatında inâyet de rahmetin ayrı bir derinliğidir. Allah’ın (c.c), her şeyi bizim emrimize sunması, imdâdımıza koşturması; her hâdisede kendisine giden bir yol açması.. hep O’nun inâyetinin eserleridir. Kur’an, Allah’ın inâyetini anlatırken “Âdetleri üzerine seyreden güneşi ve ayı size faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifadenize veren yine Allah’tır. O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!” (İbrahim, 14/33-34) buyurur. Evet bir nefeste iki şükrü eda etmesi gereken insan, bunca nimetler karşısında, Münim-i Hakikiyi vicdanında bulup şükranla iki büklüm olmalı değil midir?

Buraya kadar anlatılanlar, istidlâl yoluyla elde edilen küçük delillerdir. Bize Rabbimizi anlatan 4 mühim unsur vardır ki, esas söz onlara aittir ve bu hususlar Nur’un temel konularıdırlar.

Bunlardan birincisi, kâinat kitabıdır ki, yukarıda tafsilatıyla anlatılmaya çalışıldı. İkincisi Kur’ân-ı Kerimdir. Tebliği, o Nebiyyi Ümmi (s.a.s)’nin esas vazifesi sayılan harikalar kaynağı, erişilmez bir ulu beyandır. Dünden bugüne, varlık ve onun esrarını en mâ kul ve insanın içini okşayıcı mahiyette en tatlı bir dille bize anlatan Kur’an-ı azimüş-şân, Allah’ın varlığına öyle bir delildir ki, onu anlatma imkânı olsa, kainat kitabının parlak dili, aydın çehresi gibi, onda da bir parlaklık ve aydınlık zuhur edecek, onunla da herkes “Lailâhe illallâh” diyecektir. Bize Rabbimizi anlatan üçüncü ışık kaynağımız da Nebiyyi Ekrem (s.a.s) Efendimiz’dir. O’nun huzurunda yaşayanlar, her zaman sihirli iklimine kapılarak semada yaşıyor gibi yaşadılar. Biz O’nu (s.a.s), beyanlarıyla, yolunda hırz-ı can eden ashabıyla (r. anhüm) ve ortaya koyduğu sistemiyle, din-i mübin-i İslâm ile tanıyor, ilklerin mazhariyetini paylaşmağa çalışıyoruz. Bir ümminin bu kadar sağlam bir yolu getirip beşere hediye etmesi, başlı başına tam bir hediye olduğundan, Allah’ın varlığına da başlı başına bir delildir. Efendimiz (s.a.s), maddî-manevî bütün hayat-ı seniyyelerinde, ahlâk-ı âliyeleri ve secâya-yı gâliyeleri ile gökyüzüne âdetâ açıktan açığa “La ilahe illallah” yazan bir kalemdir, bir dildir. “Kainata bir kitap nazarıyla bakılsa, Hz. Muhammed’in (s.a.s) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.” “Evet, O ki, onun için varız.”

Bir dördüncüsü de insanı hiçbir zaman aldatmayan, onun vicdanıdır. Evet vicdan bir ibredir ve devamlı Allah’ı gösterir. Kainattaki nizam bize Nâzırıi ı; hayat, hayat sahibi olan Allah’ı; varlık, vücudu olan Allah’ı.. her şeyin görülüp bilinerek yapılması ise bize, Semî ve Basîr bir Zât-ı Ecell-i Alâ’yı anlatmaktadır. Öyleyse bizler, bu delille uğraşırken aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın zatının gereği bir kısım sıfatlan da istinbat etmiş oluruz. Mesela; Allah’ın varlığı, O’nun vücûd sıfatına, işaret eder. Allah’ın varlığının evveli olmaması onun kıdem sıfatını gösterdiği gibi, her şey sona erdikten sonra onun devamı da O’nun bekâ sıfatının göstergesidir. “Herşey fena olup gidecektir ama, fenâ ve zevât şaibesinden münezzeh Allah (c.c), bâkî kalacaktır.” (şuarâ, 26/22) O (c.c), mahlukatta hiçbir şeye benzememektedir. “Onun benzeri gibi birşey bulamazsınız.” (şûra, 42/11) Evet, O’nun gibi birşey yoktur. O’nun zıddı da niddi de yoktur ki, bunlar da “muhalefetün lilhavadis” sıfatının tarifleridir.

Bazen bu sıfatlara, kâinat kitabını mütalâa ile ulaşırız. Şöyle ki; Allah Alîm’dir, her şeyi bilmektedir. Çünkü bu kainat ilimsiz, programsız, düzensiz olacak gibi görünmüyor. Semi’dir, her şeyi duyar. Dua ederiz, icabet eder. Basîr’dir mahiyetlerimize bakar, çeşitli hallerimize göre ihtiyacımız olan lütuflarda bulunur. En küçük bir şey bile O’nun görmesinden gizlenemez. Hadiselerin akışına bakıldığı zaman bunlar, kör ve sağır tabiata verilemez. Evet bunlar, görüp bilen o Zat’a verildiği zaman izah edilebilecek şeylerdir. Bizler etrafımızda her şeyin bir irade ile sevk ve idâre edildiğini görmekteyiz. Bu, bize Allah’ın iradesini gösterir. Aynı zamanda Allah (c.c), kudret sahibidir. Ayrıca, şu muhteşem varlıklar ve yapılan baş döndürücü işler, zerreden seyyârâta kadar ne varsa hepsi, Allah’ın kudretini anlatan delillerdir.

Sadece Allah’ı bilme değil, O’nu evsaf-ı kemâliyesiyle bulma ve idrak etmek, eşyasından istinbat ederek, istidlâl yoluyla O’na ulaşmak, O’nu noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâ görmek, bunların yanında kainat kitabını müşahede etmek için bir de kelam sıfatı vardır. Körler, sağırlar bile anlasın diye, en saf ve en temiz kullarını göndermiş, kitaplarla makâsıd-ı Sübhânî’sini bize anlatmıştır.

Allah’ın varlığına götürücü delillerden veya konu ile ilgili yapılan araştırmalardan maksat önümüze çıkan bir kısım engelleri, maniaları bertaraf etmek, temiz vicdanları, vicdandaki nokta-yı istimdat ve istinadı işlettirmek, onu semt-i ezel ve ebede tevcih etmek, kişiyi vicdanıyla o ışık ve şualarla baş başa bırakmak ve yüz yüze getirmektir. Yoksa deliller Cenâb-ı Hakk’ın zatının ve sıfatlarının kayyimi olamaz. Biz O’nun fiillerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından mevcud-u meçhul olan Zat’ına intikalle, kendisini tanımaya çalışırız. Bununla beraber, Zat-ı İlâhî kat’iyen idrak edilemez. Biz, her zaman “Mâ arefnâke hakka mârifetike ya Maruf” sözüyle bunu itiraf ederiz. O’nun Zat-ı uluhiyetine karşı tam bir ibadet de yapılamaz. “Mâ abednâke hakka ibadetike ya Mabud” beyanıyla da bunu dile getiririz. Verdiği nimetlerin binde birine bile şükredemez “Mâ şekernâke hakka şükrike ya Meşkur” itirafıyla bunu mırıldanırız ve “Mâ hamidnake hakka hamdike ya Mahmud” ebedi ahd-u peymanımızla da aczimizi, fakrımızı, zaafımızı terennüm eder, O’nun dergâh-ı nimet pervânesine sığınırız.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz