Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

(El, ağrıyan yere konur ve öyle okunur)                  

اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ ، مُذْهِبَ البَأْسِ ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي ، لَا شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ  شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَماً

“Allahım! Ey insanların Rabbi ve ey ıstırapları dindiren! Şifa ihsan et. Senden başka Şâfî (dertlilere şifa veren) yoktur. Öyle bir şifa ver ki hiçbir hastalık bırakmasın.”

Her türlü hastalığa ve musibete karşı okunabilecek bir duadır:

اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

 اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ… يُرْزَقُونَ

فَرِحِينَ بِمَا أتَاهُمْ سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ.

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ.

Not: Her gün münasip bir vakitte baştan sona kadar, suya 19 defa okunacak ve her defasında bir yudum su alınacak. Bu dua, Büyük Cevşen’deki Tahmidiye duasının başındadır. Sabah Namazından sonra okunması tavsiye edilmektedir. Su yerine hurmaya vs. de okunup yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri sürekli bu duayı hastalıklarına okumuştur.

Tevbe-i Nasuh Nedir?

Tevbe-i Nasuh ile alâkalı bir âyette inanan insanlar muhatap alınıyor ve şöyle deniyor: “Ey iman edenler! Kendi nefsiniz hakkında hayırhahlık düşüncesiyle Allah’a tevbe edin.”(Tahrim, 66/8)

Ayette üzerinde durulması gereken üç kelime var. Bunlar sırasıyla: İman, tevbe ve nasuh kelimeleridir.

Birinci kelime imandır. İman, İslam’ın bütününü dil ile ikrar kalb ile tasdik etmek, demektir. İnanılması gereken meselelerin hepsine inanmadıkça insan iman etmiş sayılamaz.

Bizim için mühim olan imanın şer’i ma’nâsıdır. Bununla beraber “İman”kelimesinin lügat ma’nâsı nazara alınacak olursa, her iman eden insan Allah’ın teminatı altına girmiş olur. Evet, dünyada, dağlar gibi hadiselerin altında kalıp ezilmekten; ahirette ise dünyanın en büyük musibet ve belasına rahmet okutacak kadar dehşet verici azabın pençesine düşmekten, insan ancak imanı sayesinde kurtulur ve emniyete erer.

İkinci kelime tevbedir. Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Yani, sapdırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbi muvânezeyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’dan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hisabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hisablaşması şeklinde ta’rif etmek de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahların karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmakdır. Diğer bir ifade ile, günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise, tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddi olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhdaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah, erozyonlarının; ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe”ile çimlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemekdir. Gözlerin döneyazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir! Keşke onu, her günahın açdığı gediği kapatacak seviyede, âh-u eninlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!

İnsanlar dünyaya günahsız ve masum olarak gelirler. Hiçbir eğrilikleri yoktur. Fıtratın bu temiz ve doğru yolundan ayrılan insanlar, kendilerini kuvve-i inbatiyesi olmayan bir toprağın bağrına atar ve orada çürürler. Evet, günahlar insanları, yolun kenarına atıp çürüten faktörlerdir. Günahtan sonra insanın yeniden rücûu hakkında bir ayette “Ve enibu ilâ rabbiküm ve eslimû.”(Zümer, 39/54) “Allah’a inâbe edin (döndüm-geldim) deyin, Allah’a teslim olun”buyuruluyor. Öyleyse tevbe, insanın bazen günahlarla temizliğini yitirince, hemen temizlenip asliyetine dönmesidir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah nokta belirir. Tevbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir.”Yani günah işleme fikri artık onun dimağında gelişmiş olur. Nasıl ki merdivenin ilk basamağına adım atan bir insan, ikinci basamağa adım atma fikrine de hazırlanır. İkiye atan, üçe çok rahat adımını atar ve bir kere günah istikametinde perdeyi yırtınca -Allah korusun- artık sıkılmadan, haya etmeden, peşi peşine çok günahlar işleyebilir.. ve günah merdivenlerinden aşağıya, gayyaya doğru gitmeye başlar. Onun için yine büyük bir söz sultanı diyor ki: “Herbir günah içinden küfre giden bir yol vardır.”Tevbe, bu yolları tıkama, aşağıya doğru atılan adımı değiştirme, insanı Allah’a götüren helezona girdirme ve Allah’a yükseltme gayretidir.

Tevbe şaşmışlıktan, yoldan çıkmışlıktan sonra, tekrar dönüp-gelip sahibini bulmadır. Onun içindir ki; Efendimiz Buhari ve Müslim’deki bir hadislerinde bu dönüşü şu şekilde anlatmaktadır: “Allah kulunun tevbesinden sonsuz derecede memnun ve mesrûr olur. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, “Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun”diyor. İşte tevbe eden kulu karşısında Cenab-ı Hakk’ın ferahı bu adamınkinden daha fazladır.”

Elbetteki Hadiste geçen “ferah”tabirini, bizim anladığımız ma’nâda ve bizim ölçülerimiz içinde Cenab-ı Hakk’a izafe ve isnad edemeyiz. O’nun ferahı istiğna-ı mutlakına uygun bir ferah-ı mukaddestir ki, biz onun keyfiyetini idrakten aciziz. Bununla beraber, kulun tevbesi, Cenab-ı Hakk’ı işte bu şekilde memnun etmektedir. Ve bizim için mühim olan da bu ma’nâyı anlamaktır.

Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenabı Hakk’a aittir. İşte bu ma’nâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”. “Tevbe edene Allah da tevbe eder.”buyuruyor. Bizden tevbe Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır. Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün pencereleri kapanmış, bütün menfezleride tıkanmış oluyor. Sonra da pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola girdik?”diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz ki, kapılar-menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri açtı ve “Kullarım Ben sizi unutmadım, terketmedim, siz Beni hatırladığınız sürece; ahd-ü peymanınızı elli defa dahi bozsanız Beni burada bulacaksınız.”dedi… Evet, O Erhamürrahimindir. Ne yaparsak yapalım dilimizden: “Ya Erhamerrahimin irhamna ya Gafûr ya Gaffar veğfirlenâ zünûbenâ ve tecavez ann seyyiatinâ”demeyi düşürmemeliyiz.

Üçüncü kelime “Nasûh”dur. Nasuh, “faûl”vezninde ism-i fail bir kelimedir. Mubalağa ifade eder. Çok ciddi hayırhahlık, nefsine nasihat edicilik demektir. O, nasihat ile aynı kökten gelir. Nasihat, bir insanın iyi düşünmesi, iyi görmesi, başkalarının iyiliğini istemesidir. “Eddinü ennasiha””Din, nasihattir.”derken, başkaları hakkında hayırhah olarak hareket etmek kasdedilmektedir. Yoldan sapmasınlar diye insanların ellerinden tutma, Allah’ı, Peygamberi anlatma, bunun icabıdır. Bugün, İslam’a hizmet eden güzide müslümanlar, nûrani kadro, Hz.Mesih’in dilinde “kudsiler ordusu”diye isimlendirilmektedir. Zuhur eden hadiseler karşısında gök parça parça üzerlerine dökülse, yer şak şak olup açılan korkunç kraterleriyle onları yutmaya çalışsa, yine de İslam’a hizmet eden bu kudsiler, dine sahip çıkacak ve elinde kor taşıyan yiğitlerin ruh haletiyle kendilerine düşen vazifeyi bir lahza hatırlarından çıkarmayacaklardır.

Evet, Allah’ı, Resulü’nü, Kur’an’ı, İslam’ı ve mübarek dinimizi anlatma, itminansız gönüllere itminan kazandırma, ahiret ümidi adına her şeyi kaybetmiş insanların vicdanında yeniden ahiret duygusunu tüttürme ve insanların gönüllerinde cennetin binlerce sene hayatı bir dakika rü’yeti cemaline mukabil gelmeyen Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme arzusunu mayalama.. işte bunların hepsi hayırhahlıktır. Ve bunların hepsine bir çırpıda, Efendimiz “En nasiha”buyuruyor. Ve sonra da “Dinin ruhu nasihattır”diyor. Nasûh yukarıda da söylediğimiz gibi, çok hayırhah demektir. İnsanın en fazla hayırhahlığı da kendi nefsine olmalıdır. Kişi en başta nefsini bütün kötülüklerden korumalıdır. Nefsin korunması, temel hukukun beş prensibinden bir tanesidir. İnsan nefsini yani kendisini içkiden, zinadan, küfre ve dalâlete girmeden koruyacaktır. Bu korumalardan her birisi “Usul-ü hamse”den biriyle alakalıdır. İnsan nefsini cehenneme layık bir hatab haline gelmekten muhafaza etmelidir. Eğer odun gibi yaşarsa, odun gibi haşrolur, odunların gideceği yer de bellidir. Kur’an; “İnnehüm hatabü cehennem.””Onlar, cehennemin odunlarıdır.”diyor. Böyle olunca, her insanın nefsine karşı hayırhahlığı, günahlara karşı çok dikkatli, titiz ve hassas olmasıyla mümkündür. İnsan nefsi için o kadar hayırhah davranmalıdır ki, “Allah onu bir kere küfür ve dalâletten çıkardıktan sonra, küfre ve dalâlete dönme, ona cehenneme girmekten daha ziyade ızdırap verici olmalıdır.”

Bununla beraber insan yine sürçüp kayabilir. Böyle bir durum karşısında da o hemen akıl ve vicdanını harekete geçirerek, “Ben Allah’tan kopmakla bu hâle geldim. Öyle ise, ancak O’na yeniden bağlanmakla bu durumdan kur-tulabilirim.”diyecek ve Cenab-ı Hak’la olan irtibatını kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Onun bu cehdi, nasûh tevbenin bir yanını teşkil etmektedir.

Onun diğer yanı da şudur: İnsan bir daha eski günahlarına dönmeyerek, nefsi hakkında hep hayır düşünmüş olmalıdır. İnsan nasıl evlatlarının istikbâlleri hakkında hep hayır düşünür, onların iyi olmasını ve yükselmelerini diler, öyle de kendi hakkında da hep iyi şeyler dilemelidir. Onun için de, daha işin başında günahlara girmemeye azimli olmalı ve günahları açısından nefsini ele alırken, kendisinin Allah’dan uzaklaşmasını affedilmez çok büyük bir cürüm ve kapatılmaz bir uçurum olarak kabul etmelidir ki, böylece nasûh tevbe yapmış sayılsın. Allah (c.c.) bu zâviyeden buyuruyor ki: “Tûbû ilallahi tevbeten nasûha”Yani siz, imanınız sayesinde, emniyet zemininde bulunuyorsunuz evet, iman etmişsiniz, gözünüz açılmış, akı-karayı birbirinden tefrik eder duruma gelmişsiniz; sonra Allah’a güvenmiş ve dayanmışsınız. Bu bakımdan, şayet sürçseniz yada bir an yoldan inhiraf etseniz, katiyyen ye’se (ümitsizlik) düşmemelisiniz; zira ye’se düşmeyi gerektiren hiçbir şey yok; çünkü Allah, şirkten başka her şeyi mağfiret edeceğine söz vermiştir (Nisa, 4/84). Öyleyse düştüğünüz yerde kalakalmamalısınız; hemen harekete geçip, Alah’a yönelerek, eski günahlara da nedamet edip; kendinizi yeniden bulmaya çalışmalısınız ki, zannediyorum “tevbe-i nasûh”denen müstesna yöneliş de bu olsa gerek. Ayrıca, bu tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:

Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.

Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, ruhda bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışa geldiği gibi ağzıyla tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak ızdırabın terennümüdür. Ne varki bu terennümü de yine Sahib-i Şeriat’tan öğreneceksin. Yani nedamet ve ızdıraplarını Resulullah’dan öğrendiğin şeylerle soluklayacaksın: “Esteğfirullah el-azim el-kerim ellezi lâ ilâhe illahu tevbete abdin zalimin layemlikü linefsihi mevten velâ hayaten vela nüşurâ””Tevbe ve istiğfar ediyorum. Öyle bir kul, bir bende, bir tasmalının tevbesi gibi tevbe ediyorum ki, kendi kendine, ne dirilebilir, ne ölebilir, ne hareket edebilir, ne yatabilir, ne kalkabilir. İşte ben böyle acizlerden aciz bir zavallı; Sana günah ve zulümlerimden dolayı tevbe ediyorum.”Allah Resulü’nden mervi bir hadiste, tevbe ve istigfardan önce iki rekat namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar, secdede “Ya Hayyu ya Kayyûm bi rahmetike esteğisü eslihli şe’ni külleh velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn””Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma”gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle soluklanması tavsiye ediliyor. Bu mevzuda yine Efendimiz’den (asm) şeref südûr olmuş, sabah akşam okunan ve “seyyid-ül istiğfar”diye bilinen bir dua daha mervidir ki oda: “Allahümme ente rabbi, lâ ilâhe illâ ente halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’t euzü bike min şerri ma sana’t, ebûu leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbi feğfirli feinnehu leyağfiruzzunûbe illa ent”istiğfarıdır. Seleften bazıları, “ente”kelimesinin sonuna “Ya Gaffar, Ya Gafûr”isimlerini de ilave etmişler. Bunlar, Efendimiz’den mervi olanlar arasında olmasa da Rabbimiz’in iki mübarek ismini şefaatçi yaparak Allah’a teveccüh etme mânâsında çok güzeldir.

Evet tevbe, kalbin nedamet ve ızdırap duymasıdır. Biz böyle bir ızdırabı, tevbe ve istiğfarda kullanılan kelimelerle eda ettiğimiz sürece makbuldür. Ancak, içimizde günaha karşı hiçbir ızdırap duymadan, dilimiz: “Estağfirullah estağfirullah el azim el kerim ellezi lâ ilâhe illahü el-hayyel-kayyum ve etubü ileyh.”veya “Elimle, dilimle, ağzımla, gözümle, kulağımla işlediğim her günahdan tevbe ettim, pişman oldum..”diyor fakat duygu ve düşüncelerimiz bu kelimelere refakat etmiyorsa ve içteki dalgalanmalar soluklarımızı kesecek kadar ağırlıklarını hissettirmiyorsa, boşuna uğraşıyoruz demektir. İnsan hiç olmazsa Allah karşısında günahlarını ifade de, vicdanından gelen sesleri soluklamalıdır. Evet tevbe ve istiğfar ederken şaka ve merasim yapmıyor, herhangi bir folklörü icra etmiyoruz. Bilakis Allah karşısında gerçekten işlediğimiz bir günahtan gerçek bir nedamet duygusunu Allah’a takdim ediyoruz.

Ve son olarak burada şunu da arzedeyim: Camilerde yapılan nikah ve iman tecdidi gibi, aslı esası olmayan, ve bir mânâ ifade etmeyen sözlerin müminlere kazandıracağı hiçbirşey yoktur. Hele nikah gibi, ciddi bazı esaslara bağlı bir mesele de, “İnni üridü en üceddidel-imane vennikahe”demek sadece bir tevbe olarak değil söz, dil kaideleri bakımından da tenkide açıktır. Çünkü adam: “Ben nikahımı ve dinimi yenilemeyi düşünüyorum.”diyor. Yenilediğini de söylemiyor. Yani, düşünüyorum ilerde yenileyebilirim, demek istiyor. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir ifadedir. Çünkü bir insan, bilerek veya bilmeyerek kelime-i küfrü telaffuz etmişse hemen anında tecdidi iman etmesi lazımdır. Bunun yegane çaresi vicdanından gelerek, işlediği bütün günahlara, ciddi bir hissi nedametle arkasını dönüp “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulüh.”demektir. Bunun ise tehire tahammülü yoktur. Müslümanları boş şeylerle avutmak faydasızdır. Ciddi tevbe edelim. Her hata ve her sürçmelerimizden ürperelim ve Allah’a yönelelim. Bütün bunları yaparken de Allah Resulü’nün ta’lim ve irşad daireleri içinde kalmaya çalışalım.

M. Fethullah Gülen

Cevşen hakkında bilgi verir misiniz?

Açıklama: Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz. Bu sebeple, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız?

Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arzetmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:

1. Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2. Efendimiz’e ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenab-ı Hakk bütün dilleri bilir ve duâya icabette sadece duânın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka birşey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kafî’inde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihsizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vaki olmuş hâdiseler-den değildir. İmam Rabbanî der ki: “Ben, İbni Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.” Bazılarının bizim Kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbanî’den bir misal.. diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklid ediyordum. Ancak bana İmam Ebu Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebu Hanife’ye iktida ettim…”

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen birşeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez.

Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazalî gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazalî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.

M. Fethullah Gülen

Zengin olmak için duada ısrar etmek doğru mudur?

Biz her şeyimizi Allah’tan isteriz. Çünkü O’nun her şeye gücünün yettiğini/yeteceğini biliriz. Vermeyi dilediğinde her şeyi verebilir. Vermemeyi dilediğinde de bir hikmetten dolayı vermez. Bu yüzden, istediğimiz şeylerin hayırlısını istemek gerekir. İslam’da, Allah’tan zenginlik istemek yasaklanmamış ama tavsiye de edilmemiştir. Çünkü hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, azdıran zenginlikten, Allah’ı unutturan fakirlikten Allah’a sığınmıştır. Bize düşen de bu tavırdır. Yani, Allah’tan sürekli hidayet, istikamet, başkasına muhtaç olmamayı istemek, eğer mal veya herhangi bir dünyalık isteyeceksek ahiret merkezli istemek ve “Allahım eğer şükrünü eda edebileceksem ve bu mal beni dünyada ve ahirette rezil rüsvay etmeyecekse” gibi şartları da beraberinde zikretmektir. Çünkü inanmış bir insan, zenginliği bile kendisi için değil Allah yolunda kullanarak şükrünü arttırmak ve ebedi saadeti yakalamak için ister. Eğer bu mal bizi şımartacak, Karun misali bizi Allah’tan uzaklaştıracaksa istememek icab eder.

Nitekim sorunuzla alakalı olarak bir rivayet vardır. Medine Müslümanlarından olan Sâlebe’nin, mala-mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem’den dua istedi.

Onun bu talebine Allâh Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem, şöyle cevap verdi:

“Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”

Bu ifâde üzerine isteğinden vazgeçen Sâlebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem’e gelip:

“Yâ Rasûlallâh! Duâ et de zengin olayım!” dedi.

Bu defa Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? Allah’a yemin ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp gideceklerdi; fakat ben müstağni kaldım.”

Salebe, yine isteğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine; “Zengin olursam, fakir fukarâya yardım eder, daha çok ecre nâil olurum!” şeklinde zannî bir sebebe sarılmış ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in yanına gitti ve:

“Seni hak peygamber olarak gönderene yemîn ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakir fukarâyı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim!..” dedi.

Nihâyet bu kadar ısrar karşısında Allâh Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Yâ Rabbî! Sâlebe’ye istediği dünyalığı ver!” diye dua eyledi.

Çok geçmeden bu dua vesilesiyle Allah Teâlâ, Sâlebe’ye büyük bir zenginlik ihsan etti. Sürüleri dağı taşı doldurdu. Lâkin o âna kadar “mescid kuşu” ifâdesi ile vasıflandırılan Sâlebe, mal ve mülkü ile uğraşmaktan yavaş yavaş cemâati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cuma namazlarını da unuttu.

Bir gün onun durumunu sorup öğrenen Allâh Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Sâlebe’ye yazık oldu!..” buyurdular.

Sâlebe’nin gaflet ve cehâleti, bu yaptıklarıyla kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen memurlara:

“Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” deyip, daha evvel vereceğini va’dettikleri şöyle dursun, fakir fukarânın âyetle sâbit olan asgarî hakkını dahî vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Münâfıklardan oldu.

Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Onlardan (münâfıklardan) kimi de: Eğer Allâh, lutuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allâh’a söz verdi. Fakat Allah, onlara lutfundan (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” (1)

Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in îkâzını dinlemeyerek hareket edip de sefîl ve perîşân bir şekilde bedbaht ve hazîn bir âkıbete dûçâr olan Sâlebe, dünyanın geçici servetine aldanarak ebediyyet fukarâsı olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in şu sözleri çınlıyordu âdeta:

“Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.

Evet, bu kıssadan hissemizi almamız gerekir. Selametle…

(1) Tevbe Suresi, 75-76

İftar Duası

Oruçlu, iftar ederken şöyle der:

ذَهَبَ الظَّمَأُ وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ وَثَبَتَ اْلأَجْرُ إِنْ شَاءَ الا تَعَالَى

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ اْلأَبْرَارُ وَصَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلائِكَةُ

اَللّهُمَّ إِنّـِـي أَسْأَلُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَـْيءٍ أَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي

“Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah mükâfat gerçekleşti.

Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi  hep iyi insanlar yesin ve melekler de sürekli bağışlanmanız için duacınız olsun.

Allahım, her şeyi kuşatan rahmetinle Senden benim günahlarımı bağışlamanı istiyorum.”

Yemek hazır olunca besmele ile yemeğe başlar, ama besmeleyi unutursa, hatırladığında “bismillâhi evvelehû ve evsatahû ve âhirahû”, yani “hem başında, hem ortasında, hem de sonunda Allah’ın ismini anarım.” der.

Duâda Usul Nasıl Olmalıdır?

Duâya başlarken “eûzü”çekilmesini hükme bağlayan bir kayıt yoktur. Bize emredilen Kur’ân okumaya başlarken “Eûzü”çekmektir. Ancak, duâya da onunla başlanmasında bir mahzur olmayacağı kanaatındayım. Fakat her hayırlı işe besmele ile başlama kâidesinin umumiliğine, duâ gibi bir hayırlı iş de dâhil olacağı için, Besmele çekmek sünnettir, diyebiliriz. Usûl ve metoda gelince, bu mevzûda hülâsa olarak bize tavsiye edilenler şunlardır:

Birincisi: Cenabı Hakk’a, canu gönülden bir iştiyakla hamd ve senâ etmektir. Meselâ, Türkçe ifâdelerle söyleyecek olursak: “Rabb’im, gökleri ve yeri yaratan Sensin. Kalbimden geçenleri bilen Sen’sin. İçime imân ve itminânı yerleştiren sensin. Gönlümü arzuyla dolduran ve buna mukâbil Cenneti de şimdiden donatan Sen’sin. Bülbülü şakıtan, güle rengini bahşeden yine Sen’sin. “İşte böyle umum âlemde cereyan eden tasarrufları sayıp, hepsini Cenabı Hakk’a isnât ettiğini, tazarru ve niyâz dolu bir üslûpla ifâde etme hamd ve senâ demektir ki, Allah Râsûlünün duâlarında bunu açıkça ve tekrarla görmekteyiz.

İkincisi: Efendimize Salâtu selâmda bulunmaktır. Bu âdeta, bir kapıyı vururken, o kapının önünde duran, o kapının kilit ve anahtarlarını elinde tutan Zât’a selâm vermek gibidir. Evet, salât ve selâmın ma’nâsı, Cenabı Hakk’dan Hz.İbrahim ve onun âline verilenlerin aynen Efendimize de verilmesini talep ve Hz. İbrahim’in gönüllerde kazandığı saygıya denk, Allah Resulü için de bir saygı atmosferinin te’sisini arzu etmektir ki, canu gönülden istenen böyle bir şey muhakkak surette kabûl olacaktır. Ve böyle makbûl iki duâ arasında kalan bir duânın kabûl olması da bir cihette teminat altına alınmış olacaktır.

Üçüncüsü: İstenilen şeylerin muhakkak surette Cenâbı Hakk tarafından kabul göreceğine, zerre kadâr tereddüt göstermeden, kıvrana kıvrana ve duânın ayrılmaz bir şartı olan yalvarış, yakarış edâsıyla.. meselâ; deniz ortasında, bir tahta parçası üzerinde kalmış ve bütün sebeplerin sukût ettiğini aynelyakin anlamış bir insanın teslimiyeti içinde ve böyle bir ruhla teveccüh edip Cenabı Hakk’a yönelmektir ki, duânın özü, hayatı da işte bu ihlâs ve bu samimiyettir.

Duânın kabul edilmediğini düşünmek katiyyen yanlıştır. Duâ, eğer şartlarına uygun yapılmışsa muhakkak kabûl görür. Ancak kabûl ediliş keyfiyeti, bizim istediğimizin aynı olmayabilir. Bazan bizim istediğimiz, bizim için hayırlı olmadığından, bir rahmet eseri olarak Cenabı Hakk bize, istediğimizi değilde esas istememiz gerekeni ihsân buyurur. Bazan da duâmız âhiretimiz hesabına kabul görür. Onun için, yapılan duâların mutlak surette kabül edileceğini düşünerek duâ etmek çok mühimdir.

Dördüncüsü: Duâyı yine salât ve selâmla bitirmektir. Duâ hâlisâne bir kulluk ifâdesidir. Yani kul, aczini, fakrını, zaafını ve iktidârsızlığını idrâk ederek; güç, kuvvet, imkân ve gınâ sahibi Cenabı Hakk’ın kapısına, hiç bir vâsıta kullanmadan doğrudan doğruya teveccüh edip matlûbunu ondan istemesi, demektir.

Üzerinde ısrarla durulması gereken önemli bir husus da şudur:

Israr edilirse, bazan duâ ile, âdi sebepler sukût eder ve Cenabı Hakk duâyı kabûl buyurur. Zira bütün sebepler de O’nun kudret elindedir. O istediği şeye istediği şekilde tasarruf etme gücüne sâhiptir. Yeter ki duâ bu şuûr içinde yapılsın ve duâ edilmesi câiz olan noktalar dikkate alınsın!…

Duanın Fazileti Nedir?

“Kullarım Beni Senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da davetime icabet ve Bana hakkıyle inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyüp selamete ersinler.”(Bakara, 2/186)”Bazıları da, “Ey bizim Kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver, ve bizi cehennem ateşinden koru”derler. İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla görürler. Allah hesabı çok çabuk görür.”(Bakara, 2/201-202) “İşte o sırada Zekeriyya Rabbine niyaz edip “Ya Rabbi, dedi, bana senin tarafından tertemiz, hayırlı zürriyet ihsan eyle. Şüphesiz ki sen duaları işitip icabet edersin.”(Bu Zekeriyya (as) ile, Tevrat ekinde kendisine bu isimde Zekârya kitabı atfedilen zat arasında hiçbir ilişki yoktur.) Zekeriyya mihrabda namaz kılmakta iken melekler kendisine seslenip: “Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edecek, hem efendi, hem gayet zahid, hem peygamber olacak olan Yahya’yı müjdeler”dediler.”(Âl-i İmrân, 3/38-39)

(Müfessirlerin ekseriyetine göre kelimeden maksad, Hz. İsa (as) dır. Kün (ol) emri ve kelimesiyle babasız olarak yaratıldığı için böyle denilmiştir. Bununla beraber başka tevcihler de vardır.)”Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. Bu, Senin Rabb’inin, kulu Zekeriyya’ya olan lütuf ve ihsanının anlatımıdır. –O Rabbine gizlice seslenip şöyle niyaz etmişti: “Ya Rabbi, iyice yaşlandım, kemiklerim zayıfladı, eridi, başımdaki saçlarım ağardı, beyaz alevler gibi tutuştu. Ya Rabbi, Sana her ne için yalvardıysam, asla mahrum kalmadım, bedbaht olmadım.”Doğrusu ben arkamdan yerime geçecek akrabamdan ötürü endişeliyim. Eşim de kısır. Bana lûtf-u kereminden öyle bir varis nasib et ki bana da, Yakub hanedanına da varis olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle ya Rabbi!”(Meryem, 19/1-7)

(Zekeriyya (as) Harun (as) neslindendi. İsrailoğulları Filistin’i fethettikten sonra ülkeyi 12 kabileye miras olarak dağıttılar. 13. olan ve Harun (as) dan gelen Levililer’e de dinî hizmetler düştü. (Eski Ahid, I. Tarihler, 23) Zekeriyya! buyurdu, Biz, sana adı Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce, kimseyi ona adaş yapmadık. (Bu adı alan olmadı).”Nuh’u da önderlerden kıldık. O İbrahim ve Lut’dan çok önce, Bize yakarmıştı. Biz de duasını kabul buyurup onu ve yakınlarını evlatlarını ve halkından iman edenleri büyük bir beladan kurtardık.”(Enbiya, 21/76)”Eyyûbu da an. Hani o: “Ya Rabbi, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın”diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.”(Enbiyâ, 21/83-84)

(Müfessirler derler ki: Hz. Eyyub (as) Rûm diyarında Peygamber idi. Serveti ve hanedanı, evladu iyali geniş idi. Allah onun mallarını giderdi, sabretti. Çoluk çocuğunu aldı sabretti. Sonra bedenine hastalıklar ârız oldu, sabretti. Fakat halk: “Onun başına bunca derdin gelmesi boşuna değil, büyük bir günahı olmalı!”deyince, şifa niyazında bulundu. Allah da şifa lutfetti. Tevrat’da “Eyyubun Kitabı”nda onun felsefi çizgiler taşıyan destani hikâyesini ayrıntılı olarak anlatır. Onun Yahudi veya Rum olmayıp Kuzey Arabistanda yaşayan Arap kökenli Nabat halkından olduğu da söylenmiştir.)”Zünnûn’u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: “Ya Rabbi! Sensin İlah, senden başka yoktur İlah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!”(“Balığın yoldaşı”manasına gelen Zün-nûn, Yunus (as) olarak tefsir edilir. Bu zat Tevrattaki Jonas olmaktadır. Jonas kitabı ona tahsis edilmiştir. Hz. Yunus halkını uzun zaman dine davet ettiği halde onlar kabul etmemiş, kendilerini tehdit ettiği azap da gecikmişti. Muhtemelen tövbe etmeleri sebebiyle azap geciktirilmişti, fakat o bunu bilmiyordu. Daha tutarlı bir izah şöyledir: Yunus (as) azabın vâdesi geldi, diye başka bir yere sığınmak istedi. Bunda mahzur yoktu, fakat Allah’tan izin gelmeden yerinden ayrılması, onun için en güzel tutum değildi. Böyle bir halet-i ruhiye ile şehirden ayrılıp gemiye bindi. Fırtına gemiyi tehlikeye sokunca, kendi hatasının buna sebep olduğunu söyledi. Gemiciler onu denize attılar. Onu yutan balık üç gün sonra sahile bıraktı. Şehre gelip tebliğe devam etti. Belirlenen sürenin dolmasından hemen önce şehir halkı dönüş yapıp iman etti. Bu kıssada anafikir, tevbenin af sebebi olduğunu bildirmektir. Tevrata göre şehir Ninova’dır. Yunus Kudüs tarafında idi. Kral Hezekiel onun Ninova’ya gitmesini istemiş, o da gitmeyip gemiye binmişti. Çıkınca Ninova’ya gitti. İkinci ihtimal: Yunus Ninova’da iken oradan ayrılıp denize açılmıştı. Doğruyu Allah bilir.) Onun da duasını kabul buyurduk ve o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.”(Enbiya, 21/87-88)”Zekeriyyayı da an. Hani o: “Ya Rabbi, beni evlatsız, tek başıma bırakma ki bana varis olsun. Bununla beraber iyi biliyorum ki, herkes fanidir herkesten sonra baki kalan, bütün varislerin en iyisi olan Sensin Sen!”90 – Onun da duasını kabul buyurduk. Ona Yahyayı armağan ettik. Bunun için de eşini çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Doğrusu onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem endişe içinde Bize yakarırlardı. Gerçekten Bize derin saygı gösterirlerdi.”(Enbiya, 21/89)”Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet, yani dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir.”(Mü’min, 40/60)

(Bu ayetten “duanın ibadetin rûhu”olduğu anlaşılmaktadır. Dua etmek, Allah’a yönelmenin ta kendisidir. Nitekim Hz. Peygamber (as): “Dua, tam tamına ibadettir”ve yine: “Dua ibadetin başıdır,””Dua ibadetin özüdür”buyurmuştur. “Allah, kendisine dua etmeyen kuluna azab eder””Dua, başınıza gelmiş ve gelecek olan musibetlerden sizi korur. Ey Allah’ın kulları dua ediniz”buyurmuştur. Çünkü Allah’ın yardımı olmaksızın, bizim tedbirimiz fayda sağlamaz.)

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Beddua eden mesuliyet altında kalır mı? Allah’a havale etmek beddua mıdır?

İnsanları Allah’a havale etmek, mesuliyet gerektiren bir husus değildir. Ancak uygunsuz ifadelerle, Hakk’a havale edilen şahısların müstahak olmadıkları hususları ifadede mesuliyet olabileceğini söylemek mümkündür. Bir bakıma fenâ insanları Allah’a havale etmek, onlar adına çok masum bir şeydir. Gerçi Efendimiz, Ebû Cehil’i, Utbe’yi, Şeybe’yi, İbn Ebî Muayt’ı Allah’a havale etmiş; bir mânâda etmeden men edilmiştir. Ama Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan men edilmesi, O’nun hususî konumu ile telif edilemediğinden dolayıdır. Âdeta Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan ikaz: “Sen kendine bak; onların dalâleti seni çok meşgul etmemeli. Onun sana zararı da olmaz” mânâsına bir men etmedir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah akşam -bazı rivayetlerde de günde beş vakit- namazda ellerini kaldırıyor, kunut okuyor ve İslâm’a kötülük yapanları Allah’a havale ediyordu. Bu açıdan kişinin istihkâkı varsa, “Allah’ım, onu Sana havale ediyorum, kötülüğünü onun başına dola.” demede bir sakınca yoktur. Bir insanın böyle bir havaleye müstahak olması ve sizin onu havale etmeniz, Anadolu halkının dediği gibi “Artık Sen bilin yâ Rabbi!” demektir.

Ama bedduaya gelince onu yapmamız veya ona “âmin” dememiz mümkün değildir. Meselâ; “Allah’ım! Falanların altını üstüne getir. Allah’ım! Onu yerin dibine batır. Allah’ım! İflah etme. Allah’ım! Onun canı Cehennem’e. Allah’ım! Onu paramparça et. Allah’ım! Evlerine feryâd u figân sal” gibi ifadeler birer bedduadır ki bütün bunlarda murad-ı ilâhî başka türlü olabilir. Belki karşı tarafın o bedduaya istihkâkı olmayabilir veyahut onun Allah’a (celle celâluhu) yönelmesi söz konusudur. Meselâ Efendimiz, Hz. Ömer’in, Üseyd’e -başka bir rivayette Esîd’e- beddua etmesini men etmiş ve ona, “Bir gün, öyle bir makamda öyle şeyler söyleyecek ki sen ondan memnun olacaksın.” demiştir. Bu konuda hayır zannedilen şeyler şer, şer zannedilen bazı hususlar da hayır olabilir. Bununla alâkalı olarak Cenâb-ı Hak “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”1 demektedir. Gerçekten bizim bilmediğimiz pek çok hayırlar olduğunu sizler de her zaman görmüşsünüzdür ve görmektesinizdir. Meselâ, bir dönemde, birine bedduada bulunmuş veya onu Allah’a havale etmişsiniz, bir süre sonra bakıyorsunuz o, sizin fahrî müdafiiniz ve avukatınız oluvermiş… Evet, işte bütün bunlar, öfkeyle köpürmenin ötesinde daha farklı şeyler söylemenin esas olduğunu göstermektedir.

Bazen, düzelmeleri hiç kabil olmayacak gibi görülen ve din aleyhtarlığını kendine vazife edinmiş kimseler hakkında, “Allah’ım, Sen bunların hakkından gel, onların düzenlerini dağıt ve kuvvetlerini parçala ki bize tecavüz etmesinler/edemesinler. Bu yılanların belini kır da yürüyemesinler Rabbim!” şeklinde dua etmekte bir beis görmeyenler de vardır. Aslına bakılırsa onların yaptığı cinayetler karşısında bu ifadeler onlar için çok fazla beddua da sayılmaz.

Bütün Müslümanlar, her hususta olduğu gibi Allah’a havale etmek hususunda da aşırıya gitmemeli ve her zaman sınırlarını korumalıdırlar. Zira Müslümanın tel’ine ve bedduaya “âmin” demesi asla doğru değildir.

Allah’a havale edilecek kişileri çok iyi ayıklamak ve elemek gerekir. Ayrıca ölenlerin arkasından da aleyhte bir şey söylemek doğru değildir. Çünkü insanların nasıl gittiğini bizden daha iyi Allah bilir. Ama şu kadarı da var ki, hayatı boyunca kötülük planlamış ve “Şu Müslümanlığı bir vursak, iflahını kessek ve işini bitirsek” diyenleri O’na havale etmekte de bir mahzur yoktur. Onlar için, “Allah’ım! Kuyruğunu dikmiş sokmak için gelen akrebin kuyruğunu kır, onun zehirini kendi ağzına sok yâ Rabbi!” demek bir müdafaadır.

Ben bunları söylemenin bir sakıncası olacağını zannetmiyorum. Bazen de hem benim hem de değişik dairelerdeki arkadaşların canı çok yanıyor. Onların yanan canları ile benim canım da ayrıca yanıyor. Hani filmlerde nasıl tek yumurta ikizlerinden birine kırbaç vurulunca öbürü de acısını duyuyor, benimki de öyle. Önemli bir fonksiyon eda eden arkadaşların acısını her zaman ruhumda hissediyor ve sanki sırtımdan kırbaç yemiş gibi ızdırap duyuyorum. Öyle ki, böyle bir mesele gece kafama takılsa, deli gibi fırlıyorum yatağımdan; birkaç derin soluk alıyor, sonra gezip dua ediyorum. Bazen, “Allah’ım! Islah et, ıslah et, ıslah et.” diye müspet dua ediyorum. Bazen de, “Kabil-i ıslah değilse Sana havale ediyorum Allah’ım!” şeklinde O’na havale ediyorum.

Kur’ân’da Hz. İsa’nın bir duası vardır ki o duada gizli bir havale etme olduğu söylenebilir. O, Cenâb-ı Hakk’a şöyle bir niyazda bulunur: ” Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz u Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!”2 Âyet-i kerimelerin fezlekelerinde gizli olan müthiş terbiyeyi, asıl konumuz olmadığı için geçiyor ve ifade etmek istediğimiz hususa dönüyoruz. Âyetin sonundaki Hakîm ifadesi ile alâkalı olarak Hz. Mesih sanki Cenâb-ı Hakk’a şunları söylüyor:

“Ben her ne kadar böyle görüyorsam da bu, eşyanın dış yüzü itibarıyladır. Hikmet ise eşyanın perde arkası sırları demektir. Eşyanın perde arkasını da ancak Sen görür ve Sen bilirsin. Çünkü Hakîm Sensin. Eğer ben bu istek ve talebimde Sen’in hikmetine muhalif bir şey söylemişsem, Sen Hakîm’sin, bildiğini yaparsın.” Evet, işte bu son ifadede zımnî olarak bir havale olduğu söylenebilir.

Netice olarak, Allah’a havale etmede bir mahzur olmadığını, yapılan beddualara da âmin demememiz gerektiğini, ikisinin birbirinden ayrıldığını ve mü’mine yaraşan hususun dua etmek olduğunu söyleyebiliriz. İşin içinden çıkamadığımız durumlarda, Allah’a havale etmek de bir yol olarak kullanılabilir.

DİPNOTLAR

1.  Nur sûresi, 24/19.

2.  Mâide sûresi, 5/118.

Mü’minin hayatında evrâd ü ezkârın yeri nedir? Evrâd ü ezkâr okumaya kendimizi nasıl alıştırabiliriz?

Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, kendisini zorlamalı ve gününün iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir. Bunu yaparken de “Allahım! Ben daha fazlasını yapardım ama yaptığım bunca iş arasında daha fazlasını da yapamıyorum. Beni mazur gör…” demelidir. Yani meselâ günde yüz defa لاَحَوْلَ وَلاَقُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ, yüz defa سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ, yüz defa اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ diyen bir insan şöyle düşünmelidir: “Rabbim! Bunca insanın baktığı bir yerde, bu vapurun içinde küreklerden önemlisini çekmeye bir yönüyle mahkûm bir yönüyle de memur ettiğiniz bir noktada bulunan bir insan için okuduğum bu evrâd çok azdır ama, ben Senin engin inayetine sığınıyor ve عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ dualarında ifade edilen “Mahlukatın sayısınca, rıza ufku seviyesinde, Arş’ının ağırlığınca ve kelimâtının mürekkebi kadar” sonsuzluk ifade eden rakamları zikrederek, o rakamlar sayısınca söylemiş kabul edilmemi bekliyorum. Sen benim bu az amelimi çok kabul eyle.”

Evrâd ü ezkârın dağıtılarak okunması “iştirak-i a’mal-i uhreviye” açısından çok bereketli bir davranış olsa gerek. Bazı yakın arkadaşlarım, okudukları dualardan bana da birer küçük dilim takdir etmişler. Ben de onların duaları arasında benimki de kabul görür mülâhazasıyla, böyle bir virdi aksatmamaya çalışıyorum. Esasen bu şekilde verilen bir evrâd ü ezkârı okumak, nezir ölçüsünde bir taahhüt olduğundan dolayı gereklidir de. Onu terk etmek uygun olmaz. Böyle bir organize içine dahil olan herkes, bu umum yekûna hissedar olabilmek için iştirak-i a’mal-i uhreviye vadisinde nasiplerini tastamam alacaklardır.

Konuyla alâkalı geçende aklıma gelen bir şey oldu. Ben, bunu Cenâb-ı Hakk’ın bir tenbih ve ikazı telakki ettim. Şimdi müsaadenizle onu ifade edeyim: Her bir mü’min, hayat-ı içtimaiyede konumu itibarıyla durumu neye tekabül ediyorsa, temsil seviyesine göre evrâd ü ezkâr okumalıdır. Meselâ hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabbine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.. evet bazılarımız, kaderin bir cilvesi olarak liyakati olmadığı hâlde böyle bir konuma getirilmiş ise, en az on insan kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.

Ayrıca din ve diyanet öyle hassasiyetle yaşanmalıdır ki, münafıkça düşünen ve fitne ü fesat peşinde olanlar o ortamda yaşayamaz hâle gelmelidir. Hem evrâd okunmalı, hem temkinli namaz kılınmalı, hem de zikr ü fikr edilerek hiçbir boşluğa meydan verilmemelidir. Yani atmosfer sürekli meleklerin Sidretü’l-Müntehâ’ya evrâd ü ezkâr taşıdığı bir yer ve “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i salih ulaştırır.”[1] hakikatinin helezonuyla semalara taşındığı bir nokta olmalıdır.

Bunun için zaman çok iyi değerlendirilmeli ve günlük evrâd gün içine yayılarak, her fırsatta mutlaka bir şeyler okunmalıdır. Meselâ, günlük işlerinin arasında kafası yorulan bir mü’min, fırsat bulduğu zaman odasının içinde dinlenmek için bir fasıl evrâdla meşgul olmalı veya iman ve düşünce ufkunu açacak şeyler okumalıdır. Böyle davranmak mü’min için bir sur, bir sera ve bir koruyucu sütre olarak Allah’a sığınmanın, emniyet içinde olmanın en isabetli ve garantili yollarından biridir.

Hayatı bu şekilde standardize etmek biraz ısrarcı olmaya ve biraz da egzersiz yapmaya bağlıdır. Meselâ Dua Mecmuası’ndan okunacak yerler, günde bir kez okunduğu takdirde bir senede ezberlenir, zevk verir ve kitap taşıma külfetinden de kurtulmuş olunur. Zamanla böyle birinin hayatında evrâd ü ezkâr okuma da, tıpkı yeme-içme gibi hayatın vazgeçilmezleri arasına girecektir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın bize bağışlamış olduğu bunca lütufları karşısında Allah Resûlü’nün ifadeleriyle اَفَلاَ اَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا kutbunda, devamlı şükreden bir kul olmak da, kulluk şuuru adına çok önemli bir husustur.

İnsan, tembelliğe karşı devamlı savaş hâlinde ve gerilim içinde olmalı, tembelliğin yol bulup onun ruhunu felç etmesine fırsat vermemeli ve bunun için devamlı arayış içinde olmalıdır. Meselâ ben bir dönemde her gece teheccüde kalkmanın yolunu şöyle buldum ve uyguladım: Yatsı namazından sonra vitr-i vacibi kılmadan yattım. Vitri kılmadığım için gece uyanmak benim için bir mecburiyet hâline geldi. Ben de mecburen gece kalktım ve bu arada teheccüt namazı da kıldım.

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi temrinat yapa yapa diller ve gönüller mutlaka evrâd ü ezkâra, ibadet ü taate alıştırılmalıdır. Bununla alâkalı bir misal arz etmek istiyorum: Meselâ askere giden bir insan, rütbece kendinden yüksek olan insanlara “komutanım” diye diye dili ona alıştığı için sivil hayata döndüğünde de uzun süre önüne gelen herkese “komutanım” der durur. Evet, nasıl ki, insanın dili devamlı söyleye söyleye bazı şeylere alışıyor, öyle de kalbi ve letâifi de alışır ve egzersiz yapa yapa zorluk gibi engebeleri aşarak maksadına ulaşır.

Burada şunu ifade etmekte de fayda var: İstiğfar, sadece tevbe ve istiğfar kalıpları içindeki şekliyle değil, Rabb’e her türlü teveccüh şekliyle de olabilir. İnsan, günlük hayatta bazen bir sürü mâsiyet içinde bocalar durur. Bazen Hak yolunda tam olamayabilir, bazen de niyetinin hâlisliğini her zaman koruyamadığından keyif ve arzularına göre yaşayabilir. Dolayısıyla böyle birinin bu kirli atmosferde duyguları ve havası kirlenebilir. Şimdi bu şekilde kirlenen ve bu kirlerle sarsılan, çizgisini kaybeden bir insanın Cenâb-ı Hakk’a istiğfarla çok teveccüh etmesi lâzımdır ki, böyle bir kirlenme ile meyelan-ı şer gelişmesin. Çünkü Kader Risalesi’nde bu mesele anlatılırken Hz. Üstad, “Dua ve tevekkül meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.” demektedir. İnsanın hem hayra hem de şerre karşı bir yönüyle istidat ve temayülü vardır. İnsan, kalbinin sesini dinleyip hayra teveccüh etmeli ve evrâd ü ezkârla sürekli kalbinin derinliklerine doğru yelken açmalıdır.

[1]    Fâtır sûresi, 35/10.

Allah’ın (celle celaluhu) isimleri içerisinde İsm-i Azam hangisidir?

İmam-ı Gazalî Hazretleri, Esma-yı İlâhiye’den “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimlerini İsm-i A’zam (en büyük isim) olarak kabul etmiş; haklarında bir risalecik yazarak onları okumanın değişik hastalık ve belalara şifa ve kalkan olacağını söylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri de, onun dualarını Mecmûatu’l-Ahzâb’a dâhil etmiştir. Mesela, on defa “Allahu ekber” dedikten sonra “Bismillâhirrahmânirrahîm”le başlayıp “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” demenin şerlilerin şerrinden korunmaya ve zafer kazanmaya vesile olacağını nakletmiştir. Üstad Hazretleri de, Sekîne ve Tahmîdiye gibi duaların başında bu isimleri zikretmiştir.

Beş vakit içerisinde “salât-ı vustâ”, cuma gününde “vakt-i icâbe” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında veli kullar, ramazan ayında Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde rıza-yı ilâhî, kâinatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatı içerisinde ölüm anı gizlendiği gibi; Esmâ-i Hüsnâ arasında da İsm-i A’zam gizli tutulmuştur. Mü’minlerin sürekli uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a (celle celâluhû) ibadet ve tâat içerisinde bulunmalarına vesilelik eden bu gizlilikten dolayı hangi ismin “a’zam” olduğu da bilinememiş; pek çok muhtelif isim, İsm-i A’zam olarak zikredilmiştir.

İsm-i A’zam olarak rivayet edilen isimlerin hemen hepsi me’suratta (Kur’ân ve sünnet kaynaklı dualarda) vardır. Dua Mecmuası’na bütün o isimleri koymaya çalışmıştım. Hatta meselenin bir sırrı olabileceği düşüncesiyle aynı kelimeler, farklı rivayetlerde geçiyorsa, birbirine yakın lâfızlarla rivayet ediliyorsa bile tamamını almış; o sözler, Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ait olduğu için hepsini çok kıymetli görerek hiçbirini kaçırmamaya gayret etmiştim.

Dua Mecmuası’nda da görüleceği gibi “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs”den başka, “Rahman, Rahîm, Hannân, Mennân, Melik, Selâm, Mü’min, Müheymin” gibi isimler de İsm-i A’zam olarak rivayet edilmiştir. Ayrıca, tek bir isim şeklinde değil de âyet ya da izâfet terkibi olarak zikredilen “Bedîu’s-semavâti ve’l-arz”, “Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm”, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” ve Âyetü’l-Kürsî gibi İsm-i A’zam olduğu söylenen başka rivayetler de vardır. Bunlar İsm-i A’zam’ın tecellî alanı mı, İsm-i A’zam bunlarda mı tecellî etmiş; yoksa bunların içinde geçen Cenâb-ı Hakk’ın mübarek isimleri mi İsm-i A’zam? Bu, sadece Allah Teâlâ’nın bileceği bir meseledir.

Aslında, biz Esmâ-i İlâhiye’nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “Allah’ım, ben senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, ‘Kitab’ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine; Kur’ân’ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum” buyuruyor.

Demek ki, sadece bir insanın bildiği; yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da nezd-i uluhiyette mazhar-ı isti’sâr olmuş (kimseye bildirilmeyip ilm-i ilâhîye has kılınmış) isimler de vardır.

Ayrıca, siz muztar kaldığınız ve ihtiyaç hissettiğiniz zaman, herhangi bir lâfızla Cenâb-ı Hakk’a çağrıda bulunursunuz. Söylediğiniz lâfız ne olursa olsun, içinizin sesi ve gönlünüzün ifadesiyse hiç farkına varmadan o gizli bırakılmış isimlerden birini ya da İsm-i A’zam gibi kabul edilecek bir ismi telaffuz edebilirsiniz. Mesela, “Ben bâis u fakîrim, sense düşkünlerin elinden tutan” dersiniz. Esmâ-i İlâhiye’de bunun karşılığı bir isim bilmiyoruz; ama belki bu da onlardandır. Mesela, “Ben muztar u muhtacım, muztar olanların ızdırarını gideren de sensin” dersiniz ve bunu Cevşen’de geçen “Yâ Fârice’l-hemm, yâ Kâşife’l-ğamm” yerinde kullanabilirsiniz. Eğer samimî ve gönülden iseniz Cenâb-ı Hak dilinizin bağını çözer ve farkına varmasanız da size İsm-i A’zam’ı söyletir. Fakat diliniz gönlünüze tercüman değilse, İsm-i A’zam’ı da söyleseniz, o işin bir yanını eksik bırakmış olursunuz.

İşte bundan dolayı, Hak dostları, yalvarış ve yakarışların ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde “İsm-i A’zam”a iktiran etmiş gibi rahmet arşına ulaşacağını ve hüsn-ü kabûl göreceğini söylemişlerdir. Evet, samimiyet, sıdk ve sadâkat âdeta İsm-i A’zam iksiri gibi tesir eder. Bayezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A’zam’ı soranlara “Siz, Allah’ın isimleri içinde İsm-i Asğarı (en küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim” der ve ilâve eder: “Bence İsm-i A’zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A’zam olur.”

Evet, insan Cenâb-ı Hakk’a samimî teveccüh etmeli ve Esmâ-i İlâhiye’yi, Sıfat-ı Sübhâniye’ye yanaşma hususunda çok önemli bir merdiven olarak değerlendirmeli. Zât-ı Ulûhiyeti tanımanın, ancak Esmâ-i İlâhiye’yi bilmekle mümkün olacağını kabul etmeli. Bütün kalbiyle onların arkasına düşmeli. Bir gönül insanı olarak bu isimleri bilmeli ve zikretmeli.

Üstad Evrad u Ezkarda Nasıl Bir Yol Takip Etmiştir?

Üstad Hazretleri de, onca mücadelesi ve meşgalesine rağmen evrâd u ezkâr mevzuunda hiç mi hiç kusur etmemişti. Mecmûatu’l-Ahzâb‘ı on beş günde bir hatmediyordu. Kitabının kenarlarına notlar düşmüş, “Ben bu duayı böyle anlıyorum, şunu da şöyle anlıyorum” kayıtları koymuştu. Vakıa, zikri umumî mânâda ele aldığımızda, Kur’ân okumak, hadis-i şeriflerle meşgul olmak ve tevhidden bahsetmesi itibarıyla Risaleleri müzakere ve mütalâa etmenin de bir zikrullah olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü o tür eserleri okurken de, Cenâb-ı Hakk’ı, icraatıyla, tasarrufât-ı Sübhâniyesiyle kalben ve rûhen yâd ediyoruz. Ama Üstad Hazretleri, zikre hiç doyamamış; her fırsatı Allah’ı (celle celâluhû) anma adına çok iyi değerlendirmiş. Zikri, Risalelerin içine, başka mevzuların arasına içirmiş. Sürekli Rahman u Rahîm’i hatırlatmış; zikrullahı nazara vermiş; diğer ibadetler ve salih ameller kendi çerçeveleri içinde edâ edilirken, Allah’ı (celle celâluhû) anmada da kusur edilmemesi lâzım geldiğini anlatmış. Hayatını, Cevşen, Celcelûtiye, Evrâd u Kutsiye-i Şah-ı Nakşibendiye, Münâcâtü’l-Kur’ân, Tahmîdiye ve Sekîne gibi atkılar üzerinde örgülemiş.

Ümit ediyorum, bugünün âbid ve zâhidleri de zikre çok önem veriyor ve onu artırma, Allah’ı (celle celâluhû) daha çok anma yolları arıyorlardır. Fakat biz onu ne kadar anarsak analım, ibadetlerimiz ne kadar çok olursa olsun, zikrin hakkını vermiş olamayız. Bundan dolayıdır ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün dörtte birini kendisine salât u selâm okumaya ayıran bir zatı istihsan buyuruyor; ama yine de “Artırsan daha iyi olur” diyor. Günün yarısını salât u selâma ayırdığında yine “Artırsan” diyor ve günün üçte ikisini zikre ayırıp salâvât okumuş olarak huzur-u Risalet-penahiye gelince “Çok iyi de, artırsan daha iyi olur” buyuruyor. Efendimiz her defasında “Hel min mezîd?” (Daha yok mu?) diyor; çünkü Üstad’ın ifadesiyle ona ulaşmada en önemli vesilelerden biri, “Bismillahirrahmânirrahîm” diğeri de Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) salât ü selâm okumaktır. Geçenlerde, bir arkadaşımız da rüyasında, salât u selâmların, hey’etin üzerine gelen bombardıman ve kurşun yağmurlarını bozguna uğrattığını görmüştü.

Fakat maalesef, evrâd u ezkâr mevzuundaki farklı düşüncelerde bir çarpıklık görüyorum. “Biz milletimize hizmet ediyoruz, insanlara Allah’ı (celle celâluhû) anlatıyoruz, yol kaçkınlarını hidayete çağırıyoruz… Evrâd u ezkârda kusur etsek de, bazen okumasak da olur” şeklindeki mülâhazaların bir kuruntu ve şeytan fısıltısı olduğunu düşünüyorum. Hayır, yapıp ettiklerinize güvenip evrâd u ezkârınızda kusur ederseniz, işte o zaman en büyük kusuru yapmış olursunuz. Eğer çağırdığınız davaya yürekten bağlıysanız, o dava sizin içinizde mağmalar gibi köpürmeli ve size, güle âşık bülbül gibi aşk besteleri söyletmeli değil midir? Seherler sizin Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbet türkülerinizi dinlemeli değil midir?

Hiçbirimiz, Üstad’dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikatı anlatma, i’lâ-yı kelimetullahda bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehl-i dünya ile yaka paça olmuş, hapishanelerde gezmiş dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubûdiyette bulunmuş; yaz kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evrâdlarını asla terk etmemiştir. Hatta bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal tutmuş; ama ubûdiyetteki mücahedesinden vazgeçmemiştir. Komşuları her zaman derlermiş ki, “Biz, sizin Üstad’ınızı sekiz sene boyunca yaz ve kış gecelerinde hep aynı vakitlerde kalkıp sabaha kadar hazin ve muhrik sadasiyle münâcat okuyorken görür, onun mahzun sesini dinler; böyle fasılasız ve devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”

 Üstad, bir taraftan, sabahlara kadar bülbüller gibi sevda besteleri dinletmiş dört bir yana. Diğer taraftan da, “Bu gece evrâd okurken aklıma şöyle bir şey geldi: Ben böyle sesli, açıktan açığa okuyorum. Dedim ki, acaba başkaları sesimi duyuyorsa, bu okumama riya girer mi?” gibi mülâhazalarla dolmuş boşalmış, bu endişesine cevaplar aramış ve neticede şöyle demiş: “Şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (radiyallahu anh) gibi zatlar beyan ediyorlar. Sâir nafilelerin gizli yapılanı çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerafetini gösteren âdet ve ibadetleri açıktan yapmak ve böyle büyük kebâir içinde, haramları terk edip takvâyı izhar etmek, değil riya, belki ihfâsından pek çok derece daha sevaplı ve hâlistir.”

Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş; ama işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir iz düşümü gibi davranmıştır. Hani, Allah Resûlü’nü, aile riyaseti durumunda gördüğümüz zaman, “Bu insan sadece bu iş için yaratılmış” deriz; çünkü o, bir eş ya da bir baba olmanın hakkını kusursuz edâ eden eşsiz bir aile reisidir. Fakat onu talim ve irşad vazifesi başında görünce de “Hayır, onun işi irşaddır” diyeceğimiz kadar o meselede de aşkın olduğunu görürüz. Onu ordusunun başında gördüğümüz zaman, vazifesinin sadece askerlik olduğu zehabına kapılırız. Hele bir de dua atmosferli dünyasına girersek “Efendimiz bütün ömrünü âdeta duaya vermiş, duadan başka hiçbir şey söylememiş” deriz. O, diğer üstünlüklerinin ötesinde, bir dua insanıdır. Peygamber mesleğinin arkadan gelen şehsüvarları da bu hususta ona benzemişlerdir, bundan sonrakiler de mutlaka “Dua İnsanı”na benzemek zorundadırlar.

Öyleyse, duaya karşı gevşek davrananlar, tembel ve kendini miskinliğe salmış kimselerdir. Öylelerinin başkalarına müessir olması da düşünülemez. Müessiriyet, Allah’la (celle celâluhû) irtibatın sıkı ve sıcak olması ölçüsünde müyesser olur. Duasızlar ve Cenâb-ı Hak’la ciddî bir irtibatı olmayanlar, çok şey yaparlar; fakat yaptıkları şeylerin bereketi olmaz. İşe bereket katacak yegâne iksir, Allah’la (celle celâluhû) münasebetin sıcaklığı ve derinliğidir. Her an onu anma, ömrün her karesini ona ait hatıra ve ona yükselen yakarışlarla doldurma çok önemlidir.

Hâsılı, zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerim’dir. Ondan sonra da, Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) sâdır olan nurlu sözler gelir. Kitap, sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, en çok zikrullaha tergîb ve teşvîk yapılmıştır. Namazdan cihada kadar o, her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir. Ancak herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerindeki tesiri ölçüsündedir. Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde ona ulaşır. Bazıları da vicdanlarında onu “kenzen” bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinât ve nokta-i istimdât sayesinde sürekli maiyyette olur. Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıtâ vesilesi olması itibarıyla cehalettir, “Allah biliyor ki, ben onu şimdi anmıyorum; anmak da ne demek, ben onu hiç unutmadım ki!” sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifâde etmek için sâdır olmuştur.

İşte öyle arzu ediyorum ki, mü’minler arasında yeniden bir zikr ü fikir mülâhazası canlansın, gelişsin. Bu devirde i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin bütün vazifelerden önde olduğu; ama bu vazifenin, Allah’ı (celle celâluhû) sürekli anmadan, ona sığınmadan ve her gün bir kere daha evrâd u ezkârla dolmadan yapılamayacağı bilinsin. Gönüllerimizde bir kere daha zikir heyecanı uyansın. Ve sırlı bir yolculuktan sonra herkes “huzur-u kalb” ufkuna ulaşsın…

Ashabı Bedrin ve Şuheda-i uhudun isimlerini okumanın faziletlerini anlatır mısınız?

Bedir Ashabı, kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği kimselerdir. Şöyle ki, harbin, vuruşmanın ne demek olduğu bilinmediği bir dönemde, kendilerinden kat kat üstün bir düşmanla yaka-paça olmuş ve din-i mübin-i İslâmı, onun yüce peygamberi Efendimiz (s.a.s)’i savunmuşlardır. Ve hele onların arasında, Uhud’da da bu kahramanlığına ayrı bir buud kazandıran Hz. Hamza (r.a) vardır ki, o bir arslanlar arslanıydı.

Bedir ashabı konusunda şunları söyleyebiliriz:

1- Bedir Savaşı’na katılanların cennetlik olduklarını bizzat Resulü Ekrem Efendimiz müjdelemişlerdir.

2- Savaşın seyri sırasında, kendilerine Allah tarafından gönderilen meleklerin de katıldığı Kur’ân’da bildirilmiş olup bu onlar için ayrıca bir fazilet sebebidir.

3- Ehli kemâl bazı zevatın beyanına nazaran Evliyâullah’dan pek çoğu, velilik makamına Bedir ehlinin mübarek isimlerini okumaya devam etmekle nail olmuşlardır.

4- Birçok hastalığa tutulan kimsenin Bedir ehlinin ve şüheda-i uhudun mübarek ismini zikr ederek bu vesile ile şifa taleb edip lütfü ilâhiye mazhar olarak hastalıklarından kurtuldukları rivayet edilmektedir

5- Ehli irfan bir zat: “Hasta bir kimsenin başına elimi koyup halis bir niyetle Bedir ashabının adını okuduğumda mutlak şifa hâsıl olmuştur. Hatta hastanın eceli dahi gelmişse en azından rahatsızlığı hafiflemiştir.” demektedir.

6- Bazıları da: “Duadan önce Bedir ashabının isimlerinin okunmasının duanın sür’atle kabulüne vesile olduğunu” söylemişlerdir.

Cafer b. Abdullah (r.a.), şöyle diyor:

“Babam bana Peygamber Efendimizin (sas) bütün ashabını sevmemi vasiyet eder ve şunu ilave ederdi.

“Ey canım yavrum, Bedir ashabının adı zikredilince dua kabul olunur, bu mübarek isimleri zikreden kulu, ilâhi rahmet; bereket gufran ve rıza-ı ilâhî kuşatır. Bu isimleri okuyarak hacette bulunanın dileği mutlaka yerine getirilir…”

7- “Ehli Bedrin isimlerini üzerinde bulundurmak, okumak, hıfzetmek, düşman üzerine nusret, düşmanların şerrinden vikayet ve yangın ve hırsız ve boğulmaktan sıyânet ve veba ve tâûn ve cünûn ve emrazı sâireden himayet ve zevali fark ve husûlu gına ve vefâi duyûn ve güfrânü zünûb ve keşfi kürûb ve tenviri kulûb velhâsıl cemîi matâlibi dünyeviyyeye ve mekâsıdı uhreviyyeye vusul ve celbi menafii âlakiyye ve enfüsiyye ve ins ve cinnin mazaratlarını def etmek ve merâtibi dünyeviyyeye nail olmak için iksiri mücerreb olduğuna Meşihât-ı İslâmiyye tarafından mücahidini İslamiyyeye hediye olunmuştur.”

Şu kadar var ki: Bu mübarek isimlerin okunuşu sırasında her birinin adı söylenince, radıyallahü anh (Allah ondan razı olsun) demek lazımdır. Şüphe yok ki Peygamberimizin adı söylenince sallallahü aleyhi ve sellem denecektir. Zira bu edebe riayet etmek, maksadın daha kısa zamanda elde edilmesinde vesiledir.

Başkası için nasıl dua edilir?

Bize çok emeği geçen, bize doğru yolu gösteren birine edebileceğimiz en güzel dua nedir? Ona nasıl dua etmeliyiz?

Bir kişinin başka birisi için yapmış olduğu dua günahsız bir ağızdan yapılmış dua gibi olması nedeniyle makbul olma ihtimali yüksektir. Esasen bize emeği geçsin geçmesin bir mü’min kardeşimize, yakınlarımıza, hocalarımıza, büyüklerimize vs. onların gıyabında dua etmek çok önemlidir. Biz onlar adına zaman, Cenab-ı Hakkın bu dualarımızı kabul etme ihtimali çok yüksektir. Bununla beraber, tabiî ki insan tabiatı icabı kendisine doğru yolu göstermiş, Hakkı bulmasında ona öncülük etmiş, Allah’la buluşmasına vesile olmuş kişilere karşı daha bir şükran duygularıyla dolar ve onlar için Allah’tan hayırlar ister.

Fakat burada bu tür kişiler adına yapabileceğimiz en güzel duayı tespit meselesi için kesin kriterler söylemek zordur. Genel olarak onların Rızayı İlahi’ye nail olabilmeleri, istikamet ve iman üzerine bir hayat geçirmeleri, din-i mübin-i İslam’a hizmetten geri kalmamaları, cennetle cemalüllahla müşerref olabilmeleri vb. gibi dualar yapabiliriz. Fakat biraz da bu durum bizim içinde bulunduğumuz halet-i ruhiyeyle alakalıdır. Yani kendimiz adına olduğu gibi başkaları adına da yapacağımız dualar, gönülden olmalı, kalbin sesini seslendirmelidir. Allah, böyle dualara bizi muvaffak kılsın, yapacağımız dualarımızı kabul eylesin.

Efendimiz’in (sas) tavsiye ettiği hıfz duasından bahseder misiniz?

Açıklama: Hz.Ali Efendimizin, Reslullah (s.a.s.) Efendimize ezber konusunda zihninin zayıflığından bahsetmesi üzerine Resulullah’ın (s.a.s.) kendisine öğrettiği “hıfz duasından”bahseder misiniz?

İbni Abbas’ın Hz Ali’den (r.a.) rivayet ettiğine göre; Hz. Ali (r.a.) Resûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Annem ve babam sana kurban olsun, şu Kur’an göğsümde durmayıp gidiyor. Kendimi onu ezberleyecek güçte göremiyorum” dedi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ona şu cevabı verdi: “Ey Ebu’l Hüseyin! (Bu meselede) Allah’ın sana faydalı kılacağı, öğrettiğin takdirde öğrenen kimsenin de istifade edeceği, öğrendiklerini de göğsünde sabit kılacak kelimeleri öğreteyim mi?” Hz. Ali (r.a.): “Evet, ey Allah’ın Resulü, öğret bana!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şu tavsiyede bulundu: “Cuma gecesi (perşembeyi cumaya bağlayan gece) olunca, gecenin son üçte birinde kalkabilirsen kalk. Çünkü o an (meleklerin de hazır bulunduğu) meşhud bir andır. O anda yapılan dua müstecabtır. Kardeşim Ya’kub da evlatlarına şöyle söyledi: “Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim, hele cuma gecesi bir gelsin.” Eğer o vakitte kalkamazsan gecenin ortasında kalk. Bunda da muvaffak olamazsan gecenin evvelinde kalk. Dört rek’at namaz kıl. Birinci rekâtta, Fatiha ile Yasin süresini oku, ikinci rekâtta Fatiha ile Duhan süresini oku, üçüncü rekâtta Fatiha ile Secde suresini oku, dördüncü rekâtta Fatiha ile Tebareke’l-Mufassal’ı (Mülk suresi) oku. Teşehhüdden boşaldığın zaman Allah’a hamdet, Allah’a senayı da güzel yap, bana ve diğer peygamberlere salât oku, güzel yap. Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar ve senden önce gelip geçen mü’min kardeşlerin için istiğfar et. Sonra bütün bu okuduğun duaların sonunda şu duayı oku: “Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terk ettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden razı kılacak şeylere hüsn-ü nazar etmemi bana nasib et. Ey semavât ve arzın yaratıcısı olan Celal, ikram ve izzet sahibi Allahım. Yâ Allah! Yâ Rahman! Celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbar et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasib et. Ey semavât ve arzı yaratan Rabbim! Celalin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü hakkı bulmakta bana ancak Sen yardım edersin, onu bana ancak Sen nasib edersin. Her şeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah’tandır.”

Ey Ebu’l-Hasan, bu söylediğimi üç, beş veya yedi cuma yapacaksın, Allah’ın izniyle duana icabet edilecektir. Beni hak üzere gönderen Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun ki, bu duayı yapan hiçbir mü’min icabetten mahrum kalmadı.” İbni Abbas (r.a.) der ki: “Allah’a yemin olsun, Ali (r.a.) beş veya yedi cuma geçti ki Resulullah’a (s.a.s.) aynen önceki meclisteki gibi tekrar gelerek: “Ey Allah’ın Resulü!” dedi, “geçmişte dört beş ayet ancak öğrenebiliyordum. Kendi kendime okuyunca onlar da (aklımda durmayıp) gidiyorlardı. Bugün ise, artık 40 kadar ayet öğrenebiliyorum ve onları kendi kendime okuyunca Kitabullah sanki gözümün önünde duruyor gibi oluyor. Eskiden hadisi dinliyordum da arkadan bir tekrar etmek istediğimde aklımdan çıkıp gidiyordu. Bugün hadis dinleyip sonra onu bir başkasına anlatmak istediğimde ondan tek bir harfi kaçırmadan anlatabiliyorum. Efendimiz (s.a.s.) bu söz üzerine Hz. Ali’ye (r.a.) “Ey Ebu’l-Hasan! Kabenin Rabbine yemin olsun ki, sen müminsin!” buyurdu. (Tirmizi, Da’avat 125)

Duanın Arapçası aşağıda olduğu şekildedir.

اَللَّهمَّ ارْحَمْنِي بِتَرْكِ المعَاصِي أَبَدًا مَا أبقَيْتَنِي  وَارْحَمْنِي أَنْ أَتَكَلَّفَ مَا لَا يَعْنِينِي ، وَارْزُقْنِي حُسْنَ النَّظَرِ فِيمَا يُرْضِيكَ عَنِّي ، اَللَّهُمَّ بَدِيعَ السَمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ ، وَالْعِزَّةِ الَّتِي لَا تُرَامُ ، أَسْأَلُكَ يَا اَلله ، يَا رَحْمَنُ ، بِجَلَالِكَ وَنُورِ وَجْهِكَ أَنْ تُلْزِمَ قَلْبِي حِفْظَ كِتَابِكَ كَمَا عَلَّمْتَنِي ، وَارْزُقْنِي أَنْ أَتْلُوَهُ عَلَى النَّحْوِ الَّذِي يُرضِيكَ عَنِّي وَأَسْأَلُكَ أَنْ تُنَوِّرَ بِالْكِتَابِ بَصَرِي، وَأَنْ تُطْلِقَ بِهِ لِسَانِي، وَأَنْ تُفَرِّجَ بِهِ عَنْ قَلْبِي، وَأَنْ تَشْرَحَ بِهِ صَدْرِي ، وَأَنْ تَسْتَعْمَلَ به بَدَني وَتُقَوِّيَنِي عَلَى  ذَلِكَ وَتُعِينَنِي عَلَيْهِ  فَإِنَّهُ لَا يُعِينُنِي عَلَى الحَقِّ غَيْرُكَ، وَلا يُوَفِّقَ لَهُ إِلَّا أَنْتَ ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ

Hastalıklara karşı okuyacağımız en güzel dua hangisidir?

En güzel dua Fâtiha’dır. Samimî bir kalble, hangi hastalığa okunursa okunsun biiznillah şifa vesilesi olur. Zaten, Fâtiha’nın isimlerinden biri de “Şâfiye”dir. Ayrıca, başka yirmi kadar ismi de vardır. Mesela, namazda okunması vâcip olduğundan “Sûretu’s-Salât”; başlı başına yeterli olduğundan “Vâfiye” ve “Kâfiye”; bütün sûrelerin aslı ve özü durumunda olduğundan “Ümm’ül-Kitab” ve “Esas” bu isimlerden bazılarıdır.

Siz de her türlü dert ve sıkıntınızın izâlesi için Fâtiha’yı okuyup, “Rabb’im, işte bu sûre Kâfiye’dir. Senin izin ve inayetinle her derde yetebilir. Sen Kâfi’sin. Okuduğum şu sûre hürmetine dert ve sıkıntılarım hususunda bana yardımcı ol” diyebilirsiniz.

Akıl hastası olmak için dua edilir mi?

Açıklama: İslamî bir siteden akıl hastalarının cennete gideceklerini öğrendikten sonra kafama bir soru takıldı. Akıl hastası olmak için dua edilir mi?

Peygamber Efendimiz’in duaları arasında Allah’tan sıhhat ve afiyet istemek de vardır. Ayrıca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, insanların en çok aldandığı iki şeyden birinin sıhhat olduğunu beyan buyurmuşlar ve sıhhatimize çok dikkat etmemiz gerektiğini ikaz etmişlerdir. Dolayısıyla kişinin deli olmayı istemesi doğru değildir.

Hem kişi sonradan deli olduğunda, akıllı olduğu zamanların hesabını verecektir. Dolayısıyla bir insan dua etse ve deli olsa da, önceki hayatının hesabını verecek ve ahirette ona göre muamele görecektir. Hiçbirimiz bulunduğu hal itibariyle kesin olarak cennetlik olduğunu bilmediğine göre nasıl böyle bir şey isteyebilir?

Kaldı ki, deliler ve çocuklar cennete gitse bile, cennetteki mertebeleri ve nail olacakları nimetler itibariyle, iradesinin hakkını vererek cenneti kazanmış bir akıllının durumu gibi mi olacaktır? Elbette cennette de mertebe farkları vardır. Bundan dolayı yapılması gereken şey, Allah’ın verdiği aklın ve iradenin hakkını vererek, yani O’nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından da kaçarak cenneti hak etmeye çalışmaktır. Bundan dolayı Allah’tan bela ve musibet istenemeyeceği gibi, deli olmayı istemek de doğru değildir.

Duâ ederken “Yâ Rabb! Bunu ver, bunu ver” mi demelidir?

Hayır öyle denmemeli; belki şöyle demeli: “Ya Rabb! Bize dünyada ve ahirette hasene ver.” Aslında, herşeyde, önce O’nun rızası talep edilmelidir. Evet, hayırlısı ne ise insan onu istemeli. İstikbale ait isteklerimizde de öyle.. Hep O’ndan, rızası istikametindeki işlerde bizleri muvaffak kılması niyaz edilmeli.. Evet, her yemeğin içine tuz, biber katıyor gibi, duâya tad katacak da bunlardır. Duâ ederken ihlas ve samimi olma da çok mühimdir. İhlas olmayınca, insan bütün bir hayat boyu koşturur da birşey kazanamaz. Niceleri vardır ki, çok ciddi mücadele vermiş, dağda-taşta gerilla gibi ölesiye çalışmış, yememiş içmemiş, tahtalar üzerinde yatıp-kalkmış, debdebeden uzak ve basit bir hayat geçirmiş ama, kâinatın sultanını râzı edememiş, dolayısıyla da kaybetmişler. Evet, herşeyde O’nun rızası olmalıdır. Rızası olmayınca, en büyük şeylerin dahi kıymeti kalmaz. İhlas olmayınca debdebe ile, ihtişam ile dünyayı ayağa kaldırsanız dahi birşey ifade etmez. Evet, O’nun rızası esas alınmalı ve herşey ona göre örgülenmelidir.

Dua ederken niçin ellerimizi yukarı doğru kaldırıyoruz?

Duâ ederken ellerin yukarıya doğru kaldırılması taabbüdî emirlerdendir. Allah Rasulü (sav) bu şekilde duâ ettiği için bizimde böyle duâ etmemiz gerekmektedir. Buna, Allah’ın kürsîsinin her şeyin üstünde ve her şeyi kuşatıyor olması izafî keyfiyetlerine binaen ellerimizi yukarı doğru kaldırıyoruz, şeklinde açıklamalar da getirebiliriz.

Ölenin arkasından yapılan dualar kabul olur mu?

Efendimiz (sav), vefat edenlerin arkasından Kur’ân okumaktan çok duâ buyurmuşlardır. Çünkü, içten gelerek yapılan hâlisane duâlar, her şeyden daha makbûldür. Kaldı ki, temiz olmayan yerlerde Kur’ân okumak da zaten memnu’dur. Hatta bazı fukahâ, hükmen temiz olmayan kişilerin başında Kur’ân okunmasını sakıncalı bulmuşlardır. Bu sebepledir ki, İmam-ı Azam, mezarlıklarda Kur’ân okumanın doğru olmadığını söyler.

Günaha dönebilirim şüphesiyle yapılan tevbe kabul olur mu?

Açıklama: İnsan bazen tevbe ederken bile tevbe ettiği günahı tam ma’nâsıyla terk edip edemeyeceği hakkında tereddüt geçiriyor. Böyle bir rûh hâliyle yapılan tevbe hakiki tevbe olur mu?

Bu soruya cevap verirken, Efendimiz’in şu mübarek beyânını hatırlamamak mümkün mü? Buyuruyorlar ki: “Herkes hata işler. Hata işleyenlerin en hayırlıları da tevbe edenlerdir.”

Bu hadîs-i şerife dikkat edilecek olursa, hata işlemenin insanın cibilliyetinde var olduğu görülür. Yani insanın tabiatında her zaman onu günaha çekecek bir kısım duygu ve hisler vardır. Aslında bunlar, iyiliklere de esas teşkil etsin diye insanın benliğine yerleştirilmiş nüveler mahiyetinde isti’datlardır. Aktif bir Kur’ân ahlâkıyla bunların hepsinin yüzü hayra ve istikamete çevrilebilir.

Meselâ; insana öfke verilmiştir. İnsan bununla bazen gazilik ve şehitlik elde edebileceği gibi, aynı duyguyla Allah için gadaplanıp, Allah için nefret edip sevap da kazanabilir. Şehevî hisler ve diğer bedene âit arzu ve istekler de böyledir. İnsan onları zapt u rapt altına alıp rûhunu kanatlandırabildiği takdirde velilerle omuz omuza yaşayabilir. Aksine, zapt u rapt altına alınamayan behimî arzuların, insanı başaşağı getirmesi de az görülen felaketlerden değildir. Mes’eleye bu zâviyeden bakıldığında, potansiyel hata, insanın ikiz kardeşi gibidir. Bu itibarla, insan, azminin ve iradesinin hakkını vererek bu negatif duygudan hem kurtulmasını bilmeli hem de onu mutlaka semereli, faydalı hâle getirmelidir. Diğer taraftan insan hayatında ömrü en az, en kısa olması gereken bir şey varsa, o da hata ve günahlar olmalıdır. Şu da kat’iyen unutulmamalıdır ki, insan işlediği bir hatayı hemen tevbe ile izale etmezse, bu ikinci bir hata ve günaha davetiye çıkarmak gibi olur ki, bu durum, zamanla insanın kalbî ve rûhî hayatını mahvedebilir. Böyle bir insan lahut âlemine karşı kapanır. Allah adına duyması gerekli olan şeyleri duyamaz olur ve herhangi bir cisim gibi sürekli bir düşüş yaşar ama, asla bunun farkına varamaz; latifeler ölür; “sır”, sırra kâdem basar “hafi” gizlenir, “ahfa” âdetâ yok olur; ama o bunlardan haberdar değildir. Onun için insan, günaha bulaşır bulaşmaz, hiç vakit kaybetmeden hemen Rabbine teveccüh etmeli ve O’ndan işlediği günahın affını istemelidir. Günah, insanı ele veren bir kuyruk gibidir. Zaten Arapça’da hem günah hem de kuyruk “ZNB” harfleriyle ifade edilir. İşte insan bu kuyruğu koparıp atmalı ve tevbe ile kuyruklu varlıklardan ayrı olduğunu haykırmalıdır…

Ayrıca benim, şimdilerde anladığım bir başka husus daha var ki, o da şudur: İnsan bir taraftan tevbe ediyor, diğer yandan da kendi iradesinin zaafı itibariyle biraz evvel tevbe ettiği günah ona yine musallat oluyor, o da yine aynı günaha giriyorsa böylelerinin istikamete ulaşmaları ve sonra da istikametlerini korumaları oldukça zordur. Bununla beraber böyle bir insan, işlediği günahtan tevbe ederken hakîkaten samimi ve tevbesini vicdanından gelen sese uyarak yapmış da olabilir. İhtimâl, işlediği günahtan onun da içine bir tiksinti düşmüştür ve dolayısıyla da tevbesini çok samimi olarak yapmıştır. Ancak, bu gibilerde, çok defa tiksinti hâlinin geçip, yerini arzu ve isteklere bırakması söz konusudur ki, bu tür irâdezedeler her zaman sürçebilirler. Bu ikinci durum, onun daha önceki tazarru ve duâsında samimi olmadığı neticesini de doğurmaz. Dolayısıyla da tevbe etmesine mani hiçbir sebep yoktur.

Evet insan ne kadar günah işlerse işlesin ve tevbesi hangi sayıya varırsa varsın mutlaka yine tevbe etmelidir. Bu ifadeler kesinlikle işlenen günahı hafife alma ma’nâsına gelmez; belki tevbenin lüzumunu ve önemini işâretler. Sözün burasında önemli bir hususa da işâret etmeden geçemeyeceğim: Baştan beri bahis konusu ettiğimiz günah, hata ile işlenen günahlardır. Hata ile işlenen günahlarda ise, kasıt ve azim yoktur. Zaten insan bir müddet sonra aynı günahı işlemeye azimli ise onun dudaklarından dökülen sözler birtakım yalan laflardır.. ve kesinlikle tevbe değildir. Hukukta bile taammüden işlenen suçlara verilen ceza ile, hataen işlenen suçlara verilen cezalar, suçun cinsi aynı dahi olsa ayrı ayrıdır. Günahlar için de durum böyledir.

Bir de bu mes’eleyi, içinde bulunduğumuz şartlar açısından değerlendirmek yararlı olacak: Öyle bir toplum içinde yaşıyoruz ki, böyle bir toplumda insanın gözüne, kulağına tam hâkim olması oldukça zor, kasıt olmasa bile, her zaman hataların zincirleme birbirini ta’kip etmesi sözkonusudur. Bu durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak durmaktır. Buna “sedd-i zerâi” de diyebiliriz ki, kabaca bir ifadeyle: Fenalıklara giden yolları kapatmak, demektir. Esasen sedd-i zerâi Kur’ânî bir yoldur. Meselâ bir ayette “zina etmeyin” denilmemiş de, “zinaya yaklaşmayın” denilmiştir. Ve yine “yetim hakkını yemeyin” denilmeyerek “yetim malına yaklaşmayın” ifadesi kullanılmıştır. Bunlar ve benzeri ayetler bize, insan terbiyesinde sedd-i zerâinin önemini anlatması bakımından dikkat çekicidir. Evet, insan, işte bu yol ile kasden günah işlemeye karşı kapalı kalır. Hata ile meydana gelen açıkları da tevbe örter. Zannediyorum bu tür bir strateji tatbikiyle, hem günahlara karşı korunma hususunda hem de elde olmayan sürçmeler karşısında önemli bir adım atılmış ve problemin kısm-ı ekserisi çözülmüş sayılır.

Tevbenin şartları nelerdir?

Tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:

Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak, mutlaka sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenmelidir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddî ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı; yani elden geldiğince günahlar, hatta beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.

Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, rûhda bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, o sık sık ağzıyla tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız birkaç söz söylemekten ibaret sayılır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedâmet ve bu nedâmetle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki büklüm olmuşluğa bir iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak ızdırabın terennümüdür.

Ölüye Yasin okumanın hükmü nedir?

Açıklama: Bazıları Yasin suresinin manasında ölüyü ilgilendiren bir şey olmadığını dolayısıyla ölülere Yasin Suresinin okunmaması gerektiğini söylüyorlar. Buna nasıl cevap verilir?

Ölen insanın ardından Kur’an okunabilir, dua edilip sadakalar verilebilir. Hatim okuyup sevabını bağışlamada hiç mahzur yoktur. Ancak, kabrin başında hatimler dağıtıp okumaya ve 7. 42. 50. günlerde dua edip hatim indirmeye dair hadislerde hiçbir bilgi yoktur. Bunlar sonradan çıkmış adetlerdir. Peygamberimiz, hem cenazelerde hem de kabir ziyaretlerinde hep dua etmiştir. Bununla beraber bulunduğunuz yerlerde 7. 42. günlerde Kur’an okuyup meclis düzenlemek bir adet haline gelmişse, bunlara tamamen karşı çıkmamak, tebliğ ve irşad adına bunları kullanmak güzel olur. Karşı çıkarsanız toplumla çatışırsınız. Bununla beraber bu günlerde yapılan bazı aşırı hareketlere mani olmak, israfların ve aşırı harcamaların doğru olmadığını belirtmek gerekir.

Ölüm hastalığına tutulmuş bir insanın başında Yasin Suresini okumak sünnettir. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Onu (Yasin suresini) ölülerinizin (ölmek üzere olan bir hastanın) başında okuyun.” (İbn-i Mâce, Cenâiz 4; Müsned, 7/26–27) Ölüden maksat, pek çok âlimimize göre ölmek üzere olandır.

“Herhangi bir ölünün başucunda Yasin suresi okunursa, mutlaka Allah ona kolaylık verir.” (Suyuti, camiu’s Sagir, 7/38, Kenzu’l Ummal, 15/42186) Buradaki ölüden maksat yine ölmek üzere olan insandır. Ancak bazı âlimlerimiz, hadisteki “ölüleriniz” ifadesini, ölmüş olanlarınız şeklinde anlamışlar ve bu mesele günümüzde olduğu gibi halk arasında ölen insanların arkasından okuma şeklinde yerleşmiştir. Bunun, okuyan insan için sevaba medar olmasının yanında ölmüş insana da ulaşacağı Allah’tan ümid edilir. Allah’ın rahmeti geniştir.

Kunut duaları nelerdir?

اَللّهُمَّ إِنّاَ نَسْتَعِينُكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَسْتَهْدِيكَ وَنُؤْمِنُ بِكَ وَنَتُوبُ إِلَيْكَ وَنَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ وَنُثْنِي عَلَيْكَ الخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَلَا نَكْفُرُكَ وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ يَفْجَرُكَ

“Allah’ım! Biz senden bize yardım etmeni, bizi bağışlamanı, bize hidayet vermeni istiyoruz. Sana iman ediyoruz, sana tevbe ediyoruz, sana güveniyoruz, seni bütün hayırla övüyoruz, sana tevbe ediyoruz, sana şükrediyoruz, seni inkâr etmiyoruz. Sana isyan edip duranlardan ilişiğimizi keseriz.”

اللَّهُمَّ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُصَلِّي وَنَسْجُدُ وَإِلَيْكَ نَسْعَى وَنَحْفِدُ نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشَى عَذَابَكَ إِنَّ عَذَابَكَ بِالْكُفَّارِ مُلْحِقٌ

“Allah’ım! Biz ancak sana ibadet eder, sadece senin rızan için namaz kılar ve secde ederiz. Senin rahmetine kavuşmak için koşar ve çalışırız. Senin rahmetini umarız ve azabından korkarız. Muhakkak ki senin azabın kâfirlerin tepesine binecektir. “

Dua ederken medet ya Resûlallah demek doğru mudur?

Allah’ı hatıra getirmeden inayet diye, medet diye velinin kapısına gitmek bir bakıma şirktir. Ehl-i sünnetin akidesine göre bazı kimselerin insanlara inayet için el uzatması, teveccühü olabilir. Fakat bunların hepsi vesiledir, vasıtadır. Esas her şeyi yaratan Allah’tır,.  Allah bir kısım kimselere şefaat edecektir de Resûl-ü Ekrem aleyhisselâtü vesselam’ı vesile yapar. O’nu şefaat etme işiyle serfiraz kılar, şefaati da kendisi yapar. Mümin bunu düşünürken böyle düşünmelidir. İşte bu açıdan, bu hava, bu anlayış içinde “Medet ya Rasûlallah!” da şirk değildir. Ama Allah’ı hatırlamadan söylerse, bunda şirki hatırlatan eden bir hava vardır. (M. Fethullah Gülen)

Evet, “medet Ya Resûlallah” derken bu duygu ve düşüncelerle hareket etmek çok önemlidir. Her şeyin başında Allah vardır. Allahtan başkasından yardım istenecekse bu, yardım istenecek kişinin Allah indinde sahip olduğu makama hüsn-ü zanna binaen olmalıdır. Yoksa –hâşâ- Allah’ı unutup her şeyi, faydayı, zararı yaratılmış olana nispet etmek, şirk ifade eden bir davranıştır.

Salât-ı tefriciyenin önemi nedir? 4444 defa okumak şart mıdır?

Salât’ın çoğulu salavâttır. Peygamberimiz (s.a.s) için dua etmeyi ifade eder. Dualarda O’na hem salât, hem de selam okunduğu için buna “salât ü selam” denir. “Salât-ı tefrîciye” ise, sıkıntılardan kurtulmaya vesile olması için okunan ve farklı cümlelerden oluşan salât ü selam demektir. Daha çok Fas ve çevresinde meşhurdur ve buna “salât-i nâriyye” de denir.

Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyrulur: “Allah da melekler de o Nebiye salât ederler, ey müminler, siz de ona salât edin, bol bol selam gönderin”. (Ahzâb Suresi 33/56). Allahın ona salât etmesi, onu bağışlaması, meleklerin salât etmesi bağışlanmasını dilemeleri, müminlerin salât etmesi de derecesinin yüceltilmesi için dua etmeleri anlamına gelir. Buna göre Peygamberimize salât ü selam okumamız bize Allahın bir emridir.

Hz. Peygamber de müminlerin kendisine salât ü selam okumalarını ister ve “sizin bana okuyacağınız salâtı, Allah on katıyla size iade eder” buyurur.

Sıkıntılarından ötürü Peygamberimize salât ü selam okuyup dua ederek Allahtan tefric (yani sıkıntılarının defedilmesini) istemek meşrudur ve umulur ki, Allah O’nun hatırına bu duaları daha çabuk kabul eder. Yeter ki, isteyen O’ndan değil, Allahtan istemiş olsun. Çünkü Allah bizim günde kırk defa, “Ya Rab, sadece senden yardım isteyeceğim” ahdini tekrarlamamızı ister. Ama biz biliyoruz ki, O (c.c), resûlünü çok sever ve bizim de onu sevmemizi ister. Biz de eğer sevdiğimizi ona salât ü selam okuyarak gösterir ve bunu vesile tutarak da Allahtan muradımızı istersek daha hızlı kabul olacağını ümit edebiliriz.

Ona nasıl, yani hangi cümlelerle salât ü selam okumamız gerektiği konusunda ise belirleyici bir emir yoktur. Herhangi bir salât ve selam kipini kullanabiliriz. Ama Allah Rasulü Efendimiz (s.a.s) nasıl salât okuyalım sorusuna, bizim namazlarda okuduğumuz “salli… ve barik” dualarını öğreterek, böyle söyleyin diye cevap vermiştir. Yani bu dualar salât ü selamın en güzelidirler diyebiliriz. Ama Efendimizin bunları öğretmiş olması, başka cümlelerle salât okunamaz anlamına gelmediği için herkes çok farklı cümlelerle salât ü selamlar okumuştur ve bunların okunamayacağını da kimse söylememiştir. Çünkü önemli olan, ona salât ü selam okumaktır, bunun hangi cümlelerle olması gerektiği ayrı bir meseledir. Ama elbette aşırılık içeren ifadelerle salât ü selam okunmaz.

“Salât-i tefriciye” olarak bilinen salât ü selam cümleleri ise hadislerde bulunmamaktadır. Sadece bazı Şia kitaplarında ve Mağripte yazılmış dua kitaplarında yer almaktadır. Bizde dua kitabı yazanlar da bunu oralardan almış ve kitaplarına koymuşlardır. Bu duanın ilk defa kim tarafından yapıldığını bilemiyoruz. Fakat bu duanın ve okunma sayısının keşfen öğrenilmiş olması mümkündür.

Tefsir sahibi Kurtubi’nin (4444) defa okunması halinde kabul olacağı yönünde bir ümidi vardır. Ancak bu da bir ümittir. Bu miktarı bulan okumalar mutlaka kabul olur, bu sayıya ulaşamayanlar ise redde uğrar demek değildir. Nitekim günde 41 defa, 21 defa okumalıdır, diyenler de olmuştur. Duadır bu.. Az da okunsa çok da okunsa okuyanlar boş kalmazlar, dünyevî istekleri yerine gelmese de uhrevî sevabını kazanırlar.

İstihare duasını açıklar mısınız?

“Allâhümme estehîruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudratike ve es’elüke min fadlike’l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemu ve lâ a’lemu ve ente allâmu’l guyûb. Allâhümme inkünte ta’lemu enne hêze’l-emra hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî ev âcili emrî ve êcilihî. Fekdurhu lî ve yessirhu lî sümme bârik lî fîhi. Ve in künte ta’lemu enne hâza’l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî ev âcili emrî ve êcilihî f’asrifhu annî va’srifnî anhu ve’kdur liyel hayra haysü kâne. Sümme ardinî bihî” (Buharî, Teheccüt, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; Tirmizi, Vitr, 18; İbn Mace, Akâme, 188; Ahmet b. Hanbel, 3/ 344).

“Ey Allah’ım, ilmine güvenerek Senden hakkımda hayırlısını istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Sınırsız lütfundan bana ihsan etmeni istiyorum. Ben bilmiyorum, ama Sen biliyorsun, ben güç yetiremem ama Sen güç yetirirsin. Ey Allah’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, dünyam ve geleceğim açısından hayırlı olacaksa, bu işi benim hakkımda takdir buyur, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle. Yok, eğer benim dinim, dünyam ve geleceğim için kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayırlı olan her ne ise Sen onu takdir et ve beni hoşnut ve mutlu eyle!” Bu duanın peşinden ihtiyacını arz eder.

Dua ederken elleri ters çevirmenin hükmü nedir?

Dua esnasında elleri yukarı çevirmek sünnettir. Hikmet açısından düşünüldüğünde, elleri yukarı kaldırmak istemek manasınadır. Birinden bir şey isterken eller açık tutulur, yukarı kaldırılır veya uzatılır. Bu psikolojiyi vermek için şekil olarak en uygun hal elleri açmak ve kaldırmaktır.

Elleri birleştirerek de dua edilir. Nitekim Peygeamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, her iki şekilde de dua etmiştir. Fakat bilinen ve yaygın olan en meşhur dua şekli, ellerin birbirinden ayrı şekilde ve yukarıya açılarak yapılmasıdır.

Şafiîler, korku hallerinde veya korkulacak bir husus hakkında dua ederken ellerini ters çevirirler ve bunu sünnet kabul ederler. Kaynak olarak da “Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü vesselam, Allah’tan bir şeyin olmasını istediği zaman ellerinin içini yukarıya çevirirdi. Ancak bir şeyden sakınacağı zaman ise ellerinin içini aşağıya çevirirdi.” (1) hadisi şerifine dayanırlar. Hanefiler ise avuç içinin aşağıya çevrilmesini sadece yağmur duasına has görürler ve konuyu umumileştirmezler. Dolayısıyla ellerini dua ederken aşağıya çevirenler, Şafii mezhebine uymuş oluyorlar ve bir sünnet sevabı kazanıyorlar.

Hem yukarıda beyan edilen hadisi şerif hem de yağmur duasında Efendimizin ellerini ters çevirmesi, bazı şeylerden Allah’a sığınırken veya bazı şeyleri isterken ellerin çevrileceğine dair bir kaynak/delil teşkil etmektedir. Salâten tüncînâ’da geçen “ve’l-âfât” kısmında ellerin ters çevrilmesinin dayandığı nokta da budur.

Burada bir hususu hatırlatmakta fayda var: Elleri kaldırmak veya ters çevirmekle beraber esas önemli olan, sinelerin ve kalplerin Allah’a açık olmasıdır. Selametle kalın..

1- Ahmed b. Hanbel 27/98; Mecmau’z- zevaid, 10/168; Cemu’l-fevaid, 2/618; el-Fethu’l-kebir, 2/357; Ayrıca bakınız: Nevevî, el-Minhâc, 6/190; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 2/518

Büyük zatlara nasıl dua edilebilir?

Açıklama: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabe efendilerimizden dua talebinde bulunur muydu? Sahabe efendilerimiz ne şekilde dua ederlerdi? Üstad hazretlerine talebeleri nasıl dua ederlerdi? Muhterem zatlara ne şekilde dua edilmeli?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti Ömer hacca giderken ondan dua istemiştir. Bu örneklerin sayısı az olsa da bir örnek olarak, Efendimizin, başkalarından dua istediğini anlamış oluyoruz. Sahabe Efendilerimizin, Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hakkında nasıl dua ettiklerine dair açık bir örnek bilmiyoruz ancak salat ü selam getirmek, Efendimize yapılacak en güzel duadır. Kur’an’da yer alan tavsiye de budur. Efendimiz aleyhissalatü vesselam’ın adının her anıldığı yerde salavat getirmeyi farz, vacip görenler olmuştur. Biz bu emrin farz olduğunu düşünmesek de yine de Efenidimize vefamız ve O’nun bize şefaat edebilmesi için bir vesile olarak salavata önem veririz ve adı anılsın anılmasın elden geldiğince çokça salavat getiririz. Salavat aynı zamanda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bizimle irtibat kurması için bir yoldur. Biz salavat getirmek suretiyle, ümmetini çok düşünen o Zatı rahatlatmış oluruz.

Talebelerinin, Üstada nasıl dua ettiklerini Lahikalarda görmek mümkündür. Ömrünün uzun olması, hizmetlerinin, bereket ve feyizlerinin devamı, korunması, muvaffakiyeti için dua etmişler.

Büyük zatlar için dua ederken, onların günahlarının bağışlanmasını telaffuz etmek belki adab olarak uygun olmayabilir. Çünkü büyük zatlar her ne kadar Peygamberler gibi masum olmasalar da Allah’ın farklı bir koruması altındadırlar. Yani “masun”durlar. Dolayısıyla kendilerine günah isnadına düşmeden, onların dualarının kabul, endişelerinin izale edilmesi, ömürlerinin uzun olması, hizmetlerinin bereketli kılınması, tabilerinin, talebelerinin artması, kem gözlerden, düşmanlardan korunması, muhafaza edilmesi vs. için dua edilebilir ve edilmelidir de.

Sevdiği kıza kavuşmak için dua etmek uygun mudur?

Sevmek insani bir duygudur. Bu açıdan insanın içinden birine karşı sevgi duyması günah değildir. Günah olan haddi aşmak ve meşru olmayan yollara başvurmaktır. Allah (c.c) sevgiyi insanın içinde dercetmiştir.

Her şeyin bir ölçüsü ve kuralı olduğu gibi sevginin de kuralları olmalıdır. Her insan sevebilir. Fakat sevginin de bir zamanı olmalı. Hissilikle hareket edip zamanında dünyada en sevdiği insan olarak gördüğü mahbubunu mahkeme salonlarında hakaret ederek terk edenler çoktur. Her ne kadar gönül ferman dinlemese de dinine bağlı ve takvalı bir genç her zaman ve zeminde iffetini korumasını bilmelidir. Bu sınırları koruduktan sonra kişinin Allah’a kendisi için hayırlısını istemesi daha güzeldir. Biz insanlar hangi insanın bizim için daha hayırlı olduğunu bilemeyiz. Öyleyse bu mevzularda, işi gevşetmeden olgun bir mü’mine yakışır bir ciddiyetle hareket etmelidir. Bu türlü konularda sınırlar aşılabilmektedir. Çoğu kez çok saf duygularla başlayan bu ilişkiler ne yazık ki zamanla fesada girip bozulmakta ve ilk safiyet korunamamaktadır. Binaenaleyh, iş eğer çok ciddi olarak düşünülüyorsa bunu ailelere açıp bunu daha sağlam bir zemine oturtmak daha sağlıklı olacaktır. Seven insan hadislerde de anlatılmış ve seven bir insan için bakın Efendimiz (s.a.s) ne buyurmuştur.

“Âşık olup bunu gizleyen ve bu şekilde ölen şehittir.” (Münavî, Feyzu’l-Kadir, 6/180).

Bu hadiste geçen aşktan murat, Allah aşkı olabileceği gibi, iffet ve haysiyet içinde samimi duygulara dayanan insan aşkı da olabilir. Gerçekten âşık olan kişinin, sevdi­ğini görme, ona kavuşma, bir şeyler söyleme, beraber bulunma, hatta sahip olma vb. arzularına karşı koyması; hele bunları, iffet ve haysiyetin ayaklar altına alındığı, çağ dışı sayıldığı, aksinin revaçta olup teşvik edildiği bir dö­nemde, Allah kor­kusu, şeref ve haysiyetini koruma endi­şesi ile yapması hem zor hem de alkışlanacak bir durum­dur. Nefsin bu tür arzu­larına karşı gelmenin, cephede düşmanla savaşmaktan daha çe­tin bir mücahede olduğu, özellikle yaşayanlar tarafından vur­gulanmaktadır. Kur’an­’da geçen Hz. Yusuf kıssası da bu­nun en çarpıcı ör­nek­lerindendir. Bir tarafta kölesine âşık olan vezirin hanımı Züleyha ve ona sahip olmak için baş­vurduğu ent­rikalar, diğer taraftan olayı tenkit ettikleri için sınava çe­kilen kadınların parmaklarını doğraması, işin ne kadar zor ve kar­şı konulamaz olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Yu­suf’u da, Allah’ın yardımıyla gördüğü burhan kur­tarmıştır. Onunki aşk değildi fakat insan olması itibariyle büyük bir imtihan yaşadığı muhakkaktı ve o (a.s), bu imtihanı aşarak bizlere örnek oldu.

Allah aşkına gelince o, diğerinden çok farklı ve daya­nıl­ması adeta imkânsız bir gönül yangınıdır. Daha çok tasavvuf ehlinin üzerinde durduğu bu aşk, Allah sevgisi­nin son basa­mağı olarak görülmektedir. Bu aşk halk na­zarında bazen kişiyi deli, çılgın, mecnun vb. niteliklerle nitelendirmeye ka­dar götürür; evi, barkı, eşi, dostu, ço­cukları, kısacası dünya ve içindekileri terk etmeye neden olabilir. Çünkü âşık olanın nazarında sevgiliden başkası yoktur veya görünmez. Tasav­vuf ehline göre kâinatın ya­ratılış nedeni aşk olduğu gibi ayakta durma nedeni de aşktır.

Kişi bu iki aşktan hangisine tutulursa tutulsun, ciddi bir imtihan ve zorluk karşısındadır. İşte bu durumdaki şahsın duygularına sahip çıkması, iffet ve haysiyetini ko­ruması ve konuyu kimseye açmadan aşkıyla vefat etmesi, Hz. Peygamber’in ifadesiyle onu şehitlik mertebesine çı­kar­mak­ta­dır.

O kızı size –tabii ki Hak nezdinde uygunsa- eş yapmasını Allah’tan isteyebilirsiniz. Ancak, sizi tanıyan ve hakkınızda hayır düşünen insanlarla istişare etmeniz, evlenecek durumunuz henüz yoksa sabretmeniz bu duanızdan daha önemlidir. O kız sizin için uygun olabileceği gibi olmayabilir de. Hatta başınıza dert bile olabilir. Öyleyse Allah’tan hayırlısını istemeli, hayır şer dengesini tam bilemediğimiz, tahminimizin galip olmadığı durumlarda ısrar etmemeliyiz. Yoksa aksiyle tokat yeme ve ısrarla istediğimiz şeylerle imtihan olma ihtimalimiz vardır. Birisiyle evlilik, zenginlik, bir yere tayinin çıkması, bir vazifeye getirilme gibi hususlar bahsettiğimiz imtihan sebeplerine birer örnektir.

Dua ederken önemli zatları vesile kılmakta mahzur var mıdır?

Dua, ruhun gıdasıdır, bu gıda ruha fasılasız verilmelidir. Dua, iradeyi kanatlandıran bir büyüdür; ona devam edenlerden başkası da, onun bu güçlü sırrını anlayamaz. Dua, sebep ve vasıtaları aşarak, hem Allah’ın kudretine itimadı, hem de beşerî zaafı ilândır. Duaya musallat en tehlikeli virüs, sebeplere tesir-i hakikî vermektir. Bu virüsü kapmış ruh, “ekstra” tedavi ister.

Kur’ân-ı Kerim’de Hak Teâlâ kendisine nasıl dua edileceğini kullarına öğretir, resullerinin dualarını bize haber verir. Müminler önce bu dualara bakmak ve böyle dualarla Allah’ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah’tır. “… Ey rabbimiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma… ” (Bakara Suresi, 2/286) Eyüp aleyhisselâm, “Ya Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Hâlbuki sen merhametlilerin merhametlisisin.” (Enbiya Suresi, 21/83) İşte bunun gibi Kur’ân’da geçen dualar bize nasıl dua edeceğimizi göstermektedir.

Dua esnasında bu şekilde bazı yüce şahsiyetleri aracı yaparak Allah’a yalvarmaya, O’ndan bir şeyler istemeye “tevessül”  diyoruz. Bu meselenin, öteden beridir ulema arasında münakaşası yapıla gelmiştir.

Dua konusunda bahsettiğiniz meseleyi iki yönüyle ele alacak ve bir yönüyle ‘böyle bir şey olmaz’ derken diğer yönden bunun mümkün olduğunu izah edeceğiz. Cenâb-ı Hak, nasıl Zâtında, fiillerinde ve icraatlarında birdir; öyle de insan, O’na mukâbil kulluğunu birleme mecburiyetindedir. Zaten bütün namazlarımızda Fâtiha’yı okurken aynı şeyleri söylemiyor muyuz? “Sadece Sana kulluk eder ve istediğimizi de sadece Sen’den isteriz.” Bunun manası, aradaki bütün vasıtaları silerek Rabb’e muhatap olmaktır. Yani her Müslüman istediği zamanda ve mekânda hiçbir vasıta kullanmadan doğrudan Allah’a dua edebilir, niyaz ve münacatta bulunabilir. Bunu, kılacağı nafile namazlarıyla yapacağı gibi ellerini kaldırıp dua ve yakarışla da yapabilir. Bu manada kul ile Allah arasında hiçbir vasıta yoktur. Kul, kimsenin tavassutuna ihtiyaç duymadan kul-Rab münasebeti içinde Allah’a teveccüh edebilir.

Meselenin diğer yönü olarak tevessülün mümkün ve caiz olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunun örneklerine İslam’ın ilk devirlerinde de rastlıyoruz. Buna örnek olarak; Hz. Ömer devrinde meydana gelen bir kuraklık esnasında, Hz. Ömer’in gidip Hz. Abbas’ın ellerinden tutarak Allah’a şöyle yalvardığını görüyoruz; “Allah’ım biz hayatta iken, Resulü’nün aziz varlığını şefaatçi yapar ve isteyeceğimizi O’nun adına isterdik. Fakat artık O aramızda değil. Ancak bugün Sen’in huzuruna, Habibinin amcasıyla geldim. Şu el hürmetine bize yağmur ver!” Sahabi der ki, daha elleri havadan inmemişti ki gökten sağnak sağnak yağmur boşalmaya başladı.

Diğer bir örneği de Efendimiz zamanından verelim; Gözleri görmeyen bir zât, Allah Resûlü’ne gelerek, gözlerinin görmesi için dua istedi. Allah Rasûlü de ona: “Gidip iki rekât namaz kılmasını ve namazın ardından da Allah Resûlü’nü vesile yaparak gözlerinin açılması için dua etmesini” söyledi. Bu adam denilenleri yaptı ve gözleri birden açılıverdi…

Sonuç olarak şunu söylememiz mümkündür; kendisiyle tevessül edilen şahıslar esas gaye ve maksat yerine geçirilmediği ve onların sadece bir vesile ve vasıta olmaktan öte hiçbir salâhiyetlerinin bulunmadığı unutulmaz ve bütün bunlarda Meşîet-i İlâhînin (Allah’ın dilemesinin) esas olduğu nazardan kaçırılmazsa tevessül vardır ve olmuştur. Nitekim yukarda misâllerini arzettik. Bunun şirkle, uzaktan-yakından herhangi bir alâka ve irtibatı da yoktur. Ancak her masûm düşüncenin sû-i istimali mümkün olduğu gibi, bunu da kötüye kullananlar olabilir. Fakat onların bu art niyeti, tevessülün zatında masûm bir hareket oluşuna asla zarar veremez. Böylece tevessül ettiğimiz şahısları kendi duamıza iştirak ettiriyor ve böyle birçok ağızdan yapılan duâların Allah katında kabul görmesinin daha kuvvetli olduğuna inanıyoruz. Böyle bir tevessülde de bereket umuyoruz.

Bunu bir manada, tıpkı bir padişahın veya yüksek bir makamda bulunan bir kişinin huzuruna çıkıp herhangi bir ihtiyacını arz edecek kimsenin, huzura çıkmadan o zat katında tanınan, değerli birinin referansını kullanmasına benzetebiliriz.

Uygun isteme şeklini de kısaca söylemiş olduk. Bununla beraber duada uygun zaman ve mekânlar gözetilmeli, özellikle Cuma günü ve gecesi, farz namazların peşi, seher vakitleri, kandil geceleri iyi değerlendirilmelidir. Duada devamlık ve ısrar olmalıdır. Bunun yanında duanın, gönülden ve içten gelerek yapılmasına dikkat edilmeli, dua esnasında gaflet halinde bulunmaktan kaçınmalıdır. Ve dualarımızda başkalarına da yer vermeli, özellikle duasının makbul olacağına inandığımız kimselerden de dua istenmelidir. Ayrıca yolculukta ve yağmur yağarken yapılacak duaların da makbule karin olacağı nakledilmektedir. Kişi dua ederken kendi acizliğini düşünmeli, diğer yandan Ganiyy-i Mutlak olan bir Rabbe dua ettiğini bilmeli ve duasının kabul olacağına inancı tam olmalıdır. Bu manada kulluğun önemli bir ibadet olduğunu ve sadece namazların arkasına sıkıştırılmasının doğru olmadığını hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.

Duaları belirli sayılarda okumak doğru mudur?

Açıklama: Bazı dua kitaplarında belli duaların belli sayılarda okunması gerektiğini görüyoruz. Mesela salât-ı terficiye için 4444 kez okunması gerektiğinden bahsediliyor. Dinimizde duaları bu şekilde belli sayılara bağlamak doğru mudur?

Kaynağı ve sayısı hadislerde belirtilen bazı dua şekilleri vardır. Mesela, herkesin bildiği ve namazlardan sonra çekilen tesbihler (33’er defa sübhanallah, elhamdülillah, Allahu Ekber), ihlâs suresinin üç defa okunması yine günde yüz veya yetmiş defa tevbe-istiğfar çekilmesi gibi, hadislere ve Efendimiz’in (s.a.s) uygulamalarına dayanan dua şekilleri bulunmaktadır. Bunların hepsi temel kitaplarda geçmektedir. Bunun dışında yine maneviyat önderlerinin kendilerinin Efendimiz’den (s.a.s) tevarüsle veya keşfen yapmış olduğu duaların olduğu bilinmektedir. Bu zatlar kendi keşifleriyle bazen bu dualar hakkında sayı vermektedirler.

Rivayetlerdeki sayıları şu şekilde değerlendirmek de mümkün olabilir. Nasıl ki bir doktor hastasına verdiği ilacın kullanım şeklini belirler, mesela günde 3 defa, 5 defa gibi, Efendimiz (s.a.s.) ve O’nu takip eden bazı mânâ hekimleri de bazı duaları okumak için belli sayılar vermiştir. Mesela, öğle namazının 10 rekât olup, akşam namazının 5 rekât olmasını neyle açıklayabiliriz. Bunların hepsinin mahiyetini bilmediğimiz farklı hikmetleri vardır. Bunlar Allah’ın rahmetine bir davetiye olabilir. Her ne kadar böyle olduğuna dair bir bilgimiz yoksa bile akla yaklaştırmak için bir misal verebiliriz. Allah’ın şifa vermesi için ilaç, şifreyle kilitli bir kapının arkasında olduğunu düşünürsek, bu sayılar o kilidin şifresi olabilir. Allah eğer şifa ve çözümü bu sayılara koymuşsa –kimse bunu ve aksini kesin olarak söyleyemez- sonuç almak mümkün olur.

Bunun yanında bunlar aynı zamanda tecrübe edilmiş ve neticesi de genelde müspet olarak alınmış şeylerdir. Netice olarak bunları yapmakla Allah’tan bir şeyler isteniyor.

Salât-ı tefriciyeye gelince o, Peygamberimiz (s.a.s) için dua etmeyi ifade eder. Biz bu duayla Allah Resulü’ne salât u selam getiriyoruz. Bunu, bizden Allah istiyor: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzab Suresi, 33/56) Allah’ın salât etmesi, Efendimiz’i bağışlaması; meleklerin salâtı, O’nun için af dilemeleri; mü’minlerin getirdikleri salât u selam ise Allah Resulü’nün (s.a.s) derecesinin yükseltilmesi için duadır.

Sıkıntılarından ötürü Peygamberimize salât ü selam okuyup dua ederek Allah’tan sıkıntıların defedilmesini istemekte bir mahzur yoktur ve Allah’ın Efendimiz hatırına bu duaları daha çabuk kabul edeceği umulur. Burada unutulmaması gereken Allah’tan başkasından istememektir.

Bu sayılar hak dostlarından rivayet edilmekle bir manaları olsa bile bunlara kutsallık verip her şeyi bu sayılardan beklemek ve sadece bu salât u selam ve duaları okumak pek yerinde bir davranış değildir. Bu sayıların bazılarının Efendimiz’e nispeti, bazılarının da büyük zatlarla irtibatı vardır. Bunları tamamen reddetmek bir yanlış olduğu gibi her şeyi bu sayılarda zikirden beklemek ve asıl şifa veren Allah’ı unutarak bunlara sarılmak da şirke dahil olabilecek durumlardır.

Ezan duasının hükmü nedir ve cemaatle okunması bidat mıdır?

Ezan duasını okumak sünnettir. Delili ise şu hadis-i şeriftir: “Hazreti Cabir’den (r.a) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Kim ezanı işittiği zaman: “Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e vesileyi ve fazileti ver. Onu, kendisine vadettiğin makam-ı mahmuda ulaştır” diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacip olur.” (Buhari, Ezan 8)

Ezan duasının cemaatle yapılmasına dair bir uygulama yoktur. Fakat cemaat, ezandan sonra yapılması sünnet olan bu duayı bilmiyorsa bir kişinin bu duayı sesli olarak okuması ve zamanla cemaatin de bunu ezberlemesi hoş karşılanan bir davranıştır.

Kekemelik için hangi duayı yapabilirim?

Hayat bir itmihandır. Bu imtihanda yaşanan her türlü zorluk, karşılığında sevaplar getirir ve ahirete yatırım olur. Konuşmak bir nimet olsa da konuşamamanın da kendine göre nimetlik yönleri vardır. Mesela gereğinden fazla konuşmazsınız, gıybet etmezsiniz..vs. Böylece başkalarının dilleriyle kaybettiği bu imtihan dünyasını siz dilinizle kazanmış olursunuz. Bununla beraber, kekemelik için özel bir dua bilmiyoruz ancak Taha suresinin 25, 26, 27 ve 28. ayetlerini okumanız mutlaka faydalı olur. Allah acil afiyet ve sabr-ı cemil versin inşaallah.

Esmâ-i Hüsnâyı burçlara göre mi okumak gerekir?

Burçlara veya karaktere göre esmâi hüsnâ okunması gerektiğini söyleyenler vardır. Bu söylenenlerin mutlaka bir yeri vardır. Ancak bizim kanaatimiz, Esmâ-i Hüsnâ’nın hepsinin her zaman okunmasıdır. Zira her bir ism-i şerifin insan üzerinde ayrı bir etkisi, farklı bir tecellisi vardır. Hatta bu isimlerin ebced hesaplarına göre okunması daha iyidir. Çünkü bu ebcedler birer anahtar mesabesindedir. Açtıkları kapılar vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kalbin Zümrüt Tepeleri adlı eserinin dördüncü cildinde Esma-i Hüsna yazısı vardır. Genel, özetleyici ve doyurucu bilgi için oraya müracaat edebilirsiniz.

Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriyya aleyhimesselam çocuk isterken nasıl dua etmişlerdir?

Hz. İbrahim aleyhisselam çocuklarının olması için şu şekilde dua buyurmuştur:

“Yâ Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!” (Saffat suresi, 37/100)

Hz. Zekeriyya aleyhisselam da şu şekilde duada bulunmuştur:

“Yâ Rabbî, bana Senin tarafından tertemiz, hayırlı zürriyet ihsan eyle! Şüphesiz ki Sen duaları işitip icabet edersin.” (Âl-i İmran suresi, 3/38).

İşlerim hep ters gidiyor, dua olarak ne okuyabilirim?

Birincisi her şey imtihandır, bunu unutmayın.

İkincisi, olaylara bakış açınızı değiştirmeye çalışın. Mesela hep güzel görmeye, güzel yorumlamaya gayret edin. Göreceksiniz dünyanız farklı bir boyuta girecektir.

Üçüncüsü her gün fetih suresi, inşirah suresi okuyun, Ya Fettah çekin, Rabbişrahli sadri duasını da dilinize alıştırın. Bir de Efendimiz tarafından bir sahabiye öğretilen üzüntüye, fakirliğe, tembelliğe karşı okunması tavsiye edilen duayı sabah ve akşam namazlarından sonra okuyun.. İnşaallah sadrınız, sineniz, kısmetiniz ve işleriniz açılacaktır. Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, mescide girdiğinde Ebu Ümame isminde Ensar’dan bir sahabinin mahzun bir şekilde oturduğunu gördü ve sordu: “Namaz vakti değil, neden bu saatte buradasın” Ebu Ümame, “Ya Resulallah, içimde bir sıkıntı var ve borçluyum” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü “Sana, üzüntünü giderecek, borcunu ödemene vesile olacak bir dua öğreteyim mi?” buyurdu. Evet diyen Ebu Ümame’ye sabah akşam okuması için şu duayı talim etti:

اَلَّلهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

Manası: Allahım, üzüntüden kederden, acizlikten tembellikten, korkaklıktan cimrilikten, borç altında kalıp ezilmekten ve insanların beni ezmesinden sana sığınırım. (Ebu Davud, İstiaze)

Dördüncüsü, iyiliklerden şüphe etmeyin ve geri durmayın. İyilik iyiliktir ve kayda geçmektedir. İnşaallah ötede birer mükafaat olarak önünüze çıkacaktır.

Beşincisi, dost meclislerinden ayrı kalmayın. O meclisler, sohbetler, müzakereler mutlaka sizi rahatlatacak ve üzerinize huzur yağacaktır.

Altıncısı, netice itibariyle her şeyin  yine bir imtihandan ibaret olduğunu unutmayın..

Celcelutiye nedir, sahih midir?

Açıklama: Üstad Hazretlerinin, Hazreti Ali Efendimizin Celcelutiyesinden istifade ettiğini, hatta bazı sıkışık zamanlarda onun vesilesiyle kurtulduğunu söylüyorlar. Celcelutiye nedir, sahih midir?

Celcelutiye, Hazreti Ali Efendimiz’in şerh ettiği, Arapça, içinde yer yer Süryanice kelimeler de bulunan bir kaside, bir duadır. Temel itibarıyla, İbni Arabi’nin “Fütuhu’l Gayb”ı, Mevlana’nın “Mesnevi” si gibi ilhama dayanır. Yani Peygamber Efendimizin telkinat ve ilhamlarına bağlı konuşulduğu ve hadisler de vahiy kaynaklı olduğu için Celcelutiye de netice itibariyle vahiy kaynaklıdır. İçerisinde pek çok gaybi haber vardır. Bediüzzaman gibi Hazreti Ali’yi üstad gören, ondan manen ders alan büyükler, elbette Hazreti Ali’nin kasidesinden kendilerine işaret çıkarırlar/çıkarmışlardır. Yalnız bunlar ilhamla veya rüyayla bilinebilir. Aşağıdaki metin, bu tür işaretlere bir örnektir:

Hem sair işaratın karinesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem’alar’a başka bir tarz-ı ibare ile îma ederek; Lem’aların en parlağının te’lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve idamdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yı mecazî ve mefhum-u işarî ile, Hazret-i Ali (R.A.) kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek; وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ yani “Ya Rab! Beni kurtar, eman ve emniyet ver” diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde idam ve uzun hapis tehlikesi içinde te’lif edilen Yirmidokuzuncu Lem’anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delalet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işaret eder.

Hem Otuzuncu Lem’a namında ve altı nükte olan risâle-i esmaya bakarak وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَىdeyip, sair işaratın karinesiyle, hem yirmi dokuzuncu Lem’aya takib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma lafzında tevafuk karinesiyle, hem teşettüt-ü hale ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun te’lifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) lisanıyla kendine dua olan وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْyani “İsm-i a’zam olan o esma risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perişaniyetten hıfz eyle ya Rabbi”meali, tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali (R.A.) ise gaybî işaret eder diyebiliriz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi/Sekizinci Şua).

Arkadaşımın hidayeti için dua ediyorum ama niçin kabul olmuyor?

Her duanın cevabı vardır. Bazı duaların neticesi hemen ve istendiği şekilde ortaya çıkmaz. Böyle durumlarda, duama cevap verilmedi dememeli, fakat herhalde daha vakti gelmedi diye düşünmeli ve duaya devam etmeli.

İkinci bir mesele, dua bir ibadettir. İbadetlerimizde nasıl hemen karşılık beklemiyor, ahirete bırakıyorsak, dua da öyledir. Diğer türlü pazarlık olmuş olur Allah ile..

Üçüncüsü, dille yapılan dua ile beraber fiilen de yapılacak dualar vardır. Bunlar birleşirse dua kabul olur. Dilinizle yaptığınızı fiilinizle desteklemiyorsanız hemen karşılık beklemeye hakkınız yok demektir. Yani fiilen hidayetini istediğiniz şahsa bir şeyler yapmalı, onunla ilgilenmelisiniz… Bunu yapıyorsanız, yapmaya devam edin inşaallah.

Dördüncüsü, hidayet Allah’tandır. Biz çalışır, çabalarız dua ederiz fakat Allah hidayet vermeyeblir. Bu konuda pazarlık yapma, şikâyet etme hakkımız yoktur. Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) öz amcasının kırk yıl Efendimize yardım ettiği halde hidayete eremediğini biliyoruz.. Öyleyse çalışmaya ve duaya devam edelim, neticeyi Allah’a bırakalım.

Dua konusunda Bediüzzaman Hazretlerinin 23. Söz, 2. Mebhas’ın sonunda çok güzel açıklamaları vardır. Müracaatınızı tavsiye ederiz.

Toplu zikir bidat midir?

Darimi’de geçen rivayet şöyledir:

Amr b. Yahya babasından, o da kendi babasından rivayet ediyor:

Biz, sabah namazından önce Abdullah b. Mes`ud`un kapısının önünde oturuyorduk, çıkınca beraber mescide gidecektik, yanımıza Ebu Musa el Eşari geldi ve “Ebu Aburrahman henüz evinden çıkmadı mı? diye sordu? O`na “Hayır, çıkana kadar bizle otur” dedik. Sonra Abdullah ibnu Mes`ud çıktı ve topluca ona yöneldik. Ebu Musa ona dedi ki: “Ey Ebu Abdurrahman, mescitte bilmediğim bir şey gördüm ve elhamdulillah bu gördüğümü ben hayır zannediyorum.” . Abdullah b. Mes`ud “O gördüğün nedir?” diye sordu. O da, “Eğer yaşarsan sen de göreceksin…” “Mescitte halkalar şeklinde oturmuş namazı bekleyen bir topluluk gördüm, her halkada bir adam vardı ve halkadakilerin ellerinde taşlar bulunuyordu. O adam `yüz kere tekbir edin` diyor tekbir getiriyorlar, `yüz kere lâ ilâhe illâllah deyin diyor onlarda lâ ilâhe illâllah diyorlar, `yüz kere tesbih edin` diyor tesbih ediyorlardı.” Abdullah b. Mes`ud peki, sen “Onlara ne dedin?” diye sordu? Ebu Musa da “Onlara bir şey demedim, senin görüşünü veya emrini bekledim.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdullah b Mes`ud “Onlara günahlarını saymalarını emretmedin mi, ve hasenatlarının zayi olmayacağını söylemedin mi?” dedi. Sonra bu halkalardan birinin başına hep beraber gidip, durduk. Abdullah b. Mes`ud halkadakilere şöyle dedi: “Sizler ne yapmaktasınız, bu gördüklerim de nedir?” “Ey Ebu Abdurrahman, bu taşlarla tekbirlerimizi, tehlillerimizi ve tesbihlerimizi sayıyoruz. Bunun üzerine İbn Mesud “Günahlarınızı sayın, ben size garanti ederim ki hasenatınızdan bir şey eksilmeyecek. Yazıklar olsun ey ümmet-i Muhammed ne çabuk helak oldunuz! İşte onlar Nebi -sallallâhu aleyhi ve sellem- in sahabesi, aramızdalar ve bakın (kullandığı) elbiseleri, kapları henüz eskimedi bile.. Nefsim elinde olana yemin ederim ki siz ya Muhammed`in dininden daha iyi bir din üzeresiniz ya da dalâlet kapısını açmaktasınız.”

– Halka da olan insanlar da “Vallahi ey ebu Abdurrahman biz hayırdan başka bir şey yapma niyetinde değildik.” dediler. Bunun üzerine İbn Mesud: “Nice hayır isteyen vardır ama ona muvaffak olamaz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir kavimden bahsetti ki onlar Kur`an okuyacaklar boğazlarından geçmeyecek. Allah`a yemin ederim ki bilmiyorum belki de onların çoğu sizdendir” dedi ve onlara sırtını dönüp gitti. Amr bin Seleme diyor ki: “O halkadakileri, Nehrevan günü ( Haricilerle yapılan savaşta), haricilerin safında onlarla beraber bize karşı kılıç sallarken gördük.” (Darimî, Sünen 204; Müsnedü’s Sahabe)

Bu rivayette, Abdullah ibni Mesud’un tenkit ettiği şey, yapılan toplu zikir değil, zikir çekenlerin kendisidir. Çünkü zikir çekmeyi kerih görseydi, öyle fakih bir sahabi açık konuşur ve “böyle zikir çekmeyin”, “böyle zikir Allah Resulü zamanında yoktu”, “sizin yaptığınız bidattir” gibi açıklamalarda bulunurdu. Tenkidin zikre değil de zikir çekenlere olduğunu hadisin sonundaki ifadeden de anlıyoruz. Zira en sonda buyruluyor ki: “Bazı Kur’an okuyanların okumaları gırtlaklarından aşağıya gitmez, belki onların çoğu sizdendir.” Bu ifadeden her halde Kur’an okumayın manası çıkmaz. Öyleyse Kur’an okuyanların okuyuş tarzlarına tenkit var demektir ve denilmektedir ki: Okurken şuurluca okuyun, kalbinize indirerek okuyun, zikri de böyle yapın. Öyleyse meseleyi zikrin değil zikir çekenlerin tenkit edilmeleri yönünde değerlendirmek gerekir. Ayrıca size gönderdiğimiz daha önceki cevapta, zikre teşvik eden, zikir meclislerini öven hadisler vardır. O kadar hadis dururken, neyi anlattığı ilk bakışta tam anlaşılmayan bir hadise dayanarak zikir şekillerini reddetmek usulsüzlük olur.

Bu rivayet hakkında şöyle de düşünülebilir: İbni Mesud gibi bir zat, Hariciler hakkında, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’in söylediği sıfatları biliyordu ve mesciddeki şahısları görünce bunların harici olduğunu anlamıştı. Gerçi o zaman harici ismi yoktu ama bölge ve sıfat olarak tarif edilmişlerdi. Buna binaen İbni Mesud, onlara tavır aldı ve tesbih, tehlil ile değil, bu zamana kadar ümmet-i Muhammed’e (s.a.s) karşı işlediğiniz günahlarınızı sayın da onların istiğfarını yapın demek istemişti. Çünkü tarihen sabittir ki, hariciler, ümmet içerisinde dünya kadar büyük günah işlediler, pek çok adam öldürdüler, fakat hep kendilerini haklı gördüler. Bu kadar günah işlerken bir taraftan da, çok Kur’an okuyorlar ve namazlarını dikkatli kılıyorlardı. İşte İbni Mesud hazretleri, onların bu zıt hallerini ortaya koyuyor ve onları şuurlu olmaya, takvaya davet ediyordu. İşin en doğrusunu Allah bilir.

Tarikatlerdeki toplu ve sesli zikirler bidat midir?

Zikir, Allah’ı anmaktır ve kalple, dille olabileceği gibi organlarla da zikir yapılabilir. Kâinatta her şey Allah’ı tesbih etmektedir, tesbih de bir zikirdir. Dolayısıyla her şey aynı zamanda Allah’ı zikretmektedir. (İsrâ Suresi, 17/44)

Kur’an’da “Allah’ı çokça zikredin, kurtuluşa eresiniz” buyrulmuştur (Enfal Suresi, 8/45) Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem de, bazen gizli, bazen açıktan, bazen topluca bazen münferiden zikretmiştir. Buradan hareketle zikrin belli bir şekli, kalıbı yoktur. Her şekilde, her durumda zikredilebilir. Yeter ki, Kur’an ve sünnette belirtilen temel prensiplere ters olmasın.

Tarikatlardaki zikirler de temelde Kur’an ve sünnete dayanır. Kur’an ve sünnetten aldıkları zikirlere, zamanın şartlarına, insanların ihtiyaçlarına göre ilaveler yaparak zikri geniş tutmuşlardır ki bunlar bidat değildir. Bidat, sonradan ortaya çıkıp da dinde temeli olmayan şeylere denir. Hâlbuki bütün zikirlerin dinde temeli vardır. Evet, ayet veya hadiste geçen bir duanın etrafına başka isteklerini ekleyerek dua etmek, öteden beri büyüklerin adetlerinden olagelmiştir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, mescidde toplu zikreden sahabeye katılmış, onları tebrik etmiştir.

İki hadisi şerif aktaralım:

Sahabi anlatıyor: Hz. Peygamberle beraber bir evde idik. Bize sordu: “İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?” Biz: “Hayır” dedik. Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. “Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilahe illallah deyin.” Ellerimizi kaldırdık ve la ilahe illallah dedik. Sonra Hz. Peygamber: “Allah’a hamdolsun. Ya Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin.” dedi. Sonra da şöyle buyurdu: “Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi affetti” (Müsned, 4/124)

Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilahî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Allah Rasulü’nün “İçinizde yabancı (garib) var mı?” buyurarak aralarında yapacakları işi yadırgayacak bir kimsenin bulunup bulunmadığını kontrol etmesi, Hatm-i hacegana ehl-i tarik olmayan yabancıların alınmamasının dayanağıdır.

Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir rivayette anlatılmaktadır. Bu rivayete göre Allah Rasûlü bir gün, halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: “Kendilerine başta İslam olmak üzere pek çok nimetler veren Allah’ı zikretmek için bir araya geldiklerini” anlattılar. Peygamberimiz tekrar: “Siz gerçekten sadece Allah’ı zikretmek için mi toplandınız?” diye ısrarla sorunca sahabiler: “Vallahi sadece bu maksatla bir araya geldik.” diye yemin ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Israrla sormam sizi itham ettiğim için değildi. Cebrail bana: “Allah’ın sizlerle meleklerine karşı iftihar ettiğini haber verince ben de sizin tam olarak ne ile meşgul olduğunuzu anlamak istedim” buyurdu (Müslim, Zikir, 11)

Diğer bir hadis şöyledir. Hazreti Ebu Hureyre rivayet ediyor:

“Şüphesiz ki: Allah Tebareke ve Teâla’nın bir takım seyyar me¬lekleri vardır. Bunlar zikir meclislerini araştırırlar. İçerisinde zikir olan bir meclis buldular mı onlarla beraber otururlar. Ve kanatlarıyla birbirlerini kuşatırlar. Ta ki kendileriyle alt semanın arası dolar. Cemaat dağıldıkları vakit yükselir ve gökyüzüne çıkarlar. Allah (Azze ve Celle) onları bildiği halde kendilerine: Nereden geldiniz, diye sorar. Onlar da: Senin yer¬yüzündeki bazı kullarının yanından (geldik), onlar sana teşbih ediyor, tek¬bir, tehlilde bulunuyor, sana hamdediyor ve senden istiyorlar, cevabını ve¬rirler. Teâla Hazretleri: Benden ne istiyorlar, diye sorar: Senden cenne¬tini istiyorlar, derler. Onlar benim cennetimi gördü mü, der. Hayır, yâ Rabbî! cevabını verirler. Acaba cennetimi görmüş olsalar ne yaparlar, der. Melekler: Senden eman dilerler, derler. Benden neden eman dilerler, diye sorar.  Senin cehenneminden yâ Rabbi!  diye cevap verirler. Onlar benim cehennemimi görmüşler mi? der. Hayır! cevabını verirler. Acaba cehennemi görmüş olsalar ne yaparlar, der.  Senden mağfiret dilerler, derler. O da: Ben onları mağfiret ettim, ne diledilerse kendilerine verdim. Ve on¬ları eman diledikleri şeyden kurtardım, buyurur. Bunun üzerine melekler: Ya Rabbi! İçlerinde filan var, günahı çok bir kul. O ancak oradan geçer¬ken onlarla beraber oturdu, derler. Teâlâ Hazretleri: Onu da affettim. On¬lar öyle bir cemaat ki, onlarla düşüp kalkan şaki olmaz, buyurur.” (Müslim, Zikir 8)

Hadiste geçen “seyyara” kelimesinin manası, yeryüzünde seyahat eden melekler demektir. Zikir halkalarını araştırır ve teftiş ederler.

Görüldüğü üzere, halkalar ya da saf halinde yapılan toplu zikirlerin sünnette bir mahmili, bir dayanağı vardır. Bu yüzden tarikatlardaki zikirlere karşı çıkmamak gerekir. Bununla beraber, elbette zikir gibi alanı çok geniş bir ibadeti belli şekillere, kalıplara da hapsetmemek icab eder. Her zaman, her yerde ve her durumda insan Rabbisini kalbiyle, diliyle, iç ve dış azalarıyla zikredebilir.

Bazı duaların belli günlerde okunması şart mıdır?

Açıklama: Bazı büyüklerin dualarını okurken, o duaların o zatlar tarafından belirli günlerde okunduğuna şahit oluyoruz. Bu şart mıdır, farklı günlerde okusak olmaz mı? Bir de sevdiğimiz şahsın bizi sevmesi için dua edebilir miyiz?

Bazı zatlar, bazı duaları günlere mahsus olarak okumuşlar. Bunun mutlaka bir hikmeti vardır. Biz de elimizden geldiğince o duaları o günlerde okumaya çalışırız. Ancak bunda bir mecburiyet olmadığı kanaatindeyiz. Ancak Kulûb-u Dâria gibi bazı dua kitapları belli bir düzene göre okunuyorsa, denk geldiği günde de okunabilir. Neticede o duayı kabul edecek Allah’tır. O günde de okunsa kabul eder, bu günde de.. Allahu a’lem..

Sevdiğiniz insanın sevgisini kazanmak için dua okunabilir. Nitekim bir her şeyimizi Allah’tan isteme hak ve vazifesine sahibiz. Ancak istediğimiz şeyin hayırlı mı şerli mi olduğunu bilmediğimiz için hayırlısını dilemeli ve Allah’a yalvarırken hayırlı neticeler yaratmasını istediğimizi de dualarımıza eklemeliyiz.

Her şey için tefriciye çekmeyin deniliyor, doğru mudur?

Açıklama: 4444 tane çekilen salatı tefriciye hakkında şöyle birşey duydum aslı var mıdır? Deniliyor ki; “Her şey için tefriciye çekmeyin, çünkü Efendimiz (s.a.s) her tefriciyeyi ayakta karşılar. Küçük isteklerinizde tefriciye çekip O’nu rahatsız etmeyin!” Bir de tefriciyenin yarım bırakılmasının, tamamlanmamasının sakıncası var mıdır?

Bahsettiğiniz konu, varlığın perde arkasıyla alakalı bir husustur. Oralara aklımız ermez bizim. Biz, büyüklerin gösterdiği bir güzel ameli uygulamaya çalışırız. Tefriciye okumak da onlardan biridir. Biz her şeyi Allah’tan isteriz. İsterken Efendimizi de şefaatçi yaparız. Büyük ya da küçük bir şey istemek için tefriciye okuduğumuzda Allah dilerse her bir salâvat için Efendimizi kaldırır, cevap verdirir. Bu durum ne Allah’a ne de Efendimize güç gelmez.. İşin doğrusunu Allah bilir..

Sözü verilen tefriciyeler okunmalı, söz yerine getirilmeli.. Kendi başına okuyorsa, elden geldiğince tamamlamaya çalışmalı. Çünkü rakamların kendine göre bir sırrı ve hikmeti vardır..

Arkadaşımın hidayeti için aylardır dua ediyorum ancak hala bir gelişme olmadı, ne dersiniz?

Her dua edilen şahıs hidayete erecek diye bir şart yoktur. Neticede hidayet Allah’ın elindedir. Biz yaptığımız dualarla Allahtan yardım dileriz. Allah dilerse olur dilerse olmaz. Bir de sadece sözlü duayla yetinmemek lazım. Bunun yanında fiili dua dediğimiz şeylere başvurmak gerekiyor. Öncelikle bu arkadaşınıza dini yaşama noktasında örnek olmalısınız. Daha sonra anlatabildiğiniz ölçüde anlatırsınız. Anlatamıyorsanız takıldığı noktalar itibariyle bilen birisiyle buluşturursunuz güzel ortamlara götürmeye çalışırsınız. Yani meselenin irşad ve tebliğ boyutunu ihmal etmemek gerekir. Dua bu işin bir yönü ise, irşad ve tebliğ adına yapılması gereken şeyler de işin diğer boyutudur.

Me’sûrata baktığımızda bazı duaların zamanla mukayyet olduğunu görüyoruz. Dualardaki ortak espri nedir?

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) me’sûratında pek çok istiâze ve dualar vardır. Bu duaların bazılarının hangi durumlarda okunacağı belirlenmiş olsa da bazılarının ne için okunacağı bildirilmemiştir.

Meselâ, Efendimiz, bazı şeylerin şerrinden, hususiyle de bilmediğimiz bir yerde yatıp kalkarken hevam ve haşeratın zararlarından emin olmak için “Allah’ın yarattığı, zürriyet hâlinde her tarafa saçtığı ve kusursuz meydana getirdiği şeylerin şerrinden yine O’nun tastamam kelimelerine ve vech-i kerimine sığınırım.”[1]duasının okunmasını tavsiye etmiştir. Bununla beraber Efendimiz, yaptığı her duada, duayı hangi gaye için okumak gerektiğini bildirmemiştir. Bundan dolayı bütün dualardaki ortak hakikati kavramak çok mühimdir.

Evet, küllî bir nazarla bakıldığında dua ve münâcâtlarda esas olanın Hakk’a teveccüh olduğu anlaşılmaktadır. Yani Cenâb-ı Hakk’a yapılan tazarru ve niyazların ortak noktası, O’na teveccüh etmek, O’na açılan kapının tokmağına dokunmak veya düğmesine basmak demektir.

Allah Teâlâ’ya yapılan dua ve niyazların bütünü için geçerli olan diğer bir hususiyet de, bu duaların bizim kuvve-i mâneviyemizi takviye etmeleridir. Yani Hâkim-i Mutlak olan Allah, bizimle beraber olduktan, mü’min de bunun bilincinde olarak hareket ettikten sonra hiçbir kimsenin veya hâdisenin dua dua yalvaran bir mü’mine zararının dokunması mümkün değildir. Duaların mü’mine kazandırdığı sırlardan biri de Allah’a karşı yaptığı niyazların onun için çok yüksek bir moral kaynağı olduğudur.

Meselenin diğer bir yanı da şudur: Allah’a sığınılacak hususlardan istiâze edilmesi ve bunun hedeflenmesi, bu hususların haricî şartlarına riayet edilmesini de iktiza eder. Aynı zamanda, Allah’a sığınılan hususlardan mü’mine verilmesi beklenen neticelere ulaşmanın hedef alınması da bu hususların hariçteki şartlarının yerine getirilmesini gerektirir. Bu konuyu bir misalle az daha açmak istiyorum:

Efendimiz’in yaptığı dualardan biri şöyledir: “Allahım! Üzüntüden, tasadan, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borca yenik düşmekten, başkalarının ayağı altında iki büklüm kalıp ezilmekten, bazı insanların galebe ve tasallutundan Sana sığınırım.”[2]

Efendimiz’in yaptığı bu duada istiâze ettiği hususlardan biri “hazen”dir. Hazen, tasa, keder ve işin sarpa sarması gibi mânâlara gelir. İnsanın içindeki tasa ve keder, bazen hem işlerin sarpa sarmasına hem de iradeyi felç eden bir çaresizlikle bunalımlara sebebiyet verir. Buna karşılık yapılacak şey, Allah’a sığınma olmalıdır. Zira gerçek melce’ ve mencâ (sığınılacak yer) Allah Teâlâ’dır; evet, sadece O’na sığınılır ve her şey O’ndan beklenir. Böyle bir mülâhaza, aynı zamanda kulun Rabbisine karşı edebi ve saygısının gereğidir. Eskiden tekyelerde kapının arkasında “Edep Yâ Hû!” yazılırdı. Nasıl ki sahabenin Peygamber Efendimiz’le gizli bir şey konuşmak istediğinde –âyetin ifadesiyle– sadaka vermesi gerekirdi.[3] Şüphesiz bu, onların mazhar olduğu nimetten ve hiç de ucuz olmayan bir mülâkata şükran nişanesiydi.

İşte mü’min, Allah’a yalvarmak ve tazarru, niyazda bulunmakla aslında O’nunla gizlice konuşmuş olmaktadır. Bu da bir mânâda kendi güç ve kuvvetinden teberri etme mânâsına gelir ki, mü’minin yaptığı böyle bir dua ile âdeta “Kendi güç ve kudretimden teberri ettim ve Senin güç ve kuvvetine sığındım Allahım!” demektedir. “Allahım! Bütün eşrârın şerrinden, füccârın keydinden Sana sığınıyorum!” demenin yanı başında, “Nefsimin şerrinden de Sana sığınıyorum.” demiş olmaktadır. Böyle bir duada bulunma bu mânâları ihtiva ettiği gibi bir de “Allahım! Eğer Sen muhafaza buyurmazsan hiç kimse beni koruyamaz.” mânâsını da muhtevidir. Bu da, doğrudan doğruya O’ndan O’nu istemek demektir.

Mevzu ile alâkalı mülâhazalarla ele aldığımız duaya devam edecek olursak, “tasa ve kederden” sıyrılma meselesinin de bir mü’min için çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Yani bu dua, insanın tasa ve kederlerinin ruhunu sarmasına sebep olan ihmal, söz ve davranışlardan uzak durmayı da nazara vermektedir. Bu açıdan böyle bir duayı yapan mü’minin aynı zamanda tasa ve kederlerden sıyrılma gayreti ve cehdi içinde olmasının gerekliliği söylenebilir.

Binaenaleyh hem düşünce ve duygularımızı hem de davranışlarımızı alâkadar eden dua gibi bir meselede esbap her şey demek değildir. Bir diğer yönüyle de madem dua ile istediğimiz hususu hedef olarak ele alıyoruz ve bu husus bizim için bir gaye-i hayal oluyor; hatta onunla matlabımıza ulaşmak istiyoruz. Öyle ise bu isteklerimizin aksini netice verecek esbaba karşı tavır almamız gerekmektedir. Aynı zamanda arzu ettiğimiz hususlara ulaşmak için de gerekli sebeplere riayet etmemiz lâzımdır. Hususiyle de esbap dairesinde bulunduğumuz sürece –ki bu durum insanın ömrü bitene kadar devam eder– sebeplere riayet bizim için bir sorumluluktur.

Ayrıca Allah’a olan yalvarma ve yönelişlerdeki ortak esprilerden biri de onların birer reçete olmalarıdır. Peygamberimiz’e gelen bir sahabi fakirlikten dert yanıp bir türlü bunu aşamadığını ifade edince Allah Resûlü ona sabah namazından sonra üç defa bu duayı okumasını tavsiye eder: “Allahım! Üzüntüden, tasadan, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borca yenik düşmekten, başkalarının ayağı altında iki büklüm kalıp ezilmekten, insanların galebe ve tasallutundan Sana sığınırım.”[4]

Burada Efendimiz, mü’mine bir yandan fakirlikten kurtulmanın reçetesini verdiği gibi diğer yandan da onu bu sonuçlara götürücü hususlardan kaçınması konusunda da uyarmaktadır.

Evet, her şey fertte başlar. Daha sonra himmeti toplum olan fertler, toplumun sesi ve soluğu hâline gelir ve her yerde bunları soluklarlar. Bundan böyle de Yunus’un yaklaşımıyla her yerde onların pazarlığı yapılır. Onların alışverişinde alıp sattıkları şey de tevhiddir.

Burada bir hususu daha arz etmek istiyorum. Kaba sebepçi bazı insanlar gibi meseleye “Asıl olan, duayı okumak değil. Önemli olan, duanın gereklerini fiilen yerine getirmektir.” şeklinde yaklaşmak oldukça yanlıştır. Zira bir mü’min her şeyi Allah’tan ister ve mü’minin kaybettiği şey ayakkabısının bağı da olsa onu Allah’tan istemelidir.[5] Fakat öyle bir istekle O’na sığınmak başkadır, O’nu her şeyin mercîi, melcei ve mencâı bilmek daha başkadır.

[1] Ebû Dâvûd, edeb 87-98; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/40. [2] Buhârî, daavât 36; Tirmizî, daavât 70; Ebû Dâvûd, vitr 32. [3] Bkz.: Mücadele sûresi, 58/12. [4] Bkz.: Buhârî, daavât 36; Tirmizî, daavât 70; Ebû Dâvûd, vitr 32. [5] Bkz.: Tirmizî, daavât 117; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/130.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Dua nedir? Rabbimize nasıl dua edilir?

Dua, Rabbimiz’e karşı yapılan çok sırlı, gizli ve kudsî bir ubûdiyettir. Evet o, en hâlis bir kulluk tavrıdır. Dua, insanın ihlâs ve samimiyetle Rabbisine yönelip O’ndan bir şeyler dilemesi hâlidir. Kur’ân-ı Kerim, “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara sûresi, 2/186), “Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mü’min sûresi, 40/60), “Duanız olmazsa Allah indinde ne ifade edersiniz ki!” (Furkan sûresi, 25/77) … gibi âyet-i kerimelerle duanın ehemmiyetini dile getirmektedir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ümmetine dua etmeleri mevzuunda sık sık tavsiyelerde bulunur ve kendisi de hayatı boyunca yaptığı mübarek dualarla, ondan hiç dûr olmaz. Hatta Peygamber Efendimiz’in yaptığı dualara bakıldığında O’na “O, bir dua adamıdır.” demek de mümkündür.

Bu kadar tahşidatla anlatılan dua, mü’minin hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Dua ile Rabbine ellerini kaldıran bir kul, âdeta O’na şöyle demektedir: Esbap bütün bütün sukût edebilir. Tabiattaki hâdiselerin hiçbir tesiri olmayabilir.. ve kimse bana el uzatıp, dertlerime derman olmayabilir. Ben her zaman sesimi duyan, soluklarımı işiten ve bana şah damarından daha yakın olduğunu ihtarla bana yakınlığını hatırlatan, sonra da duama icabet edeceğini vaad eden ve vaad ettiği şeyleri yapmaya gücü yeten, söz verip de ne yapayım gücüm yetmedi demeyen, O Yüceler Yücesi Zât’a ellerimi kaldırdım ve O’na dua ediyorum.”

Kul, duasıyla, görmese bile, âsârıyla gördüğü Allah’a O’na hitap edecek kadar bir kurbet hissiyle yönelir. Biz, güneşe uzak olduğumuz gibi O’ndan da uzak olabiliriz. Ancak O, tıpkı güneş gibi rahmetinin şualarıyla her zaman başımızı okşamakta, her hâlimize nigehbân bulunmakta ve Kendisine açılan elleri boş çevirmemektedir. Evet O, kuluna kendi anne ve babasından daha şefkatlidir. Allah Resûlü bu hakikati etrafındaki sahabilerine şöyle bir tabloyu göstererek anlatmaktadır:

Bir savaş sonrası esirler arasında çocuğunu arayan bir kadın, çocuğunu bulmak için sağa sola koşuşturup durmaktadır; koşturup durmakta ve kendi çocuğu diye bazı çocukları alıp bağrına basmaktadır. Kendi çocuğu olmadığını görünce onu da bırakıp aramasını sürdürmektedir. Arayan bulur fehvâsınca nihayet o da çocuğunu bulur, onu bağrına basar ve koklamaya durur. İşte o esnada Allah Resûlü, sahabilerine bu tabloyu gösterir ve “Şu anneyi görüyor musunuz? O, bağrına bastığı bu çocuğunu hiç Cehennem’e atar mı?” der. Ashab cevaben, “Atmaz yâ Resûlallah.” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü de, “Allah kullarına karşı o anneden daha merhametlidir.”[1] buyurur.

Sorudaki “Rabbimiz’e nasıl dua edilir?” meselesine gelince, özetle şunları söyleyebiliriz: Dua ederken, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın kabul edeceğine gönülden inanarak ve ciddî bir itminan içinde dua edilmelidir. “Olsa da olur, olmasa da olur” veya “Falan şeyi bana verir misin yâ Rabbi?” şeklinde dua edilmemelidir. Çünkü Allah’ın hazinesi çok geniştir ve O’nun her şeye gücü yeter. İsterse bir an ve bir lahzada gedayı sultan eder. Onun için dua ederken himmetler âlî tutulmalı ve O’ndan yüce şeyler talep edilmelidir. Meselâ, Allah’tan Cennet yerine Firdevs istenmelidir. İşte bu şekilde dua etmeyi bize Allah Resûlü öğretmektedir.[2]

Sâniyen, biz, istediğimiz şeyleri yerine getirir diye Allah’ın kudret ve kuvvetini kabul ediyoruz. Yine biz, “Cennet gibi bir âlemi hazırlamasına O’nun gücü yeter.” diyor ve O’ndan Cennet’i istiyoruz. Bu, sadece dua etmek ve birine hâlimizi arz etmek değildir, bu, derin bir arzuhâl ve bu arzuhâl içinde Cenâb-ı Hakk’ın bütün evsâf-ı kemaliyesi ve esmâ-i hüsnâsıyla ifade edilmesi demektir. İşte böyle bir dua, hâlis bir ubûdiyettir ve kat’iyen reddedilmez.

Ayrıca dua ederken insan gevşek durmamalı, özenerek dua etmelidir. Hani camilerin önünde dilencilik yapan insanlar vardır; onlar, bazen öyle içli laflar ederler, öyle gönülden isterler ki, insan mutlaka onlara bir şey verme zaruretini hisseder. İşte bizler de kul olarak Rabbimiz’e öyle yalvarmalıyız ki, bu yalvarışlar Rabbin rahmetini ihtizaza getirsin. Bazı insanlar, yapmış oldukları bu içli yalvarışlarla kurtulmuşlardır. Meselâ, birisi aşkla coşunca, “Yâ Rabbi! Kendimi biliyorum. Ben bu amelimle Cennet’e zor girerim ama Sen lütfedersen olur. Beni Cehennem’e de koysan, Sana öyle tutkunum ki, ben oradakilere de hep Seni anlatırım!” Bir başka Hak âşığı ise şöyle der: “Yâ Rabbi! Ben Sana baktım, bir de kendime baktım. Bana günahlar yakışmıyor ama Sana af öyle yakışıyor ki!”

Evet, bu tür yürekten ifadeler rahmeti ihtizaza getirir ve Cenâb-ı Hak da Kendine yakışanı yaparak bu duaları onların affına vesile kılar.

Duada böyle hâlis bir ubûdiyet ruhundan ötürüdür ki, insanlar, hiçbir zaman duadan dûr olmamalıdırlar. Allah mutlaka insanların sesini duyar ama onlar, bazen yanlış şeyler isterler, Allah da o istedikleri şeyi vermeyip haklarında daha hayırlı olanı lütfeder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle kul, bir erkek evlâdı ister, Allah ona Hz. Meryem gibi onun için daha hayırlı olacak bir kız evlâdı verir.[3] Evet, İmrân ve hanımı Allah’tan bir erkek evlâdı istemişlerdi. Allah, onlara Hz. Meryem’i vermişti.[4] Hz. Meryem, beş-altı asır insanlığın yarısına yakınını tenvir edebilecek büyük bir hakikati içinde mayalamış ve Hz. Mesih’i dünyaya getirmişti. Hz. Mesih, aynı zamanda Efendimiz’e giden yolları açmış ve Allah Resûlü’nün imamlık yaptığı Peygamberlik cemaati içinde, o cemaatin müezzinlik vazifesini üstlenmişti. Aynı zamanda Hz. Mesih, ahir zamanda da ruh, mânâ ve hakikat olarak ahlâken Muhammedîlik ile omuz omuza verecek ve din-i mübîn-i İslâm’ın şehbal açmasında yardımcı olacaktır.

İşte Hz. Meryem böyle bir insana annelik yapmıştır. Binaenaleyh biz de bazen dua ederiz ama Cenâb-ı Hak istediğimizi vermez, hakkımızda hayırlı olanı verir. Evet, Mevlâna ifadesiyle aklı, O’na ve O’nun emirlerine ve icraatına kurban etmek lâzımdır.[5] Nitekim akıl, O’nu anladığı nispette kıymetlidir. O’nu anlamayan akılda hayır yoktur. Rabbim, Kendisini idrak aklıyla bizleri şereflendirsin.

Bir de soruda “Dua ettikten sonra insanda bir ürperti ve hapşırma gibi şeyler duanın kabulüne vesile midir?” diye soruluyor. Ben, Kitap ve Sünnet’te böyle bir şey görmedim. Hatta Sünnet’ten sonra sözleri hüccetimiz olan imamlarımızın sözlerinde de böyle bir şey görmedim. Vâkıa, hapşırma, insana “Elhamdülillâh” dedirten mübarek bir reflekstir. Ancak mutlaka bundan böyle bir hayır çıkarma, yani fa’l-i hayırda bulunma diye bir esas yoktur. Bununla beraber madem neticesinde “Elhamdülillâh” diyoruz, “Böyle güzel yerlerde insanın hapşırması, iyi şeylere bir vesile ve mukaddimedir.” demede de –inşâallah– bir beis yoktur. Fakat şunu da ifade etmek gerekir ki böyle şeylere bel bağlama, onlarla kabul oldu deme doğru değildir. Hafizanallah, şeytan, çomağını insanın burnuna sokar, onu hapşırtıp yanıltabilir. Bu sebeple bu türlü şeylere bel bağlama, dinimizin bize öğrettiği hakikatlere muhaliftir ve objektif değildir.

[1] Buhârî, edep 18; Müslim, tevbe 22. [2] Bkz.: Buhârî, cihad 4; İbn Hibbân, es-Sahîh 10/471-472. [3] Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.341 (Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Zeyl, Üçüncü Nükte). [4] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/35-37. [5] Mevlâna, Mesnevî 4/483.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Dualar dünyevi maksatlarla okunabiliyor. Duada niyetler nasıl olmalı?

Açıklama: “Dua bir ubûdiyettir, o halde dünyevî maksatlar gayesi olamaz. Hastalık musibet vesaire duanın vaktinin girdiğini gösterir” denilmektedir. Fakat 4444 tefriciye 19 Fetih gibi dualar ve zikirler, hep bir belanın kalkması için okunuyor. Bu durumda niyet nasıl olmalı?

Dua etmekle duanın neticesinde vaadedilen dünyevî faydayı esas maksat yapmamak arasında ince bir perde vardır. Bu yüzden çoğu zaman insanın kafasına takılır.

Şöyle açmaya çalışalım: Dünyevî faydalar bir vesile olarak görülmeli, duanın vakti olarak kabul edilmeli. O vakti dua ederek geçirmeli, dünyevi faydalar bizzat maksat yapılmamalı. Esas maksat Allah’ın muradı, rızası olmalı, fakat ekstra olarak Allah’tan o belanın, hastalığın, sıkıntının kalkması da beklenmelidir. Evet, insan, bir beşer olarak dualarla belaların kalkmasını da ister.

İnsan bunları tek maksat yapmaz, esas olan şeyi hedef kabul edip ekstra bir lütuf olarak o belanın kalkmasını da isterse Allah bunlardan insanı mesul tutmaz. Fakat katışıksız bir dua olabilmesi için bu türlü dünyevi neticelerin az da olsa istenmesini büyükler biraz mahzurlu görmüşlerdir. Tabi bu durum, insanın derecesiyle de alakalıdır. Bazıları seviyesi gereği dünyevi maksatların gerçekleşmesini de arzu eder, bazıları ise o belaları birer misafir olarak görür ve kendine düşeni yapar, dua vazifesini yerine getirir, belaların kalkmasıyla ilgilenmez. Evet, duada bir esas olarak belirlenen hedefi gözetmeli, dünyevi faydaları esas maksat yapmamalı ancak Allah’ın bir lütfu olarak onları da istemeli.

Diğer bir ifadeyle belaların kalkmasını beklerken, bekleme zamanını dua ile geçirmeli. Tıpkı bir namaz vaktinin gelmesi gibi belaları ve hastalıkları dua vaktinin girişi olarak görmeli. Nitekim, dua ibadetlerin özüdür.

Yeni elbise giyildiği zaman nasıl dua edilmelidir?

اَللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ كَسَوْتَنيهِ أَسْأَلُكَ خَيْرَهُ وَخَيْرَ مَاصُنِــعَ لَهُ  وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهِ وَشَرِّ مَا صُنِــعَ لَهُ   اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذي كَسَاني ماَ أُوَاري بِهِ عَوْرَتي وَأَتَجَمَّلُ بِه في حَيَاتي  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذي كَسَاني هٰذَا وَرَزَقَنيهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنّي وَلاَ قُوَّةٍ

1. Allahım, hamd Sana mahsustur. Bunu bana Sen giydirdin. Bunun hayrını ve bunun yapılış gayesinin hayrını Senden dilerim.

2. Bunun şerrinden ve bunun yapılış gayesinin şerrinden Sana sığınırım.

3. Kendisiyle avretimi örttüğüm ve hayatımda kendisiyle güzelleştiğim bu elbiseyi bana giydiren Allah’a hamd olsun.

4. Benden kaynaklanan hiçbir güç ve kuvvet olmaksızın bu elbiseyi bana giydiren ve onu

Hastalıklara karşı şifa niyetiyle hangi dualar okunabilir?

Aşağıdaki dualar hastalık ve sıkıntılar için şifa niyetiyle okunabilir:

1. Belli bir adede bağlı kalınmadan, içtenlikle Fatiha Sûresi okunup şöyle denebilir:

اَللَّهُمَّ هَذِهِ الشَّافِيَةُ وَأَنْتَ الشَّافِي، لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ وَلاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ، اِشْفِ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا

“Allah’ım, işte bu şifa vesilesi Fatiha’dır; Sen de Şâfî’sin, şifa veren yalnız Sensin. Sen’den başka şifâ verebilecek kimse ve Senin şifandan başka da şifa yoktur. Hastalığı gider, bu derde deva ver; hastalıktan hiçbir eser bırakmayacak bir şifa nasip et.”

2. Önce

وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ

“Allah mü’minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın, şifâ versin ve kalblerindeki ızdırabı gidersin.”(Tevbe Sûresi, 9/14-15)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi.” (Yûnus Sûresi, 10/57)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَسَارًا

“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ Sûresi, 17/82)

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

“Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.” (Şuarâ Sûresi, 26/80)

قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ

“De ki: Kur’ân, iman edenler için hidayet ve şifadır.” (Fussilet Sûresi, 41/44)

Ayetleri okunup şu dua tekrarlanır:

اَللَّهُمَّ أَذْهِبِ الْبَأْسَ رَبَّ النَّاسِ؛ اِشْفِ، أَنْتَ الشَّافِي لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ، لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا

Allahım sıkıntımızı gider, Sen ki insanları rızıklandırıp her ihtiyaçlarını gideren, onları sürekli görüp gözeten ve her vesileyle terbiye edensin; dilersen buna da kâdirsin, şifâ ver Rabbim; Sen hastalıkları giderip sıhhat lütfedebilen yegâne Şâfîsin, Sen’den gayri Şâfî ve senin dertten eser bırakmayan şifandan başka da hakiki şifa yoktur.”

3. Yine aynı niyetle ve adede bağlı kalınmadan şu dua okunabilir.

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ

يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمْ

سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ

 

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz