• duanın-dinimizdeki-yeri-ve-önemi
  • namazın-önemi
  • duada-usul-nasıl-olmalıdır
  • namaz-ve-kalp-sağlığı
  • israf-ve-düşündürdükleri
  • islamda_savaş_hukuku
  • islamda-insan-haklarının-sınıflandırılması
  • osmanlıda_hukukun_üstünlüğü
  • hukuk_hukuk_üstünlüğü_uygulama
  • flört-mü-nişanlılık-mı-evlilik-öncesi-süreç
  • DUANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

    Dua; Arapça bir kelime olup, seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, yardım talep etmek, Devamını Oku

  • NAMAZIN ÖNEMİ

    Namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. Devamını Oku

  • DUADA USUL NASIL OLMALIDIR?

    Duâya başlarken “eûzü”çekilmesini hükme bağlayan bir kayıt yoktur. Devamını Oku

  • NAMAZ VE KALP SAĞLIĞI

    Allah’ın (celle celâluhu) yarattığı, emrettiği, yasakladığı hiçbir şeyde çirkinlik, gayesizlik, başıboşluk ve abesiyet yoktur.Devamını Oku

  • İSRAF VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    “Malını gereksiz yere saçıp savurma; çünkü gereksiz yere malını saçıp savuranlar-israf edenler, şeytanların kardeşleri olmuşlardır.Devamını Oku

  • İSLAM'DA SAVAŞ HUKUKU

    İnsanlık tarihinin her döneminde, devletlerarası meseleler öncelikle diplomatik yollarla aşılmaya çalışılmış, bu yolların tıkanmasıyla...Devamını Oku

  • İSLAM'DA İNSAN HAKLARININ SINIFLANDIRILMASI

    İslâm hukuku kuralları; din, can, akıl, nesil ve malın korunmasını hedefler.Devamını Oku

  • OSMANLI'DA HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

    Osmanlı hakkındaki yanılgılardan birisi, padişahın, dönemin kralları gibi sınırsız yetkilere sahip zannedilmesidir.Devamını Oku

  • HUKUK, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE UYGULAMA

    Toplum düzeninin sağlanıp huzur ve güvenin yerleşmesinde, şahıs veya komitelerin üstünlüğünden ve...Devamını Oku

  • FLÖRT MÜ, NİŞANLILIK MI? EVLİLİK ÖNCESİ SÜREÇ

    Ta baştan sağlam esaslar üzerine kurulmuş ve maddî-mânevî saadetin dalgalanıp durduğu bir yuva...Devamını Oku

Kutlu Doğum ve Tarihçesi (Mevlid)

Tarihçesi:

Mevlid, Efendimiz’in (sas) doğumuna, doğum yeri ve zamanına, Hz. Peygamber’in doğumu münasebetiyle yapılan mera­simlere verilen isimdir. Aynı şekilde yine Hz. Peygamber’in doğumunu anlatan manzum veya nesir eserlere de mevlid denir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in doğumuna ve bununla ilgili yapılan faaliyetlere “mevlid”, doğ­duğu aya “mevlid ayı” doğduğu geceye de “mevlid gecesi” denmiştir. Aslı “mevlid” olan bu kelime dilimizde “mevlüd” şeklinde de kullanılmıştır.

“Mevlid gecesi”‘ne, yani Hz. Peygamber’in dünyaya geldiği geceye, “Kadir gecesi, Mirâc gecesi, arefe gecesi, cuma gecesi” gibi mübarek gün ve geceler içerisinde ayrı bir önem atfedilmiştir. Hattâ Kadir gecesinden dahi üstün bir gece olarak kabul edenler vardır.

Hz. Peygamber’in doğum günü konusu, her şeyden önce Hz. Peygamber’in kendisinin bazı ifadelerinde, yani hadîs­lerde de yer almaktadır. Meselâ, kendisine pazartesi günü oruç tu­tulması konusu sorulunca “Ben o günde doğdum ve Kur’ân bana o günde indirildi.” şeklinde cevap vermiştir. Benzer soruyu Hz. Ömer sorunca, ona da aynı cevabı vermiştir. Aynı şekilde İbn Abbas’tan, “Hz. Pey­gamber’in pazartesi günü doğduğu, peygamberliğin pazartesi günü geldiği, Mekke’den pazartesi günü hicret ettiği, Medine’ye pazartesi günü girdiği, vefâtına işaret sayılan âyetin pazartesi günü indiği ve pa­zartesi günü vefât ettiği” şeklinde bir hadîs de rivâyet edilmektedir.2

Peygamber Efendimiz’in doğum tarihi, tarihçilerin ve hadîsçilerin ortak görüşü olarak, “Fil Vakası” diye bilinen Ebrehe’nin Kâbe’yi yık­maya teşebbüs ettiği yılda, Ebrehe’nin Mekke’ye gelişinden elli gün önce; Kisrâ’nın saltanatının kırkıncı yılında; İran Kıralı Enûşirvân’ın saltanatının 42. yılında; Rebiülevvel ayının 12’si, Pazartesi günüdür. Bunun için daha ilk dönemlerden itibaren, “12 Rebiülevvel Pazartesi günü” her yıl düzenli olarak Hz. Peygamber’in doğum yıl dönümü olarak kutlanagelmiştir.

İlk önce şunu belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber döneminde, aynı şekilde Hulefâ-i Râşidîn ve Emevîler döneminde Hz. Peygamber’in doğumuyla ilgili olarak me­râsim niteliğinde herhangi bir faaliyet söz konusu değildir. Fakat Hz. Peygamber’in “doğum gününün” daha sahabî döneminde dillerde dolaştığı, buna dayalı olarak birtakım işlerin yapılmak istendiği düşüncesine rastlanmaktadır. Meselâ, takvim belirleme için yapılan müzakerelerde belirlenecek takvi­min Hz. Peygamber’in “doğum günü” ile başlatılmak istenmesi, “doğum günü” kavramının toplumun hafızasında nasıl yer ettiğini gösteren ve bunun bir önemi olduğunu ispatlayan ehemmiyetli bir husustur. Bunun için Mevlidin izleri Hz. Ömer dönemine kadar dayandırılmaktadır.

Yine Hz. Ömer dönemine ait olarak nakledilen şu bilgi oldukça önemlidir: Hızla artan Müslüman nüfu­sun ve özellikle çocukların eğitimi için okullar yapılmış, resmî öğret­menler atanmış ve Suriye’nin fethiyle birlikte haftanın her günü eğitim yapılmaya başlanmıştı. Şam’dan Medine’ye dönen Hz. Ömer, aralarında eğitim gören çocukların da bulunduğu bir topluluk tarafından karşılanmıştı. Bu gün çarşambaydı. Hz. Ömer, kendisini karşılayanlar arasında çocukları da görünce, karşılama günü olan o günü, yani çarşamba günü ile birlikte perşembe ve cuma gününü de tatil ilân etmişti. Ayrıca çocuklar için her yıl, Kurban Bayramında dört gün ve “mevlid gecesi” dolayısıyla da bir hafta tatil günü belirlemiş ve bunu devam ettirenlere hayır duada, kaldıranlara da bedduada bulunmuştur. Bu gelenek son asırlara kadar devam etmiştir.3 Bu hususu destekleyecek, başka bilgiler de bulunmaktadır. Meselâ: Ebû Abdillâh Muhammed el-Lahmî es-Sebtî (öl.633/1236) adında Endülüslü bir tarihçi mevlidle ilgili bilgi verirken bahsi geçen tatil konusuna da değinmektedir. Mevlid faaliyetlerine karşı çıkan hocasına şöyle cevap vermektedir: “…Bu büyük günde, mevlid gününde, çocukların cami ve mekteplerdeki eğitimle­rinin tatil edilmesini inkâr etmekte ve başka yerlerde insanların bu tatili yapmadıklarını sanmaktadır…”4 Ebu Abdillah Muhammed es-Sebtî bu sözleriyle, Endülüs’te yapılan bu faaliyetlerin, Hicaz bölgesini kastederek Endülüs dışındaki ülkelerde de yapıldığını ve bu münasebetle mekteplerin tatil edildiğini hocasına hatırlatmak istemiştir. Ayrıca Hacca gidenlerin ve güvenilir seyyâhların Mekke’deki kutlamaları nakletmelerini de kendi görüşleri için delil göstermektedir. Zira Hz. Ömer’e dayandırılan ve bu dönemlerde Endülüs’te uygulanan mekteplerin tatil edilmesi konusunun Mekke ve Medine’de uy­gulandığını belirten başka kaynaklar da bulunmaktadır.

Mevlid gününün sevinç günü olduğu gerekçesiyle II./VIII. asırda özellikle Bağdat yöresinde bazı tasavvuf erbabının Ramazan ve Kurban Bayramında olduğu gibi mevlid gü­nünde de oruç tutmadıkları nakledilir. Yani mevlid günü bir bayram olarak kabul edilmiştir.

Bunların dışında, günümüzdeki anlamda mevlid merâsim- lerini ilk başlatanın kim olduğu, ne zaman, nerede ve nasıl başla­dığı konusunda fazla bilgi bulunmamaktadır. Ancak, III./IX. yüz yıldan itibaren İslâm dünyasına yayıldığı, resmî kutlamalar hâlinde her yıl düzenli olarak yapılan bu merasimlerin, Irak, Hicaz bölgesi, Yemen, Horasan (İran), Hindistan, Mısır, Mağrib (Fas, Tunus, Cezayir) ve Endülüs gibi Müslümanların yaşadığı hemen hemen her bölgeyi kapsayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılmaktadır.

Bu kutlamalar içerisinde Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere’nin ayrı bir yeri olmuştur. Zira Hz. Peygamber’in doğduğu ev (mevlidü’n-nebî) yapılan merâsimlerin başlangıç noktası ve merkezi hâlinde idi. Mekke’de Mevlid Sokağı olarak bilinen sokakta bulunan ve Haccâc b. Yûsuf tarafından el-Beyzâ diye isimlendirilmiş olan bu ev, daha sonra Hârun-i Reşîd’in annesi el-Hayzurân tarafından mescide dönüştürülmüştür. Bu mescit mevlid günü ziyarete açılır, mevlid geceleri burada vaaz ve nasihat verilirdi. Ünlü ilim adamlarından Alî el-Kârî Mekke’deki bu törenlere bizzat katıldı­ğını ve mevlid mahallini ziyaret ettiğini belirtir.5 Medine-i Münevvere’de Hz. Peygamber’in Ravzasının önünde, mevlidlerin okunduğu da aktarılan rivâyetler arasında yer almaktadır.

Mevlid kutlamalarının en meşhuru Erbil kutlamalarıdır. Bu kutlamalar mevlid kutlamalarını düzenleyen ilk sultan”, “Arap ve acemin mevlid ziyafetini yapan ilk sultan” olarak meşhur olan Erbil atabeyi Muzafferüddîn Gökbörü (öl.630/1232) tarafından ilk defa resmî hâle getirilmiştir. Önce başşehir Erbil, daha sonraları Musul’da da yapılmış olan bu kutlamalar ol­dukça görkemli bir şekilde düzenlenirdi. Bu kutlamalara uzak yakın her bölgeden fakihler, sûfiler, vâizler, kırâat âlimleri, edip ve şâirler katılırdı. Halk ve devlet adamlarının da katıldığı bu topluluğa ziyafet verilir ve özellikle yoksul halka büyük yar­dımlarda bulunulurdu. Bu arada vaizler veya hatipler konuşma yapar, askerler de gösteriler düzenlerlerdi. 12 gün süren bu faaliyetlerle halkın gönlünü kazanan Muzafferüddîn Gökbörü, aynı zamanda pek çok ilim adamının, yazar ve şairin teveccühünü kazanmıştır.

Endülüs’te Sebte ve Gırnata’da; Cezayir’de Tilimsan’da Zeytûniyye Câmii’nde düzenlenen mevlid merâsimleri pek meşhurdur. Özellikle Endülüs’teki kutlamalar aynı zamanda bir edebî yarışa dönüşmüştür. Mevlid için söylenen şiir veya kasideler ertesi yıl bir daha söylenmez ve birinci seçilen şiir veya kasidelere büyük ödüller verilirdi.

Mevlid kutlamalarının en fazla yaygınlaştığı bölgelerden biri de Mısır’dır. Burada Şia Mezhebi’ni benimsemiş olan Fâtımîlerin hâkimiyet sürmesi ve bu kutlamalar arasına Şîa Mezhebi’nin oldukça önem verdiği Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve Hz. Hüseyin’in adına da mevlid törenlerinin ihdas edilmesinin büyük etkisi vardır. Ama mevlid kutlamalarının tamamen Fatımî geleneklerinden doğmuş olduğunu ileri sürmek doğru değildir.

Bu kutlamalar, Osmanlı­ Devleti’nde Süleyman Çelebi’nin “Vesîletü’n-necât” adındaki meşhur mevlidi ile kendini göstermektedir. Sultan 3. Murad zamanında resmî kutlama hâline getirilerek Osmanlılardaki teşrifât (protokol) içerisinde “Mevlid Alayı” adıyla yerini almış olan mevlid merâsimleri, Sultan 2. Ahmed döneminde zirveye ulaşmıştır. Osmanlı ilim adamları veya şeyhülislâmlar bağış yapma veya vakıf kurma gibi değişik şekillerde bu faaliyetleri desteklemişlerdir. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin Rebîülevvel ayından Ramazan ayına kadar her hafta dergâhında mevlid okutması ve ziyafet vermesi, Şeyhülislâm Çerkez Halîl Efendi’nin mevlid okunması için büyük miktarda para vakfetmesi, Şeyhülislâm Hoca Sadeddîn Efendi’nin Sultan 3. Murad’ın vefatının yıl dönümü dolayısıyla Ayasofya Camii’nde okutulacak hatim ve mevlide katılması, ayrıca Mekke-i Mükerreme’de mevlid merâsiminde mevlidin okun­duğu kürsüye örtülmek üzere her yıl işlemeli değerli bir örtünün gönderilmesi, Osmanlılar’ın mevlid faaliyetlerine verdiği önemi gösteren en güzel örneklerdir. Mevlid dolayısıyla daha önce temas ettiğimiz tatil olayını Osmanlılar’da da görmekteyiz. Safer-1328/ Mart-1910’da Meclis-i Vükelâ’nın al­dığı bir kararla mevlid günü resmî tatiller arasına alın­mıştır.

Mevlidin Maksadı ve İçeriği

Müslüman toplumlarda gittikçe gelişen bir faaliyet olarak mevlidin maksadı konusunda önemli değerlendirmeler vardır. Genel kanaate göre mevlid ibadet olmaktan çok, dinî niteliği olan, birtakım iyilik­leri (hayır ve hasenâtı) ihtivâ eden içtimaî bir faaliyettir, yan­lışlara düşmemek kaydıyla bu faaliyetlerin sürdürülmesi toplum açısından faydalıdır. Bu maksada dayalı olarak pek çok hadîsçi, tefsirci, fıkıhçı, kıraat âlimi ve tarihçi bu kutlamaları yerinde ve güzel bir gelenek olarak görmüş ve teşvik etmişlerdir. Bu anlamda olumlu görüşler belirten ilk dönem ilim adamların­dan Ebû Şâme el-Makdisî konuyu şöyle özetlemektedir: “Günümüzdeki en güzel yeniliklerden biri de her yıl Erbil’de Hz. Peygamber’in doğum günü münasebetiyle yapılan faaliyetler, verilen sadakalar, fakirlere yapılan yardımlar ve iyilikler, sevgi gösterileri vs.dir. Bunlar Hz. Peygamber’e olan sevgi ve saygının tezahürüdür.” Ebû Şâme’nin bu görüşü İbnu’l-Cevzî, İmâm en-Nevevî, İbnü’l-Cezerî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâlüddîn es-Süyûtî, İbn Hacer el-Heytemî ve Alî el-Kârî gibi İslâm dünyasının ünlü ilim adamları için bir referans niteliğinde olmuştur. Bunlar da aynı şekilde bu kutlamalara sıcak bakmışlar, hattâ bunları teşvik etmişler ve bu faaliyetlere gösterilen tepkilere karşı, bunları savunan veya bu faaliyetleri teşvik eden eserler yazmışlardır. Özellikle İbn Hacer el-Heytemî, “Mevlid, Kur’ân okuma, Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirme, şiir vs. okuma ve fakirlere iyilik ve ihsanda bulunmaktan ibarettir.” diyerek bu maksadı “yazılı kurallar” hâline getirmeye çalışmıştır. Mevlidi çok önemli bir içtimaî değer olarak değerlendiren İbn Hacer’e göre, bu faaliyetlerin iyi taraflarının ön plâna çıkarılması ve esasa aykırı hususların da yapılmamasına dikkat edilmesi gerekir. Böyle olduğu takdirde güzel bir şey olur. Bu görüşleri aynen aktaran Celâlüddîn es-Süyûtî bu konuyu hararetli bir şekilde savunmakta ve karşı çıkanlara, kısa fakat kesin ve açık ifadelerle şöyle cevap vermektedir: “Bunlar Hz. Peygamber’e olan sevgi ve saygının ifadesi, bir sevinç göste­risi olduğundan yapanın mükâfat alacağı bir yeniliktir, bunlardan fazla bir şey yoktur.” Mevlidin maksadının, Hz. Peygamber’e olan sevginin yaygınlaştırılması olduğunu belirten Süyûtî, bu kutlamaları yaygınlaştıran Muzafferuddîn Gökbörü’yü de minnetle anar.

Osmanlı mutasavvıf ve ilim adamlarından Abdur-rahmân b. Yakûb Çelebi, mevlidin maksat ve muhtevasını daha sistematik bir şekilde izah etmeye çalışmıştır: “Mevlid, konusu itibariyle, Hz. Peygamber’in hayatını konu alan siyer (tarih) ilminin bir parçasıdır. Rebîülevvel ayında Müslümanların dünyevî ve uh­revî iyilikler elde etmek maksadıyla toplanıp Kur’ân okuma, salât ve selâm getirme, Hz. Peygamber’in üstünlüğünü anlatan şiir vs. okuma; iyi­lik ve ihsanda bulunma, sevinç gösterileri yapma, yemek ve tatlı yedirmeden ibarettir.” Ona göre mevlidin “hükmü” yani esası ve gayesi Hz. Peygamber’in doğumu münasebetiyle sevinmek; “rüknü” yani icra şekli ise Kur’ân okuma, Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirme, Hz. Peygamber’in doğuşuyla ilgili şiir ve methiyeler okuma, iyilik ve ihsanda bulunmaktır. Buna göre mevliddeki asıl maksat, Hz. Peygamber’in doğumu vesilesiyle sevin­mektir.

Endülüs kutlamalarında da aynı maksadı görmekteyiz: “Mevlid gecelerini ihyâ etmemiz gerekir, bu konudaki sözlerimiz ve yaptıklarımız güzeldir; Biz muhtaçları do­yurur, çıplakları giydirir ve bunların ailelerine yardım ederiz.” şeklindeki ifadeler, mevlidin maksadını açıkça belirtmektedir.

Osmanlılar dönemindeki pek çok ilim adamı da konuya olumlu açıdan bakmıştır. Edirne müftüsü olarak tanınan Mehmed Fevzi Efendi, mevlid okutmanın güzel bir âdet olduğunu ispat etmeye ve karşı çıkanlara cevap vermeye çalışmıştır. İbn Hacer el-Heytemî, Süyûtî ve İbn Kesîr gibi ileri gelen ilim adamlarının görüş birliği içerisinde bulunmalarını kendisi için önemli bir delil sayarak mevlidin koyu bir savunucusu olmuştur. Ayrıca masraflarını bizzat kendisi karşılayarak Medine-i Münevvere, Kayseri ve Edirne’de mevlid okunmasını sağlamıştır.

Arapça veya Farsça yazılmış yüzlerce mevlid yanında, Erzurumlu Mustafa Darîr’den Beyzâde Mustafa Efendi ve Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’ye kadar, pek çok ilim adamı, şair ve edip tarafından pek çok Türkçe mevlid yazılmıştır. Ancak bunlar içerisinde Süleyman Çe­lebi’nin kaleme aldığı Vesîletu’n-necât adlı mevlid diğer diller de dâhil olmak üzere bütün mevlidler içerisinde mühim bir değere sahiptir.

Düzenlenen mevlid tören­lerine yasak hususların karıştırılmaması kadar, mevlid olarak okunan metinlerin sıhhati ve kaynağı da önemlidir. Mevlide konu olan bilgilerin kaynağı birinci derecede hadîs külliyatına, siyer kitaplarına ve daha sonra da tefsir kitaplarında aktarılan güvenilir rivayetlere dayanmalıdır. Zira mevlidde yanlış ve mesnetsiz bilgileri aktaranlar veya bunları mevlid olarak takdim edenler şiddetli bir şekilde eleştirilmişler, hattâ “yalancı, uydurmacı” diye vasıflandırılmışlardır. Hz. Peygamber, daha doğduğu andan itibaren övülmeye başlanmıştır: “Bana bu güzel ve zarif çocuğu veren Allah’a hamd olsun!” diyen dedesi Abdulmuttalib’in, ve “Sen doğunca dünya ışığa büründü ve Sen’in nûrunla ufuklar aydınlandı.” diyen amcası Hz. Abbas’ın deyişleri bunlardan sadece birkaçıdır.

İslâmiyet’in gelişinden sonra ise pek çok Sahâbî şâir O’nu övme için yarışmışlardır. Bu methiyelerin bir kısmında Hz. Peygamber’in doğumu, kasidenin bir kısmı, parçası olarak dile getirilir, yani bununla sınırlıdır. Ancak zamanla Hz. Peygamber’in nûrunun yaratılışıyla başlayıp vefâtıyla son bulan mevlid konusuna, fizikî ve ahlâkî özelliklerini tasvir eden “şemâil” konuları da dahil edilmiştir. Safiyyuddîn el-Hıllî’nin “Sen’in doğumun hürmetine ateşler söndü ve sevinçten saraylar çöktü.” diyerek başladığı veya ünlü mutasavvıf şair Busîrî’nin Kasîde-i Bur’e adlı ünlü kasidesinde dile getirdiği gibi pek çok şair, Hz. Peygamber’in doğumunu ve doğumu anındaki harikulâde olayları büyük bir ustalıkla anlatmaya çalışmışlardır.

Mevlide genelde “Daha levh-i mahfûz ve kalem yok iken ve gökyüzü daha yükseltilmemiş iken O, vardı.” veya “Muhammed’in nûru, yıldızların burçlarında dolaştığı gibi, annesinden zuhur edinceye kadar, tertemiz, yüce ve şeref sahibi kişilerde dolaşmaya devam etti.” şeklinde Hz. Peygamber’in “nûru”nun dile getirildiği bir girizgâhla başlanır. Güneşe, dolunaya veya yıldızlara benzetilen bu “nûr” karanlıkları ve cehaleti yok eden, bütün kâinatı aydınlatan bir sembol olmuştur. “O öyle bir Habîb’dir ki, güneş, ay ve yıldızların nûru O’nun nûrundan yaratılmıştır.” ve “Şüphesiz Hz. Peygamber kendisiyle aydınlığa ulaşılan bir nûrdur.” “Hidâ­yet sabahı” doğan ve bütün kâinatı kuşatan bu “nûr” ile yeni bir zaman başlamıştır. Hz. Peygamber’in doğuşu, güneşin doğuşuna veya sabahın o ilk parlaklığına, yüzü dolunaya veya güneşe benzetilerek bununla aynı zamanda İslâmiyet’in doğuşuna işaret edilmiştir.

Hz. Âmine’nin hâmile iken, hamileliğinin her ayında bir peygamberin “Çocuğunun ismini Muhammed koy!” şeklindeki telkin ve müjdelere; meleklerin sevincine şahit olması gibi hususlar özenle işlenen konular arasında yer almaktadır. Aynı şekilde doğumun gerçekleştiği esnada (vilâdet kısmında) anlatılan bilgilerin tamamı Hz. Âmine’nin doğum esnasında gördüğü rüyaya dayanır. Hz. Peygamber “… Ben, babam İbrâhim’in duası, İsâ’nın müjdesi ve annem Âmine’nin gördüğü rüyâ (üzere)yim.”6 sözüyle de buna işaret etmiştir.

Hz. Peygamber, “İlkbahar” anlamına gelen “Rebîülevvel” ayında doğduğundan Rebîülevvel kelimesi de ayrı bir önem kazanmıştır. Ay ve mevsim için kullanılan bu ad, aynı zamanda Hz. Peygamber için de kullanılmıştır. “Üç ilkbahar”ın bir araya gelmesiyle, yani ilkbahar mevsiminde, ilkbahar ayında “İlkbahar”ın doğumuyla bütün güzelliklerin ve iyiliklerin buluştuğu ve bununla bütün kâinatın sevince büründüğü dile getirilir:

-Rebîülevvel ayında ve bahar mevsiminde kalbler için bahar olan (O) Zât doğdu,

-O bir bahardır! Hem de nasıl bir bahar! Güzel kokusu burcu burcu yayılır; insanlar arasında yürüyen bir bahar!

-Sayesinde umut çınarlarının yeşerdiği bir bahar; (Âhirette) eli küçükler (güçsüzler) için şefaatçi olan bir bahar!

– Cömert toprakların fışkırmaya başladığı bir bahar; Semanın bereket yağdırdığı bir bahar,

– İşte O’nun ismi Hâmid, Ahmed, Mustafa; O, Hamîd (övülmüş), (şanı) yüce, yücelerin yücesi olandır.

Bir başka yerde:

-O gecede bütün insanlığı sevinç kapladı ve o gecede cennetin sarayları süslendi,

-Bu bize sevinç getiren ilkbahardır; o, güzellikte bütün zamanlardan üstündür,

-Zira onda, kendisinden yardım istenen ve Azîz olan Allah’ın Rasûlü Mustafâ’nın doğumu vardır.7

Mevlidlerde, Hz. Peygamber’in doğumuyla bütün kâinatın sevindiği, meleklerin bu sevinci doğuya, batıya ve bir de Kâbe’nin üzerine diktikleri sancaklarla bütün kâinata ilân etttikleri dile getirilir. Bu arada fizikî güzelliği, ahlâkı, güzel konuşması, vefâkâr, kalben ve ruhen temiz, sabırlı, eziyetlere karşı son derece dayanıklı, Allah katında en yüce makama sahip oluşu, halk arasında “Emîn” birisi olarak tanınması ve sevilmesi, soyunun üstünlüğü, sırasıyla işlenen önemli konular arasında yer almaktadır.

Özellikle ilk dönemlerde ferdî okunan mevlidlerin daha sonraları mevlidhanlar tarafından topluluğun/halkın huzurunda âhenkli bir şekilde (nağmeli) okunduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mevlidin okunuş şekli için de belirli usüller konmuştur. Mevlid merasimlerine Kur’ân okunarak başlanması usül hâline gelmiştir. İlk önce Kur’ân-ı Kerîm’den

اَوَلاَ يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِى كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لاَ يَتُوبُونَ وَلاَ هُمْ يَذَّكَّرُونَ * وَاِذَا مَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ هَلْ يَرٰیكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَ يَفْقَهُونَ * لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَريِصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنيِنَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ * فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظيِمِ *

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar; Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalblerini çevirmiştir; Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir; Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.” (Tevbe Sûresi, 126-129) âyetleri okunarak başlanır. Daha sonra diğer bölümlere geçilir. Hz. Peygamber’in soyu ve nesebi, yaratılışı, soyu ve soyunun üstünlüğü; babası Abdullah ile annesi Âmine’nin evliliği ve bu konuda cereyan eden bazı olaylar; Hz. Âmine’nin hâmilelik dönemi, annesinin gayptan duyduğu sesler, aldığı müjdeler ve gördüğü rüyâlar ve son kısımda doğum hâdisesi (vilâdet) ve bu esnada meydana gelen olaylar, süt anneye verilişi dile getirilir. Mevlid kısa bir duâ ile son bulur.

Mevlidin en önemli hususlarından biri “ayağa kalkma” olayıdır. Mevlidin velâdet kısmı okunduğu esnada Hz. Peygamber’in dünyaya geliş ânını sembolize eden ve Süleyman Çelebi’nin “Doğdu ol saatte O Şah-ı Rüsül” şeklinde ifade ettiği sözler okunur okunmaz tazim için ayağa kalkılır. Bu ayağa kalkma işini ilk defa VIII./XIV. asırda Takıyyüddîn es-Sübkî adında mutasavvıf ve dindar bir ilim adamının başlattığı nakledilir. İleri gelen ilim adamlarının da bulunduğu Emeviye Camii’nde okunan mevlid esnasında mevlidhân, bir şâirin:

– En güzel yazı yazan eller, altın harflerle Muhammed Mustafa’ya methiye yazsa azdır,

-İleri gelen kişiler, O’nun adını duyduklarında saflar hâlinde ve topluca ayağa kalksa azdır.

mealindeki beyitleri okununca Takiyyüddîn es-Sübkî hemen ayağa kalkmış ve diğer dinleyiciler de ona uyarak hemen ayağa kalkmışlardır. Bundan sonra gelenek hâline gelen bu husus, böylece devam ettirilmiştir.

Mevlid oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde, halkın anlayacağı bir üslûpta yazılmıştır. Bununla birlikte dinleyici için cazip olan hoş karşılanan üslûp ve sanat özelliğini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Meselâ Hz. Peygamber’in dünyaya gelişini, şu güzel ifadelerle bütün kâinata ilân etme gibi bir sesleniş vardır:

-Bu, kalbimi sevgisiyle doldurandır, Bu, (sevgisinden dolayı) gözlerimin uyumadığı kişidir,

-Bu gözleri sürmeli, Bu Mustafa’dır; Bu, yüzü güzel, Bu biricik olandır,

-Bu, nitelikleri üstün, Bu Murteza’dır, Bu Habîbullah’tır, Bu Efendimiz’dir.

Sonuç olarak, Hz. Peygamber’in doğum günü için özel bir kavram hâline gelen “mevlid” başlangıcından kısa bir süre sonra resmî kut­lama hâlini almış ve İslâmî geleneğe uygun muhtevası ve sınırları belli sosyal bir faaliyet olarak sürmüştür. Bu kutlamalar aynı zamanda ilmî ve edebî faali­yetleri de beraberinde getirmiştir.

* Atatürk Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Öğrt. Üyesi

sbakirci@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Bu Makale “Arap Edebiyatında Mevlid, Doğuşu ve Gelişmesi” adlı çalışmamızdan özetlenmiştir. Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bzk. Adı geçen eser.

2. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Sahihu Müslim, II, 819; Müsnedu Ahmed, V, 297; Sünenü’l-Beyhakî, IV, 300.

3. Abdu’l-Hay el-Kettânî, et-Terâtîbu’l-idâriyye (Nizâmu’l-hüûmeti’n-nebeviyye), Beyrut, tsz. (2. Baskı), II, 200.

4. Ebu Abdillah Muhammed, ed-Durru’l-munazzam fî mevlidi Nebiyyi’l-muazzam, vrk. 12/a.

5. Alî el-Kârî, el-Mevridu’r-revî fî mevlidi’n-Nrbî, vrk.3/a.

6. el-Müstedrek ala’s-sahîhayn, II, 453.

7. Afîf b. Nûr Celâl, Mevlidu’n-Nebî, vrk. 173/a.

Peygamber Efendimiz’in (S.A.S) Hayatında İtikâfın Yeri Ve Önemi

Istılahta, bir yerde bekleme, durma ve kendini bir şeye adama, vakfetme mânâsına gelen itikâf; akıl, bâliğ veya temyiz kudretine sahip bir Müslüman’ın namaz kılınan yahut ibadet yapılan bir mekânda ibadet niyetiyle bir süre bulunması demektir. İtikâf için belli bir süre (zaman) sınırlaması yoktur. Bu, kısa süreli olabileceği gibi, günleri, ayları hattâ yılları ve bütün bir ömrü kapsayacak hüviyette de olabilir.

Şu hâlde Ramazan ayından başka zamanlarda da itikâf maksadıyla ibadet ve tâat ile meşgul olmanın genişliğini bilmekte fayda vardır. Nitekim bazı tarihî camilerimizin giriş kapısının üzerinde Arapça güzel bir hat ile

نَوَيْتُ الْإِعْتِكَافَ لِلهِ تَعَالَى

şeklinde hatırlatıcı ifadeler vardır. Bunun mânâsı, “Allah rızası için itikâfa niyet ettim.” demektir. Esasen bununla, kişinin mescide namaz ve ibadet için girerken içeride bulunacağı süre zarfında itikâfa niyet etmesi, itikâf sevabına da nail olması hatırlatılmaktadır.

İtikâfa giren kimseye “mu’tekif” veya “âkif” denir. İtikâf, Kur’an ve sünnetle sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’de mealen: “Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın.” (Bakara, 2/187) buyrulur. Diğer bazı âyetlerde itikâf ibadetinin daha önceki ümmetlerde de yapıldığına işaret edilmektedir: “Biz Beytullâh’ı insanlara sevap kazanmaları için toplanma ve güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim’i namazgâh edininiz! İbrahim ile İsmail’e de: ‘Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu Evimi (Kabe’yi) tertemiz bulundurun!’ diye emretmiştik.” (Bakara, 2/125). Hz. Zekeriya ve Hz. Meryem’in anlatıldığı Âl-i İmran Sûresi’nin 35. ve devamındaki âyetlerde itikâfın geçmiş Peygamberler ve ümmetlerde de cari olduğu kaydedilmektedir.

İtikâf; vacip, sünnet ve nafile olmak üzere üçe ayrılır. Vacip olan itikâf, adakta bulunan kimse için geçerlidir. Bu, en az bir gün olur ve gündüz oruçla geçirilir. Bu konudaki bir hadîste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ömer’in kendisine “Cahiliye devrinde Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta bulunmayı adamıştım; ne yapayım?” diye sorması üzerine “Adağını yerine getir.” buyurmuştur (Buharî, İ’tikâf, 16).

Sünnet olan itikâfa gelince; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan’ın son on gününü mescitte itikâfta geçirmiş ve bunu her sene yapmıştır. Mescidin bir köşesini hasır veya örtüyle bölmüş ve burada gecelerini ve gündüzlerini ihyâ etmiştir. Esasen sünnet olan bu itikâfta hem Ramazan’ın son on gününü ve gecesini en güzel kıvamda ihya etmek hem de bu geceler arasında gizlenmiş olan Kadir gecesini idrak etmek vardır. (Buhârî, Leyletu’l-kadr 5; Müslim, İ’tikâf 7)

Ramazan ayının son on günündeki sünnet-i kifâye olan bu itikâfı, sahabeden birçok kimsenin yanı sıra Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları da kendi hânelerinde namazgâh olarak tanzim ettikleri yerlerde gerçekleştirmişlerdir. Hattâ bu sünneti Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra da devam ettirmişlerdir. (Müslim, İ’tikâf 5)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gerek hayatında gerekse vefatından sonra kimi sahabilerin ve ezvâc-ı tâhirâtın itikâf uygulamasını sürdürmeleri sebebiyle âlimlerimiz, Ramazan’ın son on günündeki itikâfın sünnet-i kifâye olduğunu söylemişlerdir. Bu meyanda her bir beldeden bir kişinin itikâfa girmesiyle bu sorumluluk diğerlerinin üzerinden kalkmış olur.

Hz. Âişe’den rivâyete göre; Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret’in ikinci yılında orucun farz kılınmasından vefatına kadar Ramazan’da itikâf yapmıştır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 67, 129). İtikâfta bulunduğunda zaruri bir ihtiyaç olmaksızın mescitten dışarı çıkmamıştır. Hattâ bir defasında saçlarını yıkamak istediğinde mescitle bitişikteki hücresi arasına bir leğen koydurtmuş ve Hz. Âişe de O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) saçlarını yıkayıp taramıştır. (Buhârî, İtikâf 2). Bu itibarla Hz. Âişe Validemiz demiştir ki: “Aslında mu’tekif için sünnet olan şey, hasta ziyaretine gitmemesi, cenaze merasimine katılmaması, kadına temas etmemesi, kadının tenine tenini değdirmemesidir.” (Ebû Dâvûd, Sıyâm 80).

Müstehab yahut mendub olan itikâf ise, vacip ve sünnet olan itikâfların dışında herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde itikâfa niyet etmektir ki, bunun belirli bir vakti ve mekânı yoktur. Bazı müçtehitlere göre nafile itikâfın süresi, birkaç dakika da olabilir. Hattâ mescide giren kimse, çıkıncaya kadar itikâfa niyet etse, orada kaldığı süre zarfında itikâfta sayılır. Nafile itikâfta oruç tutmak da şart değildir.

Mescitteki itikâf, genellikle erkeklere mahsus bir uygulamadır. Kadınlar ise evde, şahsî veya toplu olarak ibadet edebilecekleri bir yerde yahut namazgâhta itikâfta bulunabilirler. Şâyet mescitte kadınlar için tahsis edilen uygun bir mekân varsa, orada kısa veya uzun süreli itikâfa niyet edebilirler.

Ramazan Ayında İtikâf

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret’in ikinci senesinde orucun farz kılınmasından itibaren Ramazan aylarının son on gününü itikâfta geçirmiştir. Mescitte bir bölme yaptırmış ve özellikle orada geceleyin çok az uykuyla iktifa ederek ekser vakitlerini ibadetle ihyâ etmiştir. Gündüzlerinde ise ibadet, tâat, dua, Kur’an kıraati, namaz kılıp kıldırmak ve kısmen istirahat ile meşgul olmuşlardır. (Buhârî, İtikâf 1-8; Müslim, İ’tikâf 1-12).

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan ayında, diğer aylardan daha fazla ibadet yapmaya çalışırdı. Ramazan’ın son on gecesini sair gecelere nispetle daha ciddi ihya ederdi. Bu geceleri ihyâ etmeleri için hususiyle aile fertlerini de uyandırırdı. Ciddiyetle ibadete yönelir ve eşleriyle ilişkiyi keserdi. (Buhârî, Leyletu’l-kadr 5; Müslim, İ’tikaf 7).

Ebû Hureyre (r.a.) demiştir ki: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan’ın son on gününü itikâfta geçirirdi. Ancak vefat ettiği sene yirmi gün itikâf yaptı.” (Buhârî, İ’tikâf 17). Enes b. Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre bunun bir hikmeti, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) önceki yılın Ramazan ayını seferde geçirmesi, dolayısıyla ertesi yıl yirmi gün itikâf yapmak suretiyle geçmişin kazasını da yapması sebebiyledir. (Tirmizî, Savm 79)

Hz. Peygamber’in İtikâf Hayatı

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de, henüz kendisine peygamberlik vazifesi verilmeden önce Hira Nur Dağındaki bir mağaraya çekilir, şehir hayatından uzaklaşır, aile fertlerinden ve insanlardan ayrı kalır, kendisini günlerce ve gecelerce ibadet ve tâate verir, itikâf ve inziva yapardı. Hz. Âişe’nin naklettiği hadîste ifade edildiği üzere, Hira’da tehannüs ve tehannüf (kulluk ve ibadet) yapardı. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbine insanlardan âzâde kalma, Rabbiyle beraber olma muhabbeti verilmişti. (Buharî, Bed’ü’l-vahy, 2)

En meşhur ve makbul hadîs kaynağının müellifi İmam Buharî, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlik vazifesiyle ilk defa muhatap olmasına dâir hadîsleri, kitabının ilk bölümü olan Bed’ü’l-vahy (Vahyin Başlangıcı) bahsinde kaydeder. Bu sayede Buharî, kâinatta en yüksek hakikat olan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliği ve vahyin başlangıcı meselesine bir mukaddime olarak O’nun itikâf ve inziva hayatını anlatmakla kitabına başlar. Ardından O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) vahye mazhar olması ve neticede Peygamberlik vazifesiyle teşrif buyrulmasıyla ilgili hadîsleri kaydeder. (Buharî, Bed’ü’l-vahy, 2-6)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke’de gerek kendi hanesinde gerekse İbnü’l-Erkam’ın evi gibi muhtelif mekânlarda insanları dine davet eder. Müminlere rehberlik yapar, Kur’ân âyetlerini okur, dua ve niyazla Allah’a yönelirdi. Şüphesiz ki O, hem Mekke’nin hem de dünyanın en mukaddes mekânı olan Kâbe’de de ibadet ve itikâf yapardı. İlerleyen yıllarda müşrikler, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gündüz veya gece Kâbe’de ibadet ve tâatle meşgul olmasını istemeyip engellemeye çalışmışlardı. Gerek kendisine gerekse inananlara yönelik baskı ve tehditler iyice artınca Mekke’den Medine’ye hicret etmeye maruz bırakılmıştı. Kâbe’yi son kez ziyaret eden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), gözyaşları içinde kalbinin sesini şöyle dile getirmişti: “Ey Mekke, vallahi sen, Allah’ın yeryüzünde yarattığı en sevimli beldesin. Şâyet müşrikler beni buradan çıkmaya zorlamasalardı asla burayı terk etmezdim.” (Tirmizî, Menâkıb 68). Esasen Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’deki ibadet ve tâatleri itikâf kapsamında tahlil edilebilir. Mânevî âlemlerin gizli hazineleri ve anahtarları, bu türden manevi yönelişlerle irtibatlandırılabilir.

Medine döneminde ise Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), her şeyden önce bir mescit inşâ etmiştir. Mescide ait faaliyetleri çok yönlü ve çok fonksiyonlu olarak hayata geçirmiştir. Mescit, bir ibadet ve tâat yeri olmasının yanı sıra gerek Medine’deki gerekse dışarıdan gelen kimselerin irşadı, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin tatbiki, heyetlerin kabulü, dinî ve dünyevî işlerin görüşülüp istişare edilmesi… vs. gibi pek çok icraatın merkeziydi. Bu kutlu mekân, yerine göre bir mektep, yerine göre bir medrese, yerine göre bir tekke, yerine göre de bir ibadethane vazifesi görüyordu. Dolayısıyla mescidin pek çok fonksiyonları arasında itikâf mahalli olduğunu vurgulamakta yarar var.

Asr-ı Saadet’te mescit, vakit namazlarının cemaatle edâ edilmesinde erkeklerin yanısıra kadınlara da hitap ediyordu. Zîrâ kadınlar da Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kıldırdığı namazlara, erkeklerin arkasında saf tutarak iştirak ediyorlardı. (Müslim, Ezân 132). Kimi zaman kadınlar, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem), kendilerine vaaz ve nasihatte bulunmasını talep ediyorlardı.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), mescide iştirak eden erkek ve kadınlar topluluğuna sabah namazını uzun kıraatle kıldırır, namazın akabinde yerlerinden ayrılmaksızın kıbleye yönelir, evrâd, ezkâr, tevbe ve istiğfar, istiâze ve dua ile meşgul olurlardı. Aynı şekilde mescidde saf tutmuş vaziyette ashab-ı kirâm da dua, evrad ve ezkâr ile Allah’a yönelirlerdi. Mescitte adeta arı uğultusu gibi ses yükselirdi. Gönüller coşar, gözler yaşarır, eller yüce dergâha kalkar, dillerde ve dudaklarda dua, tazarru, niyaz, tevbe ve istiğfar cümleleri dökülürdü. Güneşin doğmasına kadar hattâ bazen yükselmesine kadar devam ederdi bu yönelişler. Mescitte ibadetle dopdolu geçirilen bu kutlu vakitler, Hz. Peygamber ve ashabı için itikâf mahiyetinde ihyâ edilen en güzel zaman dilimleri idi. Nitekim onlar, güneşin doğmasına hattâ kimi zaman bir müddet yükselmesine kadar seher vakitlerini itikâf neşvesi içinde ibadetle geçirirlerdi. Dua, ezkâr ve istiâze olarak Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dilinden nakledilen nice inci ve mercan sözler vardır ki, bunlar hadîs kaynaklarında kaydedilmiştir. İmam Nevevî’nin el-Ezkâr adlı eserinde derlediği türden pek çok eser telif edilmiştir. Bu meyanda günümüzde de M. Fethullah Gülen Hocaefendi, hadîs kaynaklarından derlediği Dua Mecmuası (Mecmuatu’l-Ed’ıyeti’l-Me’sure) adlı eserinde, özellikle baş kısmındaki Sabah ve Akşam Dualarına büyük önem atfetmekte; sabah ve akşam vakitlerinde bu duaların ister ferdî isterse topluca okunmasını önemsemekte, Sünnet’e uymanın bir gereği olduğunu ifade ederek teşvik etmektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) muazzez ve müberra zevceleri, oturdukları hânelerinin bir köşesini namazgâh olarak tanzim etmişlerdi. Orada ibadet ve tâatlerini sürdürürlerdi. Hanelerinde geçirdikleri zamanın önemli kısmını itikâf nevinden ibadetle ihya ederlerdi. Hücresinde Efendiler Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) misafir etme nöbeti hangi hanımına gelmiş ise, onun hanesi şereflenirdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), misafir olduğu hücrede gecenin bir kısmında istirahat buyurur, bir kısmında namazgâh olarak tanzim edilen mevkide gece namazını (teheccüd) uzun uzadıya ifa ederdi. Vaktin sünnetlerini ve özellikle Kuşluk namazı gibi nafileleri de hanımlarının hanesindeki bu namazgâhlarda kılardı. Daha sonra mescide çıkarak farz namazı kıldırırdı. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ibadet hayatını birebir gören hanımları da aynı şekilde bunları kendi hayatlarına katarak tatbik ederlerdi. Nitekim Hz. Âişe (r.anha), Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) kuşluk namazını her daim kıldığını gördükten sonra hayatı boyunca bunu sürdürmeye azami gayret gösterirdi. Ayrıca kendisinden ilim öğrenmeye gelen erkek ve kadınlara da bu tür nafile ibadetleri tavsiye ederdi. (İbn Hanbel, el-Müsned, VI, 106).

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir defasında Cüveyriye Validemiz’in (r.anhâ) hânesine uğradığında onu namazgâhta ibadet ve itikâf üzere bulur. Tekrar ona uğradığında aynı vaziyette görür ve ona şu faziletli duayı öğretir: “Sübhanallahi adede halkıhî, Sübhanallahi ridâ nefsihî, Sübhanallahi zinete arşihî, Sübhanallahi midâde kelimâtih” (Müslim, Zikr 79)

Enes b. Mâlik’in annesi Ümmü Süleym (r.anha), henüz on yaşındaki oğlu Enes’in elinden tutup huzur-u saadete gelir ve onu Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hizmetine adamak istediğini söyler; lütfedip kabul buyurmasını talep eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir anne olarak onun bütün içtenlik ve samimiyetiyle yaptığı bu talebini kabul eder ve muhatabını memnun eder. Nitekim Enes b. Mâlik, on yaşından yirmi yaşına kadar yaklaşık on yıl Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hizmetinde bulunur. Gecelerini annesinin oturduğu hânede, gündüzlerini ise Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında ve hizmetinde geçirir. Bir defasında Ümmü Süleym, namazgâh olarak tanzim ettiği yerde teberrüken namaz kılması için Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) hânesine davet eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Enes’i yanına alarak haneye teşrif buyururlar. Namazgâha geçerek imam olur, arkasında Enes ve küçük kardeşi, daha beride ise kadınlar saf tutar. Bundan sonrasında Ümmü Süleym, ibadet ve itikâfını Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) o hanede namaz kıldığı bu namazgâhta sürdürür. (Müsned, III, 136; VI, 376)

Netice

Geçmiş peygamberlerde ve ümmetlerde cârî olan itikâf, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile en güzel kıvamda ihyâ edilmiş, Sahabe-i Kirâm ve sonraki nesillerle temsil edilmiş, asırlarca tatbik edilerek sürdürülmüştür. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve uygulamalarında itikâfın önemli bir yeri olduğu âşikârdır.

Kur’ân’ın bize isimlerini ve vasıflarını bildirdiği nice peygamber vardır ki, Allah yolunda kendilerini yüce hakikate adamış olarak vazifelerini bihakkın edâ etmişlerdir. Onlar bu ağır peygamberlik vazifesini yerine getirirlerken bir taraftan Rablerine en güzel kıvamda yönelerek itikâf neşvesi içinde kullukta bulunmuşlar, diğer taraftan da halkla beraber olarak onları hak ve hakikate davet etmişlerdir.

Sözlerin en güzeli “Kitâbullah”, yolların en güzeli “Peygamber Efendimiz’in Yolu”dur. “Peygamber Yolu” ise O’nun Sünnet’ine tâbi olmaktan geçer. Sünnet’e sarılmak ve onu hayata hayat kılmak, özellikle şartların ağırlaştığı günümüzde daha ziyade önem taşımaktadır. Bilhassa unutulan yahut unutulmaya maruz kalan Sünnetlerin ihyâsı, dün olduğu gibi bugün de Müslümanların en hayatî sorumluluklarındadır.

Unutulmaya maruz kalan sünnetlerden birisi de itikâftır. İtikâfın Ramazan ayına mahsus bir sünnet olarak bilinmesinin yanında sair zamanlardaki müstehab (mendub) olan yönü de vardır ki, bunu hayatın bütününe teşmil etmek gerekmektedir.

İtikâf, kişiyi beşerî ve nefsanî bir kısım arzu ve isteklerden alıkoymakta, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükseltmektedir. Bilhassa günümüzde insanları mâlâyâni şeylerden ve özellikle günah bataklığına sürükleyen her türlü eraciften, maddî ihtiras ve pürüzlerden koruyup arındıracak bu türlü maneviyat menfezlerine ihtiyaç vardır. Ferdî yahut topluluklar hâlinde itikâf neşvesiyle ifâ edilerek bunlar gerçekleştirilebilir.

Nice mâneviyat büyüğü, zamanlarının belli bir kısmını halkla beraber geçirirken önemli bir kısmını Hakk’la beraber olmaya adamışlardır. Onlar, mâneviyat koylarına dalarak gün ve gecelerinin belirli bir kısmını itikâf hüviyetinde geçirmeyi kollamışlardır. Zaten mâneviyat âleminde yol almak, Hakk davasına hizmette muvaffak olmak, Allah’la irtibatın kavi olmasıyla mümkündür.

Tasavvuf ehli arasında kemâle ermek için az konuşma, az yeme, az uyuma ve uzlete çekilip Rabbine yönelme şeklinde ifade edilen “kıllet-i taâm, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm ve uzlet anil’enâm” prensibi vardır. Kişi, bütün bunları en güzel kıvamda itikâf, inziva yahut uzlet diyebileceğimiz adanmışlık ruhuyla gerçekleştirebilir. Bunların yanı sıra itikâfın insana kazandıracağı kemâlâtı ve güzel hasletleri şöylece sıralayabiliriz:

Allah’a en yakın ve makbul bir kul olmanın yolu, itikâf ve inzivadan geçer.

Allah’ın en sevdiği kul olan Habibullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) benzemenin yolu itikâftan geçer.

Meleklerin duasına mazhar olmanın yolu itikâftan geçer.

Âhirete hazırlanmanın en kestirme yolu itikâftan geçer.

Kulluk şuuruna ermenin yolu itikâftan geçer.

Nefis muhasebesi yapmanın en selâmetli yolu itikâftan geçer.

Kalb ve ruhun derece-i hayatına girmenin yolu itikâftan geçer.

Ahlakî erdeme ermenin ve güzel hasletlere ulaşmanın yolu itikâftan geçer.

Günahlardan uzak durmanın ve günahlardan arınmanın yolu itikâftan geçer.

Kötü hasletleri terk etmenin yolu itikâftan geçer.

Şeytandan ve yoldaşlarından korunmanın yolu itikâftan geçer.

Ne mutlu itikâfı hayatına hayat kılan ve kendilerini Hakk’ın yolana adayan ruhlara!

Dr. Kadir Paksoy

Efendimiz’i Rüyada Görmek

Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyalarda, bazen sakallı, bazen sakalsız, kimi zaman siyah saçlı, kimi zaman da beyaz saçlı olarak değişik şekillerde görülmesini nasıl izah edebiliriz? İnsan, ne şekil ve surette görürse görsün, hakikaten O’nu görmüş sayılır mı?

Cevap: Malum olduğu üzere, görüldüğü şekilde gerçekleşen ve te’vîle ihtiyacı olsa da bir mesaj içeren rüyaya “rüya-yı sâdıka” ya da “rüya-yı sâliha” adı verilir. O, insanın mahiyetindeki latife-i Rabbâniyenin doğrudan doğruya âlem-i gayba açılan bir kapı bulması, o açık kapıdan vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakması ve Levh-i Mahfuz’un cilvelerinden ya da  kader mektuplarının misallerinden birini görmesi şeklinde ortaya çıkar. Hayal bazen gördüğü o cilvelere ve mektuplara bir kısım libaslar giydirebilir ama bu türlü bir rüya ya aynen görüldüğü gibi çıkar, ya da bazı te’vîller vesayetinde ciddi mesajlar verir.

Diğer taraftan, daha evvel yaşanan bazı tesirli hadiselerin hayalde bıraktığı izlerin ortaya çıkmasıyla görülen, bir manası olmayan veya varsa da ehemmiyeti bulunmayan, tabire değmeyen karmakarışık rüyalara da Kur’ân’ın tabiriyle, “adgâsü ahlâm” denir.

Hazreti Aişe (radiyallahu anha), ilk dönemde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e vahyin gelişinin rüya-yı sâliha şeklinde cereyan ettiğini ve O’nun gördüğü bütün rüyaların sabah aydınlığı gibi apaçık olduğunu haber vermektedir. Sultan-ı Rusül’e rüyayı sâdıka şeklinde vahiy gelmesi risaletin ilk altı ayından sonra da kesilmemiştir. Bunun için, İnsanlığın İftihar Tablosu istirahat buyururken, Ashab-ı Kirâm’ın O’nu uykusundan uyandırmaktan ve vahyin kesilmesine sebebiyet vermekten çok çekindikleri nakledilmektedir.

Rehber-i Ekmel’in “Refik-i A’lâ” deyip sevgililer diyarına gidişinden sonra vahiy ve dolayısıyla vahiy olan rüyalar da sona ermiştir. Fakat, her mü’minin görmesi mümkün olan ilham kabilinden sâdık rüyalar bâkî kalmıştır, kıyamete kadar da sâdık mü’minler için bâkî kalacaktır.

Rüyadaki Gerçekten O mu?

Mü’minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir. Çünkü, O’nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te’vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Ekser hadis mecmualarında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.”

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerine ehl-i tahkik farklı görüşler üzerinde durmuşlardır: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında “Bu zat, Peygamberimizdir” şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’ın rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz’in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp “Ben Muhammed’im” diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, “Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O’nu temsil edemez” derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, “Ne şekilde ve surette olursa olsun, “Ben peygamberim” diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir.” demiştir. Cumhur-u muhakkikîn, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz’i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz’a göre ise, Râsul-ü Ekrem’i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te’vîle, tabire muhtaçtır.

Rüyaya Yansıyan Hüzün

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz’i görmek ne şekil ve surette olursa olsun, alaküllihal bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz’in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın mir’at-ı ruhuna eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, selef-i salihîne göre, rüyada Peygamber Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte ahirette şefaate nâil olma ve Cennet’te O’nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Nebîler Serveri’nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları iş’ar eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın mir’at-ı ruhunda onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü’nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın mir’at-ı ruhunda Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz’in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O’nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî’yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de gözardı etmemelidir.

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’in şemâil-i hakikiyesiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi’nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid’atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusül’ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibariyle olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a’lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi şekl-i hakikisinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

Yine, bir şahıs rüyasında Fahr-i Kâinat Efendimiz’i çok hüzünlü görür; O’nun Uhud’da başından aşağıya kanlar akarken dahi devamlı tebessüm eden mübarek çehresi mahzun, saçı ve sakalı ise dağınıktır. Vâkıa bu saç ve sakal dağınıklığı, Aleyhi Ekmel’üt-Tehâyâ Efendimiz’in mahiyet-i hakikiyesiyle alâkalı değildir; bu hal, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın kendi cemaati içindeki bir kısım arızaları temsil keyfiyetiyledir ve ümmet-i Muhammed’e yönelmiş bir belanın gelmekte oluşundandır. Bizim halihazırdaki dağınık ve perişan veya ileride dağılacak ve perişan olacak yönümüze nazar etmesi itibariyle Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) hakiki şeklinin haricinde, saçı-sakalı dağınık bir vaziyette temessül etmiştir.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hüzünlü ve münkesir görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri defedici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

O Hep Aranızda Dolaşıyor!..

Ayrıca, ümmetinin her haliyle alâkadâr olan Şefkat Peygamberi bazen de müslümanlara ümit vermek, onların aşk ü şevklerini artırmak, gönüllerine inşirah salmak ve bütün heyecanlarıyla bir kere daha vazifelerine sarılmalarını sağlamak için rüyaları şereflendirir. Nitekim, Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Nübüvvetten ümmete yalnız mübeşşirât kalmıştır.” buyurur. “Mübeşşirât nedir, ya Rasûlallah?” diye sorulduğunda, “Sâlih rüyalardır” cevabını verir. Evet, Cenâb-ı Hak, sâlih ve sâdık rüyalar vesilesiyle mü’minleri müjdeler, gönüllerini şevke gark eder ve onları muştularla sevindirir.

Meselâ, bir arkadaşınız rüyasında görür ki; Gül-i Rânâ Efendimiz geliyor ve sizin kâkül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve “Ohh.. sizler Cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “Bu iltifat da neden ya Rasûlallah?” diyorsunuz; O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz; adımı dört bir yana duyuruyorsunuz!” buyuruyor.

Bir başka arkadaşınız, âlem-i menâmda O’na mülâkî olunca, “Ya Rasûlallah, üç-beş kişi Senin adına bir yerde toplansa, oraya mutlaka Ashâb-ı Kirâm’dan birini gönderirmişsin, bu doğru mu?” diyor. Gönüllerin Efendisi, bu soruyu tebessümle karşılıyor ve şu cevabı veriyor: “Önceden öyleydi; ama şimdi zaman, âhirzaman. Kardeşlerimin daha çok himmete ihtiyacı var. Artık nerede üç-beş kişi benim adıma bir araya gelirse, onların yanına bizzat ben gidiyor ve ruhâniyetimle aralarında yer alıyorum.”

İşte, her durakta bir sürü hain düşüncenin rengârenk masallar ürettiği, masalların birer büyü gibi dinleyenleri uyuttuğu, bâtıla açık şuuraltlarının aldatan rüyalar gördüğü; küfre şahlık urbalarının, diyânete cadı elbiselerinin giydirildiği, ruhun gözlerine kezzap dökülüp vicdan mekanizmasına civa akıtıldığı, çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştirildiği.. ve her şeyin olduğundan başka gösterilmeye çalışıldığı bir zaman diliminde Rahmeti Sonsuz, bu türlü mübeşşirât ile inananları takviye ediyor, aşk u şevke getiriyor ve gönüllerini ümit şualarıyla şenlendiriyor.. şenlendiriyor ve rüyaların diliyle adeta “Siz hizmetinize bakın; Ben Kimsesizler Kimsesiyim, sizin de kimsenizim, Siz kendinizi değiştirmedikten ve gaye-i hayalinizi terk etmedikten sonra düşmanlığa yenik ruhların hücumları size zarar veremeyecektir. Habîb-i Ekrem hep içinizde, yanınızda, yakınınızda bulunacak ve size müzâhir olacaktır!” diyor, ümitlere fer, dizlere derman ve kalblere inşirah veriyor.

Teveccüh Şahsa değil Şahs-ı Manevîyedir

Ne var ki, bu türlü rüyaları gören insanlar, ondaki iltifat ve takdirleri kendi üzerlerine almama hususunda âzamî hassasiyet göstermelidirler. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelittehâyâ) sâdık rüya ve murakabelerde tenezzülen asrın garipleri arasında dolaşması, onların müesseselerini ziyaret etmesi ve bazı şahıslara hususi iltifatlarda bulunması iman hizmetinin kerametinden başka bir şey değildir; şahsî meziyet ve şahsî kemalât adına ortaya konan gayretlerle bu takdirlere mazhariyet düşünülemez ve düşünülmemelidir. Alnı öpülen, alkışlanan, takdir ve tebcil edilen şahs-ı manevîdir ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i gören kim olursa olsun, meseleyi bu açıdan değerlendirmelidir.

Diğer taraftan, bir insan, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’la temessülen görüşürken ondan bazı emirler ve haberler de almış olabilir. Bu görüşme esnasında Peygamber Efendimiz’den duyduğuna inandığı sözler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -işin içinde Hazreti Sâdık u Masduk bulunduğu için bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Sultân-ı Enbiyâ ile görüşmesini kendisi için delil sayamaz. Andelîb-i Zîşân Efendimiz’in bir insana rüyasında bazı şeyler söylemesi mümkündür, ancak rüyadaki o sözlerin geçerliliği, Kitap ve Sünnet’te açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır. Peygamber Efendimiz’in misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğer büyük zatları görüp onlardan bazı emirler aldıklarını söyleyenler için de bir ölçü olsun. Demek ki, insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri ya da velileri görse ve onların sözlerine muhatap olsa, yine hüküm değişmez; söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Evet, rüyalar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir; asıl olan, Kitab’a ve Sünnet’e uymak, rüyaları da sübjektif birer işaret saymaktır.

Dahası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu rüyasına misafir eden bir kimseye bir sır verilmiş demektir. Bu talihli insan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mukaddes sırrını ulu orta fâş etmemelidir. Şayet, o rüyada iman kardeşlerinin, dost ve arkadaşlarının kuvve-i maneviyelerini takviyeye medar olabilecek bir durum varsa, işte o zaman duyduklarında inşiraha kavuşacaklarını ve aşk u şevke geleceklerini umduğu kimselere onu anlatmasında bir mahzur yoktur. Ne var ki, öyle hâlis bir niyetle sırrını paylaşırken bile nefsin gururuna bâdi olabilecek hususları gizlemek ve mümkünse rüyayı göreni meçhul bir sevgi kahramanı olarak zikretmek en doğru yol olsa gerektir. Zira, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, müşahedelerini anlatmaktan, rüyalarını ve yakazalarını başkalarına söylemekten kaçınmaktır; böyle bir sükûtta hem selâmet hem de ilâhî esrarı ketmetmedeki Hakk’a saygı vardır.

M. Fethullah Gülen

Peygamberlere Saygısızlığın Dinî Hükmü

İfrat ve tefritler arenasında Efendimiz de dahil peygamberleri bizim gibi sıradan insanlar seviyesine indirme –yüz bin defa hâşâ– ya da kendi dönemlerinde, sadece o dönemlere mahsus olmak üzere, tarihsel bir misyon eda edip çekip gittiklerini iddia etme gibi düşünceler bir değer kaybıdır. Peygamber ve peygamberlik anlayışına da saygısızlıktır

1. Peygambere saygı göstermenin önemi

Peygambere saygısızlığın dinî neticeleri gibi önemli bir konu­ya girmeden önce şunu belirtmeliyiz: İslâm inancına göre, “peygamber”in taşıdığı ana özellikler, kendisine inanılması ve saygı gösterilmesi bakımından son peygamber Muhammed Aleyhisselâm ile ondan önce gelip geçmiş peygamberler arasında hiçbir fark yoktur. İlmihal seviyesindeki din eğitiminin programı için­de yer alan, Müslümanların çoğu tarafından ezberlenen ve hemen hemen her yatsı namazının sonunda okunan “Âmene’r-Resûlü” âyetlerinin ilk cümleleri bu gerçeğin açık ifadelerinden biridir: “Bizzat Peygamber, Rabbinden kendisine indirilen vahye iman etti, Müminler de iman ettiler. Bunların her biri Allah’a, onun melekle­rine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. O’nun peygamberlerin­den hiç biri arasında ayırım yapmayız.”1 Aslında bütün İlâhî din­lerin ve mukaddes kitapların tutumu bundan farklı değildir. Yani sonra gelen peygamber önceki peygamberleri onayladığı gibi önce­ki peygamberler de kendilerinden sonra peygamberler geleceğini ve İlâhi daveti sürdürüp tamamlayacaklarını haber vermişler, ümmet­lerinden onlara da iman etmelerini istemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de önceki peygamberlerin bu ifadelerini nakleden âyetler mevcuttur.2 Ancak bunun bir istisnası vardır: Son Peygamber Muhammed Aleyhisselâm. Zîrâ O, peygamberlerin sonuncusu olduğunu haber ver­miştir.3 Binaenaleyh peygambere hürmetin öneminden ve ona saygısızlığın dinî sonuçlarından söz ederken, bu konuya bütün hak peygamberler dâhildir.

Peygambere saygı, onun yüklenmiş olduğu İlâhî görevin bir icabıdır. Gerçi peygamber de bir insandır. Hz. Îsa da dâhil hiç bir peygamber insanüstü bir özelliğe sahip değildir. Ancak Cenâb-ı Hak, kendi mesajını insanlara iletecek ve onları yer­yüzündeki “halife”si olgunluğuna eriştirecek olan peygamberleri insanlar arasından seçmiş ve tâbir caiz ise özel bir eğitim ile yetiş­tirmiştir. Peygamber dinin tebliğcisidir. Ancak kendisi iletişim kurduğu yüce âlemden İlâhî mesaj alıp insanlara tebliğ eder. Bu mesaj kişilerin bütün fikir ve duygu âlemlerine, bütün davranış­larına yön verme durumundadır. Buna mukabil insanlar mesajın İlâhî kaynaklı olup olmadığını doğrudan kontrol etme imkânına sahip değildir. Yapabilecekleri yegâne şey; mesajı iletenin dürüst, saygıdeğer, inanılır ve güvenilir olup olmadığını tespit etmektir. Gerçi bu noktada, mesajın, aklı tatmin edişi veya en azından akıl prensiplerine ters düşmeyişi ve bir de peygamberin göstereceği mû­cize faktörleri de söz konusudur. Ne var ki filozof da aklı tatmin edici açıklamalar yapabilmekte, büyücü veya para-psikoloji alanın­da etkili olanlar da tabiatüstü görünümü veren hâdiseler meydana getirebilmektedir.

Peygamberin şahsiyeti, insanlara sunduğu mesajın İlâhî kay­naklı olduğunun garantisini teşkil ettiği gibi, bu mesajın gereklerini yerine getirme açısından da büyük bir önem taşır. Çünkü insan­lar, çeşitli kesimleriyle büyük kitleler (ümmet) mücerret fikirleri anlayıp benimsemekte ve hayatlarında tatbik etmekte güçlük çe­kerler. Bu fikirleri kendilerine sunanların hareket ve davranışları­na bakmak, onların şahsiyetlerini örnek almak isterler. Bu sebeple de peygamber, İlâhî mesajı tebliğ ettikten başka, bizzat ona uygun bir hayat örneği veren, kâmil insan tipini canlandıran şahsiyettir, İslâm inancına göre “peygamber” budur ve gelip geçen bütün pey­gamberler bu üstün özelliklere sahip olmuşlardır.

Peygamberin gerek hayatında, gerek ebediyete göçüşünden sonra fonksiyonunu yerine getirebilmesi için sahip olduğu üstün şahsiyetin korunması gerekiyor. Onun şahsiyeti iftiralar, yanlış yorumlar, maksatlı tefsirlerle zedelenince getirdiği dinden şüphe edilmeye başlanır. Böylece İlâhî mesaj, yani vahiy etkili olmaktan çıkar. İnsanlar dinin gerçeklerini tahrif ederek bozmaya ve kendi nefislerine uymaya başlarlar.

Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen 30’a yakın peygamberden övgü ve saygı ile bahsedilmekte, onların şahsiyetlerini zedeleyecek ve İlâhî gö­revlerini etkisiz hâle getirecek hiçbir hata onlara nisbet edilme­mektedir. İslâm âlimleri, peygamberlerin suçsuzluğu, günah işlemek­ten korunmuş (masum) olduğu konusu üzerinde önemle durmuşlar; tefsir, hadis, kelâm, peygamberler tarihi (kısas-ı enbiyâ) gibi ilim dallarında meydana getirdikleri eserlerde bu konuyu da işlemişler­dir. Hattâ İslâm literatüründe konuyla ilgili olarak “İsmetu’l-enbiyâ” adıyla müstakil bir telif türü meydana getirilmiştir. Yine Kur’ân’da son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’ın seçkin vasıf­larından bahseden, Allah nezdindeki üstün değerinden söz eden birçok âyet vardır.4 Bu tür âyetlerde Allah’ı sevmenin ve O’nun ta­rafından sevilmenin ancak Peygamber’ini sevmek ve O’na uymakla mümkün olduğu ifade edilmekte,5 Hz. Peygamber’e itaatin Allah’a itaat anlamına geldiği haber verilmektedir.6 Hattâ O’na seslenirken herhangi birine sesleniyormuş gibi davranmaktan,7 O’na yüksek sesle hitap etmekten,8 huzurunda edebe aykırı davranışlarda bulunmaktan,9 Müslümanlar men edilmektedir. Konuyla ilgili olan (ve ülkemizde bazı yerlerde, her Cuma namazında, hatibin minbere çıkışından önce müezzin tarafından okunan) bir âyet-i kerîmenin meâli şöyledir: “Şu bir gerçek ki bizzat Allah da, melekleri de Peygamber’e övgü ve senâda bulunurlar. Ey iman edenler! Siz de ona salâvat getirin, hürmet ve tâzîm ile kendisini selamlayın.”10

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem), her konuda hakem kabul edilmesi, onun tarafından verilen hüküm ve bulunan çö­zümlerin tam bir gönül hoşluğuyla benimsenmesi mümin olmanın şartı olarak kabul edilmiş,11 dille veya başka vasıtalarla ona ezi­yet edilmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Birçok âyette “Allah” ve “Resûl” veya “Nebi” beraber zikredilmiş ve biri için gerekli gö­rülen haklar diğeri için de gerekli görülmüştür.12 Bilindiği üzere Saadet Asrı’nın Medine döneminde (M. 622-632) İslâm Devleti kurul­muş bulunuyordu. Bu defa devlet otoritesine karşı çıkamayan mu­halifler (münafıklar ve Yahudiler) Hz. Peygamber’i dedikodularla yıpratmaya, edebe aykırı söz ve davranışlarla gözden düşürmeye ça­lışmışlardır. Kur’ân’da bu tür fiiller de kesinlikle yasaklanmış ve bu yollarla Resûlüllah’a eziyet edenlerin acıklı bir azaba çarptırıla­cakları haber verilmiştir.13 Konuyla ilgili âyetlerden birinin meâli şöyledir: “Şüphe yok ki Allah’a ve Peygamberine eziyet edenleri Cenâb-ı Hak dünyada da âhirette de lanete uğratmış ve onlara horlayıcı bir azap hazırlamıştır.”14

2. Saygısızlığın tarifi ve tarihçesi

Peygamberler tarihiyle ilgili Kur’ân âyetlerinde söz konusu edilen ve inkârcılar tarafından onlara yönelik olarak yapıl­dığı haber verilen saygısızlıkları iki noktada toplamak müm­kündür: Maddî ve bir de mânevî tecavüz. Maddî tecavüz peygamberin şah­sına yöneltilmiş dövme, yaralama, öldürme türünden fiiller olabildiği gibi peygamberle birlikte inananlarına karşı kitle seviyesinde yöneltilmiş boykot, savaş ve benzeri şekillerde de olmuştur. Pey­gamberler tarihinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere mücadele etmek mecburiyetinde kalmayan, inkârcılardan eziyet görmeyen ve saygısız davranışlarla karşılaşmayan hiçbir Allah elçisi yoktur. Kur’ân’da, bu tarihî realite Resûl-i Ekrem Efendimiz’e, bir teselli vesilesi ola­rak bildirilmektedir.15 Mânevî tecavüze gelince, bunun, Resûlüllah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem’e karşı yapılmış olanının genel hatları Kur’ân’da “eziyet” olarak belirtilmiştir. Eziyet alay etme, küçümse­me, çekiştirme, ayıplama, iftira etme, aile hayatını karalama vb. şekillerde olabilir. Bütün bunlara doğrudan veya dolaylı olarak de­ğinen âyetler mevcuttur.16 Peygambere yönelik maddî eziyet onun hayatta bulunmasına bağlı olduğu hâlde mânevî eziyetin zaman açısın­dan bir sınırı yoktur. Hattâ denebilir ki mânevî eziyet peygamberin asrından uzaklaştıkça etkisini artırabilir. Çünkü iftira ve ithamlara konu teşkil eden şahsın çağdaşları ve bunlarla bizzat görüşen nesiller hayatta olduğu dönemlerde karalamalar etkili olacak çev­reler bulamaz. Fakat zaman uzadıkça işin gerçeğine yakından vâkıf olanlar aradan çekilir, dedikodular gelişerek yayılır, kolaylıkla etki­leyebileceği çevreler bulur.

İslâm literatüründe peygambere saygısızlık “seb” ve “şetm” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Bu kelimeler sözlükte, sövmek anla­mına gelir. Türkçemizde küfretmek anlamındaki sövmenin konu­muzla bir ilgisi yoktur. Çünkü bir sinir boşalması olan bu tür kaba ifadenin herhangi bir insana karşı bile kullanılması çok çirkin bir olaydır. Peygamberlere veya diğer yüksek şahsiyetlere yöneltilen seb ve şetm; dil uzatmak, ta’n etmek, şahsiyet zedeleyici ve yara­layıcı asılsız tenkitlerde bulunmak mânâlarına gelir.

Hz. Peygambere karşı gösterilebilecek saygısızlıkların dinî hük­münü ilk defa detaylı bir şekilde konu edinen ve eş-Şifâ adlı eseri sonraki çalışmalara kaynak teşkil eden Kadı Îyâz (öl. 544/1149) seb veya şetmi şöyle tasvir eder: “Peygamber Aleyhisselâm’a doğ­rudan dil uzatan, onu ayıplayan, bizzat kendisine, soyuna, dinine veya ona has vasıflardan birine bir eksiklik ve kusur nisbet eden, ona dolaylı bir şekilde dil uzatan, yahut da şahsiyetini yaralamak, hakaret etmek, şânını küçümsemek, küçük düşürmek ve ayıplamak maksadıyla birine veya bir şeye benzeten kimse ona sebbetmiş olur…

Aynı şekilde Resulullah’a lânet okuyan, beddua eden, zarar görmesini is­teyen, yermek amacıyla makam ve şerefine yakışmayan şeyleri ona nisbet eden, onun yüce katına münasebetsiz, asılsız ve çirkin sözler yakıştıran, mâruz kaldığı bazı musibet ve problemleri diline dolayarak kendisini ayıplayan, yahut da herkeste vuku bulabi­lecek bazı beşerî arızaları bahane ederek onu gözden düşürmeye çalışan kimse de ona sebbetmiş olur. Bütün bu saydıklarım Ashâb-ı Kiram döneminden itibaren İslâm âlimleri ve fetva adamlarının it­tifak ettiği hususlardır.”17

Kur’ân-ı Kerîm’den ve peygamberler tarihiyle ilgili eserlerin incelenmesinden anlaşılacağına göre, hemen bütün peygamberler, hitap ettikleri insanların eziyetlerine ve saygısızlıklarına mâruz kal­mışlardır. Bu, hakla bâtılın, ilimle cehaletin, faziletle rezaletin mücadelesinden çıkan kaçınılmaz bir sonuçtur. Fikirden yoksun, fazi­letten uzak, mâneviyat ve gönül dünyasıyla ilgisi kesilmiş her birinin başvurduğu çare budur: Kaba-kuvvet, tecavüz, iftira, ka­ralama…

Hz. Peygamberin Saadet Asrı’nda ona dil uzatanlar müşrikler, münafıklar ve Yahudiler olmuştur. Bu saygısız cephenin ortak nok­tası İslâmiyet’in doğuşuyla menfaatlerinin zedelenmiş olmasıydı. Mekke müşrikleri, Kâbe’ye sahip olmanın avantajını istismar ede­rek hemcinslerine nispetle üstün haklar taşıdıklarına inanıyorlardı. Temel haklarda bütün insanların eşit olduğunu ilân eden İslâmiyet’in tebliğcisine bu sebeple cephe almışlardı. Medine’deki münafıkların durumu da bunun bir benzeriydi. Medine civarındaki Yahudi kabilelerine gelince, İslâmiyet güneşinin Medine ufuklarında doğuşu onların özellikle sömürüye dayanan ekonomik menfaatlerini alt-üst ediyordu. Buna bir de tarihî fitne temayüllerini ve kıskanç­lık duygularını eklemek lâzımdır.

Bununla beraber Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), şahsına yönelik olup Müslüman cemaatin dinî hayat ve sosyal bünyesini saracak seviyeye ulaşmayan tan ve saygısızlıklara göz yummuş, bu tür davranışlara karşılık vermek suretiyle içe dönük bir huzursuzluğun ortaya çıkmasına yol açmak istememiştir. Ancak İslâm devletiyle imzaladık­ları anlaşmayı bozan ve düşmanla işbirliği yapan Yahudileri cezalandırmış, Müslümanların varlığı ve birliği için tehlike arz eden, fitne ve anarşi odakları haline gelen Kâ’b b. Eşref gibi sayıları sınırlı bazı zorbaları bertaraf etmiştir.

Asr-ı Saadet’in Medine döneminde Peygamber’e ve Müslümanlara eziyet eden, İslâm birliğine karşı cephe alan, bu sebeple de haklarında “vur” emri çıkarılan (demi heder edilen) bazı kişiler olmuştur. Bunların sayısı, Zürkani’nin tespitine göre, altısı kadın olmak üzere on beştir. Eziyetlerinin genel karakteri başta Hz. Pey­gamber olmak üzere Müslümanları yermek ve İslâm dinine dil uzatmaktı. İslâmiyet’in doğuşu sırasındaki Arap dünyasında şiir yo­luyla yapılan yerme (hiciv), fertler, kabileler ve toplumlar arasın­da kullanılan en etkili mânevî bir silâhtı, tıpkı bugünün basın dünyası gibi. Hicve maruz kalan taraf en büyük hakaret ve tecavüze uğradığını kabul eder, buna mutlaka karşılık vermek isterdi. Çünkü şiire çok düşkün olan Arap kavimleri onu kitleler arası bir haberleşme vasıta­sı, kitlelerin psikolojisini ve değer hükümlerini etkileyen bir faktör kabul ediyordu. Bununla beraber siyer ve tarih kaynaklarından an­laşılacağı üzere haklarında ‘’vur” emri çıkarılanların sadece 4-5 ta­nesi öldürülmüş, diğerleri Müslüman olmuş veya yeniden İslâm’a dönerek Hz. Peygamber’den özür dilemiş, böylece herkesin sahip olduğu insan haklarına onlar da kavuşmuştur.

Son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’a, kendi hayatında say­gısızlık gösteren, biraz önce söylediğimiz üzere, müşrikler, münafık­lar ve Yahudilerdi. Bir de dinden dönen, sayıları sınırlı bir kaç kişi. Sonraki yüzyıllarda ise bazı gayrimüslimler, azınlıklar (zimmîler), bir de Müslüman göründüğü halde Kelâm ve Mezhepler Tarihi mütehassıslarınca İslâm dışı kabul edilen ve literatürümüzde genellik­le Bâtınîler (gulat) diye adlandırılan aşırı gruplar.

Bilindiği üzere bütün samimi Müslümanların gönlünde Resûl-i Ekrem’in müstesna bir yeri vardır. O’nun kullandığı eşyadan ve kesip attığı sakaldan (Hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerif, Emânât-i Mu­kaddese) tutunuz da adına (Muhammed, Ahmed, Mustafa), yaşayış tarzına, hanımları ve çocuklarına… kadar birçok hatırası Müslümanların gönül aydınlığı olmuştur. Münafıklar müstesna, hiçbir Müslüman bilerek ona saygısızlık göstermeyi hayalinden bile geçirmez. Bu sebepledir ki son devirlere kadar İslâm tarihi boyunca hiçbir Müslüman tarafından Hz. Peygambere karşı dil uzatma, sebbetme vaka­sına rastlanmamıştır. Vuku bulmuş birkaç hâdise varsa bunlar ka­sıtsız, fuzûli konuşma sırasında, dolaylı bir şekilde olmuştur.

İslâm dünyasının dışında doğru gelişen materyalizm ve emperyalizmin tesiriyledir ki, yaklaşık bir asırdan bu yana, bazı Müslüman ülkelerde Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı saygısızlık temayülleri baş göstermeye başlamıştır. Buna dünya çapındaki misyoner faaliyetlerinin etkilerini de ekle­mek lâzımdır. Zîrâ gerek komünistler, gerek sömürgeciler ve gerek misyonerler çok iyi bilmektedir ki, Müslüman ülkelerde başarılı ol­manın ilk şartı, Müslümanların gönlünde taht kurmuş bulunan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisini yok etmek, dolayısıyla onlardaki direnme gü­cünün kaynağını teşkil eden İslâm engelini ortadan kaldırmaktır. Özellikle son yıllarda bir kısım yayın organlarında gittikçe dozajını arttıran saygısızlık cüretlerini, doğrudan materyalizm, emperyalizm ve mis­yoner faaliyetleriyle yahut da hasis menfaatleri uğrunda bunlara yardım eden veya bilmeyerek âlet olan gruplarla açıklamaktan baş­ka makul bir yol yoktur.

3. Peygambere saygısızlığın cezası

Saygısızlığın tarifinden ve bu konuda bazı âlimlerin görüş­lerinden yukarıda bahsetmiştik. Konuyla ilgili eserlerde say­gısızlık kabul edilen hususları şöylece sıralamak mümkün­dür: Sövmek (seb ve şetm) : Dil uzatmak, şahsiyet zedeleyici ithamlarda bulunmak. Ayıplamak (ta’yip) : Akıl, din ve örf açısından doğru ve güzel bulunmayan hususları nisbet etmek. Bu hususlar peygambe­rin bedeni, huyu veya hayatıyla ilgili olabilir.

İftira (kazif) : Zina ettiğini iddia etmek veya veledi zina olduğunu söylemek. Fizyonomisini değişik olarak anlatmak: Siyah, cüce, kör, topal… diye vasıflandırmak. Alay etmek, hafife almak. Dolaylı ve üstü kapalı bir şekilde yukarıdaki hususları ifa­de etmek (ta’riz). Tespit edebildiğim kadarıyla Hz. Peygambere saygısızlık gös­termenin dinî hükmü konusunu ilk kez ele alıp etraflıca inceleyen Kadı îyâz olmuştur (öl. 544/1149). Ancak mesele ilk dönemlerden itibaren İslâm âlimlerince ele alınmış ve detaylı bir şekilde tartışıl­mıştır. Kadı İyâz’ın naklettiğine göre Abbasî halifelerinden Harun Reşid, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dil uzatana verilecek ceza hakkında İmam Mâlik’in görüşünü sormuş ve Irak’lı âlimlerin, dayakla cezalandırabileceği tarzında fetva verdiklerini sözlerine ilâve etmiştir. Mâ­lik bu tarz fetvaya öfkelenmiş ve halifeye şöyle cevap vermiştir: “Ey müminlerin emiri! Peygamberlerine dil uzatıldıktan sonra Müslümanların varlığı nasıl devam edebilir? Peygamberlere dil uzatan (söven) öldürülür, Ashâb-ı Kirâm’a dil uzatan ise dayakla cezalan­dırılır.” Kadı Îyaz’ın kanaatine göre söz konusu Irak âlimlerinin görüşü ciddiye alınmamalıdır. Çünkü Peygambere sebbedenin ölüm­le cezalandırılması hakkında âlimlerin ittifakı (icmâ) vardır.18 Bazı İslâm bilginleri bu konuda risaleler yazmışlardır. A. Müslüman’ın dil uzatması

İslâm ahkâmına göre Kâinat’ın Efendisi Muhammed Aleyhisselâm’a dil uzatmanın suç olduğu şüphesizdir. Bu suçu işleyen kimse Müslüman’sa cezası ölümdür. İslâm âlimleri bu dinî hüküm için Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalardan çeşitli de­liller bulmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de Resülullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) eziyet edenlerin, O’nunla alay edenlerin, O’nu küçümseyenlerin dünyada ve âhirette lânete uğratıldıkları, horlayıcı ve elem verici azaba mâruz bırakıla­cakları, dünyada ve âhirette cezalandırılacakları ifade edilmektedir.19 Asr-ı Saâdet’te sayıları fazla, olmasa da bu suçları sebebiy­le can güvenlikleri kaldırılanların (demi heder edilenlerin) bulunduğu da bilinmekte­dir. Halife Ebû Bekir’e adamın biri ağır sözler sarf etmiş, o da ka­bul etmeyerek gerekli cevabı vermiş; hâdiseye şahit olan Ebû Berze de, “Ey Resûlüllah’ın halifesi, müsaade et de şu adamın boynunu vurayım.” demiştir. Hz. Ebû Bekir ise kendisine şu cevabı vermiştir : “Bu ancak Resûlüllah’a yapılan bir eziyet için verilebilecek cezadır.” Halifenin bu hükmüne ashaptan kimse itiraz etmemiştir.

Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz de aynı mahiyette hüküm ver­miştir.20 Ancak üzerinde ittifak edildiği söylenen bu genel hük­mün ayrıntılarına inmek ve suçun işleniş şekliyle işleyenin duru­muna göre farklılık arz eden sonuçları ayrı ayrı değerlendirmek ge­rekmektedir. Yukarıda altı madde hâlinde sıraladığımız saygısızlık ifade­lerinin sonuncusu olan dolaylı dil uzatma (ta’riz) doğrudan ölüm hükmünü giymez. Bu tür ifadeler kullanan kimsenin genel durumu incelenmeli ve sözlerinden ne kastettiği araştırılmalıdır. İyi hâl sa­hibi olan, ithamları açık bulunmayıp dil uzatmayı kastetmediğini söyleyen kimse ölümle cezalandırılamaz, münasip bir şekilde uya­rılır veya tedip edilir. Zor kullanılarak söz konusu suçu işlemeye icbar edilen kim­se ise herhangi bir şekilde cezalandırılamaz.21 Bu tür icbarlar İslâmiyet’in ilk yıllarında güçsüz bazı Müslümanlara tatbik edilmiş ve kendilerine saygısız ifadeler söyletilmiştir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hürmete şayan, tenkit dışı bir insan olduğunu bilmeyen bir Müslüman düşünülemez. Bununla birlikte Müslümanlığı yeni benimsemiş veya her nedense bu gerçekten haberdar olamamış kim­se mazur sayılabilir mi? Genellikle âlimler, kolay istismar edilebile­ceğini göz önünde bulundurarak bilmemeyi (cehalet) mazeret say­mamışlardır.22 Ancak başta Gazzâlî olmak üzere bazı âlimler, İslâmiyet’e yeni girmiş olanların, ayrıca maddî veya psikolojik engel­lerle karşılaşanların itikat konularında bir süre için mazur sayılabileceklerini kabul etmişlerdir.23 Meselâ peygamberlere beşerî zaaflar nisbet eden bugünkü muharref Kitâb-ı Mukaddes’in ifadelerinden etkilenen veya Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hürmete şayan bir insan olduğunu kabul etmekle beraber bir dinî meseledeki davranışın İslâm’a yakışmayan ve hoş olmayan beşerî bir zaaf olduğunu bilmeyen kimse, geçici bir süre için mazur sayılabilir. Zaten böyle kişiler hatasında ısrar et­mez, uyarılınca gerçeğe hemen boyun eğer. Bilmemek veya icbar altında bırakılmak gibi bir mazereti olmadığı hâlde açıkça peygambere dil uzatan kimsenin cezasının ölüm olduğu İslâm hukukçuları arasında ittifak edilen bir nokta ol­makla beraber bunun tatbik edilişi konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Peygambere sövme -hâşâ- gibi hiçbir Müslüman’ın havsala­sının alamayacağı bir suçu işleyen kimseye verilecek ceza konusunda sert hareket eden birçok âlime göre bu kişi zındık muamelesi­ne tâbi tutulur ve tövbe etmesi istenmeden ölüm cezası infaz edilir. Cenaze namazı kılınmaz, Müslüman kabristanına da gömülmez. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe dışındaki üç mezhep imamının da benimsediği rivayet edilen bir görüşe göre ise mürted muâmelesine tâbi tutularak tövbe etmesi istenir. Tövbe ettiği takdirde İslâm’a dönmüş olur. Fakat ölüm cezası düşmez. Çünkü irtidat Allah’a kar­şı işlenen bir suç olup tövbe ile ortadan kalkar, sahibi de cezadan kurtulur. Peygambere sövme suçunda ise onun şahsı açısından kul hakkı statüsüne girmiştir. Kul hakkı ise tövbe ile ödenmiş olamaz. Binaenaleyh suçlu öldürülür; fakat Müslüman olduğu için cenaze namazı kılınır, diğer hukukî işlemleri de buna göre yürütülür. Başta Ebû Hanife ve diğer Hanefî hukukçuları olmak üzere Şafiî’den gelen tercihe şâyan rivayete ve diğer iki imamın da bir gö­rüşüne göre peygambere söven kimsenin tövbe etmesi istenir, şayet tövbe ederse ölümden kurtulur. Aksi takdirde mürted kabul edilerek ceza uygulanır, Müslüman muamelesine tâbi tutulmaz.24 B. Gayrimüslimin dil uzatması

Dört halife devrinde ve sonraki dönemlerde İslâm fetihlerinin hızla yayılması ve bütün müesseseleriyle İslâmiyet’in kendini ka­bul ettirip hâkimiyetini kurmuş olması sebebiyle olacaktır ki, bu karşı durulmaz maddî ve mânevi gücün muhaliflerinde, azınlık hâ­linde veya başka statüye sahip gayrimüslimlerde psikolojik tepki­ler meydana gelmiştir. Bu tepkilerden biri de Kâinatın Efendisi Muhammed Aleyhisselâm’a dil uzatmaktır. İslâm hukukçuları bu tür davranışlara engel olmak için hukukî tedbirler düşünmüşlerdir. İmam Şâfî’ye (öl. 204/820) göre, devlet reisinin azınlıklarla yapacağı an­laşmalarda onlara karşı daima şu şartları öne sürmelidir. Bu kaçınılmaz şartları kabul etmeyen gayrimüslimlerle anlaşma yapılamayacağı gibi kabul ettikten sonra ihlal edenin garantisi de ortadan kalkar.

Kur’ân’a, İslâmiyet’e ve Hz. Peygamber’e dil uzatmamak. Nikâhla bile olsa Müslüman kadınla cinsi ilişki kurmamak (İslâmiyet’te gayrimüslim erkeğin Müslüman kadınla evlenmesi ya­saktır). Müslüman’ı dininden uzaklaştırmaya çalışmamak. Düşmanla işbirliği yapmamak.25 Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde haklarında “vur” emri çıkarılan gayrimüslimlerin bulunduğu malûmdur. Bunların hepsi Müslüman cemaate karşı düşmanlık yapmış değildi. Bir kısmı sadece Resülullah’a sebbettiği için ölüme mahkûm edilmiştir. Binaenaleyh gayrimüslimin böyle bir suçunun cezası ölüm olmalıdır.26 Ashâb-ı Kiram devrinde de benzer hâdiseler olmuş ve aynı ceza ile sonuçlanmış­tır.27 Ancak gerek Asr-ı Saâdet’te, gerek onu takip eden dönemde mey­dana gelen ve ölüm cezasıyla sonuçlanan olaylarda suç unsurlarının tam tahlilini yapmak mümkün değildir. Ayrıca anlaşmalı gayrimüs­limlerin aynı dönemlerde işledikleri bu tür suçların bazen ölümle cezalandırılmadığı da göze çarpmaktadır. Ebû Hanîfe ve diğer Hanefî âlimlere göre Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dil uzatan gayrimüslim, bu hare­ketiyle anlaşmasını bozmuş sayılmaz; binaen aleyh hemen öldürülmeyip münasip bir şekilde tedip olunur. Ancak ısrarı hâlinde dev­let başkanı tarafından siyaseten katline hükmedilebilir.28 Bazı önemli hususlar

İslâmiyet’i yeni benimsemiş veya karşı çıkılmaz sebeplerle İslâmî konularda cahil kalmış bazı kimselerle münafıklar hâriç, bütün Müslümanlar, Peygamberlerine karşı samimi ve engin hürmet duyguları beslerler. Bu, her şeyden önce Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve tavsiyesidir. Kendi tutumu da aynı mahiyettedir. Kur’ân’ın bu üslûbu sadece, “Rahmeten li’l-âlemîn” (kâinatın rahmet vesilesi) olarak gönderilmiş bulunan Muhammed Aleyhisselâm için29 değil, Kitâb-ı Mukaddes’te de adı geçen ve Yahudilerle Hristiyanların da ka­bul ettiği bütün peygamberler için söz konusudur. Müslümanlar bu asil duygularını daima korumuşlar ve bu duyguyu zayıflatıp tahrip edecek faktörleri bertaraf etmeye çalışmışlardır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in “Benim adımı kullanabilirsiniz; ama künyemi kullanmayın.”30 buyurduğu sahih olarak rivayet edilmiş­tir. Fakat başka rivayetlerden, onun, künyesinin (Ebü’l-Kasım) de kullanılmasına müsaade ettiği anlaşılmaktadır.31 Hz. Ömer’in de önceleri “Muhammed” adının ve diğer peygamberlere ait isimlerin kullanılmasını yasakladığı, fakat sonra buna müsaade ettiği, hattâ kendi çocuklarına da Muhammed adı taktığı rivayet edilir.32 Bu tür nakillerde göze çarpan yasaklar, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gösterilmesi gereken hürmeti koruma esasına dayanır. “Muhammed” adını veya “Ebü’l-Kasım” künyesini taşıyan birine karşı kullanılabilecek saygı­sız bir ifade dolaylı bir şekilde de olsa Resülullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yapılmış olma vehmini uyandırabilir. Resûl-i Ekrem’in şahsiyeti, anılma şekli diğer­lerinden tam olarak ayrıldığı çevre ve zamanlarda ise bu mahzur ortadan kalkar. Bu noktada örf de önemli rol oynayabilir. Yine peygamber saygısı prensibinden hareket eden İslâm âlim­leri gerek Resûl-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gerek diğer peygamberlere yöneltilmiş tenkitlerin sadece cevaplandırmak amacıyla nakledilebileceğini söylemişlerdir. Konuyla ilgili olarak detaylı bilgi ve tartışmaların ilim çevrelerinin dışına taşırılmasını ve halka aktarılmasını hiç bir şekilde doğru bulmamışlardır. Kanaatime göre, bu noktada temas edilmesi gereken bir husus da şudur: İnsanların öyle davranışları vardır ki, işlendikleri çağa ve sosyal şartlara göre değerlendirilmesi gerekir. Bu davranışlar o ça­ğın sosyal şartları içinde gayet tabiî karşılanırken günümüzde ya­dırganabilir. Hattâ ayıp ve kusur telâkki edilebilir. Bu söylediklerime Hz. Peygamber’in hayatından da örnekler bulmak mümkündür. Resûl-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hicrî-Kamerî takvime göre 63 yıl süren hayatının ilk 25 yılı bekârlık devresine aittir, ikinci 25 yılı kendisinden 15 yaş büyük olan Hatice Validemiz’le geçmiştir. Onun vefatı üzerine aile ocağının düzenini korumak amacıyla kendisin­den çok yaşlı bir hanımla evlenmiştir. Ömrünün son 7-8 yılı ise Arap kabileleriyle dinî-siyasî münasebetlerin kurulduğu, ihtida ve fetihlerin ço­ğaldığı bir dönem olduğundan, bu devirde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), birden fazla kadın himaye ve haremine almıştır. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) özel hayatı, İslâm fıkhının ibadet, muamelât, kadınlara mahsus haller, ceza hukuku bakımından bir model ve kay­nak durumunda olduğundan ayrıntılı bir şekilde sonraki dönemlere rivayet yoluyla intikal ettirilmiştir. Tabiî bu rivayetlerin içinde ha­dîs tekniği açısından doğru (sahih) olmayanlar da vardır. Namaz gibi en açık, en yaygın bir ibadetin Resülullah’tan alınış ve sonraki nesillere aktarılışında dört mezhebin hayli farklı tespitleri bulundu­ğuna göre, onun aile hayatıyla ilgili daha çok farklı tespitlerin var oluşu da rivayet tekniği açısından gayet tabiîdir. Bu tür rivayetle­rin hepsini vuku bulmuş telâkki etmek, dinî gerçekler sanıp uyulmasını tavsiye etmek elbette doğru değildir. Ve bunları indî yorumlarla abartıp halka aktarmak, yâr u ağyarın önüne sürmek -art niyet­lerin veya marazî ruhun mahsulü değilse- gaflet ve basiretsiz­liğin sonucu olmalıdır. İşte Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz’in hukuku (hakları) konusunda en güzel kitabı yazan Kâdı İyâz’ın yanlış anlaşılmasın­dan endişe ettiği, halka aktarılmasında mahzur bulduğu ve Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) saygısızlık telâkki ettiği hususlar bu tür konulardır.33 Peygamberlerde bulunan en üst seviyedeki olgunluk vasıfları­nın, günahtan korunmuş olma özelliğinin (ismet) kendisinde veya bir başkasında bulunduğunu iddia eden kimse de peygambere kar­şı saygısız davranmış olur. Allah’tan başka hiçbir varlığın (melek­ler dâhil) peygamberden üstün olamayacağını bilmek ve değerlen­dirmelerini ona göre yapmak her Müslüman’ın dinî görevidir. Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık nisbet etmemek, yalnız O’na kulluk etmek İslâm’ın ana prensibidir. Bunun dışında kalan her türlü saygı, sevgi ve nazik davranışı Hz. Muhammed’den (sallallahu aleyhi ve sellem) esirgeme­mek de Müslüman olmanın sembolüdür. “Muhammed” adı, “Pey­gamber” (Nebî, Resul) kelimesi ibadetlerimizin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ezanda, kamette, tehiyyatta, salli-bâriklerde, diğer ibadet ve zikirlerimizde bu ad ve kelimeler her gün, her mümin tarafından yüzlerce defa saygıyla anılmaktadır. Yahudi ve Hristiyanların mahrum olduğu bu saygı nimetinin kıymetini bilmeli ve onların düştüğü mâneviyat bunalımına düşmemeliyiz. * Marmara Üniv. İlâhiyat Fak. Emekli Öğretim Üyesi bekir.topaloglu@yeniumit.com.tr Dipnotlar 1. el-Bakara, (2), 285. 2. bk. msl. Âl-i İmran, (3), 81; es-Saf, (61), 6. 3. el-Ahzab, (33), 40; Buhârî, “Menâkıb” 18; Müslim, “Fezâil” 22. 4. Bu konu için bk. Kadı îyaz, eş-Şifâ, (nşr. Muhammed Emin Karaali ve diğerleri), Dımaşk 1392, I, 51-135. 5. Âl-i İmrân, (3), 31. 6. en-Nisâ, (4), 80. 7. en-Nûr sûresi (24), 63. 8. el- Hucurat, (49), 2. 9. al-Ahzâb, (33), 53. 10. el-Ahzâb sûresi (33) 56 11. el-Nisa sûresi (4), 65. 12. bk. Muhammed Puad Abdülbâki, el-Mu’cemü’l-müfehres li el-fâzil-Kur’ân, “Resûl” ve “Nebî” maddeleri. 13. el-Bakara, (2), 104; et-Tevbe, (9), 61. 14. el-Ahzâb, (33), 57. 15. bk. mal. Âl-i İmrân, (3), 184. 16. bk. Muhammed Fuad Abdülbâki, el-Mu’cem, “Resûl” ve “Nebî” maddeleri. 17. Kâdı îyaz, eş-Şifâ (nşr. Muhammed Emin Karaali ve diğerleri), Dımaşk, 1932, II, 473-474. 18. eş-Şifâ, II, 492-493. 19. el-Mâide, (5), 33; et-Tevbe (9), 61, 65-66; el-Ahzâb (33), 57; el-Mücadile (58), 8. 20. Kâdı îyâz, eş-Şifâ, II, 491, 492; ayrıca bk. 485-487. 21. bk. en-Nahl, (16), 106 ve tefsiri, 22. bk. Zürkanî, V, 316. 23. Konuyla ilgili olarak bk. B. Topaloğlu, İslâm İtikadı Açısından Kıyafet ve örtünme (İslâm’da Kılık-Kıyâfet ve Örtünme), İstanbul 1987, s 22-24. 24. Kadı îyâz, eş-Şifâ, II, 448-495; îbn Teymiyye, es-Sârimü’l-meslûl alâ şatimi’r-Resûl, Haydarâbâd 1322, s. 296 vdd., 310, 322-326; Zürkanî, Şerhu’l-Mevâhib, v, 318 vdd. 25. Îbn Teymiyye, es-Sârimü’l-meslûl, s. 9-10. 26. Îbn Teymiyye, ag. esr., s. 108-165. 27. Aynı eser, s. 194-199. 28. Kadı Îyâz, eş-Şifâ, II, 566-574; Îbn Teymiyye, ag. esr., s. 4-12. 29. el-Enbiyâ, (21), 107. 30. Buharî, “Edeb” 106, Ebû Dâvûd, “Edeb” 66. 31. Ebû Dâvûd, “Edeb” 67-68. 32. Kadı îyâz, eş-Şifâ, II, 467-471. 33. bfe. eş-Şlfâ, II, 483, 484, 530-545.

O’nun Doğumu Bayramdır Bize

Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O’nun doğduğu gün bizim için de bir kutlu bayramdır.

Çünkü biz, Rabbimizi O’nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O’ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O’nun mesajlarıyla duyup anladık. O’nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk’ı söyleyen ve Hakk’a çağıran birer bülbül kesildi..

O’nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O’nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, “ebedî yokluk” korkusunun ruhlarımızdaki te’siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve cennete ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa cennet ve cehennemi tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) doğumu ise bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimiz’i kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? “Kutlu Doğum” dediğimiz mevlid-i şerifi, O’nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara “evet” cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; üç-beş ses sanatkârı ve ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; biraz lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır; ama maalesef bunlar kat’iyen O’nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O’na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Mevlid O’nu anlatmalı

Tabiî ki Kutlu Doğum’la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma pek çok hayıra vesile olabilir.

Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm’alara girmemek ve gösterişten kaçınmak çok önemlidir. Allah’ı ve Efendimiz’i anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. İnsan, hiçbir zaman içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmelidir. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalıdır. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalıdır. O güne ve o sözleri söylemeye önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Va’z etmeye giden bir insanın, “Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!” diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi -ki va’z u nasihatin mü’min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir- mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlâsa çok dikkat etmelidir. Halkın karşısına süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle çıkmalıdır.

O’nun bülbülleri olmak gerek

Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre’yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî’ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırabilir. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz’in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O’na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O’nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hâsıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya;

“Gel, ey Muhammed, bahardır…

Dudaklar ardında saklı

Aminlerimiz vardır!..

Hacdan döner gibi gel;

Mi’raç’tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!”

İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve

“Mi’raç’tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!” demeli.

Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hâsıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O’nun “cevâmiü’l-kelim” dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi,

“Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Resûlallah,

Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!”

deyip inlemeliler. Ya da İslam’ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup Ulu Dergâh’a yönelmeliler.

M. Fethullah Gülen

Peygamberimiz’in (sas) Müminlere Rahmet Oluşu

O, Allah’ın insanlığa mücessem bir rahmet hediyesiydi ve en son rehberiydi, Kur’ân’ın âyetleri bunun delili, O’nun siyer-i seniyyesi de bunun apaçık bir burhanıdır.

Yüce Allah, mesajını insanlara tebliğ edip açıklayacak ve insanları hak yola çağıracak peygamberler göndermiştir. Gönderilen peygamberlerin ilki Hz. Âdem, sonuncusu ise Hz. Muhammed’dir (sallallahü aleyhi ve sellem). Bütün peygamberlerde bulunması gereken ortak özellikler vardır. Kur’ân, bu özellikleri çeşitli âyetlerde zikretmekte, son peygamber Hz. Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) çeşitli özellikleriyle bize tanıtmaktadır. O özelliklerden biri de onun âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmasıdır.

Bu yazıda Hz. Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) evrensel rahmet oluşu açıklanmaya çalışılacaktır. Önce Hz. Peygamber’in âlemlere rahmet olarak gönderilmesini Enbiya Sûresi’nin 107. âyeti ışığında izah edip daha sonra Siyer-i Nebi’den O’nun rahmet ve merhametine örnekler vereceğiz. Sevgili Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konudaki hadîs-i şerîflerini de göz önünde bulundurarak izah etmeye çalışacağız.

Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Evrensel Bir Rahmettir “(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya, 21/107.)

Bu âyette geçen iki önemli kavram vardır. Bu kavramlardan birincisi, rahmet, ikincisi ise, âlem kavramıdır. Âyete mânâ vermeden önce bu iki kavramı açıklamamız yerinde olur kanaatindeyiz. Rahmet; “incelik, acıma, şefkat etme, merhamet etme, affetme ve mağfiret” mânâlarına gelmektedir. (İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, XII, 230.) Âlem ise; “duyu ve akıl yoluyla kavranabilen veya mevcudiyeti düşünülebilen, Allah’ın dışındaki varlık ve olayların tamamı”nı ifade eder. Bu açıklamalardan sonra âyetin mânâsını şöyle ifade edebiliriz: Allah, insanlara merhametinden dolayı onları hurafelerden, kötü huylardan kurtarmak ve doğru yola yöneltmek için Hz. Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak göndermiştir.

Bu âyette geçen “âlemîn” kelimesiyle bütün yaratıklar kastedilmektedir.1 Yani Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün varlık için bir rahmet vesilesidir. “Âlemler”den maksadın, Resulüllah’ın, kendilerine peygamber olarak gönderildiği bütün insanlar mı yoksa sadece mü­minler mi olduğu hakkında farklı görüşler zikredilmiştir. Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir görüşe göre buradaki âlemlerden maksat; Resulüllah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine peygamber olarak gönderildiği bütün varlık­lardır. Bunların mümin veya kâfir olmaları fark etmez.

Bu âyetteki rahmet kelimesinin cümledeki konumu hakkında de­ğişik kanaatler ileri sürülmüştür. Bu kanaatlerden biri bu kelimenin cümlede “hâl” oluşudur ki bu takdirde âyetin mânâsı “Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” şeklinde olur.2 Diğer bir yaklaşıma göre de rahmet kelimesi “ersele” fiilinin “mef’ûlün leh”i olmaktadır ki bu takdirde de mânâ: “Biz, seni ancak âlemlere merhametimizden dolayı gönder­dik.” şeklinde olur.3 Biz de bu ikinci mânâyı tercih ederek yorumumuzu ya­pacağız. Yüce Allah, doğru yoldan çıkıp inkâra, şirke düşmelerinden dolayı insanlara merhamet etmek istemiştir. İşte o merhametten dolayı Hz. Peygamber’i (sallallahü aleyhi ve sellem) göndermiştir. Başka bir ifade ile Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın insanlara olan merhametinin bir tezahü­rüdür.

Yağmur nasıl bir rahmet olarak yeryüzünün hayat bulmasına vesile oluyor ise, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de insanlığın mânen hayat bulmasına vesile olmuştur ve kıyamete kadar da olmaya devam edecektir. İnsanlık onun sayesinde içine düşmüş olduğu küfür ve dalâletin o korkunç girdabından kurtulmuş, hakikati görmüş ve imanla müşerref olmuştur. Kendi öz kız çocuklarını bile diri diri toprağa gömebilecek kadar vahşileşip insanlık sınırından çıkmış olan toplumlar onun neşretmiş olduğu nur sayesinde insan-ı kâmil olma yoluna girmiştir. İşte bu yönüyle o, bütün insanlık için başlı başına bir rahmettir.

O getirdiği dinî ve ah­lâkî prensipler sebebiyle insanlık için bir rahmet olmuştur. Nitekim kendisi de bir hadisinde “Ben bir rahmet ve hidayet rehberiyim.”(Dârimî, Mukaddime, 3.) buyurmuş. Müşriklere beddua etmesini teklif edenlere, “Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim.” diye cevap vermiştir.3

Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) evrensel rahmet oluşunu farklı başlıklar altında incelemek istiyoruz:

1- Müminlere Merhameti Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) temsil ettiği rahmetten öncelikle müminler istifade etmiştir. Çünkü O, müminlere karşı rauf ve rahîmdir. “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.”(Tevbe, 9/128.)

Bu âyet, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Müminlere olan şefkat ve ilgisini, onlar için nasıl endişelendiğini, kendisine inananların sıkıntılarına tahammül edemediğini, bunların kendisine çok ağır geldiğini, müminlere olan şefkat ve merhametini çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir.

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine öyle düşkündür ki, ümmetinin dünya ve ahirette sıkıntıya düşmesi onu çok üzerdi. O’nu en çok düşündürüp üzen de ümmetinden cehennem azabına düşecek olanların halidir. Ümmetinin Cehennem azabına düşmemesi için onları her konuda uyarmış ve ikaz etmiştir. Bizleri bir baba şefkatiyle iyilik ve güzelliklere yönlendirmiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlâdına olan durumu gibiyim.”(Ebu Davud, Taharet, 4.) buyurmuştur.

Görüldüğü gibi Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetine şefkat ve merhameti bir babanın evlâdına olan şefkat ve merhameti gibidir. Onun rahmeti sadece kendi zamanında yaşayan müminlere yönelik değildir. Kıyamete kadar gelecek olan bütün ümmetini kapsamaktadır. Onun ümmetine düşkünlüğü her gece sabahlara kadar ümmeti için dualarla Rabb’ine yakarmasına sebep olurdu. Nitekim bir gün ellerini kaldırmış: “Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diyerek ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e: “Ey Cebrail! Git Muhammed’e niçin ağladığını sor!” buyurur. Cebrail, geldiğinde Efendimiz ümmeti için ağladığını söyler. Cebrail, Allah’ın huzuruna döner ve durumu anlatır. Yüce Allah buyurur ki: “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz, asla üzmeyeceğiz.”(Müslim, İman, 346.)

Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) müminler için bir rahmet olması hem dînî, hem de dünyevî yöndendir. Dînî yönden rahmet olması: Hz. Peygamber, insanlar câhiliye dediğimiz karanlık bir devirde, dalâlet içerisindeyken ve aynı zamanda Ehl-i Kitab’ın da, kendi kitaplarında ihtilâfa düştükleri bir dönemde gönderilmiştir. Böylece Allah onu, gerçeği aramaya ve kurtuluş ile mükâfatı kazanmaya hiçbir yolun bulunmadığı bir zamanda göndermiş, onunla insanlara, hidayete giden yolları göstermiştir. Dünyevî bakımdan rahmet olması ise şöyledir: İnsanlık O’nun sayesinde pek çok zilletten, harpten, kargaşadan kurtulmuş, gerçek sulha ve huzura kavuşmuştur.4

Müminler, O’na iman etmek, O’nu sevip örnek edinmek, O’nun insanlığa getirmiş olduğu evrensel prensipleri hayatlarında tatbik etmekle hem dünya hem de ahiret mutluluğuna nail olmuşlardır.

Prof. Dr. Mehmet Soysaldı

Peygamberimiz’in (s.a.s) Çocuklara ve Kadınlara Merhameti

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Kadınlara Merhameti

İslâm’dan önce kadınlar çok perişan hâldey­diler. Kadının ne ailede ne de toplumda hiçbir hakkı yoktu. Kadınlar âdeta alınıp satılan bir mal durumundaydı. Hattâ İslâm’dan önce insanlar, kadın nedir? Bir ruhu var mıdır, yok mudur diye tartışmaktaydılar. Kadın, toplumda daima hor görülen ve aşağılanan bir yaratık olarak değerlendiriliyordu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Kadınlar şefkat ve merhamete muhtaçtılar.

Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlığı kuşatan şefkat ve merhameti kısa zamanda kadınlar üzerinde de görülmeye başladı. Onları insanların ayakları altında ezilmekten kurtararak o kadar yüceltmiştir ki, “Cennet anaların ayakları altındadır.”(Nesâî, Cihâd, 12.) buyurarak, cennete girmeyi annelerin rızalarıyla eş tutmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ailesini çok sever, eşlerine şefkat ve merhametle muamele ederdi. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) erkeğin kadına iyi davranması gerektiği hususunda ümmetine şu tavsiyelerde bulunurdu:

“Size hanımlarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyorum.”(Tirmizî, Rada, 11; İbn Mace, Nikâh, 3.) “En hayırlınız hanımlarına karşı iyi davrana­nınızdır.”(Canan, İbrahim, Hadis Ansk, XVII, 212.) “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlâkı en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.”(Tirmizî, Rada, 11; Ebu Davud, Sünen, 14.) “Sizden biriniz hanımına karşı kin beslemesin, onun bir huyunu beğenmezse bir başka huyunu beğenir.”(Tirmizî, Rada, 61.) İşte bu hadîslerde Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kadınlara anlayışlı davranmayı tavsiye etmektedir.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Koyunları sağması, ev süpürmesi, elbisesini ve ayakkabılarını tamir etmesi, deveyi yemlemesi, çocuklarla ilgilenip ihtiyaçlarını görmesi, hep onun bu merhamet ve şefkatinin neticesi değil midir?

Efendimiz yemek ayırımı yapmazdı. Eve geldiğinde eşi ne yemek hazırlamışsa oturur yer ve Allah’a hamdederdi.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Yetimlere Merhameti

Yetim, küçük yaşta babasını kaybeden kişidir. Dolayısıyla küçük yaşlarda anne-babasını kaybeden çocuklar, sevmeye, sevilmeye, merhamete, bakıma, güvene, nasihate ve eğitilmeye muhtaçtırlar. Yetimler, ana-babasızlığın doğurduğu duygusal eksikliği, maddi yoksulluktan daha fazla hissederler.

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisi küçük yaşta yetim kaldığı için yetimlerin hâlini çok iyi anlar ve yetimlere daima şefkat ve merhametle davrandığı gibi Müslümanlara da yetimler hakkında şefkat ve merhametle davranmayı emrederdi.

Yetimlerin sadece başını okşamak bile, çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sevabı şöyle ifade buyururlar:

“Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını okşarsa, elinin değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben şu iki parmak gibi Cennet’te beraber olacağız.” Daha sonra da orta parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.(Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, V, 250.)

Nitekim katı kalbli oluşundan şikâyet eden bir kimseye Sevgili Peygamberimiz; yoksulları doyurmasını, yetimleri sevindirmesini, başlarını okşamasını tavsiye buyurmuşlardır.(Ahmed b.Hanbel, age., II, 263, 387.)

Ebu Seleme seçkin sahabilerden biriydi. Bir savaşta şehit düşmüştü. Geriye beş yetim çocuk bırakmıştı. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Ümmü Seleme ile evlenmiş ve yetim kalan çocuklarına öz babalarını aratmayacak derecede şefkat ve merhametle davranmıştır.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Çocuklara Merhameti

Çocuklarımız bizlere Allah’ın bir emanetidir. Emanetlere gereken değeri vermeliyiz. Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz.”(Tahrim, 66/6.)

Anne-babalar çocuklarına, Allah’ın verdiği bir emanet nazarıyla bakmalıdırlar. Ailevî mesuliyetlerini yerine getirmemek anne-babanın kıyamet günü sorguya çekilecekleri bir konudur.

Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuklarıyla olan münasebetlerinde de daima onlara şefkat ve merhametle davrandığını ve onları İslâmî terbiye ile yetiştirdiğini görmekteyiz.

Çocuklara karşı sınırsız bir sevgi ve şefkat gösteren Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), onlarla çok sıkı münasebetler kurmuş, etrafındaki bütün çocuklarla yakından ilgilenmiştir. Enes b. Malik (r.a) “Peygamberimiz ailesine ve çocuklarına karşı insanların en şefkatlisi idi.”(Münavî, Feyzu’l-Kadir, V, 167.) demektedir. Zîrâ Peygamber Efendimiz iyi ve müşfik bir baba idi. Çocuklarına samimi ve içten bir sevgi besliyor, yeri geldikçe de bu sevgiyi gösteriyordu.

Hz. Peygamber Efendimiz, çocuklara âdeta yetişkin bir insan muamelesi yapardı. Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), çocuklara selâm verir, onların hâl-hatırlarını sorar, hastalandıklarında ziyaretlerine gider, zaman zaman onlarla şakalaşır, eğlenir, çocukları omzuna sırtına bindirirdi; onları asla azarlamazdı. (Buharî, Edeb, 81; Müslim, Selam, 15.)

Enes b. Malik (r.a) Rasulüllah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuklarla karşılaştığı zaman onlara: “es-Selâmü aleyküm yâ sıbyân” (Selâm size ey çocuklar) diye selâm verdiğini; çok sevdiği küçük kuşu ölmüş olan kardeşine ise “Yâ Ebâ Umeyr, küçük kuşun ne oldu?” diye hal hatır sorduğunu, onu üzgün görünce de teselli ettiğini nakleder. (Bkz., Buharî, Edeb, 81; Müslim, Edeb, 30.)

Efendimiz bütün insanlara ve özellikle de küçük çocuklara çok şefkatli ve merhametli davranmıştır. Torunlarını namazda bile omzunda taşımış, zaman zaman onların ve diğer çocukların oyunlarına katılmıştır.(Buharî, Edeb, 81, 112; Müslim, Edeb, 30.) Yıllarca hizmetinde bulunan Enes b. Malik şöyle demiştir: “Aile fertlerine karşı Allah Resulü’nden daha şefkatlisini görmedim.”(Müslim, Fazail, 63; Ahmed b.Hanbel, age., III, 112. )

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: “Ey Allahın Resulü! Siz çocuklarınızı öper misiniz?” diyen bir bedeviye karşı: “Allah senin gönlünden şefkat ve merhameti çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?” buyurmuştur.(Buharî, Edeb, 18, 112; Müslim, Fazail, 64; İbn Mace, Edeb, 3.)

Prof. Dr. Mehmet Soysaldı

Peygamberimiz’in (s.a.s) Düşmanlarına, Münafıklara ve Kafirlere Merhameti

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Düşmanlarına Merhameti

Kur’ân’ın birçok âyetinde affedici olmak teşvik edilmiş ve insanları affedenlerin büyük ecir ve mükâfata erişecekleri bildirilmiştir.5 Kur’ân’ın canlı örneği olan Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de hayatı boyunca insanları affetmeyi kendisine şiar edinmiştir. Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlar içinde en çok eziyet çekenlerden, en çok hakarete ve haksızlığa uğrayanlardan olmasına rağmen, en çok affeden ve merhamet edenlerdendir. Böyle olması çok normal, çünkü Rabbi O’nu, ilâhî rahmetin bir tecellisi olarak, bütün âlemlere rahmet olarak göndermiş ve “Seni âlemlere, ancak ve ancak bir rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya, 21/107.) buyurmuştur. Nasıl Allah’ın diğer bir rahmeti olan yağmur, herkesin bağına, tarlasına, bahçesine, yağıyor; onların azgınlıklarını görmüyorsa O da, herkese, hatta en sevdiklerini öldürenlere karşı bile affı ve merhameti sunuyordu. O’nun bütün hayatı rahmet ve merhamet örnekleriyle doludur. Çünkü O, rahmetin tâ kendisidir. Kendisine ve arkadaşlarına dinlerinden ötürü en zalimce ve kötü davranışlarda bulunan düşmanlarına beddua etmesi istendiğinde onların doğru yolu bulabilmeleri için ellerini açıp onlara dua etmiştir.

O’nun düşmanlarına dahi engin şefkatini, sınırsız merhametini gösteren birçok olay mevcuttur. Burada sadece birini izah etmekle yetinelim.

Bir gün, İslâm’ı yaymak ve davasını anlatmak için, azatlı kölesi Zeyd ile Mekke’nin yakınındaki Tâif’e gitmişti. Tâifliler, Peygamber Efendimiz’i (sallallahü aleyhi ve sellem) çok çirkin bir şekilde karşıladılar. Oranın ileri gelenlerinden Amr b. Umeyr oğulları, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile alay ettiler. Onlardan biri: “Allah, peygamber olarak gönderecek Senden başka birini bulamadı mı?” derken, diğeri: “Vallahi ben Seninle kesinlikle konuşmam. Çünkü Sen gerçekten peygambersen, sana hitap edemeyeceğim kadar benden yücesin. Eğer Allah adına yalan söylüyorsan, yani olmadığın halde peygamber olduğunu söylüyorsan, Seninle konuşmayı kendime yakıştıramam.” diyordu. Bununla da kalmadılar… Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), onların Mekke kâfirlerinden farklı olmadığını anlayıp geri dönerken, elleri titremeden çocuklara ve kölelere, üç mil (5 km) boyunca O âlemlere rahmet vesilesini taşlattırdılar, her tarafını kan revan içinde bıraktılar. Yorulup oturdukça, taşlayarak, yola devama mecbur bıraktılar. Ayakkabısı kanla dolmuş iken gelip, “Ey Allah’ın Resulü, beni Rabbin gönderdi, emrindeyim, istersen bunları şehirleriyle birlikte tarumar edeyim.” diyen Cebrail’e (a.s) “Hayır, Ey Cebrail! Ben insanları helâk etmek için değil, helâkten kurtarmak için geldim. Olur ki bunların neslinden zamanla bir tek de olsa Müslüman çıkar.” cevabını verdi ve Rabbine ellerini açıp, “Ey Rabbim! Sen bunlara hidayet eyle. Onlar bilmiyorlar, onun için böyle yapıyorlar.” diye dua etti. (Buharî, Enbiya, 54; Müslim, Cihad, 104, 105; Ahmed b.Hanbel, age., I, 380.) Bu rahmet değil de nedir?

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlar aleyhine söz söylemekten kaçınmış, intikamcılığı sevmemiş, aksine hep affetmekten yana olmuştur. Allah’ın Resulü, Kur’ân’ın emrine uyarak kötülükleri iyilikle defederdi.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Münafıklara Merhameti

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Hz. Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) temsil ettiği rahmet, sadece belli insanlara ve belli gruplara yönelik değildir. Yani o, müminler için rahmet olduğu gibi münafıklar için de rahmetti. Münafıklar, onun engin hoşgörüsü ve rahmeti sayesinde dünyada ceza görmemişlerdir. Camiye gelmişler, Müslümanların içinde dolaşmışlar ve Müslümanların istifade ettiği bütün haklardan istifade etmişlerdir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kimlerin münafık olduğunu bildiği hâlde onları açığa vurmamıştır. Hâlbuki onların iç yüzünü çok iyi biliyordu. Hattâ bunları Huzeyfe’ye (r.a) söylemişti. Rivayete göre bundan dolayı da Hz. Ömer, Huzeyfe’yi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını o da kılmazdı.(İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, I, 468.)

Münafıklara herhangi bir baskı ve menfî mânâda bir ayrımcılık uygulanmadığı gibi, onlar, Müslümanların yararlandığı haklardan da yararlanmışlardır. Hep müminler arasında bulunmuşlar böylece mutlak küfürleri en azından şüpheye tereddüde dönüşmüştür. Böylece dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmamıştır. Zîrâ yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama belki âhiret vardır, diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimal, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. İşte bu yönüyle, Allah Resulü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Kâfirlere Merhameti

Efendimiz’in insanlara olan rahmeti öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, kendisini inkâr eden kâfirlerin hidayete ermeleri için olanca gayretini sarf etmiştir. Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: “Bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin.”(Şuarâ, 26/3; Kehf, 18/6.)

Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün bu gayret ve çabasına rağmen Kureyş müşrikleri ona iman etmemişler. Hattâ ona ağır hakaretlerde bulunmuşlar, akla hayale gelmeyecek eziyetler etmişlerdir. Sonunda Hz. Peygamber, memleketinden hicret etmek zorunda kalmıştır. Kâfirler, Efendimiz’e yaptıkları bütün bu kötü muamelelere rağmen, rahmet peygamberi Hz. Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) rahmetinden yararlanmışlardır.

Allah Teâlâ, önceki milletleri, gönderdiği peygamberlere isyan ve küfürleri sebebiyle bir kısmını maymuna dönüştürerek, bir kısmının üzerine gök­ten taş yağdırarak afetlere uğratmış böylece helâk etmiştir. Ama Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderildikten sonra herhangi bir milleti veya topluluğu geçmiş ümmetlerin uğradıkları cezaya uğratarak helâk etmemiştir. Böylece kâfirler, Hz. Peygamber’in rahmet ve merhameti sayesinde, toptan helâk olma azabından kurtulmuşlardır. İşte bu da onlar için dünyada büyük bir rahmettir. Nitekim bu konuda Yüce Allah, Resulü’ne hitaben şöyle buyurmuştur: “Sen onların içlerinde bulunduğun halde, Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar, mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfal, 8/33)

Taberî’nin ifade ettiği gibi Hz. Peygamber’in kâfirler için rahmet olması, sadece dünya hayatında söz konusudur.6

Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kâfir ve müşriklere rahmet ve merhametini şu hâ­dise çok güzel bir şekilde açıklamaktadır:

Mekke fethedilmişti. Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir fâtih olarak Mekke şehrine girdiğinde, kendisine onca zulüm ve işkenceyi reva gören, memleketini kendisine dar eden kişilerle karşı karşıyadır. Herkes ne olacağını merakla beklerken iki cihanın efendisi, karşısındakilere şöyle seslenmiştir:

– “Ey Kureyş! Size ne yapmamı beklersiniz?” – Hayır umarız, zira Sen kerim olan bir kardeşsin ve kerem sahibi kardeşimizin de oğlusun. – Bunun üzerine o yüce Peygamber onlara şöyle buyurdu: – “Bugün hiçbiriniz, eski yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeyeceksiniz. Haydi, gidiniz, hepiniz serbestsiniz. Bugün size kınama yoktur.”7 Aslında o gün, isteseydi hepsini kılıçtan geçirtebilirdi ama rahmet ve merhameti buna engel oldu.

Prof. Dr. Mehmet Soysaldı

Peygamberimiz’in (s.a.s) Çevreye ve Hayvanlara Merhameti

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hayvanlara Merhameti

Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir merhamet denizi olan Sevgili Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) şefkat ve merhameti sadece insanlara mahsus değildi, hayvanları da kapsıyordu. Çünkü onlar da can ve ruh taşıyordu. İki Cihan Serveri’nin rahmeti sadece insanlığı değil bütün varlığı kuşatmıştır. Onun “Rahmet Peygamberi” oluşundan hayvanlar bile pay almışlardır. Mesela:

Abdullah b. Abbas anlatıyor: “Allah Resulüyle bir yere gidiyorduk. Birisi, kesmek üzere bir koyunu bağlamış, hayvanın gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Resulü bu şahsa: ‘Onu defalarca mı öldürmek istiyorsun?’ diyerek o şahsı bu yaptığından dolayı azarladı.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 231, 233.)

Mekke’yi fetih için Medine’den çıkıp Mekke yakınlarına kadar on bir kişilik ordusuyla gelen Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem), yeni yavrulamış bir köpeğin askerler tarafından ezilmesin diye başına bir nöbetçi dikmesi Efendimiz’in hayvanlara olan merhametinin çok açık bir göstergesidir.8

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cansız Varlıklara, Bitkilere ve Ağaçlara Merhameti

O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem) her şeye şamil olan merhameti, cansız varlıklar ve bitkilere kadar bütün varlıkları kapsamaktadır. İnsanların bir dağ ve kaya parçası olarak gördüğü Uhud Dağı için Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) söyledikleri bu manada çok çarpıcıdır. “Biz Uhudu severiz. Uhud da bizi sever.”(Buharî, Cihad, 71; Müslim, Hac, 504.) Allah Resulü bizim cansız gördüğümüz bir dağı canlı gibi sevgi duygusunu anlayacak ve pozitif enerjisini kavrayacak bir tarzda değerlendirmektedir.

Rahmet Peygamberi’nin bütün varlıklara şamil rahmet ve merhametinin bitkileri, ağaçları ve çiçekleri de kuşattığını görüyoruz. Nitekim o şöyle buyuruyor: “Kim bir sidre ağacını keserse, Allah onun başını cehenneme uzatır.”9 O’nun anlayışına göre korunmaya muhtaç ve hayatın devamı için gerekli olan her şeye şefkat ve merhametle davranılmalıdır.

Nitekim Mute savaşı için gönderdiği ashabına: “…Gideceğiniz yerde rahipler de göreceksiniz. Onlara asla dokunmayınız. Kadınlara, çocuklara şefkatle davranınız. Hurma ağaçlarını, yeşillikleri kesmeyiniz. Evleri yıkmayınız…” diye talimatta bulunmuştur.

Hz. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), âlemlere rahmet olmasının bir sonucu olarak insanlara birbirlerini, hayvanları, bitkileri sevmelerini; ekolojik dengeyi korumalarını tavsiye etmiştir.

Netice

Efendimiz’in hayatına baktığımızda insanlar, hayvanlar, bitkiler velhâsıl canlı cansız bütün varlıklarla münasebetlerinde şefkat, rahmet ve merhamet esasına bağlı kaldığını görmekteyiz. Nitekim Efendimiz, şefkat ve merhamet ekseninde bir hayat yaşamış ve ümmetine de bunu tavsiye etmiştir.

İnsanlık o İlâhî ışıktan uzaklaştıkça yine eski cahilî örf ve âdetlere tekrar dönmeye başlamıştır. Çağımızda ilim ve teknik ilerlemesine rağmen, insanlığın vardığı ahlâkî durum pek iç açıcı değildir. İnsanlık yine bir sıkıntı, stres ve buhran içindedir. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, büyüklerin küçüklere sevgisi ve tahammülü kalmamış, küçüklerin büyüklere saygısı yok olmuştur. Gençler dünyaya gelmelerine vesile olan anne babalarını hiç göz kırpmadan canice öldürebilmektedirler. İnsanlar kendileri gibi düşünmeyenlere âdeta hayat hakkı tanımamaktadırlar. İnsanların birbirine karşı, hayvanlara ve bitkilere karşı rahmet ve merhameti kalmamıştır. İnsanlar nereye gitmektedirler. Nerede hata yapıldı da insanlar bu hale gelmişlerdir. Bu durumu hep birlikte durup düşünmeliyiz.

Müslümanlar olarak mutlu ve huzurlu bir dünya hayatı yaşamak istiyorsak, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) kendimize örnek almalıyız ve canlı-cansız bütün varlıklarla münasebetlerimizi bir “merhamet bestesi” hâline dönüştürmeliyiz.

Prof. Dr. Mehmet Soysaldı

Efendimiz’in Ümmetine Düşkünlüğü

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün varlığı şefkatle kucaklamış, başta insanlar olmak üzere kainat O’nun temsil ettiği rahmetten istifade etmiştir. Her güzel haslet ve ahlâkta olduğu gibi Allah Resûlü şefkatte de zirvedir. O’nun hayatının her karesi bu aşkın şefkatinin bir tecellisidir. Hayatı bir dantelâ gibi şefkat atkıları üzerine örgülenmiştir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği evrensel mesaja icabet edenlere olan şefkati üzerinde bir-kaç açıdan kısaca durmak istiyoruz.

Mücessem rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü, Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin temsilcisi olarak hayatı boyunca insanların o rahmetten istifade etmesi için çırpınıp durmuştur. Dünya ve ahiret saadetine götüren, Allah’ın engin rahmetinden olabildiğince istifade etme yollarını gösteren mesajına bîgâne kalan hatta inkâr edenlerin bile hidayete ermeleri için iki büklüm olmuş, ızdırapla kıvranmıştır. Kur’an, Kainatın iftihar tablosunun bu durumunu hem takdir hem de ta’dil(kendini bu kadar da yıpratma) ederek şöyle buyurmuştur: “Bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin” (Kehf, 18/6; Şuarâ, 26/3)

Peygamber Efendimizin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği mesaja icabet edip, çizgisinde gidenlere ise şefkat ve merhameti çok başkadır. İnsanlık tarihinde O’nun kadar “ümmetine düşkün” bir başkasını göstermek mümkün değildir. Kur’an bu hakikati

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ
“Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) buyurarak, Rahmet Peygamberinin ümmetine olan alakasının aşkınlığını bildirmiştir.

Peygamber Efendimiz, ayette bildirildiği üzere ümmetine çok düşkündür. Onların üzerine öylesine titremektedir ki bir tozun bile konmasına gönlü razı değildir. Ümmetinin dünyada ve ahirette sıkıntıya düşmesi O’nu çok müteessir ve mahzun eder. O’nu (Sallallahu aleyhi ve sellem) en çok düşündürüp mahzun eden de ümmetinden ahirette cehennem azabına düşecek olanların halidir. Ümmetini cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatiyle ikaz eden Allah Resûlü, onların hep hayırlara, güzelliklere mazhar olması hususunda da çom hırslıdır.

Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) müminlere olan şefkati, düşkünlüğü bir babanın evladına olan şefkati gibidir. Bu son derece şefkatli bir babanın “evladım” diyerek gönül meyvesini ve ciğerparesini bağrına basması gibi O daha dünyaya teşrif eder etmez “ümmetim” demişti. Nitekim Şefkat Peygamberi ümmetine olan bu düşkünlüğünü şöyle ifade etmişti:

إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ بِمَنْزِلَةِ الْوَالِدِ

“Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.” 1

Ayette geçen بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ ifadesinde “بِالْمُؤْمِنِينَ kelimesinin “رَءُوفٌ رَحِيمٌ “ den önce gelmesi; teknik ifadesiyle “car ve mecrur”un tekaddümü, alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü’nün müminlere özel bir şefkat ve merhametinin olduğunu bildirmektedir.2

Cenab-ı Allah, O’nun ümmetine düşkünlüğünü, şefkat ve merhametini güzeller güzeli isimlerinden “raûf” ve “rahîm” isimlerinin tecellileriyle ümmetine özel bir teveccühde bulunduğunu bildirerek tanıtmıştır. Allah şimdiye kadar hiçbir peygambere bu şekilde Esmâ-i Hüsnâsından iki ismi birlikte vasıf olarak zikretmemiştir.3

Allah Resûlü, müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir. Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara kendi nefislerinden daha hayırlıdır, onları görüp gözetir. Müminlere dünyada ve ahirette hayırlarına olanı gösterir. Nasıl olmasın ki, biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Hâlbuki O’ndan hep kerem, iyilik, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük ve inşallah ötede de göreceğiz. O (sallalahu aleyhi ve sellem), Allah’ın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse, elbette bize bizden daha yakındır. Nitekim O, bu hususa şu şekilde dikkat çekmiş: “Ben mü’minlere kendi öz canlarından daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: “Allah Resûlü, müminlere kendi canlarından daha azizdir.” (Ahzab, 33/6) buyurmuş ve sonra da sözüne şöyle devam etmiştir: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir.” (Buharî, Tefsir, 33/1; Müslim, feraiz, 15)

O, müminlere kendilerinden bile öncelikli olduğu gibi, aynı zamanda müminler de Allah Resûlü’nü kendi canlarından bile daha çok sever/sevmelidir. Allah Resûlü, kendisine muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet insanıdır.

Her Yerde Her Zaman Ümmetini Düşünmesi

Ümmetine çok düşkün olan Allah Resûlü, yaşadığı kutlu zaman dilimi boyunca hep ümmetini düşünmüş; dünya ve ahirette ümmetini saadete götürecek yolları hem tebliğ ederek hem de aşkın temsili ile bilfiil göstermiş, helaka sürükleyecek çizgi dışı düşünce ve davranışlardan da sakındırmıştır. O’nun vahiy orijinli, şefkat yörüngeli hayat-ı seniyyeleri mikro planda kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanların her türlü dertlerine, problemlerine çare olacak zenginlik ve enginliktedir.

Allah Resûlü, kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılmış bir insan olarak, getirdiği ve temsil ettiği rahmetle insanlığı buluşturmak için işkencelere, hakaretlere maruz kalmış; ama bütün bunlara rağmen tel’in ve beddua için elini açmamıştır. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), lanet etmek için değil alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.4

Mekke’de kapı kapı dolaşmış, insanların bir araya geldiği panayır vs. gibi anları bir fırsat olarak değerlendirmiş mesajını tebliğ etmişti. Bir keresinde çok ağır haraketlere maruz kalmış, melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat abidesi insan ellerini kaldırarak:

أَرْجُو أَنْ يُخْرِجَ الله مِنْ أَصْلابِهِمْ مَنْ يَعْبُدُ الله وَحْدَهُ لا يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا

“Allah’ın, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerini çıracağını ümit ediyorum”5 demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti.

Peygamber Efendimiz, kendisini taşlayan, vücudunu kan revan içinde bırakan, namaz kılarken boğazını sıkan veya başına işkembe koyan, geçeceği yollara dikenler serpen insanların, hep hidayetlerini istemiş böylelikle düşmanlarının bile cennete gitmelerini arzu etmiştir. O, Taif’te taşlanmış, yüzü gözü kan içinde bir bağa sığınmak mecburiyetinde kalmış; ama kendine bunu reva görenlere beddua etmemiş halini Allah’a arzetmişti.

Yine harp meydanında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak âdetâ duâ ile İlâhî gadabın önüne geçmeye çalışmış ve:

اللهمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لا يَعْلَمُونَ

“Allah’ım kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar”7 niyazıyla kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belayı önlemişti ki, bu ifadelerin her bir kelimesinde nasıl bir şefkat ırmağı çağladığı açıktır.8

Allah Resûlü hiçbir beşere nasip olmayan miraça mazhar olmuştu. Gökler velîmesine çağrılan Hakk’ın özel davetlisi O’ydu; herkesin gözünü diktiği “Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu. “Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet,

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى

mazmununca gördüğü şeyler karşısında başının dönmemesi, bakışlarının bulanmaması da O’na lütfedilmiş özel bir temkindi. O, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşahede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu. 9

Miraçta bütün varlığın ibadet ve tesbihlerini Cenab-ı Allah’a sunmuş, “es-Selamü aleyke eyyühennebi” hitabına mazhara olmuştu. Olmuştu da yine ümmetini düşünmüş “es-selamü aleyna ve ala ibadillahissalihin” diyerek selam ve emniyetten ümmetinin de olabildiğince istifade etmesini niyaz etmişti. 10

İşte, Sidretü’l-Müntehayı aşıp, aklın idrakinde pes ettiği “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaşan, idrak ufuklarımızı aşan likaullaha mazhar olan Allah Resûlü, gördüklerini gördürmek, duyduklarını duyurmak için aramıza dönmüş ve her müslümana donanım ve gayret ve performansı nisbetinde miraç yolunu açık bırakmıştır. 11

Miraç’da bile ümmetini düşünen ve dönüp gelen Efendimiz, ümmetine cennette ve Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmede de rehberlik ve pişdarlık yapacaktır. O, “Müminler, cennette cuma günü Cenab-ı Hakk’ı göreceklerdir.” buyurmaktadır. Bu mevzuda da yine huzurun âdâb ve erkanını bilen Zât olarak ümmetine yol gösterecektir. Orada Livaü’l-hamd bayrağı altında, çok hamd eden, Allah’ın nimetlerini ruhunda ve vicdanında duyan ve o nimetler karşısında iki büklüm olan, bir adı da Ümmet-i Muhammed ve Hammâdûn olan ümmet-i merhume toplanacaktır. Allah Resûlü, Livâü’l-hamd bayrağı altında ümmetini arkasına alacak, yer yer Havz-ı Kevserine götürecek, yer yer Cenab-ı Hakk’ın cemalini -ki, cennet hayatının binlerce senesi bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen, anlaşılmaz ve idrak edilmez bir derin zevk ve lezzettir- O’nun sayesinde ve O’nun rehberliğinde ümmet-i Muhammed o âb-ı kevseri dahi nûş edecektir. Aynı zamanda müminler, O’nunla ebedî ve daima yenilenen bir güzelliğe, ebedî ve daima yenilenen bir lezzet ve zevk alma istidadına ulaşacaklardır.

Gökler ötesi yolculuktan ümmeti için geri dönen Allah Resûlü, ebediyete yürürken ümmetinin en zor anlarında da yanındadır. Mahşerde, sırat köprüsünde, hesapta ümmetine el uzatan Allah Resûlü’nün bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre, yine ümmetine imdad etmek için muvakkaten cehenneme gidip çıkacaktır.12

Mahşer günü herkesin kendi derdine düştüğü, dünyada iken seve seve hayatını feda etmeye amade olan annenin bile evladından kaçtığı hatta peygamberlerin bile “nefsi nefsi” dediği yerde O (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “ümmetî ümmetî” diyecektir. 13

En çetin ve zor yerlerden biri olan sırat köprüsün de Allah Resûlü ümmetinin imdadına koşacaktır. Sıcaklık, korku ve dehşetin gittikçe arttığı bu yerde Peygamber Efendimiz sırat köprüsünün başına duracak, herkes amellerine göre süratten geçecek Allah Resûlü, “Allahümme sellim sellim” buyuracaktır.

Peygamber Efendimiz, Sırat köprüsünden geçerken ümmetinden bazılarının takılıp yolda kalacağını haber vermişti. O gün köprünün başına duran Şefkat peygamberi, köprüden geçerken ümmetinin sarsılması, oradan alttaki cehenneme düşme tehlikesi geçirerek “Ey Muhammed yetiş imdadımıza, Ey Muhammed yetiş imdadımıza” diye çığlık atmaları üzerine yüksek sesle “Ya Rab ümmetim, ümmetim! Ben bugün nefsimi istemiyorum (kendi kurtuluşumu) kızım Fatıma’yı da istemiyorum. Ümmetimi istiyorum” diye Yüce Mevla’ya niyaz edecektir.14

Diğer taraftan ümmetinin en zor anlarında yanında olup, onlara şefaat elini uzatan Allah Resûlü, içlerinden ahirette takılıp yollarda kalanlardan tablolar arzetmiş15, böyle bir duruma düşülmemesi için yüreği yanan bir baba hüznüyle şu şefkat yüklü ikazını yapmıştı: “Benim yüzümü kara çıkarmayın/beni mahçup etmeyin” 16

Dînî Ahkâmda Şefkat ve Kolaylık

Şefkat ve merhamet peygamberinin getirdiği dinin ahkamı da şefkat eksenliydi. Zaten şefkat ve refetle donatılmış Peygamber Efendimizin tebliğ ve temsil ettiği dinin başka türlü olması da düşünülemezdi. Zira O, ilahî ahlâk ile donatıldığından mü’minlere rauf u rahîmdir. Ve getirdiği din ve şeriat da iyman edenler için aynı re’fet ve rahmettir. Bu şefkat ve merhamet, O’nun getirdiği dinin hükümlerinin ümmetini dünya ve ahirette azaba götürecek şeylerden uzak tutmak ve en güzel ahlâk ve değerlerle donatmak hem de her seviyedeki insanın yaşayabileceği enginlik ve esneklikte tezahür etmiştir. İslam dini, en bedevîden en medenîye, çok az gelişmiş toplumlardan fevkalade medenî toplum ve cemaatlere kadar çok farklı kimselere hitap etmektedir. Allah Resûlü, bunların hepsine bakış, görüş ve değerlendirme, hatta yaşayabilme durumlarını nazara alarak seslenmiştir.

Şefkat Peygamberinin hane-i saadetinde birlikte yaşama bahtiyarlığına eren Hz. Aişe annemiz, dinin emir ve yasaklarında Efendimizin ümmetine olan şefkatini şöyle ifade etmiştir: “Allah Resûlü iki şey arasında muhayyer bırakıldığında mutlaka kolay olanı tercih etmiştir.” (Buhari, Menakıb, 27; Müslim, Fazail, 77)

O’nun getirdiği din, bir hanifiye-i semha idi17 ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. Allah Resûlü, şahsî hayatında dini en zirvede yaşadığı halde, hemen her mevzuda ümmetinin hepsinin uygulayabileceği ölçüde emirlerini vaz’ ediyordu. Peygamber Efendimiz’in hayatı ve tebliğ ve temsil ettiği dinin hükümleri bu açıdan bakıldığında hemen her mevzuda şefkat eksenli olduğu görülecektir. Biz sadece birkaç misal zikretmek istiyoruz:

Peygamber Efendimiz, ashabına hitap ederek imkanı yerinde olanların hacc yapmalarının farz olduğunu bildirmiş ve hacc farizasını yerine getirmelerini istemişti. Orada bulunanlardan biri “Her sene mi hacc yapacağız? diye sormuş Allah Resûlü, sükut buyurmuştu. Bunun üzerine soru soran kimse üç kere sorusunu tekrar etti. Sonunda Peygamber Efendimiz: “Eğer evet deseydim her sene hac yapmanız farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurarak ümmetinin altından kalkamayacağı bir hükmün farz kılınmasını istememişti. 18

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.” buyu­rmuşlardı. (Buhârî, Cum’a 8; Müslim, Tahare, 42.)

Ümmetini zora koşma endişesini taşıdığından dolayı, böyle bir emirde bulunmamıştı. Yoksa, misvak kullanmak da, aynen abdest gibi namazın farzlarından olacaktı. Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine uygun düşmeyecekti. Çünkü herkes, her yerde misvak bulamayabilirdi..

Allah Resûlü, birkaç gece mescidde ashabına teravih namazını kıldırmış daha sonra cemaat halinde kıldırmayıp odasında tek başına kılmıştı. Ashab, Efendimizin çıkıp kendilerine teravih namazını kıldırmalarını arzu etmişlerdi. Peygamber Efendimiz, onların bu arzularını gördüğünü fakat bu şekilde cemaatle devam ederse teravih namazının ümmetine farz kılınabileceğini, farz kılındığında da ümmetinin bunu yerine getirmekten aciz kalacağını, ifade buyurarak cemaatle kıldırmayıp tek başına kılmıştır.19

Allah Resûlü, ibadete çok tutkundu. Namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nâfile namazları, sahabenin takatını aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da erkeklerin arkasında olmak üzere Allah Rasûlü’nün imamlığında namaz kılmak için cemaata iştirâk ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesini böylece kadını rahatlatıyordu. 20

Bu itibarla Şefkat abidesi namazda imamlık yapanlara şu tavsiyede bulunmuştu:“sizden biri insanlara namaz kıldırirken cemaatin durumunu nazar-ı itibara alarak cemaate ağır gelmeyecek şekilde namaz kıldırsın. Zira cemaat içinde zayıf, hasta ve yaşlı olanlar vardır. Kendi başına kılarken ise istediği kadar namazını uzatabilir.“ (Buhari, salat, 183; Tirmizî, Salat, 61)

İşte O (sallallahu aleyhi ve sellem), hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi.. Ve insanlara şefkat ve mülayemetle muamele edilmesini tavsiye ederdi.21 Tabii ki O’nun dinin hükümlerindeki şefkatle muamelesi adaleti ihlal edecek şekilde değildi. Toplumun hukukunun ihlal edildiği yerde ise aslan gibi kükrerdi.22 O’nun şefkati rızay-ı ilahi eksenli idi.

Tebliğ ve İrşatta Şefkat Peygamber Efendimiz, ilahi mesajı tebliğ ve temsil ederken hep şefkat eksenli davranmıştır. Maruz kaldığı kabalıklara, eziyetlere katlanmış bunları reva görenlerin başlarına bir şey gelir diye titremiş, onların bile hidayetini arzu etmiş; hata ve kusurları şefkatle ikaz etmiştir. Bu hususla alakalı bir-kaç misal zikretmek istiyoruz.

Yeni müslüman olmuş birisi, Efendimizin yanına gelerek O’ndan yardım talep etmişti. Allah Resûlü adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını zorlayınca, Sahabe Efendilerimiz o şahsın üzerine yürümüş ve saygısızlığını cezalandırmak istemişlerdi. Fakat, Peygamber Efendimiz onlara mani olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti. Sonra da ashabına dönüp şöyle buyurmuştu: “Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinde koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır ama deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür. Sonunda deve sahibi, “Devemi benimle başbaşa bırakın. Ben onu sizden daha iyi bilirim, ona karşı sizden daha yumuşak davranırım” diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruvermiştir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın.”23

Allah Resûlü, ümmetinin hata ve kusurlarını affederek kırmadan, incitmeden şefkatle kucaklayarak irşat etmiştir. Helal dairesi keyfe kafi iken şeytani cazibesine kapılarak haramlara ve günahlara sürüklenmelerini ve böyle bir durum karşısında kendisinin onları kurtarmak için cehd ve gayretini bir temsille şu şekilde ifade etmiştir:

“Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen pervaneler, kelebekler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Halbuki siz elimden kaçıyorsunuz.”24

Peygamber Efendimiz hata, kusur ve zaaflara şefkatle yaklaşır, akıl ve mantığa hitap ederek irşat ederdi: Allah Rasulü’nün huzuruna bir gün bir genç gelmiş ve: “Ya Rasûlallah, zina için bana izin ver, çünkü tahammül etmem mümkün değil” demişdi. O anda orada bulunanlar böyle bir talebe farklı şekilllerde reaksiyon göstermişlerdi: Kimisi ağzını kapamak istemiş ve “Rasûlullah’a karşı böyle terbiyesizce konuşma!” imasında bulunmuş, kimisi eteklerinden tutup çekmişti. Kimisi de suratına bir tokat vurmak niyetindeydi. Ama, bütün bu olumsuz davranışlara sadece şanı yüce Nebi, şefkat peygamberi ve merhamet âbidesi, susmuş, sonra da o genci yanına çağırarak, dizlerinin dibine oturtmuş ve ona şöyle sormuştu:

-Böyle bir şeyin senin annenle yapılmasını ister miydin? —Anam babam Sana feda olsun Ey Allah’ın Rasûlü, istemezdim. —Hiç bir insan da, annesine böyle birşey yapılmasını istemez! —Senin bir kızın olsaydı, ona böyle bir şey yapılmasını ister miydin? —Canım Sana feda olsun Ya Rasûlallah, istemezdim. —Hiçbir insan da, kızı için böyle birşey yapılmasını istemez! —Halanla veya teyzenle böyle birşey yapılmasını ister miydin? —Hayır, Ya Rasûlallah, istemezdim! —Kız kardeşinle ister miydin bir başkası onunla zina etsin? -Hayır, hayır, istemezdim.! Ve son söz, —Hiç kimse de, halasıyla, teyzesiyle ve kızkardeşiyle zina edilmesini istemez.

Şefkat ve merhametle gence bu şekilde yaklaşarak onu aklen ve mantiken doyurarak ikna eden Allah Resûlü, sonra da ellerini kaldırıp dua etmişti. Bu genç bu hadiseden sonra Medine’nin en iffetli gençlerinden biri olmuştu.”25

Ahirette ümmetine şefaati Hayatı boyunca ümmeti diyen, sıkıntı, keder ve ızdıraplarını herkesten derince vicdanında duyan Allah Resûlü, ümmetinin dünya ve ahirette takılıp yollarda kalmaması; en önemlisi de cehennem azabına düşmemesi için çırpınıp durmuş, dua dua Allah’a yalvarmıştır.

Ümmetinin ebedi helake götürecek yollara makas gibi kollarını gererek çıkmaz sokak diyen Allah Resûlü, her fırsatta Yüce Mevla’dan ümmetinin affını, ahiret saadetini istemişti. İşte bir gece sabaha kadar, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala Hazretleri: “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: “Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu.26

Ve yine Peygamber Efendimiz’e “Elbette Rabbin sana ileride çok ihsanda bulunacak, tâ ki sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacaksın.” (Duha, 93/3) buyurulmuştu. Selef-i salihinden bazıları, “Kur’ân’da en ümit verici ayet budur, zira kendisine ümmet olma şuur ve şerefini taşıyan kimseler kurtulmadıkça Efendimizin razı olması düşünülemez.” demişlerdir.27 Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine karşı duyduğu büyük şefkat de bunu gerektirmektedir.

Peygamber Efendimiz, hiçbir kimseye nasip olmayan bir hususiyet olarak şefaat-ı uzmâ28 ve makam-ı mahmudla müjdelenmiştir.29

Sürekli ümmetini düşünen ve ümmetinin afv ve mağfirete mazhar olması için dua dua yalvaran Şefkat Peygamberi, gökler ötesinden gelen teklife tercih hakkını ümmetine ebedi hayatta en faydalı olanı seçmekle cevap vermişti: “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin (ümmeti icabet)yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir.” (İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75)

Peygamber Efendimizin şefaatinden bütün insanlık istifade edecektir. Mahşer günü, güneşin iyice yaklaşmasıyla kanter içinde kalan insanlık, sıkıntı ve dehşet içinde bir an evvel bu atmosferden kurtulmaya çalışacak “Aman ne olur şefaat edecek birini bulalım” diyerek insanlığın babası Hz. Adem’e koşacak. Hz. Adem, kendisinin böyle bir hususiyetinin olmadığını söyleyerek insanları Hz. Nuh’a gönderecek; Hz. Nuh, Hz. Musa’ya; Hz. Musa’da Hz. İsa’ya gönderecek. Hz. İsa da bu hususiyetin Hz. Muhammed’e ait olduğunu söyleyerek onları Peygamber Efendimiz’e gönderecek. Zira o gün herkes kendi derdine düşecek ulü’l-azm olan peygamberan-i âli şan bile “nefsi nefsi” diyecek, kendilerinin umum insanlığa şefaat etme gibi bir kredilerinin olmadığını söyleyeceklerdir.30

Mahşer yerinin eşi-benzeri görülmemiş bir şekilde insanın kan-ter içinde kaldığı bunaltan atmosferinden bir an evvel uzaklaşmayı isteyen beşer, Peygamber Efendimiz’in kapısına dayanacak ve ondan şefaat etmesini isteyecek. Allah Resûlü, arşın altına gidip Yüce Mevla’ya secde ederek O’nun ilham ettiği dualarla rabbini tesbih edecek yakarışa geçecek ve kendisine vaad edilen umum insanlar için şefaat etme kredisinin yerine getirilmesini, kendisine lutfedilmesini isteyecek, Peygamber Efendimizin nezd-i ilahideki hiçbir varlığa nasip olmayan fazilet ve şerefi bütün insanlığa gösterilerek insanlar arasında hüküm verilerek mahşer yerinde dehşet içinde beklemenin ızdırabından Allah’ın şefaat dalga boyundaki rahmeti ile kurtulacaklardır.

Allah Resûlü (s.a.s), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp “Ümmetim! Ümmetim!” diye yakarışa geçecek, o esnada cenneti, hurilerin perdedarlığını ve kim bilir daha nice güzellikleri unutacak ve gözyaşlarını ceyhun ede ede hep ağlayacak O’na “Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!” deninceye kadar başını yerden kaldırmayacak ve hep “Ümmetî! Ümmetî!” diye inleyecektir.31

Böylelikle Şefkat Peygamberi’nin şefaatinden olabildiğince istifade edecek olanlar ise O’nun getirdiği mesaja iman ederek icabet eden ümmeti olacaktır. Zira Peygamber Efendimiz’e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda “Benim şefaatim dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak samimi olarak La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah diyenlerin şefaat atmosferinden istifade edeceğini bildirmiştir. 32

Mücessem rahmet olan ve Allah’ın engin rahmetinden istifade yollarını gösterip rehberlik eden Allah Resûlü’nün şefaati ile ümmeti, kabirden, haşirden, mahşer yerinden, sırattan, hesaptan, cennet ve cehenneme uzanan uzun yolda en tehlikeli yerleri Peygamber Efendimiz’e iman ve O’nun şefaati sayesinde geçecek ve hayal ufuklarını aşkın nimetlere mazhar olacaktır.

Ümmeti içinde de Efendimizin engin şefaat kredisinden en çok istifade edecek olanlar ise en çok darda kalanlardır. “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” Buyurarak şefaat dairesinin ne kadar geniş olduğunu bildirmişlerdir.

Evet, günah-ı kebaîr işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Rasulü Ekrem’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhû) O’na “Şefaat et! Şefaatin kabul görecektir” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir.. evet, Cenab-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir: “Ya Muhammed! İrfa’ ra’seke, işfa’ tüşeffa’ – Ya Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.” İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Rasulü’nün, günah-ı kebâir işlemek suretiyle cennet yolundan aşağıya düşmüşlere yeniden çizgilerini bulma manasında bir rahmet tecellisidir.

Allah Resûlü’nün şefaatinden en çok büyük günah işleyip cehenneme düşmüş olanlar istifade etmekle birlikte her mümin de Allah’ın rahmetinin farklı bir tecellisi olan şefkat atmosferinden istifade edecektir.

Ümmetinden tevhid hakikatini arızasız inanıp temsil eden yetmiş bin insan Efendimizin şefaati ile sorgusuz-sualsiz, hesaba çekilmeden cennete girecektir.33

Ve yine Allah Resûlü’nün şefaati ile ümmetinden cennete girenler, sevaplarının üstünde makamlara, lütuflara nail olacaklardır.34

Tabii ki Efendimizin şefaatinden istifade nisbeti, O’na iman etmeye, O’nun getirdiği dini rızay-ı ilahi eksen ve hedefli yaşamaya bağlıdır. Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimizin ruhaniyatından, şefaatinden istifadeyi rızasına ve Efendimiz’e karşı duyulması gereken saygıya bağlamıştır. Efendimizin şefaatinden olabildiğince istifade Allah’ın hoşnutluğu dairesinde inanmaya ve o çizgide hayat yaşamaya bağlıdır. Allah’ın hoşnutluğuna, rızasına götüren yol da Efendimizin tebliğ ve temsil ettiği mesaj çizgisinde yaşamaktan geçmektedir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) şefaat atmosferinden olabildiğince istifade edebilmenin en önemli yolu nam-ı celil-i Muhammedî’yi her yerde dalgalandırmak, insanlığın ızdırap ızdırap üstüne kıvrandığı günümüzde O rahmet ve şefkat peygamberi ile insanları tanıştırmak, O’nu sevdirmek ve hayatımızı sünnet-i çizgisinde yaşamaktır. O’nun şefaatinden istifade yollarının en önemlilerinden biri de her fırsatta Allah Resûlü’ne salat u selam okumak, ezan-ı Muhammedî’den sonra dua etmektir.

Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimizin şefaat atmosferinden olabildiğince istifade eden kullarından eylesin…

Yeni Ümit, sayı 71, Dr. Ergün Çapan

_______________________

DİPNOTLAR 1 Ebu Davud, Taharet, 4; Beyhaki, Sünen-i Kübra, 1/91. 2 Tahir b. Âşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, Tevbe suresi 128. ayetin tefsiri. 3 Kurtubî, el-Cami li Ahkâmi’l-Kur’an, Tevbe, 128. ayetin tefsiri. 4 Müslim, birr, 87; Buharî, edeb, 38; 5 Buhari, Bedü’l-Halk, 7; Müslim, Cihad, 111; İbn-i Kesir, el-Bidâye, 3/166-168 6 İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, Mektebet-i Maarif, Beyrut, 3/136 7 Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Cihad, 105; Kadı İyaz, Şifâ, 1/105 8 M. Fethullah Gülen, İrşad Ekseni, 181 9 M. Fethullah Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, s. 171. 10 Kurtubi, el-Cami Li Ahkami’l-Kur’an, Bakara suresi, 286. ayetin tefsiri. 11 Bkz. M. Fethullah Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, s.171-172 12 Ebu Davud et-Tayalisi, Müsned, 1/353; Ahmet b. Hanbel,Müsned, 3/244; Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 14/635 Taberani 13 Kurtubi, et-Tezkire, s.258. 14 Kurtubi, a.g.e, s.351 15 Buhari, enbiya, 8; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 1/353 16 Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 14/640 17 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/266; Taberanî, Mucemü’l-Kebîr, 8/222 18 Müslim, hacc, 412; Nesaî, menâsik, 1. 19 Buhari, salatü’t-teravih 2;Müslim,salatü’l-müsafirin 178. 20 Buharî, Ezan, 65; Ebu Davud, salat, 123 21 Ebu Davud, Edep 20; Müslim, Cihad 6. 22 Buhari, hudud, 12. 23 Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/124-125 24 Buhari, Rikak, 26; Müslim, Fedâil, 17-19. 25 Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 8/162; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/256-257. 26 Müslim, iman, 346 27 Kurtubi, el-Câmi li Ahkami’l-Kur’an, Duha suresi 5. ayetin tefsiri 28 Buhari, Salat 56; Cihad 122; Müslim, Mesacid 3, 5-8 29 İsra suresi, 17/79 30 Buhari, Enbiya, 3; Tefsir, 17/5; Tirmizi, Kıyamet, 10 31 Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü’l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet, 10 32 Tirmizî, Daavat, 126; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/307 33 Buhari, rikak,50; Müslim, iman, 369) 34 Bu konudaki hadisler tevatür derecesindedir. Bkz. Kettani, Nazmü’l-Mütenasir fi ehadisi’l-mütevatir, 304 nolu hadis)

Peygamberimiz’in (sas) Evliliklerinin Hikmetleri

Peygamberimiz Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok kadınla evlenmesindeki hikmetleri izah eder misiniz?

Hemen arz edeyim ki, bu hususta ileri-geri söz söyleyenler, hiçbir şey okumamış ve düşünmemiş kimselerdir. Eğer, “Megâzî” ve “Siyer”e azıcık bakmak zahmetine katlansalardı, kendilerini küçük düşürecek böyle bir soruyu sormayacaklardı.

Bu soruyu şimdiye kadar, beş altı yerde benden sordular; ben de her defasında eksik-tamam bazı şeyler anlatmaya çalıştım. Bu defa da onlardan hatırımda kalanları tekrar edeceğim.

Peygamberler Sultanı Zât-ı Risaletpenâh’ın izdivaçlarında değişik yönler vardır: Zât-ı Ahmediye’ye (sallallâhu aleyhi ve sellem) taalluk eden hususlar, umumî olarak izdivaçlarında gözetilmiş olabilecek hedef ve maksatlar; bir kısım zaruretler ve nihayet zevcâtın hususî durumlarının gereğini yerine getirme gibi keyfiyetler… Şimdi sırasıyla bu hususları teker teker tahlil edelim.

Mevzuu ilk önce, O pâk şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki, O mübeccel Zât, yirmi beş yaşına kadar hiç evlenmedi. O sıcak memleketin hususî durumu da nazar-ı itibara alınacak olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da, dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi, O’nda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu gösterir. Eğer bu hususta, küçük bir inhiraf bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu cihana ilan etmekten bir an bile geri kalmayacaklardı. Hâlbuki eski ve yeni bütün hasımları, O’na hiç olmayacak şeyleri isnat ettikleri hâlde, bu istikamette bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk izdivaçlarını, yirmi beş yaşlarında iken yaptılar. Bu izdivaç, Allah ve Resûlü katında çok yüce ve müstesna; fakat başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmi üç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yirmi beş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı. Evet, aile, çoluk çocuk her şeyiyle yirmi üç senelik bu mesut hayattan sonra, yeniden dört-beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.

İşte, bütün izdivaçları da, böyle izdivaca alâkanın azaldığı bu yaştan sonra başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette elli beş yaşından sonra yapılan izdivaçta, beşerîlik ve şehevîlik görmek, ne insafla ne de iz’anla kat’iyen telif edilemez.

Burada akla gelen diğer bir mesele de, peygamberlik müessesesiyle çok evlenmenin telifi keyfiyetidir. Buna da bir iki cümle ile temas etmek istiyorum.

1. Evvelâ, bilinmelidir ki, bunu serrişte edenler, ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki, onların böyle bir şeyi kınamaya asla ve kat’a hakları yoktur; zira onlar, bütün prensiplere karşıdırlar. Hiçbir kanun ve kayda tâbi olmaksızın, pek çok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâhı tecviz ederler. Yahut bunlar, belli kitaplara dayanan bazı din müntesipleridir. Onların hücumu da, insafsızca, garazlı ve teemmül edilmeden yapılmış, hatta kendi namlarına üzülünecek bir keyfiyettir. Çünkü, ellerindeki kitapların ve o kitaplara bağlı cemaatlerin teslim ve kabul ettiği, kendi peygamberleri bilip uydukları, nice enbiyâ-i izâm vardır ki, bunlar birçok kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir. Meselâ; Süleyman (aleyhisselâm) ve Davud (aleyhisselâm) peygamberleri düşününce, onlara mensup olduklarını iddia edenlerin bu meseleyi serrişte etme hususunda insaflı davranmadıkları açıkça ortaya çıkar. Binaenaleyh, çok kadınla izdivacı, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok izdivaç, nübüvvetin ruhuna da zıt değildir. Kaldı ki; daha sonra anlatmaya çalışacağım hususlarda görüleceği gibi “teaddüd-ü zevcât”ın peygamberlik vazifesi nokta-i nazarından, tasavvurlar fevkinde faydaları vardır.

Evet, çok kadınla izdivaç, bilhassa ahkâmla gelen enbiyâ için bir bakıma zarurîdir. Zira, dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikâhlısı muttali olabilir. Binaenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir istiare ve kinayeye başvurmadan -ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı bulandırır ve istinbatı zorlaştırır- her şeyi alabildiğine vuzuh içinde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır.

İşte, her şeyden evvel, nübüvvet hanesinde olan bu temiz ve pâkize zevcât, kadınlık âlemine karşı irşat ve tebliğ vazifesinin sorumluları ve nakilcileri bulunmaları itibarıyla, peygamber için de, peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli, hatta elzem olur.

2. Diğer bir husus da, umumî mânâda Efendimiz’in zevceleriyle alâkalı oluyor ki, o da:

a. Zevceler arasında, yaşlı, orta yaşlı ve gençler bulunması itibarıyla, bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli ahkâm vaz’ediliyor. Ve bizzat Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanesi içinde bulunan bu pâkize zevceler sayesinde tatbik imkânı buluyordu.

b. Zevcelerin her birerleri, çeşitli oymaklardan olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında; sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık tesis buyurduğu bütün cemaatler içinde, köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu. Her kabile ve oymak, O’nu kendinden biliyor, din hissinin yanında, cibillî bir bağlılıkla O’na karşı derin bir alâka hissediyordu.

c. Her kabileden aldığı kadın, O’nun hayatında ve irtihalinden sonra, kendi cemaati arasında çok ciddî dinî hizmete vesile olabiliyor; uzak yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hususunda tercümanlık yapıyordu. Bu sayede onun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’ân’ı, tefsiri, hadisi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.

ç. Bu izdivaçlar vasıtasıyla, Nebiy-yi Ekmel, âdeta bütün Ceziretü’l-Arap’la yakınlık tesis etmiş gibi, her hanenin, teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu karabet vasıtasıyla o mehâbet âbidesine yaklaşabiliyor ve dinî umûru öğrenme fırsatını buluyordu. Aynı zamanda bu ayrı ayrı aşiretlerin her biri, bir çeşit, kendini O’na yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu. Mahzumoğulları, Ümmü Seleme vasıtasıyla; Emevîler, Ümmü Habîbe vasıtasıyla; Hâşimîler, Zeyneb binti Cahş (radıyallâhu anhünne) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar sayıyorlardı…

3. Buraya kadar olanlar umumî mânâda ve bazı yönleriyle de, diğer peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de, hususî mânâda ve teker teker her zevcenin serencâmesi içinde meseleyi ele alalım:

Evet, burada dahi göreceğiz ki; mantık, vahiy ile müeyyed O Zât’ın hayat-ı seniyyesi karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; tabir-i diğerle beşer düşüncesi Fetanet-i A’zam önünde rükûa varıp iki büklüm oluyor.

a. İlk zevceleri Seyyidetinâ Hz. Hatice’dir (radıyallâhu anhâ). Kendinden on beş yaş daha büyük olan bu nadide kadınla izdivaçları, her evlilik için en büyük örnek mahiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu, derin bir vefa ve sadakatle eşlerine bağlı kaldıkları gibi, zevcelerinin vefatından sonra dahi onu hiçbir zaman unutmamış, hatta her vesile ve fırsatta ondan bahisler açmıştır.

Hz. Hatice’den sonra Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört-beş sene evlenmediler. Başlarında birçok yetim bulunmasına rağmen, onların meûnetine katlanıp, bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini yürüttüler. Muhalfarz, evvel ve âhir kadınlara karşı küçük bir zaafı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi?..

b. Sıra itibarıyla olmasa bile ikinci zevceleri, Âişe-i Sıddîka’dır (radıyallâhu anhâ). En yakın arkadaşının kızı; acı tatlı bütün bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı, Nebi’nin en mutena ikramı… Umum neseplerin sona erdiği günde, sona ermeyen karabetiyle O’nun yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet, Âişe-i Sıddîka ile Hazreti Ebû Bekir, maddî-mânevî hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde kurb-u Nebevîye mazhar olmuşlardı.

Ayrıca, Hz. Âişe gibi çok zeki bir nadire-i fıtrat, davayı nübüvvete tam vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle kat’iyen sübut bulmuştur ki; o muallâ varlık, ancak nebi zevcesi olabilirdi. Zira o, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nadide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, zâhir ve bâtın-ı Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) emsalsiz kavrayışıyla bihakkın temsil ediyordu.

Bunun içindir ki; Efendimiz’e rüyasında, onunla izdivaç yapacağı iş’âr ediliyor ve henüz gözlerine başka hayal girmeden peygamber hanesine kadem basıyordu…

Bu sayede o, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) için vesile-i şeref olacak ve kadınlık âlemi için de, bütün istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirerek, Efendimiz’in en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük mürşide ve mübelliğe olmaya hazırlanacaktı. İşte böylece, o da hem bir zevce, hem de bir talebe olarak saadet hanesine intisap etmiş bulunuyordu.

c. Yine izdivaç sırasına göre olmamakla beraber üçüncü zevceleri, Ümmü Seleme’dir (radıyallâhu anhâ). Mahzum Oymağı’ndan ve ilk Müslümanlardan olan Ümmü Seleme, Mekke’de tazyik görmüş; ilk olarak Habeşistan’a, ikinci defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasında yer almıştı.

Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocası vardı. Ve Ümmü Seleme’nin nazarında eşi menendi olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı, bu eşsiz hayat arkadaşı Ebû Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla baş başa kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Ebû Bekir ve Ömer (radıyallâhu anhumâ) uzattılar; fakat o bu talepleri reddetti; zira onun gözünde Ebû Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu.

Nihayet, izdivaç teklifiyle Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiîydi, zira İslâm ve iman uğrunda hiçbir fedakârlıktan dûr olmayan bu muallâ kadın, Arab’ın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı… Ve işte Kâinatın Fahrı onu nikâhı altına alırken bu inayet elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazifesini, o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine getiriyordu.

Ümmü Seleme de Hz. Âişe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidadındaydı. Onun için, bir taraftan şefkat eli onu himayeye alırken diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşat medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimiz’in, bir sürü çocuğu olan dul bir kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle asla ve kat’a!…

d. Bir diğer zevceleri de Remle binti Ebî Süfyan’dır (Ümmü Habîbe) (radıyallâhu anhâ). Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı… Bu da ilk Müslüman olanlardan ve birinci safta yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan’a hicreti, orada kocasının önce tanassur etmesini, sonra da vefatını görmüş muzdarip bir kadın…

O gün sahabe, sayı itibarıyla az; mal yönünden fakirdi. Herhangi birine bakacak, medar-ı maîşetini temin edecek durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya tanassur edip, Hıristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibarıyla en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Bir tek şey kalıyordu; o da Efendimiz’in müdahalesi ve mualecesi…

İşte, Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak; zenciler arasında; kocasının irtidat ve vefatı kendisini dilgîr ettiği günlerde; Necaşî’nin huzurunda, Peygamberimiz’le nikâhının kıyılması gibi en tabiî bir şey yapılıyordu. Bunu değil kınamak “Rahmeten li’l-âlemîn” olmanın gerektirdiği bir hususun ifası sayarak alkışlamak lâzımdır.

Kaldı ki, bu büyük kadının da, emsali gibi kadın-erkek Müslümanların irfan hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak, o saadethaneye intisap ediyordu.

Aynı zamanda bu evlilik sayesinde, Ebû Süfyan ailesi de, Hane-i Nübüvvete teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak yumuşamış oluyordu.. hem değil sadece Ebû Süfyan ailesi, belki bütün Emevîler’de tesir icra edebilecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve bağnaz olan bu aile, Ümmü Habîbe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.

e. Saadet hanesine girenlerden biri de Zeynep binti Cahş’dır (radıyallâhu anhâ). Alabildiğine asil ve o kadar da ince, iç derinliğine sahip Hz. Zeynep, Sultan-ı Enbiyâ’nın yakın akrabası ve yanı başında büyüyen, gelişen bir kadındı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zeyd (radıyallâhu anh) için onu talep ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimiz’e verme temayülünü göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ısrarıyla Zeyd b. Hârise’ye vermeye râzı olmuşlardı.

Zeyd, bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasına girmiş ve sonra Kâinatın Efendisi tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir azatlı idi. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu izdivaçtaki ısrarıyla, insanlar arasındaki müsavatı tesis, tahkîm ve tarsîn etmek istiyor ve bu çetin işe de, yine yakınlarıyla başlıyordu. Ne var ki, Zeynep gibi çok yüce fıtratlı bir kadın, emre imtisalden ibaret olan bir evliliği, uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece bir ızdırap ve hasret olmuştu.

Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat Efendimiz Zeyd’i vazgeçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnada, Cibril (aleyhisselâm) geldi ve semavî fermanla, Zeyneb’in Peygamber Efendimiz’le izdivaç etmesi emrini getirdi.[1] Efendimiz’in maruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı; zira, o güne kadar, kimsenin cesaret edemediği bir şey yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilan-ı harp ediliyordu. Bu çok çetin bir mücadeleydi. Ancak Allah emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz, derin bir kulluk şuuruyla, nezih şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe’nin dediği gibi, muhalfarz, Peygamberimiz’in, vahy-i münzelden bir şeyi ketmetmesi caiz olsaydı Zeyneb’le izdivacını emreden âyetleri ketmederdi.[2] Evet, bu Zât-ı Risaletpenâhî’ye o kadar ağır gelmişti…

İlâhî hikmet ise bu temiz ve yüce varlığı, Peygamber hanesine sokmak, ilim ve irfan yönüyle hazırlamak, irşat ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet öyle de oldu. Ve daha sonraki nezih hayatı boyunca, Peygamber zevceliğinin iktiza ettiği inceliklere riayet etti.

Ayrıca, cahiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Cahiliyeye ait bu âdet, kaldırılmak murat buyrulunca, yine tatbikata Efendimiz’le başlanıldı. Herhangi bir kimseye “evlâdım” demekle evlâdınız olamayacağı gibi, “evlâdım” dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz.[3]

Zeyneb’le izdivaç hususunda söylenecek daha çok şey olmakla beraber, sual-cevap mevzuunun istiab haddini aşacağı için, şimdilik tek başına tahlil edileceği ana havale ediyor ve kısa kesiyorum.

f. Saadet hanesiyle şerefyab olanlardan biri de, Cüveyriye bintü’l-Hâris’dir (radıyallâhu anhâ). Gayr-i müslim olan kabilesine karşı harp edilmiş ve kadın erkek esarete dûçâr olmuşlardı. Hissiyatı alt üst olmuş, gururu kırılmış bu saray mensubu kadın, Huzur-u Risalete getirildiğinde kin ve nefretle doluydu.

İşte o zaman Fetanet-i A’zam, yağdan kıl çekme kolaylığı içinde meseleyi bir hamlede halletti.

Peygamber Efendimiz Hz. Cüveyriye (radıyallâhu anhâ) ile nikâh akdedince, Cüveyriye, mü’minlerin anası mevkiine yükseldi ve sahabenin bakışında bir ihtiram âbidesi hâline geldi. Hele ashab-ı Resûlullah, “Peygamber’in akrabaları esir edilmez.” deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye (radıyallâhu anhâ) hem de onun aşiretinin gönlü fethediliverdi.

Görülüyor ki, Peygamberimiz altmış yaşları dolaylarında, yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok meseleyi bir çırpıda hallediyor; kızıl kıyamet hâdiselerin içinde, sulh ve sükun meltemleri estiriyordu.

g. Tali’liler arasına karışanlardan birisi de, Safiyye binti Huyey’dir (radıyallâhu anhâ). Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur Hayber Vak’ası’nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş; kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (radıyallâhu anhâ) büyük bir öfke ve intikam hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, mü’minlerin hürmet duyacağı, Efendimiz’e zevce olma muallâ mevkiine yükselince, hem ashabın (radıyallâhu anhüm) “Anam, anam!” tazimleri ve hem de Efendimiz’in eritici ve tüketici yüceliği karşısında, Hz. Safiyye (radıyallâhu anhâ) olup biten her şeyi unuttu ve Peygamberimiz’e zevce olmakla iftihar etmeye başladı.

Ayrıca, Hz. Safiyye vasıtasıyla pek çok Yahudi’nin, Efendimiz’i yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fiilinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah (celle celâluhu) bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket yaratmıştı.

Bundan başka, düşmanların iç âlemine muttalî olma bakımından, ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de muvafık olur zannederim. Hazreti Safiyye ve emsali ayrı milletlerden olan kadınların, o milletlerin iç durumlarına nüfuz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hain olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.

h. Bu bahtiyarlardan biri de Hz. Sevde Validemiz’dir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü Habîbe’nin kaderine benzer şekilde, kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.

Efendimiz, bu kalbi kırığın da yarasını sardı; onu perişan olmadan kurtardı ve ona enîs oldu. Zaten sadece Efendimiz’in nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu.

İşte bütün izdivaçlarında, bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç mi hiç nefsanî duygularıyla bu işin içine girmemiştir. Ya Râşid Halifelerin ilk ikisine karşı olduğu gibi, vezirleriyle bir karabet tesisi ve zevcesi olacak kadındaki istidat ve kabiliyet veya teker teker diğerlerinde gördüğümüz gibi başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve meûnetlerin altına girmiştir.

Bunlardan başka, Peygamber Efendimiz’in bu kadar kadının mesken, nafaka, elbise gibi ihtiyaçlarını en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı muamelesinde kılı kırk yararcasına adalet ve hakkaniyete riayette bulunması; aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi, vârit olan geçimsizlikleri yağdan kıl çekme rahatlığı içinde halletmesi, Bernard Shaw’ın ifadesiyle “en büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde halleden” O müstesna Zât’ın peygamberliğine delâlet eder…

Bir kadın ve bir iki çocuğun dahi idaresinin ne kadar müşkil olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka aile yapılarına şahit olmuş; girdiği yuvalarda farklı mizaçlar kazanmış pek çok kadını, bir şiir âhengi ve ritmi içinde idare eden O muallâ ve mübeccel varlık karşısında iki büklüm oluyoruz.

Bir husus kaldı ki, o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin üstünde olma keyfiyetidir. Bu, bir hususî teşrîdir. Evet, bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri hâvi bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak edilmiştir.[4]

M. Fethullah Gülen

[1] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/37. [2] Bkz.: Buhârî, tevhid 22; Müslim, iman 288; Tirmizi, tefsir (33) 9, 10, 11. [3] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/4. [4] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/52.

Problem Çözmede Efendimiz (sas)

Bir liderin en önemli özelliklerinden biri de problem çözücü olmasıdır. Her liderin kendine göre problem çözme metodu vardır. Kimileri ifritten aklıyla, kimileri baskıyla, kimileri ilmiyle, kimileri karizmatik yapısıyla, kimileri de gönüllere hitap ederek bu işi başarmışlardır. Aslında bazıları için bu, bir başarıdan çok bir yıkım olmuştur. Zira baskıyla bir işi hallettiğini zannedenler, yıllar sonra da olsa o baskıların ters teptiğine şahit olsalardı bunun bir çözüm olmadığını anlarlardı.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, problemleri çözmede hiçbir zaman baskıcı olmamış, Peygamberlik makamını kullanarak insanlara manevi bir sulta kurmamış, aksine onların aklıyla beraber kalplerini de doyurarak en aşılmaz görünen problemleri halletmiştir. Her zaman şefkatle yörüngeli hareket etmiş, hak bildiği yolda sebatını ortaya koymuş ve O’nun kararlılığını görenler, er veya geç insafa gelmişlerdir. Kainatın Efendisi aleyhissalatü vesselam, daima birleştirici ve uzlaştırıcı olmuş, insanların farklı yönlerini kabul etmekle beraber bunları birer kavga vesilesi yapmamış, zihinleri ortak paydalar üzerinde yoğunlaştırarak herkesin bir arada yaşamasını sağlamıştır.

Bunun en çarpıcı misali Medine’de yaşanan hayattır. Efendimiz Medine’yi teşrif buyurdukları sırada, burası bir cadı kazanıydı adeta. Tabiri caizse insanlar birbirini yiyordu. Evs ve Hazrec kabileleri, yüz yılı aşkın bir süredir sürekli savaş halindeydiler. Oturdu önce onları barıştırdı. Ardından bir kardeşlik anlaşması yaparak, Ensar ile Muhacirin’i bire bir kardeş ilan etti. Sonra da Yahudilerle bir araya gelerek, tarihe Medine vesikası diye geçen anlaşmayı imzaladı. Vakıa o zamanlar, en kalabalık nüfus, Arap müşriklerindi. Sonra Yahudiler geliyordu. Sonra da Müslümanlar. Fakat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in stratejisine ve fetanetine bakın ki, en az nüfusa sahip olmasına rağmen, bir araya getirdiği insanlara ortak bir çözüm teklifi sunuyor ve herkesi bu teklif etrafında birleştirmeyi başarıyordu. Böylece kendileri hakem konumunda bulunuyor ve Medine’nin liderliğini eline almış oluyordu. Yıllardır savaşlardan kavgalardan bunalmış Medine halkı da bu liderliğin gölgesinde kendini huzurlu bir hayatın içine salıveriyordu.

Evet, O (sas), kızmadı, şikâyet etmedi, fıtratları reddetmedi, şer tabakadan da olsa insanların varlığını görmezlikten gelmedi, umursamazlığa girmedi. Hele hele ümitsizliğe hiç yenilmedi. Her zaman yapıcı oldu, olaylara müspet baktı. “Neden böyle?” demedi, “böyle bir durum var, bu durumda ne yapabiliriz” diye düşündü ve bu üstün özellikleriyle O, hep bir iş bitirici oldu. Hatta O, peygamberlikten evvel de böyleydi. Herkesin kavganın eşiğine geldiği Hacerü’l Esved’i Kabe’nin duvarına koyma hadisesinde O (sas), yere bir bez serdirmiş, taşı onun üzerine koydurmuş ve herkesin bezin bir ucundan tutarak duvara kaldırmasını sağlamış ve sonra da kendisi bu mübarek taşı alarak yerine koymuştu. Böylece, muhtemel bir kavgayı bir anda engelleyivermişti.

Fakirlikten bîzâr bir sahabiyle karşılaşmıştı. Evinde neyin var diye sordu? Sahabi, bir avuç hurma olduğunu söyledi. Onları getirtti ve bu hurmaları kim alır diye sordu. Birisi müşteri çıktı ve satın aldı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, adama “git ve kazandığın bu parayla ticaret yap” buyurdu. Adam gitti ve bir daha da fakirlikten şikayet etmedi. Problem anında halloluyordu.. hem de kimse incinmeden, mahcup olmadan..

Korktular ve ahiretlerini mahvettiler

İki topluluk kavgaya tutuşmak üzereyken, yanlarına varıp, eski günlerini, yani cahiliye karanlığında nasıl çırpınıp durduklarını hatırlatıyor ve sonra da serfiraz oldukları imanın, tevhid anlayışının ve şu anda yaşadıkları hayatın ne büyük bir nimet olduğunu nazara veriyordu. Bir anda herkes yumuşuyor, çatık kaşların altındaki gözlerden yaşlar boşanmaya başlıyordu. Evet O, seslendiği kalplerin bir anda erimesine vesile oluyor, hitap ettiği akılları çabukça ikna ediyordu. Belki de bu derece etkileyici olmasındandır ki, azılı düşmanları O’nunla yüz yüze görüşmek istemiyorlardı. Zira, tesir altında kalmaktan korkuyorlardı. Korkmasalardı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onların ebedi hayatlarını karartan imansızlık problemlerini de çözecekti, fakat heyhat!. İnat, zulüm, makam sevdası, bencillik buna mani oldu. Dünyevi işlerini bu Büyük Fetanete çözdüren bu cahiliye liderleri, ahirete ait problemlerini çözdürmeyi düşünmüyor, düşünemiyorlardı.

Uhud, sarp bir yokuştu. Muvakkat bir sarsıntı yaşanmış ve canlar gırtlağa dayanmıştı. Savaş bittiğinde, 70 kadar şehid ve pek çok yaralı vardı. Efendimiz yaralanmış, o çok sevdiği amcası Hazreti Hamza şehid olmuş ve sahabe arasında adeta bir şok yaşanıyordu. Sanki küçük çapta bir kıyamet kopmuştu. İşte böyle bir anda, Efendimiz moralleri düzeltme ve tekrar motivasyonu sağlama adına, savaşa katılan herkesi düşmanı takibe davet etti. Hiçbir sahabi geri kalmadan bu takibe iştirak etti. Böylece bir diriliş yaşanıyor ve ümitler tazeleniyordu. Bittik dendiği anda yeni bir canlılık ortaya konuyordu. Takipten sonra da Allah Resulü (sas), oturup ashabıyla istişare etti ve kesinlikle geçmişin hesabını sormadı. Herkese yumuşak bir üslup kullandı. Zaten bir musibet yaşanmıştı. Bunların ardından sağa sola kızarak musibeti ikileştirmedi. O’nun bu rahatlatıcı tavrı sayesinde bir sıkıntı daha atlatılmış ve normal hayata dönülmüştü.

Nasıl hareket ediyordu?

Misalleri çoğaltabiliriz. Ancak, biz şimdilik Efendimiz’in problem çözerken öne çıkan bazı özelliklerini sayıp mevzuyu noktalayalım. Meseleleri hallederken Peygamber Efendimiz’in (sas) şu özelliklerine şahid oluyoruz:

1- Hemen çözülmesi gereken meselelerin dışında acele etmiyordu. Hacerü’l Esved örneğinde olduğu gibi, hemen çözülmesi gereken meseleler vardı. Fakat Medine vesikasında olduğu gibi genelde meseleyi zamana yaymayı tercih ediyordu.

2- Fıtratları göz önünde bulunduruyordu. Dolayısıyla, birisi için ortaya koyduğu çözümü, bir başkası için aynen kullanmayabiliyordu. İnsanların alışma payını da hesaba katıyordu.

3- Kabile, aşiret ve millet duygusunu göz ardı etmiyordu. Evs ve Hazrec kabilelerinin her birine savaşlarda ayrı ayrı sancak veriyordu.

4- İltifatlarla insanları onure etmeyi ihmal etmiyordu.

5- Her zaman yumuşaklığı tercih ediyordu. Zira kızarak, olumlu bir şeyler yapılamayacağına inanıyordu.

6- Meşveretin gücünden faydalanıyordu.

7- Akılları ve kalpleri ikna ederek hareket ediyordu. Zira, gönüllerde yer etmeyen icraatlar sürekli olamazdı.

8- Kısa zamanda netice bekleme düşüncesine girmiyor, uzun vadeli iş yapıyordu.

9- Çeşitli kabiliyet ve özelliklerden istifade etmeyi ihmal etmiyordu.

10- Duayı kesinlikle ihmal etmiyor, her zaman Allah’ın gücüne dayanarak hareket ediyordu.

Problemlerin cahiliye döneminden daha girift hale geldiği şu dönemde, O’nun sünnetine ve rehberliğine ne kadar da muhtacız!

Peygamberimizin (sas) İffeti

Kelime olarak, caiz olmayan, kişinin şeref ve izzetine yakışmayan hâl ve fiillerden uzak durma, kötülük ve çirkinliklerden kaçınma ve kendini koruma anlamına gelir.

En başta iffet deyince daha çok insanın namusu ve iffeti akla gelir. Evet, erkek ve kadının, kendilerini zinadan korumaları ve bakmak, dokunmak, düşünmek, düşündürmek, tahrik etmek gibi zinaya götürücü hal ve hareketlerden sakınmaları da bir iffet halidir. Kur’an, bu tür iffetle alakalı bazı ölçüler verir:

“Evlenme (imkânı) bulamayanlar, Allah kendi lütfundan onları varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar.”(1)

Hassasiyet adına da şöyle buyurur: “Evlenme ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetlerini (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (dış) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Ancak iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır.” (2)

Fakat iffet kelimesinin manası, sadece namus meselesiyle sınırlı değildir. Ayet ve hadislerden anladığımız kadarıyla, ihtiyaç içinde dahi olsa kimseden bir şey istememek, başkasının malına göz dikmemek, fırsat olduğu halde, elindeki başkasına ait maldan faydalanmayı düşünmemek, saygısız konuşmamak, ihtiyacını hissettirmemek, dilenmemek ve seçici olmadan rast gele yememek de birer iffet ifadesi olarak değerlendirilmiştir.

Mesela, bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Yapacağınız hayırlar; kendilerini Allah yoluna adamış, bu nedenle yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız hayırları muhakkak Allah bilir.” (3)

Bütün bu halleri de içine alacak şekilde iffeti şöyle tarif edebiliriz: İffet, başkasına ait “şeyler” hususunda, insanın, organlarına ve hayaline sahip olması, başkasını da kendine ait şeyler hususunda tahrik etmemesidir.

İffet Abidesi Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)

İffetin bu geniş manasını biz bir hadisi şerifte daha veciz şekilde görüyoruz. Sahabe gelmiş ve Efendimizden bir şeyler istemişti. Efendimiz o fevkalade cömertliğiyle onlara istediklerini vermişti. Sonra yine istemişler, yine vermişti. Elinde verecek bir şey kalmayınca da şöyle buyurmuştu: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Allah da onu gani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” (4) Bu beyanlarında Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hem cömertliği, hem de elindekiyle kanaat edip başkasından istememe ahlakını tavsiye etmiş oluyordu. Evet O aleyhi ekmelüttehaya Efendimiz, iffeti bütün yönleriyle kendinde yaşamış bir iffet abidesiydi. Günahların çokça işlendiği o cahiliye döneminde bile fevkalade hassas yaşamış ve bu yönüyle herkesin güvenini kazanmıştı. Kendi el emeğiyle geçinmiş, hayatının her karesini bir iffet abidesi olarak yaşamıştı.

Peygamberlik geldikten sonra da, O’nun bu tertemiz hali tamamen Allah’ın koruması altına alınmış, günlerdir aç kaldığı halde başkasından istemeyip sabrı tercih etmiştir. Genç ve görkemli haliyle, kendisinden yaşlı fakat çok vefalı bir kadınla yirmi küsur sene evli kalmış, kesinlikle bu dönemde ikinci bir kadınla evlenmeyi düşünmemiştir. Diğer hanımlarıyla, ancak birinci hanımı olan Hatice validemiz vefat ettikten sonra evlenmiştir. O sallallahu aleyhi ve sellem, hadisin ifadesiyle “çadırdaki bakire kızdan daha çok hayâ sahibi idi.” Bu hadiste Sahabi diyor ki, hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu O’nun yüz hatlarından hemen anlardık. (5)

İnsan bazen bir bakmada, bir dokunmada, bir öpmede, bir lokmada batabilir. Bunlarla, farkına varmadan bazı duygularını öldürebilir. İşte Efendimiz’den bu konuda da bir hoş misal: Bir kadının eline değme hususunda dahi çok titiz olan Efendimiz şu örnek tavrıyla bize bir ölçü vermektedir. Aişe validemiz anlatıyor: Bir kadın, perde gerisinden Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’e eliyle bir mektup uzattı. Allah Resulü, elini derhal geri çekip: “Ne bileyim, bu el kadın eli midir, erkek eli midir?” buyurdu. Kadıncağız: “Kadın elidir!” deyince Hz. Peygamber (sav): “Sen kadın olsaydın, tırnaklarının rengini değiştirirdin” buyurdu. Bununla kına yakmayı kastetmişti.” (6)

Bu hassasiyettendir ki, Kur’an, Peygamber hanımı oldukları halde o pâk annelerimizle konuşma hakkında müminlere şu edep edalı ikazda bulunmuştu: “Eğer (müminlerin annelerinden) bir şey soracak veya isteyecek olursanız, onu perde arkasından isteyiniz! Böyle yapmanız, hem sizin hem de onların kalpleri yönünden daha nezihtir.” (7)

Müslümanlara bu ölçüyü verirken, içinde edep ve iffet tüten Peygamber evindeki hanımlara da Kur’an şu ikazda bulunuyordu: “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Takvâ sizin sıfatınız olduğuna göre, namahrem erkeklere hitab ederken tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde hastalık bulunan bir şahıs, şeytanî bir ümide kapılmasın. Ciddi, ölçülü konuşun!” (8)

Suizannın yollarını kapatıyordu

Kendisi oldukça hassas yaşayan Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetini de hassas yaşantıya davet ediyordu. Kendisinden hizmetçi istemeye gelen ciğer paresi kızı Hazreti Fatıma’ya hizmetçi yerine yapacağı bir duayı veriyor ve ümmetine her hususta olduğu gibi, bu konuda da rehberlik yapıyordu.

İtikafta olduğu bir gün, Safiyye Validemiz (radıyallahu anha) kendisini ziyarete gelmişti. Biraz oturduktan sonra da kendi hanesine gitmek üzere müsaade istemişti. Allah Resûlü de hanımını uğurlamak için onunla beraber dışarıya çıkmış ve henüz birkaç adım bile yürümemişlerdi ki, o esnada bir-iki sahabe hiç duraklamadan yanlarından uzaklaştılar. İki Cihan Serveri, derhal onları durdurdu, sonra da Safiyye Validemiz’in yüzünü açarak: “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” dedi. Sahâbe beyninden vurulmuş gibiydi. “Maazallah, Yâ Resûlallah! Senin hakkında nasıl kötü düşünülebilir ki?” dediler. Ancak, Allah Resûlü, her davranışıyla olduğu gibi bu davranışıyla da bir ders vermek istiyordu. Buyurdular ki: “Şeytan, sürekli insanın kan damarlarında dolaşır durur” (9)

Evet, sahabenin aklına kesinlikle kötü bir şey gelmezdi ama emniyet, merhamet ve iffet insanı Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, insan olmanın neticesi olarak ümmetinin içine bir şey düşer de bununla helak olurlar endişesiyle, davranışlarında yanlış anlaşılabilecek yerleri hemen izah ediyordu.

Son olarak bu mevzuyu, yine o kutlu beyanlardan biriyle bitirelim: “Siz bana altı mes’elede söz verin; ben de size cenneti tekeffül edeyim.”

1. “Konuşurken dosdoğru konuşun!”

2. “Va’dettiğinizi yerine getirin!”

3. “Emanette emin olun!”

4. “İffetli olun!” Irz ve namusunuzu koruyun; başkalarının ırz ve namusunu aynen kendi namusunuz gibi muhafaza edin!

5. “Gözlerinizi harama karşı kapayın!” Size ait olmayan şeylere bakmayın ve istifadesine mezun olmadığınız şeylere göz dikmeyin! (Çünkü, harama bakmak, kalbi ifsad eder. Bir kudsî hadîste şöyle buyrulur: “Harama bakmak şeytanın zehirli oklarından bir oktur. (Sizin irade yayınızdan çıkar ve kalbinize saplanır. Veya şeytana ait bu yay, sizin irade elinizdedir). Kim bana saygısından dolayı o bakışı terk ederse, onun kalbine öyle bir îman salarım ki, onun zevkini bütün kalbinde hisseder.” (10)

6. “Elinizi başkalarına zarar vermekten uzak tutun! ” Hiç kimseye ve hiçbir şekilde kötülük yapmayın!

Yabancı kültürlerin dört bir taraftan hücumuyla ölçülerimizin değiştiği, değerlerimizin alt üst olduğu günümüzde, bu türlü hassasiyete ne kadar da muhtacız!


1- Nûr Suresi, 24/33 2- Nûr Suresi, 24/60 3- Bakara Suresi, 2/273 4- Buharî, Zekat 50, Rikak 20; Müslim, Zekat 124 5- Buhari, Edeb 77, Menakıb 23; Müslim, Fedailu’n-Nebi 67 6- Ebû Dâvud, Tereccül 4; Nesâî, Zînet 18, 142 7- Ahzab Suresi, 33/53 8- Ahzab Suresi, 33/32 9- Buhârî, İ’tikâf: 8, 11, 18; Müslim, Selam: 23-25 10- Münzirî, et-Tergib ve’t-terhîb, 3/63

Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk

Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi’nana ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet’i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.

Eğer bugün şöyle-böyle gözlerimiz Hakk’ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.

Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu…

Sen -gönüllerimiz tahtın- dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun “ahsen-i takvîm”remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetiresine giriverdi. Herkes farkına varsın-varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.

Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.

Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk’a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.

Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.

Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.

İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük’ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşyâ ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, -tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi- huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.

Sen, Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O’nun emanetidir. Bunu böyle bilenler Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.

Ama, bir gün geldi nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına -yüz bin defa hâşâ- “bede..”, öteler ötesinin sesi-soluğu kutlu mesajına “çöl ka….”ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek “o güne ve o kavme aitti”deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle-nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, “Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!”diye mırıldanıyoruz.

Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler böyle bir “eşref saat”beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.

Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. “Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.”(Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;

Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,

Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!.. (M. Lütfî)

Sızıntı Dergisi, 1 Mart 2006, M. Fethullah Gülen

Modern Dünyada Hz. Muhammed (S.A.V)

Onsekizinci yüzyılda Avrupa kültürünün dünyevileştirici öğelerinden türeyen modern şarkiyatçılık ile birlikte1, Batı’da İslâm’a ve Hz. Muhammed’e (sallallahü aleyhi ve sellem) bakış değişmeye başlamıştır. Ortaçağda Hz. Peygamber hakkındaki bilgiler birtakım hurafelere ve batıl inançlara dayanmaktaydı. On sekizinci yüz yıldan itibaren ise ilmi esaslara dayalı, tarafsız olmak iddiasındaki çalışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ondokuzuncu yüzyılda Reinhart Dozy (1820-1883) ve William Muir (1819-1905) gibi yazarlar tarafından kaleme alınan İslam tarihi ile ilgili çalışmalar, kabul edilmesi gerekir ki ciddi bir emek ürünüdür. Ancak bu yazarlarda Doğu’ya ve İslam’a karşı çarpıcı bir nefret gözlenir. Bu tür çalışmalarla şarkiyatçıların yapmak istedikleri şey, Hz. Muhammed hakkında söylenmedik bir şey bırakmayarak, Onu soğuk bir ışık altında hem engin dini kudretinden hem de Avrupalı’yı ürküten açıklanmamış güçlerinden soyulmuş haliyle göstermektir.2 Bu dönem şarkiyatçıları Hz. Muhammed’i dünyevileştirmek, Onun gerçekte bir peygamber değil dünyevi bir lider olduğunu ortaya koyabilmek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Nitekim ünlü müsteşriklerden Caussin, “İslam’ın temelde siyasal bir sözleşme olduğunu, kesinlikle tinsel bir sözleşme olmadığını” iddia eder.3 Yine aynı dönemde İslam konusunda objektif olmaya çalışan bazı şarkiyatçılar, Hz. Muhammed’i “Avrupayı etkilemiş, görüşleri berrak, kendinden emin bir kahraman” gibi seküler niteliklerini ön plana çıkararak tanımlamışlardır.4

Hz. Peygamber hakkında Batı’da kaleme alınan, geçmiş dönemlerdeki benzerlerine göre de nispeten tarafsız gibi görünen söz konusu biyografiler, Müslüman aydınlar üzerinde de etkili olmuştur. Yine aynı dönemde şarkiyatçıların etkilendiği fikri akımlar, yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan ilmî disiplinler de Müslüman düşünürleri etkisi altına almıştır. Bunun sonucunda Batı’da yapılmış İslâm tarihiyle ilgili çalışmalar İslâm ülkelerinin bazı aydınları tarafından beğeniyle karşılanmış; bir kısmının hemen tercümeleri yapılırken,5 bir kısım Müslüman aydınlar da benzer metotlarla Hz. Peygamber’in hayatına dair eserler kaleme alınmıştır. Hatta Arap yazarlardan bazıları, Batı’lı yazarlardan etkilenerek, açıkça Onun peygamberliğini inkar ettikleri halde, dehası, siyasi ve askeri başarılarıyla büyük bir insan olduğunu söylemişlerdir. Şibli Şümeyyil (ö.1917) adlı ünlü bir Arap doktor, Reşid Rıza’ya yazdığı mektupta “Allah’a ve vahye inanmayan, Onu peygamber olarak tanımayan biri olarak bana göre, Muhammed, senin Onu Allah Rasulü olarak gördüğünden daha büyüktür” demiştir.6 Mısır’da Ferid Vecdi, Doktor Zeki Mübarek, Abbas Mahmud el-Akkad7 ve Heykel Paşa gibi aydınlar, Hz. Peygamber hakkında kaleme aldıkları yazılarında kevni mucizelere yer vermemiş, kahramanlığını ve dehasını (Abkariyye) anlattıkları ölçüde Nübüvvetin manevi boyutu üzerinde durmamışlardır. Bu nedenle Mustafa Sabri Efendi (ö.1954) adı geçen zevatı “nübüvvetin yerine dehayı ikame etmeye çalışmakla” suçlamıştır.8 Hatta o, kevni mucizelerin inkarının ve nübüvvetin gaybi boyutunun ihmal edilmesinin bazı müsteşriklerin dile getirdiği “Hz. Muhammed, Peygamber şeklinde ortaya çıkmış bir kahramandan ibarettir” iddiasının kabulünü netice vereceğini söylemiştir.9 Mustafa Sabri Efendi, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dehasından bahsedilmesine karşı değildir. Ona göre peygamberlik makamının ayrılmaz özelliği mucizedir. Söz konusu yazarlar ise kevnî mucizelerin yerine dehayı ikame ederek dehayı peygamberliğin ayrılmaz mucizesi şeklinde göstermek istemektedirler. Peygamberlik makamına bağlı olarak Onun dehasının anlatılmasının ise bir mahzuru yoktur.10

Batı düşüncesine ve ilim mahfillerine maddeci dünya görüşünün hakim olmasının yanında, Hristiyanlığın mistik karakteri de Hıristiyan müelliflerin Hz. Muhammed konusundaki görüşlerinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Hz. Peygamber’in hayatını yazan bazı Müslüman yazarlar, Onu dünyevî ve Hristiyanlık karşıtı bir bakış açısıyla ele alırken, Hıristiyanlar ise, en iyi durumlarda bile bir tür psikolojik yukardan bakma ile Onu “mazur görmek” istemişlerdir.11 Zira onlar için peygamber prototipi dünya işlerine karışmamış som mistik Hz. İsa’dır. Hıristiyan yazarlar, sürekli Hz. Peygamber’in Hz. İsa’dan farklı olan dünyevî yönüne işaret ederek, “Muhammed, İsa ve öteki din kurucularından, aynı zamanda hem bir inancın yaratıcısı, hem de bir devletin temellerini atan kimse oluşuyla farklılık gösterir”12 tezini işlemişlerdir. Zira onlara göre Hz. Muhammed, öncelikle hem bir ideoloji hem de bir devlet kurucusudur.13 Bu yüzden Hz. Muhammed’in manevî boyutunun bulunmadığını, Hz. İsa ile kıyaslanamayacağını, belki Beni İsrail peygamberleri ile mukayese edilebileceğini öne sürerler. Nitekim Hitti, “İslâm, İncil’in ortaya koyduğu Hıristiyanlıktan ziyade Tevrat’ın vazettiği Yahudiliğe yakındır” der.14 Hz. İsa konusunda sahip oldukları kanaatten dolayı Hıristiyan yazarların Hz. Peygamber’in manevî önemini, ruhî ve dinî hayatın prototipi olarak rolünü kavraması oldukça güçtür.15 Modern Fransız şarkiyatçıların belki de en ünlüsü, en etkilisi olan Louis Massignon’a göre İslam, “Tanrı’nın İsa’da vücut bulmasına yönelik sistemli bir reddiyedir”. Bu nedenle ona göre İslam’ın en büyük kahramanı Hz. Muhammed değil, Tanrıyı kişileştirme cüretini göstermiş Müslüman ermiş Hallac-ı Mansur’dur. Böylece Massignon., Hz. İsa’nın figürü olduğu düşüncesiyle Hallac’ı ön plana çıkarmıştır. Burada oryantalistlerin Şark’ı zorlama ile de olsa Batı’nın terimleriyle düzenleme isteğinin bir örneğini görmek mümkündür.16

Hz. Peygamber’in ısrarla dünyevi nitelikleri üzerinde durularak, manevi yönünün ihmal edilmesinin nedenlerinden birisi de içinde yaşanılan sosyal ve kültürel çevredir. Modern dünyada din hayatın diğer alanlarından ayrıldığı için Hz. Peygamber’in siyasi dehası hitabet gücü ve devlet adamlığının yanında, insanlara dini ve manevi alanda kılavuz olması, zühd ve takvayı arzu edenlere hayatının model teşkil etmesi anlaşılamamıştır. Bugünün bir çok insanı, manevi bir şahsiyetin sosyal ve politik alandaki başarılarını anlamakta güçlük çekmektedir.17 Zira Hıristiyan Batı’da, özellikle de modern zamanlarda siyasi ve toplumsal başarılar kazanmış liderlerin aynı zamanda manevi kişiliğinin bulunması oldukça az rastlanan bir durumdur. Bu nedenle Batılı yazarlar, Hz. Peygamber’in kişiliğini kavramakta zorluk çekerler. Batı’da yazılmış Hz. Peygamber ile ilgili eserlerde Onun manevi yönünün sürekli ihmal edilmesinin sebeplerinden birisi de bu husustur. Hatta Batılılarca İslam’ın temel ilkeleri hakkında en az bilinen, Hz. Peygamber’in gerçek mahiyetidir.18

Hz. Peygamber’in manevi yönünün görmezden gelinmesinin psikolojik nedenleri de vardır. Bunların en önemlilerinden birisi empati eksikliğidir. Hz. Peygamber’in gerçek önemini anlamak için hayatıyla ilgili metinleri dıştan incelemek yeterli değildir. Onu İslami bakış açısından değerlendirmek ve Müslümanların dini şuurunda işgal ettiği mevkii kavramağa çalışmak da gerekir.19 Bu eksiklikten dolayı Hz. Peygamber’le ilgili birçok Batılı eser, okuyucu için sağladıkları tarihsel ayrıntıların zenginliği yanında Onun gerçek kişiliğinin anlaşılması açısından faydasızdırlar.20

Peygamber Efendimiz’in, toplumsal ve siyasi başarıları yanında evlilikleri ve savaşları da Onun hayatının yalnızca dünyevi açıdan yorumlanmasına sebep olan hususlardır. Peygamberimiz evlilikleri ile dünyevi-toplumsal alanın içine girmiştir. Onun evlilikleri, “vücud”a karşı zaafını göstermez. Aksine kolektif beşeri alanın manevi alanla fiilen bütünleşmesinin sembolüdürler.21 Hz. Peygamber’in savaşlardaki kahramanlığı üzerinde yalnızca oryantalistler durmamış, bu konu Müslüman yazarların da dikkatini çekmiştir. Onlar, modern insana Hz. Peygamber’i daha kolay anlatabilmek için, Onun kahramanlığından bahsetme gereği duymuşlardır. Nitekim inanmayanlara da hitap etmek zaruretinden dolayı eserine Hz. Peygamber’in kahramanlığını anlatarak başlayan Abdurrahman Azzam, “O büyük Peygamber’e kahraman demek ve Onu kahramanlar içinde anlatmak bana ağır geldi” der.22 Ali Şeriati’ye göre Hz. Muhammed, sadece askeri başarıları dikkate alınarak değerlendirilmiş olsaydı bile tarihin gördüğü büyük kahramanlardan sayılırdı. Ancak Onun askeri fetihleri, diğer niteliklerinin yanında İslam’ın en önemsiz saydığı hususlardan birisidir.23 Bu konuda o, “Hz. Muhammed, halkın sadece düşünceleriyle ilgilenen birisi değildi. O, siyaset, savaş, güç (otorite) adamı olduğu halde maneviyat, takva, sevgi kendinde daha çok belirgindi” der.24 Seyyid Hüseyin Nasr da, Hz. Muhammed’in yaratılıştan yalnızlığa ve tefekküre düşkün bir insan olduğuna dikkat çekerek, Hz. Peygamber’i savaşı seven bir insan olarak tasvir eden modern tetkiklerin Onun gerçek kişiliğini tersine çevirdiğini söylemiştir.25

Hz. Peygamber’in manevi yönünü tanımlama güçlüğü yalnızca Batılı yazarlar için geçerli olan bir durum değildir. Müslüman yazarlar için de aynı zorluk söz konusudur. Nitekim ünlü sosyolog ve düşünür Ali Şeriati, bu zorluğu “İnsanı sadece hayatındaki olayları bilmekle tanımak mümkün değildir” sözleriyle dile getirir. Sıradan ölçütlerle Hz. Peygamber’in anlaşılmasının çok güç olduğunu belirten Şeriati, Muhammed’i Tanıyalım adlı eserindeki gayesini “Bu yüce Ruh’a yaklaşabilme çabası” şeklinde ifade eder.26 Zaman zaman psikolojik çözümlemelere yer vermekle birlikte Hz. Peygamber’in hayatını genelde sosyolojik açıdan tahlil eden Şeriati, Resul-i Ekrem’i “O, insanlığın karşısına yeni bir yol ve çığır açmış; okulları kapatıp yeni bir okul açmış; bütün kalıpları kırıp yeni bir kalıp oluşturmuş; beyinlerden eski düşünceleri silip yeni düşüncelerin temelini atmıştır”27 sözleriyle anlatır. Öte yandan Onun (s.a), en belirgin vasfının derin bir vicdan olduğunu vurgular ve şöyle devam eder “Onun ruhunun derinliklerinde esrarlı bir pınar vardır ki “dürüstlük” onun tecellilerindendir”.28 Şeriati’ye göre Cahiliye Dönemi Arapları Hz. Peygamber’i fikirden ziyade vicdan yönüyle tanımaktaydılar, Ona “el-Emin” lakabını da bu nedenle vermişlerdi.29

Sosyal bilimciler içinde, on dokuzuncu yüz yıl maddeci dünya görüşünün en vefalı izleyicileri oryantalistler olmakla birlikte, Batı’da maddeci felsefenin etkisinin azalması neticesinde son yarım yüzyılda Hz. Peygamber hakkında daha dengeli yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Marksist oryantalist Maxime Rodinson “Hz. Peygamber’in dinî şevkini ön plâna çıkarmayı tercih eden şarkiyatçılar da vardır” diyerek bu durumdan rahatsızlığını dile getirir.30 Modern şarkiyatçılardan Montgomery Watt, Peygamber Efendimizin İslam tarihi boyunca bir çok mistik şahsiyete örneklik ve öncülük yaptığını öne sürerek, Onun manevi kişiliği hakkında olumlu düşünülmesi gerektiğini söyler. Watt, “Hz. Muhammed’in gerçekten bir peygamber olduğuna inanıyor ve biz Hıristiyanlar’ın, “Onları meyvelerinden tanırsın” (Matta, 7.20) anlamındaki Hıristiyan prensibi gereğince bunu kabul etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü asırlar boyunca İslam, birçok üstün ve zühd sahibi insan yetiştirmiştir” der.31 Hatta o, Resulullah (s.a) terimini tercüme ederken “Resul” kelimesinin İngilizce’deki karşılığı olan “messenger/elçi”ın seküler bir anlam taşıdığını onun yerine “prophet/peygamber” teriminin kullanılması gerektiğini söyler. 32

Şarkiyatçıların son zamanlarda Hz. Peygamber’in ahlâkî ve manevî yönlerini keşfetmelerinin siyasi sebepleri de olabilir. Hz. Muhammed’in çağrısının yalnızca dinî ve ahlâkî içerikli olduğunun vurgulanması, İkinci Dünya Savaşından sonra yoğunlaşan İslam ülkelerindeki kurtuluş savaşları ve cihad hareketlerini fikrî yönden dayanaksız bırakmak düşüncesiyle ortaya atılmış bir iddia da olabilir.33 Oryantalistlerden bazıları Onun gerçek hedefinin ahlâkî bir sistem kurmak olduğunu, çevresindeki insanların ruhî ve ahlâkî düzeyini yükseltmek için samimi bir şekilde çaba sarf ettiğini söylemişlerdir. Nitekim muasır şarkiyatçılardan Claude Cahen, Hz. Peygamber’in gayesini anlatırken “Bütün din kurucuları gibi, Muhammed’in (de) sosyal bir doktrini yoktur; yaptığı yalnızca ahlâkî bir sistemi ilan etmesidir… Muhammed’in asıl istediği, karşılıklı bir sorumluluk ve güçlü bir dayanışma duygusuyla bir araya gelmiş insanlardan bir toplum yaratmaktı”34 der. Cahen, Onun (s.a), dürüstlüğü ve samimiyeti konusunda ise şöyle der: “Hazreti Muhammed, çevresindeki insanlığın ruhî ve ahlâkî düzeyini yükseltmek yollarını aramakta tartışılmaz bir dürüstlük ve coşku dolu bir yetenek göstermiştir. Yaptığı çağrının bu insanların töresine ve karakterine uyum sağlamasında büyük bir beceri, siyasî bir deha göstermesini bilmiş, böylece de onlara canlılık kazandırmış bir kişiliktir. Bu dinî esininin yüceliği kadar, insanlardan gelen zorluklara ve kendisinin uğradığı sıkıntılara karşı savaşımını, bu esiniyle birlikte yürütüşündeki yüceliği içimizde hissettiğimiz anda, derinliğine heyecanlanmamak ve Ona saygı duymamak olanaksızdır.”35

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı hakkındaki bilgilerin fazla olması Onun farklı açılardan yorumlanabilmesine imkan tanımıştır. Kişiliği hakkında çok sayıda tarihi bilgi ve rivayetler bulunduğu için her yazar, Hz. Muhammed’i farklı özellikleriyle anlatmıştır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in hayatı ve şahsiyeti hakkında oldukça detaylı bilgiler bulunmaktadır. Hatta bazı Batı’lı yazarlar “Bütün din kurucuları içinde kişiliği açısından tarihsel karakteri en belirgin Hz. Muhammed’dir” demişlerdir.36 Kimine göre O, bir kahraman, kimine göre dünya tarihindeki ilk sosyalist, kimine göre de bir dahidir. Onun kurduğu dini cemaatin kısa zamanda siyası özerkliğini kazanarak yepyeni bir toplum ve kültürün ortaya çıktığı bir çok oryantalist tarafından kabul edilmiştir.37 Hatta “Toplum halinde bir arada yaşama yasasına ilişkin ilkeleri, Hz. Muhammed’in çağdaş tarihçiler tarafından erken bir sosyalist sanılmasına bile yol açmıştır.”38 Gerçekten de Hz. Muhammed, önder, yasa koyucu ve sosyal hayatta insanların öncüsüdür. Ancak unutulmamalıdır ki Onun (s.a.s) yolu, hayatı maddî ve ruhî yönüyle bir bütün olarak kucaklamıştır.39 Bu gibi niteliklerinden dolayı beşeri tabiatı manevi tabiatını bürümüş, manevi fonksiyonlarını gözlerden gizlemiştir. Halbuki Peygamber aleyhisselâtü vesselâm, sosyal ve siyasal hayata bu iki beşeri alanı manevi bir merkezle bütünleştirmek için katılmıştır. O, yalnızca metafizik alanı temsil eden bir peygamber de değildir. Onun davranışlarını şekillendiren ve belirleyen beşeri mücadelesinin yanında İlahi murakabedir. Her peygamber, gerçeğin sadece bir yönünü vurgulamıştır. Hz. Muhammed ise peygamberliğin mükemmel örneği ve modeli olduğu için gerçeğin bütününü tam bir ahenk ve denge ile temsil etmiştir.40 “Tüm hakikatın, daima bir dengede gizli olduğu”41 göz önünde bulundurularak, Peygamber Efendimiz anlatılırken beşerî niteliklerinin yanında, sıdkı, emniyeti, zühdü, takvası, kulluğu, Allah’a bağlılığı, kısacası Rabbaniliği unutulmamalıdır.

Yukarıda temas ettiğimiz nedenlerden dolayı Hz. Peygamber’le ilgili birçok modern araştırma okuyucu için sağladıkları tarihsel ayrıntıların zenginliği yanında, Onun gerçek kişiliğinin anlaşılması açısından faydasız ve son derece yararsızdırlar. Zira bu eserler ya modern Batı düşüncesinin tesiriyle yazılmış ya da ona reaksiyon olarak kaleme alınmışlardır. Modernist müslüman yazarlar, Hz. Peygamber’in, kimi zaman farkına dahi varmadan, a priori edindikleri hümanist ve rasyonalist bakış açısına uygun düşmeyen bütün yönlerini ihmal etmişler; Onu alelâde bir insan gibi göstermeye çalışmışlardır.42 Sezai Karakoç, bu durumu şöyle dile getirir: “Batılı bilginler, peygamberleri, halklarının, kritik çağlarında derleyip toplayıcılık, kurtarıcılık rolünü üstlenen önderleri olarak görürler. Şüphesiz, peygamberler, halklarını kurtaran önderlerdir. Ancak onları sadece bu yanlarıyla görmek, tüm insanlık tarihini yanlış, eksik ve gerçek derinliğinden yoksun olarak yorumlamak anlamına gelir… Bugün de, aşağı yukarı, dünyanın her tarafında ortalama “aydın”, geçmiş yorumunda “peygamber”i, bu, tevratlardan kalma görüşün perspektifinden görmektedir. Onlar halklarını güç zamanlarında kurtaran önderlerdir anlayışı giderek daha bir yaygınlık kazanmaktadır. Bu anlayışsa, çağımız için en büyük tehlike, en büyük eksiklik, en büyük yoksunluktur. Peygamberlerin metafizik alanındaki misyonlarını görmezlikten gelme, yani asıl görevlerini ortadan kaldırma, giderek dini de, sadece ahlâk ve eski çağların sosyal kuralları gibi anlama, çağımızın saplandığı materyalist görüş kısırlığının bir sonucu ve bir göstergesidir.”43 Hz. Peygamber’in ahlâkî niteliklerine ve dehasına inanan inanmayan bir çok araştırmacı, temas etmiştir. Ancak vahiyle irtibatı ve metafizik yönü sürekli ihmal edilmiştir. Halbuki klasik İslamî kaynaklarda “Peygamberler, üstün bir akıl gücüne ve mükemmel bir ahlâka sahiptirler. Hatadan korunmuşlardır, fiilleri vahiy kaynaklıdır.”44 şeklinde anlatılır. Üstün bir akıl gücü, güzel ahlâk, doğruluk ve insanlarda güven uyandıran kişiliği Hz. Peygamber’in Cahiliye Dönemin’de de bilinen ve insanların takdir ettikleri nitelikleridir.45 Onun nübüvveti, anılan özelliklerinin yanında gayb alemiyle olan irtibatı ile mümkün olmuştur. Onun peygamberliği, İlahî vahiyle irtibatı ve korunmuşluğu (ismet) olmaksızın, tamamlanmış olmaz. Dolayısıyla Onun gerçek mahiyetinin manevî ve kudsî nitelikleri bir tarafa bırakılarak yalnızca dünyevî özellikleri üzerinde durularak anlaşılması mümkün değildir. Zira Schuon’un da ifade ettiği gibi “Hz. Muhammed, asla kuşku duyulamayacak beşeri dehasından dolayı değil, özü itibarıyla İlâhî bir seçim sonucu peygamberlik vazifesi ile görevlendirilmiştir”.46 Samimi ve tarafsız bir şekilde siyer ve tarih kitaplarındaki bilgilerin bir araya getirilmesi bile Resul-i Ekrem’in “şahs-ı manevisi”ni ve “kudsi mahiyeti”ni anlamak için yeterli değildir. Zira bu gibi eserlerde Onun yalnızca beşerî yönü üzerinde durulmuştur.47 Bundan dolayıdır ki Müslümanlar, Peygamber’e olan sevgilerini dile getirmek için farklı ve daha özgür ifade biçimleri aramışlardır. İlk dönemlerde delâil (Peygamberlik delilleri) ve şemâil (Peygamber’in özellikleri) ile ilgili çalışmalar, Ona karşı hissedilen sevgiyi anlatmak için yazılan kasideler, hep bu ihtiyaçtan ortaya çıkmış ilmî ve edebî ürünlerdir. Hz. Peygamber’e karşı duyulan sevgiyi anlatan ilâhiler, kasideler ve mevlid merasimlerinin, günümüzde de Müslümanları heyecanlandıran, bir araya getiren en önemli dinî motiflerden biri olması48 hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’i (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalb ve gönül gözüyle tasvir etmeleridir.

Doç. Dr. Ayhan Tekineş

DİPNOTLAR:

1 Edward W. Said, Şarkiyatçılık, Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, İstanbul 1999, s. 130. 2 Edward W. Said, a.g.e., s. 162, 163. 3 Caussin de Perceval, Essai sur l’histoire des Arabes avant l’Islamisme, 1847-48 (yeni basım Graz 1967), III, 332-9’den nakleden Edward W. Said, a.g.e., s. 162. 4 Edward W. Said, a.g.e., s. 163, 130. 5 Mesela Dozy’nin İslam tarihiyle ilgili Essai sur l’histoire de l’Islamisme adlı eseri doktor Abdullah Cevdet tarafından tercüme edilerek 1907 yılında Tarih-i İslamiyet adıyla neşredilmiştir. 6 Bk. Ali Şeriati, Muhammed’i Tanıyalım, çev. Ali Seyyidoğlu, Ankara 1996, s. 10. 7 Mustafa Sabri Efendi, bu dönemin ünlü edebiyatçılarından Abbas Mahmud el-Akkad’ın (ö. 1964) Peygamberimiz’in hayatına dair kaleme aldığı Abkariyyetü Muhammed adlı eserini bir çok yönden takdir etmekle birlikte, kevni mucizelere yer vermediği için şiddetle eleştirmiştir. Bk. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-akl ve’l-ilm ve’l-alem min Rabbi’l-alemin, Kahire 1950’den ofset, IV, 11 vd. 8 Mustafa Sabri, a.g.e., IV, 4 vd. 9 Mustafa Sabri, a.g.e., IV, 6. 10 Mustafa Sabri, a.g.e., IV, 9. 11 Schuon, Frithjof, İslam’ı Anlamak, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 1988, s. 140. 12 Cahen, Claude, İslamiyet, çev. Esat Nermi Erendor, Ankara 1990, I, 21. 13 Rodinson, Maxime, Hz. Muhammed, çev. Atilla Tokatlı, İstanbul 1994, s. 213. 14 Hitti, Philip, İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, I, 193. 15 Seyyid Hüseyin Nasr, İslam İdealler ve Gerçekler, çev. Ahmed Özel, İstanbul 1985, s. 77. 16 Edward W. Said, a.g.e., s. 114. 17 Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 77, 78. 18 Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 78, 79. 19 Schuon, Frithjof, a.g.e., s. 140. 20 Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 82, 83. 21 Schuon, Frithjof, a.g.e., s. 141; Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 80. 22 Abdurrahman Azzam, Rasul-i Ekrem’in Örnek Ahlâkı, çev. Hayreddin Karaman, İstanbul 1971, s. 5, 6. 23 Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, çev. Ali Seyyidoğlu, Ankara 1996, s. 17. 24 Ali Şeriati, Muhammed’i Tanıyalım, s. 110. 25 Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 79, 80. 26 Bk. Ali Şeriati, a.g.e., s. 9-11. 27 Bk. Ali Şeriati, a.g.e., s. 17. 28 Ali Şeriati, a.g.e., s. 35. 29 Ali Şeriati, a.g.e., s. 29. 30 Rodinson, Maxime, a.g.e., s. 221. 31 Watt, Montgomery W., Hz. Muhammed’in Mekke’si, çev. Mehmet Akif Ersin, Ankara 1995, s. 12. 32 Watt, a.g.e., 99. 33 bk. Muhammed el-Behiy, İslami Düşüncede Oryantalıst Etki, çev. İbrahim Sarmış, İstanbul 1996, s. 55-88. 34 Cahen, a.g.e., I, 21. 35 Cahen, a.g.e., I, 20. 36 Cahen, Claude, a.g.e., I, 17. 37 Bk. Hodgson, a.g.e., I, 106-127. 38 Cahen, a.g.e., I, 21. 39 Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, çev. Hayreddin Karaman, İstanbul 1997, s. 95. 40 Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 76-79. 41 Karakoç, Sezai, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi II, İstanbul 1995, s. 106. 42 Seyyid Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 82, 83. 43 Karakoç, s. 105, 106. 44 Fahrüddin er-Râzî, en-Nübüvvât ve mâ yete’alleku biha, Beyrut 1986, s. 8. 45 Ebu Hâtim er-Râzî, A’lâmü’n-nübüvve, nşr. Salah es-Savi, Gulam Rıza A’vani, Tahran 1977, s. 77 vd. 46 Schuon, Frithjof, a.g.e., s. 143. 47 Krş. Said Nursi, Mektubat, İstanbul 1990, s. 89. 48 Gibb, Hamiltorn A.R., İslam Medeniyeti Üzerine Araştırmalar, çev. Heyet, İstanbul 1991, s. 213.

Hz. Peygamber (S.A.S)’e Salât ü Selâm

Yüce Yaratıcımız, insanlığın başlangıcıyla birlikte değişik dönemlerde yeryüzüne kendi mesajlarını ulaştıracak peygamberler göndermiş, rahmeti ve hikmeti gereği bu peygamberleri insanlar içinden seçmiştir. Ancak bu seçim alelâde bir seçim olmayıp, inceden inceye araştırma, süzme ve titizce ayıklama anlamına gelen bir seçmedir. Dolayısıyla bu göreve seçilen peygamberlerin, insanlardan farklı bir konumda olmaları garipsenmemelidir. Hattâ yeryüzünün bu değerli görevlileri, kendi aralarında bile Cenâb–ı Hakk tarafından farklı derecelerde kılınmışlardır. “İşte şimdiye kadar zikrettiğimiz resullerden kimini kimine üstün kıldık. Allah onlardan bazısına hitap buyurdu, bazısını birçok derecelerle yükseltti…”1, “..Biz nebîlerden bazısını bazısına üstün kıldık…”2 beyanları da bu gerçeği göstermektedir.

Hz. Peygamber’e Has Hususiyetler

Yeryüzüne gönderilen son peygamberin, üstünlük bakımından farklı bir konumda olduğunu, Kur’ân’ın ifadelerinden anlıyoruz. Ona, diğer hiçbir peygambere verilmeyen birtakım özellikler verilmiştir. Son peygamber olması,3 risâletinin evrenselliği,4 risâletinin cinleri de kapsaması,5 hanımlarının mü’minlerin anneleri olması,6 geçmişâ€“gelecek günahlarının affedilmesi,7 kendisine inanılması noktasında peygamberlerden söz alınması,8 Kevser’in verilmesi,9 ganimetlerin helal kılınması,10 âlemlere rahmet olması,11 özelliklerinin ehl–i kitap tarafından bilinmesi,12 getirdiği dinin korunması teminatının verilmesi,13 İsrâ ve Mi’rac’ın ona has olması,14 çeşitli zamanlarda meleklerin yardım etmesi,15 ismiyle hitap edilmemesi,16 kendisine soru sorma kasdıyla görüşmeden önce sadaka verilmesi,17 kendisine itaatın aynı zamanda Allah’a itaat olması,18 âhirette şahit olması,19 kendisine Makam–ı Mahmûd’un verilmesi,20 ümmetinin en hayırlı ümmet olması,21 hayatına ve beldesine yemin edilmesi,22 bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin lutfedilmesi23 gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.

Âlemlere rahmet olarak yeryüzünü şereflendiren Hz. Peygamber, insanî niteliklerin yanısıra, aynı zamanda kendisine vahiy gelen bir elçidir. Bu sebeple Cenâb–ı Hakk ona Kendisi ve ümmetiyle olan ilişkilerinde farklı bir konum takdir buyurmuştur. Kur’ân da bu gerçeği beyan etmiştir. Buna göre, inananların söz ve davranışlarında ileri gidip de onun önüne geçmemeleri,24 seslerini Resûlullâh’ın sesinden fazlaca yükseltmemeleri ve insanların birbirlerine hitap ettikleri gibi ona hitapta bulunmamaları,25 aksi takdirde bütün amellerinin zâyi olacağı26 belirtilmiş, Hz. Peygamber’in huzurunda seslerini ayarlamak suretiyle, gerekli saygıyı gösterenlerin, takva noktasında imtihanı başardıkları, dolayısıyla mağfiret ve büyük bir mükafata nâil olacakları27 vurgulanmıştır. Hattâ o kadar ki, Cenâb–ı Hakk, Kur’ân–ı Kerîm’de diğer peygamberlere kendi isimleriyle hitap etmesine mukabil, Hz. Muhammed (sas)’e “Ey Resûl!.. Ey Nebi!” gibi sıfatlarla hitapta bulunmuştur. Böylece inananların, birbirlerine seslendikleri gibi Resûlullâh’a seslenmemeleri, “Ey Muhammed!.. Ey Ebe’l–Kâsım!” gibi isim zikrederek hitapta bulunmamaları, ancak Yâ Resûlullah! Yâ Nebiyyullâh! gibi saygı ifade eden kelimeler kullanmaları gerektiği belirtilmiştir. Aynı zamanda böyle bir davranış, İlâhî ahlâk gereğidir. Allah’ın ona verdiği değeri ümmetinin de vermesi, yerine getirilmesi gerekli olan bir vecîbe olsa gerektir.

Bu bağlamda Cenâb–ı Hakk’a karşı birtakım görevlerimiz olduğu gibi, O’nun elçisi Hz. Muhammed’e karşı da bazı görevlerimiz vardır. Kur’ân–ı Kerîm bu görevleri, ona inanmak,28 itaat etmek,29 onu gereği gibi sevmek30 ve ona salât u selâm getirmek31 şeklinde ifade etmektedir.

Salât u Selâm’ın Mânâsı

Bu yazıda, Hz. Peygamber’e karşı olan görevlerimizden, salât–selâm getirme konusu üzerinde durulacaktır. “Salât” kelimesi; istîğfâr, mağfiret, duâ, bereket, övgü, namaz32 gibi anlamlara gelmektedir. “Salât”, Allah tarafından olunca rahmet,33 meleklerden olunca Allah’ın mağfiretini istemek, mü’minler tarafından söylenince de ‘hayır duâ etmek’ mânâlarına gelmektedir.34

“Selâm” kelimesi ise selâmet, esenlik, emniyet anlamlarınadır ki “selâmet ve emniyet senin üzerine olsun.” demektir. Selâm aynı zamanda Allah’ın bir ismidir. Selâm’ın Allah’tan olması ise “Allah seni korumayı, gözetmeyi üzerine almıştır, kefildir.” demektir. Selâmın bir de itâat etme ve sulh içerisinde bulunma anlamı vardır.35

Bu hususla ilgili olan âyet–i kerime meâlen şöyledir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.”36 Bu âyet, Hz. Peygamber’e salavât getirmenin farz olduğunu göstermektedir.37 Âyet–i kerîmenin bu sîga ile gelmesi, Resûlullâh’a salavâtın sürekli yenileneceğini ve devamlı tekrar edileceğini belirtmektedir. Âyetteki “salavât getirirler” ifadesi devamlılığa işâret etmektedir.38

Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirmenin önemini vurgulayan pek çok hadîs rivâyet edilmiştir. Bu cümleden olarak Resûlullah: “Yanında adım zikrolunup da bana salavât getirmeyen kimsenin burnu sürtülsün.”39 buyurmuşlardır. “Burnu sürtülsün” ifadesi, bunu yerine getirmeyen kişinin böyle olacağını haber verme anlamına gelebileceği gibi, Hz. Peygamber’in bu kişilere bir bedduası anlamına da gelebilir. Her iki durum da son derece tehlikelidir. Zira bu bir ihbarsa, zaten böyle bir durum olacaktır demektir. Şayet bir beddua ise, Peygamberin duası Cenâb–ı Hakk tarafından reddedilmeyeceğine göre, yine olacaktır demektir. Diğer bir rivâyette: “Allah benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir müslümanın yanında anıldım da bana salavât getirdi mi, mutlaka o iki melek ona: “Allah seni bağışlasın” derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevap olarak: “Amîn” derler. Bir müslümanın yanında adım zikrolunduğunda da bana salavât getirmedi mi, mutlaka o iki melek: “Allah seni bağışlamasın.” der. Yüce Allah ve öteki melekler de o iki meleğe cevaben: “Amîn” derler.”40 buyurmuşlardır.

Konuyla ilgili diğer bir hadîslerinde de şöyle der:

“Kim bana bir defa salât getirirse, Allah da ona on salât getirir ve on günahını affeder; on derece yükseltir.”41 Hadîsin devamında: Bir gün Resûlullah sevinçli olarak geldi. Kendisine: “Sizi sevinçli görüyoruz!” denilince, şöyle buyurmuşlardır: “Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: “Ey Muhammed! Rabb’in diyor ki: “Sana salât eden herkese benim on rahmette bulunmam, selâm eden herkese de benim on selâm etmem sana (ikram olarak) yetmez mi?”42

“Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavât edendir.”43

“Gerçek cimri, yanında anıldığım hâlde bana salavât etmeyendir.”44

“Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını (anında) bana ulaştırırlar.”45

İbn Ebî Leylâ’nın rivayet ettiğine göre bir defasında Ka’b b. Aceze ile karşılaşmıştık. Bana şöyle dedi: Sana bir hediye vereyim mi? Bir gün Hz. Peygamber yanımıza geldi ve ona sorduk: Ey Allâh’ın Resûlü, size nasıl selâm vereceğimizi bize öğrettiniz. Peki ama size sana nasıl salavât getireceğiz, bunu da öğret.” Buyurdular ki: şöyle deyin: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrâhîm’e ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ bârekte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdün mecîd.”46

İslâm âlimlerine göre Resûlullâh’ın ismi zikredilince bir defa salât ve selâm getirmek vâcip,47 isminin tekrar edilişi sayısınca getirmek ise müstehap sayılmıştır.48 Keza namazda, tahiyyattan sonra onun isminin geçtiği ve yazıldığı yerlerde, ezan okunduğunda, cuma günlerinde, camiye girildiğinde, cenaze namazı kılınırken, kabri ziyaret edildiğinde salâ u selâm okumak müstehap olarak kabul edilmiştir.49

alât u selâm’ın iki yönü vardır: Mü’minlerin Resûlullâh (sas) için getirdiği salavât, Allah Teâlâ’nın, peygamberinin kendi katındaki değerini artırması içîn bir duâ niteliği taşımaktadır. Salavatın mü’minlere bakan yönü de kulu Allah’a yakınlaştıran vesilelerden birisi olmasıdır.

Resûlullâh’a (sas) yapılan salât, onun aslında salâta olan ihtiyacından dolayı değildir. Aksi halde, peygambere Allah salât–selâm edince, meleklerin de salâtına ihtiyaç kalmazdı. Bu, ancak ona duyulan saygıyı ifade etmek içindir. Nitekim Yüce Yaratıcı da, kendisinin aslâ ihtiyacı olmadığı hâlde bize, kendini anmamızı farz kılmıştır. Bu, ancak Cenâb–ı Hakk’ın bize bundan dolayı mükâfat vermesi, bize şefkat ve merhamet göstermesi ve bizlerden Hz. Peygamber’e saygımızı ortaya koymamız içindir.50 İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber de: “Kim bana tek bir defa salât u selâm getirirse, Allâh da ona on defa salât eder.”51 buyurmuşlardır. Allah Teâlâ, Peygamberini, ümmetinin kendisine getirmiş olduğu salât u selâmın minneti altında bırakmamıştır. Çünkü buna bedel, Peygamber’in de ümmetine salâtta bulunmasını emrederek, mukâbele etmesini sağlamıştır:52 Nitekim bu husus Kur’ân–ı Kerîm’in âyetiyle beyan edilmiştir: “..Onlara duâ et. Çünkü senin salâtın (duân), onların kalplerini yatıştırır.”53

Yukarıda geçtiği üzere ‘salavât’ın bir mânâsı, rahmettir. Rahmet duası olan salavât ise, Rahmetenlil–Âlemîn’in vusûlüne vesiledir. Öyle ise salavâtı kendimiz için Âlemlere rahmet Hz. Muhammed’e (sas) ulaşmaya bir vesile yapmalı ve o Zâtı da rahmet–i Rahman’a nâil olmaya vesile kılmalıyız.

Teşehhüdde Hz. Peygambere bütün mahlukatın salavât ve selâmlarını kendi hesabına Yüce Rabb’imize hediye edip, Resul–i Ekrem’e selâm etmekle, ona karşı olan bağlılığımızı yenilemiş ve aynı zamanda onun bize olan emirlerine itaatımızı izhar etmiş oluyoruz. Yine Asr–ı Saâdet’ten günümüze kadar bütün ümmetin salâtları, Resûlullâh’ın duasına devamlı surette bir âmîn demektir ve bir umumî iştiraktir. Hattâ ona getirilen her bir salavât dahi, onun duasına birer âmîndir ve ümmetinin her bir ferdinin, namazlarında ona salât ve selâm getirmeleri, onun ebedi saâdet hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmîndir. Yani bir yönüyle Hz. Peygamber dua ediyor, diğer insanlar da bu duaya âmîn diyorlar. Bu da, onun duasının ne derece makbul olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’e getirilen salât ü selâmda, ümmetinin ona karşı bir teşekkür borcunu yerine getirmesi anlamı da vardır. Zira ümmetine karşı son derece düşkün olan ve onlara dünya–ukbâ saâdetinin yolunu gösteren o Zât’a karşı salât ü selâm getirmek hem bir vefa ve sadakat borcu olmanın ötesinde bir İlahî emirdir.

Rasuli Ekrem (sas) ahirette ümmetine daha çok şefaat edebilmesi için ümmetinin sınırsız dualarına ve salavâtına ihtiyaç duymaktadır.

Hz. Peygamber’e salavât getirmede şu hususlar düşünülebilir: O, ümmetine her noktada örnek olma durumundadır. Bu durumda da örnek olmuştur. Nasıl mü’minler namaz kılarken Resûlullâh’ın namaz kılışını örnek alıp namaz kılıyor, oruç, hac gibi ibadetlerde Ona bakarak eda ediyorsa, salavâtta da O’nun uygulamalarına uymaktadırlar ve uymalıdırlar.

Netice itibariyle, salât selâm getirme, mü’minlerin Resûlullâh’a karşı yapmaları gereken en önemli görevlerden birisidir. Çünkü âyetin ifadesine göre hem Yüce Allah, hem de melekler Hz. Peygamber’e salât–selâm getirmektedir. İnananların bundan geri durması, doğru bir davranış değildir Bu davranış, Hz. Peygamber’e karşı olan saygı ve sevginin alâmeti olarak kabul edilmekte ve aynı zamanda böyle bir davranışla mümin, bu konuda Allah’a ve meleklere ittibâ etmiş olmaktadır..

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kaynaklar

1– Bakara 2/253. 2– İs râ 17/55. 3– Ahzâb 33/40 4– A’râf 7/158; Enbiyâ 21/107; Sebe’ 34/28; Bakara 2/21; Nisâ 4/179… 5–Ahkâf 46/29; Cinn 72/113. 6–Ahzâb 33/6. 7– Fetih 48/12. 8–Âli İmrân 3/81. 9–Kevser 108/1. 10– Enfâl 8/1. 11– Enbiyâ 21/107. 12– Bakara 2/89,146; A’râf 7/157. 13–Tevbe 9/33; Mâide 5/3; İbrahim 14/9. 14–İsrâ 17/1; Necm 53/118. 15–Âli İmrân 3/13, 122123; Enfâl 8/912, 4344… 16–Mâide 5/67; Enfal 8/64; Müddessir 74/1;Nûr 24/63. 17– Mücâdele 58/1213. 18–Âli İmrân 3/31, 32, 132; Nisâ 4/80; A’râf 7/158. 19– Bakara 2/143; Nisâ 4/4142; Nahl 16/89; Ahzâb 33/45. 20–İsrâ 17/79. 21–Âli İmrân 3/110. 22– Hicr 15/72; Beled 90/12. 23–Kadr 97/15. 24–Hucurât 49/1. Bunun anlamı: Hz. Peygambere inanan kimselerin, karşı karşıya kaldıkları konularda, Allah ve Resûlünün bir hükmünün olup olmadığını araştırmaları ve ona uymaları gereklidir. 25–Nûr 24/63; Hucurât 49/2. Bu âyette o dönemde yaşayan kimselerin, onunla konuşurken dikkatli davranmaları, seslerini ayarlamaları ve sadece ona duyuracak kadar bir ses tonuyla konuşmaları istenmektedir. Daha sonra gelecek olanlar gelince, onlar da bu saygıyı, onun sünnetine karşı göstermeli, hadîsleri sükûnet ve saygıyla dinlemeli ve gereklerini tam anlamıyla uygulamalıdırlar. 26–Hucurât 49/2. 27–Hucurât 49/3. 28–Bakara 2/136; 137; 285; Nisâ 4/152; A’râf 7/158; Teğâbun 64/8… 29–Âli İmrân 3/3132; Nisâ 4/1314; 6465; 69; Tevbe 9/71… 30–Âli İmrân 3/31; Tevbe 9/24. 31–Ahzâb 33/56. 32–Dâmeğânî, Hüseyn b. Muhammed, Kâmûsu’lKur’ân, Dâru’1İlm Li’1Melâyîn Beyrut 1985, s. 284285; Râğıb, el İsfehânî, el Müfredât, Dâru’1Ma’rife, Beyrut ts; s. 285286; İbn Fâris, Ebu’1Hüseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya, Mu’cemu ‘l Mekâyîs fi’l Lüğa, (Neşr: Şihâbuddîn Ebû Amr), Dâru’1Fikr, Beyrut 1994, s. 572573. 33– Râğıb, a.g.e, s. 285; İbn Fâris, a.g.e, s.573. 34–Dâmeğânî, a.g.e, s. 284; Râğıb, a.g.e, s. 285; Cessâs, Ebûbekr Ahmed b. Ali erRâzî, Ahkâmu’lKur’ân, Dâru İhyâi’tTurâsi’1 Arabî, Beyrut 1985, 5/231, 243; Kâdı Iyaz, Ebu’1Fadl elYehsubî, eyŞifâ Bi Ta’rfi Hukûki’l Mustafâ, Dâru’1Fikr, Beyrut 1988, 2/60; İbn Kesîr, Ebu’1Fidâ İsmâîl edDımeşki, Tefsîru’lKur’âni’l Azîm, Dâru Kahraman, ıst.1992, 6/447 vd. 35–Kâdı Iyaz, a.g.e, 2/6061. 36–Ahzâb 33/56. 37–Cessâs, a.g.e, 5/243; İbnü’1Arabî, Ahkâmu’lKur’ân, 3/623; Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed, elCâmi’li Ahkâmi’lKur’ân, Beyrut 1985, 14/232233; Sâbûnî, M. Ali, Revâiu ‘lBeyân Tefsîru Ayâti’lAhkâm Mine’lKur’ân, Dersaadet Kitabevi, İst.ts. 2/366; Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, Feza Gazetecilik A.Ş, ts; 6/333. 38–Sâbûnî, a.g.e, 2/367. 39–Tirmizî. Daavât 110; Ahmed b. Hanbel, 2/254. 40–Heysemî, Nûreddîn Ali b. Ebûbekr, Mecmeu’zZevâid ve Menbeu’lFevâid, Dâru’rReyyân, Kâhire 1987, 10/164166; Kurtubî, a.g.e, 14/233; İbn Kesîr, a.g.e, 6/465466. 41–Nesâî Sehv 55. 42–Nesâî Sehv 55. 43–Tirmizî Salât 357. 44–Tirmizî Daavât 110. 45–Nesâî Sehv 46. 46–Buhârî, Enbiyâ 10; Tefsîru Sûreti (33) 10: Daavât 31, 32; Müslim, Salât 65, 66, 68, 69; Ebû Dâvûd, Salât 179; Tirmizî, Vitr 20; Tefsîru Sûreti (33) 23; Nesâî, Sehv 49, 54; İbn Mâce, İkâme 25; Dârimî, Salât 85; Muvatta, Sefer 66, 67; Ahmed b. Hanbel, 1/162, 199; 3/47; 4/118, 119, 241, 243, 244; 5/274. 374, 424. 47–Cessâs. a.g.e, 5/243; Kurtubî, a.g.e, 14/233; Elmalılı, a.g.e, 6/333. 48–Zuhaylî, Vehbe, etTefsîru’lMunîr, Dâru’1Fikr, Beyrut 1991, 22/102; Sâbûnî, a.g.e, 2/367 vd. 49–Kâdı Iyaz, a.g.e, 2/6468: Zuhaylî, a.g.e, 22/99. 50–Râzî, Fahruddin Muhammed b. Ömer b. Huseyn b. Hasan b. Ali et–Teymî, etTefsîru’lKebîr, Dâru’1Kütübi’Iİlmiyye, Beyrut 1990, 25/196. 51–Ebû Dâvud, Vitr 26; Dârimî, Rikâk 58; Ahmed b. Hanbel, 2/172, 187; 3/102, 261. 52–Râzî, a.g.e, 25/196. 53–Tevbe 9/103.

Peygamberimiz’in (sas) Hitâbet Özellikleri

Resûlü Ekrem konuşmalarında, pek çok tabirin içinden ses ve mûsikîsi en uygun lafzı seçerdi. Kelimeler O’nun dudaklarından lalü güher gibi dökülürdü. Konuşmasında nazım yönünden güzelliğin çok ötesinde bir lezzet vardı. Konuşmalarına el hareketleri de eşlik ederdi. Elini sık sık çevirir, kimi zaman sol baş parmağını sağ avucunun içine vururdu. Sözlerinin kalblerde makes bulması için sesini bazen azaltır bazen de yükseltirdi. Öfke tarzında konuştuğu anlar da olurdu. Bu halin ârız olduğu zamanlarda mübarek bedeni bol bol terlerdi. Konuşurken ön dişleri görünür ve o anda sanki yüzünde güller açardı.

GİRİŞ:

Özellikle İslâm tarihi boyunca dini tebliğ faaliyetinde, fikir ve duygu yönünden te’sir edebilmek için seçilen en keskin silah hitabettir. Bu canlı metoda, muhatabların durumlarının gerektirdiği her yerde bizzat Allah Resûlü (sav) başvurmuştur. Sıkıldığı zamanlarda ya da tebliğin ilerlemesinde arızalar olduğunda bir konuşma yapardı. Şartlara göre hutbeyi uzun veya kısa okumak O’nun âdetiydi. İbn-i Kayyım’a göre, Allah Resûlü’nün ârızi hutbeleri önceden düşünülmüş programlı hutbelerinden daha uzundur.

O’nun hutbeleri, Allah’a hamd edip, nimet ve kemâl vasıflarını övme, İslâmî prensipleri tâlim etme, şeklindeydi. Hesap ve mizanı hatırlatır, takvayı emreder, Allah’ın rızasını elde etmeyi ve gazabına yol açan sebepleri açıklamayı da ihmal etmezdi.

Bayramlarda hutbe îrad eder, kadınları teberruda bulunmaya teşvik ederdi. Meselâ bir gün, marangoz kölesi olan bir kadına, kendisi için bir minber yaptırmasını istemiş, kadın da derhal Allah Resûlü’nün insanlara hitabedeceği üç basamaklı bir minber yaptırmıştı.

Allah Resulü (sav) hutbe îrad etmek için kalktığı zaman eline bir asa alır ve minberde iken ona dayanırdı. Yayına dayanarak hutbe verdiği gibi yerde, minberde veya bir devenin üzerinde hutbe îrad ettiği de vakidir. Kendisine minber yapılmadan önce bir hurma kütüğüne yaslanarak konuşurdu. Resulullah’ın hutbesinden uzak kalması üzerine bu kütüğün inlemesi meşhurdur.

Hutbe esnasında bir şey ârız olduğunda önce onu halleder sonra hutbeye devam ederdi. Bir defasında hutbe esnasında Selik Ğatafani adında biri geldi ve oturdu. Hz. Peygamber ona:

-Ya Selik. Kalk ve önce iki rekat namaz kıl, dedi ve devamla; “Sizden biriniz Cuma günü imam hutbe verirken camiye girerse önce iki rekat namaz kılsın ve namazını çabuk tamamlasın.”

Hutbelerine Allah’a hamd ile başlar şehadetle devam ederdi. Onu şanına layık över, kendi ismini de özel ismi ile zikreder ve “Emmâ ba’d” (yani şimdiki maksadıma gelince derim ki..) diye konuya girerdi. Hutbelerini istiğfar ile bitirirdi.

Allah Resûlü’nün hitab özelliklerini dört grupta toplamak mümkündür:

1-MAKSADI AÇIKLAYAN VECİZ SÖZ:

Şemail ve Sünen kitabları, Allah Resûlü’nün hutbelerindeki vecizlikle ilgili pek çok şey zikrederler. Öyle ki biri konuşmasındaki kelimeleri tek tek saymaya kalksa sayabilirdi.

Sözlerinde fazlalık bulunmayıp kesinlik ve gerçeklik en bâriz vasfı idi. Beyan âlimleri, konuşmasında maksadını kolay lafızlarla ifade etmesinin zihne pek çok ma’nâlar getirdiğini söylerler.

Meşhur âlim Câhız der ki; bu, bir eğitim prensibidir. Hatib, sözünün baş tarafını unutturacak birtakım fuzulî ve dolaşık ifadeler kullanmaktan uzak durmalıdır. Eğer konuşmacı bu şekilde davranırsa dinleyen onun maksadının ne olduğunu anlamakta güçlük çeker. Hz. Aişe der ki; “Allah Resûlü sizin böyle uzattığınız gibi sözü uzatmazdı. O bir söz söylediğinde onu dinleyenler kolaylıkla anlardı.” Hadîs kitablarında çok sayıda örnekleri bulunan “Cevâmiû’l-kelim” (Yani az sözle çok geniş ma’nâlar ifade etme) bu nevidendir.

Bugünün hatiplerinin bazıları, hoparlörden konuşma iştiyakı içinde yanıp tutuşurlar. Oysa şemâil kitapları Hz. Peygamberin ihtiyaç olmadan konuşmadığını kaydederler. Konuştuğunda ise hitabetin hakkını tam verirdi. Ümmü Mabed’in ifadesi ile, “O’nda ifade hatalarına, cümle düşüklüğüne rastlanmazdı.”

Kainatın Efendisi (sav), dinleyicilerin müşahhas faydalar elde etmesi için hırs gösterirdi. Bunun için kelimeyi bazen üç defa tekrar ederdi. Böylece sözlerinin zihinlerde ve kalblerde yerleştiğinden emin olmak isterdi. Mâlumdur ki bu tekrarlar, ma’nânın bozulmasını ve pek çok tevili önler. Belağat şartlarından sayılan bu husus gösteriyor ki, insanlar naklederken hem ma’nâya hem de lafza özen gösteriyorlar.

Bugünkü hatipler de bu yöne dikkat edip, hutbelerinin önemli kısımlarının özetini tekrarlamalıdırlar. Böylece muhatablar hatibin söylediklerini iyi beller ve yapacakları nakilde net ve isabetli davranırlar. Çünkü nakil, esnekliğe çok müsaittir. Re-sulûllah’ın veciz söz söylemesi, ma’nâyı bozacak derecede bilmece üslubunda olmazdı. Nitekim Ümmü Mabed: “O, anlaşılmayacak derecede az söz söylemezdi” der.

2. KALBİN DİL İLE MÜNASEBETİ:

Bazı konuşmacıları dinlerken lafızlarındaki soğukluk ve donukluk hemen hissedilir. Hatib bu haliyle dinleyicilerini istediği yöne çekemez, coşturamaz. Bunun sebebi hatibin, yaptığı işin birtakım prensibler gerektirdiğini bilmemesidir.

Oysa konuşmak bir sanattır. Onun dinleyicilerin kalbinde fikri muhteva oluşturma gibi kaideleri vardır. Yoksa hitabet, radyo konuşması veya kitabdan okuma değildir. Aksine iki taraf arasında canlı bir buluşmadır. Yine şemail kitablarında görüyoruz ki; Allah Resûlü’nün hutbelerinde kalbi ile dili arasında tam bir irtibat vardır. Söylediklerinin bizzat etkisindedir. Yani etkisini duyduğu şeyler söylediği, mübarek yüzünden belli olur. Dinleyicilerin kalblerinde de bu tesiri uyarmaya gayret ederdi.

İbn-i Kayyım şöyle der: “Resûlullah konuştuğu zaman gözleri kızarır, heyecanlanır, sesi yükselir ve sanki orduyu şu sözleri ile korkutan biri olurdu:

Sabah-akşam düşman hücum etti-edecek (ayağınızı denk alın).”

Resûlü Ekrem konuşmalarında, pek çok tabirin içinden ses ve lezzeti en uygun lafzı seçerdi. Kelimeler onun dudaklarından lalü güher gibi dökülürdü. Konuşmasında nazım yönünden güzelliğin çok ötesinde bir lezzet vardı. Konuşmalarına el hareketleri de eşlik ederdi. Elini sık sık çevirir, kimi zaman sol baş parmağını sağ avucunun içine vururdu. Sözlerinin kalblerde makes bulması için sesini bazen azaltır bazen de yükseltirdi. Öfke tarzında konuştuğu anlar da olurdu. Bu halin ârız olduğu zamanlarda mübarek bedeni bol bol terlerdi.

Konuşurken ön dişleri görünür ve o anda sanki yüzünde güller açardı. Kelimeleri ağız dolusu çıkarırdı, ancak avurtlarını şişirmezdi. İlk kelime ve harfler tabiî mahreçlerinden çıksın, sözün hakkı verilsin diye bazen bu yola da başvurduğu olurdu.

3. ŞİİR İLE İSTİŞHADI:

İstişhadın dinleyici üzerinde psikolojik tesiri olduğu açıktır. Her konuşmacı bazen yazılı bazen de ezberindeki bir kısım sözlerin desteğine başvurur. Böylece dinleyenlerin kalblerinde kastedilen ma’nâ yerleşip, sağlamlaşır.

Hz. Aişe’ye Resûlullah’ın şiirden örnekler verdiği vâki mi? diye sorulunca O da: “Evet, İbn-i Revâha’nın şiirlerinden söylerdi” şeklinde cevap verir.

Siyer kitaplarında Resûlü Ekrem (sav)’in istişhadı ile alakalı şu şiirler kaydedilir. Meşhur Şair Tarafe’nin: “Günlerin ilerlemesi sana bilmediğin çok şey öğretir. Haber getirmek için azık ve ücret vererek tutmadığın kimseler de sana haber getirir.”

Bir defasında Allah Resûlü: “Sözün en doğrusu Şair Lebid’in şu sözüdür” diyerek ondan, çok meşhur şu mısrayı okur: “Dikkat edin. Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır.”

Allah Resulü (sav) savaşta orduyu heyecanlandırmak, onları teşvik için istisnada başvurduğu olurdu. Ahzab Muharebesinde şöyle der: “Ey Allah’ım Sen bizi hidayete erdirmeseydin, biz ne tasaddukta bulunur ne de namaz kılardık.

Bizim üzerimize sekine indir. Düşmanla karşılaşınca ayaklarımızı sabit kıl.

Şüphesiz ki müşrikler ordusu bize karşı iyice azdılar, eğer bize karşı bir komplo kurdularsa bizi muhafaza eyle.”

Hendek Muharebesinde ise kısmen sarsılan sahâbe-i kirâma dönerek üstüste birkaç defa şöyle der: “Ben peygamberim yalan yok, Ben Abdulmuttalib oğluyum, yalan yok.”

Yine bir defasında kendisine isabet eden bir taşın mübarek parmağını kanatması karşısında Allah Resûlü parmağa bakar ve şöyle inşad eder: “Sen kanayan parmaktan başka bir şey misin ? Senin mâruz kaldığın bu hal Allah yolundadır”.

4. FESAHATI:

Resûl-i Ekrem Kureyş’in Beni Sa’d kolunda büyümüştü. Dolayısı ile onda, sahra adamlarının ciddiyeti ile şehirlilerin parlak sözleri cem olmuştu. Bundandır ki: “Ben arapların en fasihiyim” derdi.

Sözü açık ve berraktı. Harfleri karıştırıp dil kaidelerini bozmazdı. Onda, terkib ve te’lif zayıflığı bulunmazdı, sözleri de gayet vecizdi. Arap lehçelerini çok iyi bilir ve her kabileye kendi şiveleri ile konuşurdu. Hz. Ali der ki: “Araplardan duyduğum her orjinal ifadeyi mutlaka Resûl-i Ekrem’den de duymuşumdur. Bir defasında: Rahat döşeğinde öldü deyimini kullandığını işittim. Çok şaşırmıştım. Çünkü bu sözü daha önce hiçbir araptan duymamıştım.”

Sahabeden bazıları Resûlullahın hutbelerinde kullandığı bir kısım lafızların ma’nâlarını sorarlardı. Büreyd der ki: “Allah Resulü insanların en fasihiydi. O bir söz söylediğinde kendisi onu açıklamadıkça kimse onu bilmezdi.”

Bir başka husus da Hz. Peygamberin konuşması, Kureyş, Ensar ve Hicaz ehlinin konuşmaları gibi değildi. Sözün çarpıcılığı ve dinleyicinin kalbinin kazanılmasında bir şey ortaya çıkıyordu; o da, dinleyenler ister Gatafan isterse Adnan soyundan olsun bütün lehçelerde Resûl-i Ekrem belağat ve fesahatta imamdı. Hadîs hangi kavme söylenirse söylensin bu değişmezdi.

Hz. Ebu Bekir der ki:

“Ben arapları çok gezdim ve pekçok kimse dinledim. Ama kafiyen Sen’den fasih birini dinlemedim. (Allah aşkına söylesene) Seni kim eğitti?” Hz. Peygamber cevaben:

“Beni Rabbim terbiye etti, hem de pek güzel terbiye etti” demiştir.

Not: Bu yazı, Prof. Dr. Ahmed el-Harrad’ın, el-Ümme dergisinde çıkan makalesinden büyük ölçüde istifade edilerek kaleme alınmıştır.

Dr. Faruk Tuncer

İslam ve Hz. Muhammed (s.a.s.) Hakkında Batılıların İtirafları

Hiç şüphesiz, İslâm da, Kur’ân da, Peygamber Efendimiz de, başkalarının tezkiyesine muhtaç değildir. Bunların her biri, kendi kendine, ayrıca birbirlerine delildir. Bununla birlikte, bilhassa Batı’da ve onların tesiri altındaki bazı yerli çevrelerde, İslâm ve Kur’ân hakkında olduğu gibi, Allah Resûlü (s.a.s.) hakkında da kasıtlı yayınlar yapılabilmektedir. Fakat, meseleye tam bir şartlanmışlık içinde bakmayan bir takım Batılı yazar ve araştırmacılar, peygamberliğini kabul etsin etmesin, Allah Resûlü’yle (s.a.s.) ve İslâm’la, Müslümanlarla ilgili olarak, kısmen de olsa hakkı, hakikati teslim eden itiraflarda bulunmuşlardır. Bunlardan, çoğunluğu itibariyle bilhassa Türkçe’de şu ana kadar yayınlanmayan bazılarını arz ediyoruz:

Maksadı dünyayı aydınlatmak olan büyük bir ruh

Bu Zât’ın etrafına maksatlı bir şevkle yığdığımız yalanlar, bizim için sadece bir utanç vesilesidir. Sessiz ve büyük bir ruh; ancak ciddî olabilen biri. Maksadı, dünyayı aydınlatmaktı; dünyayı Yaratan, böyle emretmişti.

Thomas Carlyle, Heroes and Hero Worship and the Heroic in History, 1840.

Müslümanları tiplemede sahtekârlık

Bir elinde kılıç, diğer elinde Kur’ân’la resmedilen Müslüman asker tipi, sadece bir sahtekârlıktan ibarettir.

A. S. Tritton, Islam, 1951.

Fanatik Müslümanlar masalı

Tarih gösteriyor ki, dünyayı süpüren ve hâkimiyetleri altına aldıkları ırkları kılıcın ucuyla İslâm’ı kabule zorlayan fanatik Müslümanlar masalı, tarihçilerin tekrarlayageldikleri en fantastik ve en saçma hurafelerden biridir.

De Lacy O’leary, Islam at the Crossroads, Londra, 1923.

Krallıktan kaçan çok tabiî bir zühd hayatı

Muhammed’in sağduyusu, krallığın ihtişamını çok hakir görüyordu. Allah’ın Elçisi, ailesinde bir hizmetçi gibi davranıyor, ateşi yakıyor, yeri süpürüyor, koyunları sağıyor, elbiselerini ve ayakkabılarını bizzat kendisi tamir ediyordu. Bir rahip, bir keşiş görüntüsü verme gereği de duymadan, çok tabiî bir zühd hayatı yaşıyordu.

Edward Gibbon, The Decline and Fall of the Roman Empire, 1823.

Ahlâkın gücü ve dininin dupduru hâliyle devamlılığı

Muhammed’in hayatının en büyük başarısı, sadece ahlâkının gücünde yatmaktadır.

Hayranlığımızı çeken, O’nun dininin anlatılması değil, devam edebilme gücüdür. O’nun Mekke ve Medine’ye nakşettiği aynı duru ve mükemmel tesir, onca olup bitene rağmen, 12 asırdır Hint, Afrikalı ve Türk Müslümanlarca aynen korunmaktadır. Onlar, inanç ve ibadetlerinde yönelip, kendisine bağlandıkları makamın beşer seviyesine düşmesine karşı durmayı daima bilmişlerdir. “Bir Allah’a inanırım ve Muhammed, Allah’ın Resülü’dür.”, İslâm’ın sade ve değişmeyen temelidir. Ulûhiyet kavramı, hiçbir zaman bir putla değerden düşürülmemiş, Peygamber’e verilen değer, asla beşerî sıınırı aşmamış ve O’nun getirdiği ve canlılığını sürekli koruyan prensipler, takipçilerinin kendisine karşı duyduğu saygı ve teşekkür hislerinin, hep akıl ve din sınırları içinde kalmasını sağlamıştır.

Edward Gibbon, Simon Oakley, History of the Saracen Empire, Londra, 1879.

“Ne daha önce, ne de daha sonra O’nun gibisini görmedim.”

Koruduklarının en vefalı koruyucusu ve konuşması en tatlı, en kabul edilir olandı. O’nu ilk görenler, karşısında önce saygıyla ürperir, yanına yaklaşanlar ise O’nu sever ve O’nu tarif edenler, “Ne daha önce, ne de daha sonra O’nun gibisini görmedim.” derlerdi. Çok az konuşurdu, fakat konuştuğu zaman da vurgulu ve bilerek konuşur ve dinleyen kimse, O’nun söylediklerini unutmazdı.

Lane-Poole, Speeches and Table Talk of the Prophet Muhammad.

Bitmeyen bir hayranlık, sürekli bir saygı

Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin, Ulu Zât’ın elçilerinin en büyüklerinden biri olan bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Arzettiğim bu eserde söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum.”

Annie Besant, The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932.

Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaş, bir fakir dostu

Fakirlere karşı cömertliği o derecedeydi ki, sık sık bizzat kendi ailesi aç kalırdı. Fakirlerin sadece ihtiyaçlarını gidermekle kalmaz, onlarla sohbete oturur ve acılarını büyük bir içtenlikle paylaşırdı. Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaştı.

W. C. Taylor, The History of Muhammadanism and its Sects.

Her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş yegâne insan

Hem devletin hem caminin başı; hem Sezar hem Papa, fakat Papa’nın sun’iliklerini taşımayan bir Papa ve hususi birlikleri, özel korumaları, devamlı silâh altında bir ordusu, polis gücü ve sabit geliri olmayan bir Sezar. Eğer tarihte her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş biri varsa, o da Muhammed’dir; çünkü O, en güçlüydü, fakat güce ehemmiyet verdiği yoktu. Özel hayatında ne kadar sade ise, halkın içinde de o kadar sade idi.

Muhammed’in dininde, burada her şey farklıdır. O’nun hakkında, gizemli ve gölgeli şeyler değil, açık bir tarih var. Muhammed’in dışa dönük tarihini biliyoruz; O’nun, misyonunu ilânıyla başlayan içe dönük tarihi konusunda ise, menşei ve korunmasıyla eşsiz ve hakkında kimsenin ciddiye alınabilecek bir şüphe ortaya koyamadığı en Aslî Bir Otorite’ye dayanan bir kitaba sahip bulunuyoruz.

Revered Bosworth Smith, Muhammad and Muhammadanism, Londra, 1874.

İslâm: Her insanın idrakine hitap edebilen bir inanç sistemi

İslâm, kelimenin etimolojik ve tarihî en geniş anlamıyla makul bir dindir. Bu dinde Kur’ân ve Peygamber’in öğretileri, daima temel kalkış noktası olarak önceliğini korumuş ve tevhid akidesi, her zaman hiç bulanmaz bir berraklık, bir ululuk ve tam bir kanaat ve kararlılıkla ilân edilmiştir. Böylesine net, bütün teolojik karmaşıklıklardan uzak ve her insanın idrakine hitap edebilen bir akideden, insanların vicdanına her zaman kolaylıkla yol bulması beklenir ve nitekim bulmuştur da.

Edward Montet, La Propagande Chretienne et ses Adversaries Musulmans, Paris 1890.

Herkese karşı sevgiyle dopdolu ve lekesiz bir şahsiyet

Muhammad, halkı için parlak bir örnekti. Şahsiyeti, öylesine pâk ve lekesizdi. Evi, elbisesi, yiyecekleri… kısaca, bütün hayatı sade idi. Sun’ilikten o kadar uzaktı ki, arkadaşlarından asla özel bir saygı beklemez; bizzat kendisinin gördüğü kendi şahsî hizmetini kendisine kölesinin bile yapmasını istemezdi. Herkes, her zaman huzuruna girebilirdi. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese karşı sevgi doluydu. Toplumunun iyiliğine duyduğu ilgi ve bu konuda gösterdiği gayret ölçüsünde de cömert ve âlicenap idi.

Dr. Gustav Weil, History of the Islamic Peoples.

İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır?

Dünyada başka hiç kimse, önüne gönüllü veya gönülsüz O’nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah’la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak; Allah’la insanı aracısız karşı karşıya getirmek; putatapıcılığın maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında aklî ve kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir; böylesine büyük bir hedefin tasarlanmasında ve uygulamaya geçirilmesinde kendinden başka vasıtası ve çölde yaşayan bir avuç insandan başka yardımcısı yoktu O’nun. Ve, başka hiç kimse dünya üzerinde O’nun gerçekleştirdiği ölçüde büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir; çünkü, iki asırdan daha az bir zaman içinde İslâm, inanç ve hâkimiyet plânında tüm Arabistan’a yayılmış ve Allah adına İran’ı, Horasan’ı, Mâverâünnehir’i, Batı Hindistan’ı (Pakistan), Suriye’yi, Habeşistan’ı, bütün Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı, Akdeniz’de çok sayıda adayı ve Galya’nın (İspanya) bazı kısımlarını fethetmiştir.

Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan dehasının üç ölçüsüyse, modern dönemler tarihinde kim Muhammed’le karşılaştırılabilir ki? En meşhur insanlar, sadece ordular, kanunlar ve imparatorluklar meydana getirmişlerdir. Çoğu defa gözleri önünde dağılıp giden maddî iktidarlardan başka bir şey kurmamıştır onlar. Fakat bu insan, yalnızca orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri ve hanedanlıkları harekete geçirmekle kalmamış, ayrıca, o zamanki meskûn dünyanın üçte birinde milyonlarca insanı ve daha da ötesi mâbedleri, ‘tanrı’ları, dinleri, fikirleri, inançları ve ruhları yerinden oynatmıştır. Her harfi kanun olan bir Kitab’a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir mânâ ümmeti çıkarmıştır. Bize, bu Müslüman ümmetin silinmez karakterini, sahte ilâhlardan nefreti ve bir ve gayr-i maddî Allah tutkusunu bırakmıştır. Göğün, kudsiyetinden uzaklaştırılmasına karşı oluşan bu ulûhiyet tutkusu, Muhammed’in takipçilerinin en büyük faziletidir; arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O’nun bir mûcizesidir. Uydurma ilâh zürriyetlerinin bıktırıcılığı altındaki bir dünyada ilân edilen Allah’ın birliği inancı, telâffuz edilir edilmez bütün eski putperest mâbedlerini yerle bir eden ve dünyanın üçte birini harekete geçiren başlı başına bir mûcizeydi. Bu Zât’ın hayatı, tefekkürü, ülkesinin bâtıl inançlarını kahramanca inkârı, putatapıcılığın öfkelerine meydan okumaktaki cesareti, Mekke’de 13 yıl süreyle gösterdiği sabır ve tahammül, halkın ezâsını ve hattâ hemşehrilerinin kurbanı oluşunu kabulü; evet, bütün bunlar ve ilâveten kesintisiz tebliği, tuhaflıklara karşı koyuşu, başarıya inancı ve felâketler karşısındaki insan üstü güven duygusu, zafere götüren sabır ve azmi, tek bir ideale olan tutkulu bağlılığı ve asla imparatorluk peşinde olmayışı; bitmez duası ve ibadeti, Allah’la olan mânevî haberleşmesi, vefatı ve vefatından sonraki muzafferiyeti; bütün bunlar bir yalana değil, sarsılmaz bir inanca şahitlik etmektedir. Esaslı bir akideyi yeniden yerleştirme hususunda O’na güç veren bu inançtı. Bu akîde de, iki taraflıydı: Allah’ın birliği ve Allah’ın maddî olmayışı. Birinci taraf, Allah’ın ne olduğunu, ikinci taraf da ne olmadığını anlatıyordu. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fâtihi; aklî inançların, tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve 20 dünyevî ve bir mânevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır?”

Alphonse de LaMartaine, Historie de la Turquie, Paris, 1854.

İnsanların kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât

Bugün, milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât’ın en güzel olan hayatını bilmek istiyordum. Şimdi her zamankinden daha eminim ki, bugün de hayatta İslâm’a yer veren güç, asla kılıç değildir. İslâm, gücünü, sadeliğinden, Peygamber’in kendisini bütünüyle nefyetmesinden, verilen söze ve yapılan anlaşmalara mutlak bağlılıktan, Peygamber’in, arkadaşlarına ve takipçilerine olan vefasından, korkusuzluğundan, Allah’a mutlak tevekkülü ve misyonuna olan kesin itimadından almaktadır. Kılıç değil, bu unsurlardır ki, İslâm’ı her tarafa taşımış ve her engeli aşmıştır. Peygamber’in hayatının 2’nci cildini bitirdiğim zaman, bu büyük hayat hakkında daha fazla okuyamayacağım diye ciddî üzüldüm.

Mahatma Gandhi, Young India, 1924’te yayınlanan ifadesi.

Varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din

Gelecek 100 yıl içinde İngiltere’de, hayır bütün Avrupa’da hâkim olma şansına sahip bir din varsa, bu, İslâm olabilir.

Olağanüstü canlılığından dolayı Muhammed’in dinine daima büyük değer verdim. Bu din bana, varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din olarak görünüyor. O harika Zât’ı da inceledim ve O, bana göre, bırakın deccal olmayı, İnsanlığın Kurtarıcısı olarak çağrılmalıdır.

İnanıyorum ki, O’nun gibi biri modern dünyada diktatörlüğü ele geçirecek olsa, bu dünyanın en çok ihtiyacı olan barış ve mutluluğu sağlayacak bir tarzda onun bütün problemlerini çözer. Bir öngörüm var: Muhammed’in inancı, yarının Avrupa’sında kabul görecektir, nitekim bugünün Avrupa’sında kabul görmeye başlamış bulunmaktadır.

Sir Georged Bernard Shaw, The Genuine Islam, 1936, 1: 8.

Tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan

Dünyayı en çok etkileyen şahıslar listenin başına Muhammed’i koymuş olmam, bazı okurları şaşırtacak, bazılarınca da sorgulanacaktır. Fakat, tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan O’dur. Denebilir ki, Muhammed’in İslâm üzerindeki şahsî tesiri, İsa Mesih ve Aziz Pavlos’un Hıristiyanlık üzerinde birlikte bıraktıkları tesirden daha fazladır. Seküler ve dinî tesirin, tarihteki eşi görülmedik bir şekilde birleşmesi, Muhammed’in, tarihin en etkili şahsı olmasına yetmektedir.

Michael Hart, The 100, A Ranking of the Most Influential Persons in History, New York, 1978.

Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O’nunkiyle mukayese edilebilir?

Elindeki imkânların kıtlığı, buna karşılık başardığı işlerin boyutu ve kalıcılığı, O’nun ismini dünya tarihinde, sadece Mekkeli Peygamber olmanın çok ötesine taşımaktadır. Güzel şehirler, devlet sarayları ve mâbedler, varlıklarını O’nun sayısız hanedana aşıladığı hareket ve hamle kabiliyetine borçlu olup, çok geniş ülkeler ve eyaletler de, yine O’nun sayesinde imana teslim olmuştur. Bütün bunların ötesinde, O’nun sözleri, nesillerin inancını belirlemiş, hayatlarının prensipleri olarak kabul edilmiş ve öbür dünya adına rehber olarak benimsenmiştir. Binlerce mâbedde mü’minler, Allah’ın Peygamberi, Resüllerin sonuncusu olarak kabul ettikleri bu Zât’a salâvat getirir. Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O’nunkiyle mukayese edilebilir?”

J. W. H. Stab, Islam and Its Founder.

Sade, âdil, mütevazi, büyük bir gayeye adanmış, halkla iç içe

Ciddî ve ağırbaşlı idi; çok az yer, çok oruç tutardı. Çok sade giyinir, gösterişten kaçar, bilgi satmazdı. Sadeliği tabiî idi ve giyim gibi hususlarla ayrıcalık sergilenmesinden asla hoşlanmazdı.

Muamelelerinde âdildi. Arkadaş olsun yabancı olsun, zengin olsun fakir olsun, güçlü veya zayıf olsun, herkese adaletle muamele ederdi. Bilhassa halk kesimlerine çok yakın ilgi gösterir, onların şikâyetlerini dinler ve onlar tarafından çok sevilirdi.

Askerî başarıları, kazandığı zaferler, O’nda hiçbir gurur ve kendini beğenmişlik uyandırmadı; eğer bu başarılar şahsî gayelere dayanmış olsaydı, mutlaka uyandırırdı. Düşmanlarıyla çepeçevre sarılı olduğu zaman hangi sadelik ve tevazu içinde idiyse, gücünün zirvesine ulaştığında da yine aynı sadelik ve tevazu içindeydi. Bırakın bir hükümdar tavrı takınmayı, bir odaya girdiğinde kendisine normalin dışında bir saygı gösterildiğinde bile çok rahatsız olurdu.

Washington Irwing, Life of Muhammad, New York, 1920.

Allah’a imanın şekillendirdiği insan

Muhammed’in dehâsı, İslâm yoluyla Araplara üflediği ruhtur ki, onları yüceltmiştir. Onları, ataletten ve kabilevî tıkanıklıktan çok büyük bir devlet olmaya yükseltmiştir. Muhammed’in Allah inancının yüceliği ve bunun O’nun karakterine ve davranışlarına kattığı sadelik, ciddiyet ve duruluktur ki, bütün çekiciliği ve gerçek ilham gücüyle, Arapların ahlâkî ve zihnî dokusunu oluşturmuştur.

Arthur Glyn Leonard, Islam, Her Moral and Spiritual Values.

Ümmî, fakat aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden yön verici bir edâ

Kendisi bütünüyle ümmî, fakat tabiat kitabını çok iyi okumuş bulunan zihni, en okumuş ve akıllı muhalifleriyle tartışmalara girmiş ve takipçileri içinde en alt seviyede bulunanların bile idrak seviyesine seslenebilmiştir. Sade belâgatı, izzet ve inceliği bir araya getirebilmesiyle büyük etki gücü kazanıyor, iç ihtişam ve hürmet telkin ediciliğiyle çok içten bir sevecenliğin birleştiği yüz ifadeleri, karşısındaki insanlara sevgi ve hürmet telkin ediyordu. Aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden bir dehâ veya yön verici bir edaya sahipti.”

Charles Stuart Mills, History of Muhammadanism.

Ümit vermeyen bir malzemeden olağanüstü bir ürün

“Muhammed, çok kısa bir ömürde, hiç de ümit vermeyen bir malzemeden “dönemin Arapları” o ana kadar coğrafî genişliğinden başka bir şeyi olmayan bir ülkede öyle bir din tesis etti ki, bu din, çok geniş sahalarda Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin mutlak önüne geçtiği gibi, çok kısa bir süre içinde ve çok geniş bir alanda, dönemin medenî dünyasının en gözde bölgelerini içine alan pek büyük bir devletin temellerini oluşturdu.

Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951.

Tek ve büyük bir gerçeği hayatının zembereği yapmış ciddiyet ve tevazu sembolü

Muhammed, tarihin, tek ve büyük bir gerçeği hayatlarının zembereği yapma saadetine ermiş birkaç mutlu insanından biridir. O, Allah’ın Resülü idi ve hayatın sonuna kadar kim olduğunu ve varlığının özünü oluşturan mesajını hiçbir zaman unutmadı. Aldığı mesajları halkına, çok büyük memuriyetinin şuurunda olmaktan kaynaklanan büyük bir ciddiyetle, fakat aynı zamanda en tatlı bir tevazu ile iletti.”

Stanley Lane”Poole, Studies in a Mosque.

Allah’a ve gayb âlemine çok derin bir iman

Muhammed’in yüklendiği vazife ve misyon, ancak Allah’a ve gayb âlemine çok derin bir imanı olan bir insanda bulunabilecek olağanüstü bir güç ve hayat örneğidir. O, arkadaşlarının imanı, ahlâkı ve bütün bir dünya hayatı üzerinde, ancak gerçekten çok büyük bir insanın yapabileceği tesiri yapmış ve çok önemli bir gerçeği yayma çabaları hep yeni yeni sonuçlar verecek kişilerden biri olarak kabul edilecektir.

Rodwell, hazırladığı Kur’ân-ı Kerim meâline yazdığı önsözden.

Batı’da O’nun kadar yanlış tanıtılmış bir insan yoktur

İnancı uğruna her türlü işkenceye katlanmaya hazır olması, O’na inanan ve O’nu lider kabul eden insanlardaki yüksek ahlâkî karakter ve başarısının büyüklüğü, bütün bunlar, O’nun şahsiyet bütünlüğünün delilleridir. Muhammed’i bir yalancı görmek, ortaya çözülemeyecek pek çok problem çıkaracaktır. Ayrıca, tarihte büyük insanların hiçbiri, Batı’da Muhammed kadar yanlış tanıtılmamıştır. Bu bakımdan, eğer O’nu gerektiği gibi anlamak istiyorsak, sadece Muhammed’in gayesindeki temel dürüstlüğünü ve bütünlüğü tanımakla kalmamalı, geçmişten devraldığımız hataları düzelteceksek, O’nun ortaya koyduğu inandırıcı ve kesin delilin doğruluk gösterisinden çok daha öte ve önemli şeyler istediğini ve elde edilmesinin de çok zor olduğunu unutmamalıyız.

W. Montgomery Watt, Muhammad at Mecca, Oxford, 1953.

Arkada bıraktığı güven ve itimatla eşsiz bir resûl

O’nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün Mükemmel (Evrensel) İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resül ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır.

D. G. Hogarth, Arabia.

İslâm ve kılıç teorisini hiç bir araştırmacı kabul edemez

Başka hiç bir din, İslâm ölçüsünde hızlı yayılmadı. Batı, bu dinî yayılışın ancak kılıç yoluyla mümkün olabileceği inancına kapılmıştır. Fakat, hiçbir modern araştırmacı bu görüşü kabul etmiyor; Kur’ân’ın vicdan hürriyetine verdiği destek çok açıktır.

Muhammed, İslâm’ın bu, vahye muhatap kurucusu, 570’de putlara tapan bir kabile içinde dünyaya geldi. Daha doğumunda yetimdi; bilhassa fakirler ve muhtaçlar, dullar ve yetimler, köleler ve ezilmişlerle yakından ilgilenirdi. 20’sinde başarılı bir iş adamı oldu ve ardından zengin bir dulun deve kervanlarını idare etmeye başladı. 25’ine geldiğinde, O’nun faziletlerini gören bu hanım, kendisine evlenme teklifinde bulundu. Kendisinden 15 yaş büyük de olsa, bu hanımla evlendi ve onun vefatına kadar sâdık bir eş olarak kaldı.

Kendisinden önceki her büyük peygamber gibi, Muhammed de Allah’ın Kelâmı’nın nakledicisi olarak hizmet görmenin utangaçlığıyla yaşadı; çünkü bu, kolay bir iş değildi. Ne var ki, Melek bir kere “Oku!” demişti. Bildiğimiz kadarıyla, Muhammed’in okuması ve yazması yoktu, fakat, kısa bir süre sonra yeryüzünün geniş bir bölümünde devrim yapacak olan vahiy mahsulü sözleri yazdırmaya başlamıştı: ‘Bir Allah vardır.’

Muhammed, her meselede pratikti ve çözüm üretebiliyordu. Sevgili oğlu İbrahim vefat ettiğinde güneş tutulması oldu ve Allah’ın, Resülü’nü tesellisi olarak yorumlandı. Muhammed, derhal müdahale etti: “Güneş tutulması gibi hâdiseler, bir insanın ölümüne verilmez.”

Bu çalışmayı yaparken benim önümdeki problem daha küçük; çünkü biz, bu çarpıtılmış tarih türüyle (Batılılar ölçüsünde) beslenmedik ve dolayısıyla, İslâm hakkındaki yanlış anlamalarımızı ortaya koymak için çok zaman harcamamıza gerek yok. Meselâ, İslâm ve kılıç teorisi bizim çevrelerde fazla işitilmez. “Dinde zorlama yoktur.” şeklindeki İslâmî prensip, bizde iyi bilinir.

K. S. Ramakrishna Rao, Mohammed: The Prophet of Islam, 1989.

İslâm’la insan, yalnızca Allah’a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi

İslâm’la birlikte ruh, peşin hükümlerden, insan iradesi de, kendisini sözde gizli güçlerin, belli sırlar sahibi olduklarını ileri sürenlerin ve kurtuluş alıp-satanların iradesine tâbi kılan bağlardan kurtuldu ve neticede, Allah’la kul arasında aracılık kalktı ve dolayısıyla başkalarının iradeleri üzerinde salâhiyet iddia edenler, tahtlarından oldular. İnsan, yalnızca Allah’a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi. İslâm’dan önce insan sosyal ayırımcılıklardan çok çekmişti; fakat İslâm, bütün insanlar arasında eşitlik getirdi. Bir Müslümanı diğerlerinden ayıran faktör doğum, renk, ırk, sosyal statü değil, sadece takvâ, sâlih amel ve ahlâkî vasıflardır.

Dr. Laura Veccia Vaglieri, Apologia dell İslamismo, s. 33-34.

Tavizsiz tevhid inancı, Aşkın Varlığın hâkimiyetine sarsılmaz iman

Bu tavizsiz tevhid inancı, aşkın bir varlığın mutlak hâkimiyetine olan sade ve sarsılmaz iman, İslâm’ın ana gücünü teşkil ediyor. Bu dinin bağlıları, çoğu dinlerin bağlılarında görülmeyen ve bilinmeyen şuurlu bir rıza, tatmin ve sabır duygusuna sahipler. Müslüman ülkelerde intihar hâdisesine pek nadir rastlanıyor.

Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951, s. 129

Bütün parçaları, tam olması gereken yerde bir mimarî şaheseri

İslâm bana, bütün parçaları tam bir denge ve kesintisiz bir huzur vericilik içinde birbirini destekler ve bütünler bir ahenk arz eden mimarî bir eser gibi görünüyor. İslâm’da her şey, gerek düstur, gerekse uygulama olarak tam olması gereken yerde.

Muhammed Esed [Leopold Weis], Islam at the Crossroads, 5.

İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme buudu yoktur

Müslüman Araplar olmasaydı, modern Avrupa medeniyeti, bütün tekâmül safhalarını aşmasını sağlayan bir hüviyete asla bürünemezdi. İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme buudu yoksa da, bu tesir, modern dünyanın en büyük kuvvet ve muzafferiyet kaynağını oluşturan tabiî bilimler ve ilim ruhu sahalarında çok daha fazla belirgindir… Bilim dediğimiz şey, Avrupa’da yeni araştırma ruhunun, yeni inceleme metotlarının, deney ve gözlem metodunun, matematiksel ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bunlar, eski Yunan’ın malûmu değildi. Bu ruh ve bu metotlar, Avrupa’ya Araplar tarafından getirilmiştir.

Robert Briffault, The Making of Humanity.

İslâm’ın değiştirici gücü

“Muhammedîlik (İslâm için yanlış bir ifade “Mütercim”) kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslâm’ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti kabul edilen bir fazilet hâlini alır. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, batıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm’ın yerleştirdiği faziletler edep, nefse hâkimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vaz’ eder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa onu yasaklamamış, Davud uygulamış, İncil de açıkça men etmemiştir. Muhammed ise, onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah’ın iradesine teslimiyetleri, nefse hâkimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan sarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlıktan çok daha fazla şey ortaya koymuştur. Dünyanın üçte birinin Muhammed’in itikadına bağlanması bir mûcize, belki bir insandan ziyade, aklın mûcizesiydi. (Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 57)

Ali ÜNAL Isaac Taylor, nakl. Ebu’l-Fazl İzzetî, An Introduction to the History of the Spread of Islam, Oxford.

Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa “barış ve esenlik” anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.), “Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir.” (Buharî, “Enbiya”, 48) buyurmuştur. Yüce Allah da Kur’ân’da, “Allah katında yegâne geçerli din İslâm’dır” (Âl-i İmran 3/19) buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah’ın bir adı da ‘Selâm’dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O’na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple ‘Darü’s-Selâm’ (barış ve esenlik yurdu) Cennet’e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet’e konmuş, Cennet’te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet’in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

Aynı şekilde Müslüman’ın bir adı da ’emniyet ve güven sahibi’ anlamında ‘Mü’min’dir. Yüce Allah’ın bir adı da ‘Mü’min’dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah’a inanan, O’na bağlanan mü’min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur’ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmran, 3/110)

İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah’ın bir adı da Vedûd’dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de “Kendi Ruhu’ndan üflerken” sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî’nin dediği gibi, “Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü.” (İbnü’l-Arabî 1998, 38) Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Rabbim Rahimdir, Vedûddur” (pek merhametlidir, kullarını çok sever).”(Hûd 11/90) İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed’i göndererek, “birbirini yemede sırtlanları geçmiş” olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız. (Âl-i İmran 3/103)

Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr 59/9)

İslâm’a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi’nin ilk âyeti olan “Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.” âyetindeki “Feth-i Mübin”den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm’ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed (s.a.s.)

Hz. Peygamber, varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında “Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu.” demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz, bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur. “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzâb 33/21)

Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke’de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve ‘Muhammedü’l-Emîn’ (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice’nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe’deki Hakemlik olayında ve Mekke’de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu’l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O’nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O’nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah’tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O’nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O’nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur’ân âyetlerinde şöyle buyurulur: “Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da, bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?” (Mü’minûn 23-69)

“De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?” (Yunus 10/16) Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah’a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O’nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur’ân âyetlerinden biri de şöyledir:

“Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin.” (Kalem 68/3) Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O’nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur’ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O’nun, Kur’ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe şöyle özetleyecekti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dı.” (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

Hz. Hatice Vâlidemiz’le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: “Doğrusu Muhammed, Kureyş’in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır.” (İ. Hişam, 1/201)

Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber’e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice şöyle diyordu: “Sen rahat ol, üzülme. Allah’a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin.” (a.g.e., 1:253)

O’nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan’a Peygamberimiz’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

– Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?

– Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.

-İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah’a yalan söylemez!

Habeşistan’a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî’nin huzurunda şunları söylemişti: “Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..” (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif’e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed’le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd’i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti: “Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir.” (Köksal, 5:66-71) İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber şöyle karşılık vermiştir: “Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah’ın onların soyundan, yalnız Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!” (Köksal, 5:76) Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, “Müşriklere beddua etseniz!” diyenlere; “Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar” diye dua etmişti. (Buhari, “Enbiya,” 37) Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz’e ve O’nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke’den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine’de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine’ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke’ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekke’lilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak “Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” (Köksal, 15:288-289) diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

Allah Resûlü’nün Kur’ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O’nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

O Rahmet Peygamberidir (Rasülü’r-Rahme, Nebiyyü’l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

O, apaçık gerçektir (el-Hakku’l-Mübîn).

O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü’l-Vüskâ).

O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü’l-Müstakîm)

.O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü’s-Sâkıb).

O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü’l-Münîr).

O, Allah’a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî’, el-Müşeffe’).

O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

O, Allah’ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü’l-Hucce ve’l-Bürhân).

O, Allah’ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

O, Güvenilir Muhammed’dir (Muhammedü’l-Emîn).

O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü’n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O’nu tanımak, O’nun gibi olmakla ve O’nu sevmekle mümkündür. Zaten O’nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O, “Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir” (Ma’mer ibn Raşid, 11/291) buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O’nu doğru bir biçimde tanımak, O’na uymak, O’nun adını çokça anmak, O’nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O’nun ahlâkı olan Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

Şimdi Allah Resûlü’nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah’ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O’na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O’nun hedefi, “Şükreden bir kul olmaktı” (Buharî, “Münafikun,” 79) Peygamberimiz, Allah’ı en iyi bilendi. O’nunla irtibat hâlindeydi. O’nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O’na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah’a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, “Edeb”, 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!” (a.y.) buyurmuştu Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O’na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz 20 yaşındaki Zeyd b. Sabit’e vermiş; Bedir savaşında 21-22 yaşlarındaki Hz. Ali’yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına 18 yaşındaki Üsame b. Zeyd’i geçirmiş; 21 yaşındaki Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze, 1:391-392)

3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah’a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O, “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir” (Ta-Ha, 20/132) emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu: “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” (Şuara 26/214) Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir. “And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe 9/128) “Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!.” (Hıcr 15/88) “Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..” (Şuara 26/215)

5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, Âhirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), “Ümmetî, ümmetî! Allahım, ümmetimi isterim ümmetimi!” (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O’nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

Peygamber Efendimiz’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı; “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmran 3/159)

7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O’nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O “Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin” (Tirmizî, “Birr”, 16) buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah’ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir: “Sağdığında yavrusu için de süt bırak.” (Mecmua’z-Zevaid, 8:196) Kendisine, “hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?” diye soranlara şu cevabı vermiştir: “Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır.” (Buhari, “Şürb”, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, “Sayd”. 57)

Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir: “Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer.” (Müslim, “Müsakat”, 10) “Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin.” (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, 168) Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu: “Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!” (Üsdü’l-Ğabe, 3:276) Yüce Allah’ın Mekke’yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif’i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227) “Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,” buyuran Hz. Peygamber’in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

Peygamber’i Sevmek

Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber’i sevmek, O’na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O’nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O’nu tanımak, O’nu izlemek, O’nun sevdiklerini sevmek, O’nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet’e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O’nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O’nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O’nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O’nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir.

O’nu sevmek demek, O’nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta “Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!” derken, salli-bârik dualarını okurken O’nu andığımızın farkında olmaktır.

Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür. “İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..” (Meryem, 19/96) Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah’tır.

“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah’a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran 3/31-32)

Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

O’nun ismi ve O’nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe’dir, Fatma’dır.

Sırf O’nun ismine saygısızlık olmasın diye, O’nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, ‘Muhammed’ ile aynı şekilde yazılan ve fakat ‘Mehmed’ diye telaffuz edilen isim bize hastır.

O’nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

O’nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O’nun mevlidi okunarak kutlanır.

Mevlidde O’nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O’nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

O (s.a.s.), Allah’ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

O’ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla,

çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O’nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O’nu izlemeli ve O’na yaraşır

Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.

Doç. Dr. Ali Akpınar Kaynaklar

Asım Köksal, İslâm Tarihi; Buharî, el-Edebü’l-Müfred; Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi; Ebû Avâne, Müsned; İbn Hişam, es-Sîratü’n-Nebeviyye; İbnü’l-Arabî, İlâhî Aşk, (Çev. Mahmut Kanık), İstanbul, 1998; Kâdî Iyâz, Kitâbü’ş-Şifâ; Ma’mer b. Raşid, el-Cami’; Mehmet Bayraktar, “Asr-ı Saadette Çevre Bilinci”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslâm; Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları; Münavî, Feyzu’l-Kadîr; Taberî, Tefsîr; İbn Kesîr, Tefsîr; Râzî, Tefsîr; Kurtubî, Tefsîr.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz